|
||
Ş.Y-[/b]Birey hazır bir dünyanın içine atılır; burada ya içindeki dünyaya benzeyecektir ya da özgün ve özgür olmak için kendisi olacaktır; bu, kendisi olmak kolay ve olası mıdır? E.Y- Hayır, zor ve asla tamamlanmayacak olan bir süreçtir. Ama “birey” olabilmenin tek yolu da bu. Sanatçı açısından ise burada bir tercih değil, kaçınılmazlık, söz konusu... Ş.Y- Toplumun bilinçli olmadığı biçiminde bir belirlemeniz var; onları bilinçli yapmak biraz da aydınların, sanatçıların görevi değil midir? Toplumda bu anlamda bir sorun varsa, bu, aydınlardan, sanatçılardan kaynaklanıyor veya yansıyor diyebilir miyiz, niçin? E.Y- Bu aslında siyasi bir tartışmanın konusu. Kimse toplumu bilinçli yapamaz. Çünkü toplum beyni olan bir şey değildir. Ancak toplumda kendi konumunun farkında (bilinçli) olan bireylerin oluşmasına ve sayılarının artmasına katkıda bulunulabilir. Bu onlara bir şeyler öğreterek, onları deyim yerindeyse programlayarak başarılamaz. En fazla iktidarın bastırdığı olanakları görmelerine yardımcı olabiliriz. Bilgi taşıma süreci ancak bundan sonra başlayacak bir şey... Dersek fazla abartmış, biraz da haksızlık etmiş oluruz. Çünkü, sorunlar ekonomik siyasi ideolojik egemenli ilişkilerinden kaynaklanır. En fazla onlara neden mücadele etmediklerini sorabiliriz... TOPLUMSAL SORUMLULUK Ş.Y- Aydın ve sanatçının toplumsal bir sorumluluğu mutlaka olmalı mıdır; olmasa ne olur? E.Y- Sanatçı “doğası” gereği (özgürlük mücadelesi) toplumsal sorumluluktan kaçamaz. Sanatçı tanımı gereği hem siyasidir hem de belli bir etik tutumu ifade eder. Aksi taktirde o ya ne yaptığını bilmiyor (ki modernizmden sonra bu hoş görülebilecek bir eksiklik olamaz), kendini apolitik sanıyordur, ki bu da siyasi bir tutumdur. Ya da onun yapıtlarını, teknik olarak ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar kitch kategorisine koymak gerekir. Çünkü, onlar, bizi bir sanat yapıtı gibi etkilemezler. Ş.Y- Bizim toplumumuzun birçok sorunu var, ama edebiyatımızın, genel olarak, geldiği noktada bu sorunlara uzak durduğunu görüyoruz. Bu durum edebiyatımızın ve sanat ürünlerimizin geleceği açısından bir tehlike midir, nasıl? E.Y- Edebiyatımız bu sorunlara uzak durmuyor, aksine bunlara ilişkin kimi yorumlarda bulunuyor. Tehlike de buradan kaynaklanıyor: Birincisi bunların çoğu toplumsal iktidar ilişkilerinin yeniden üretimine hizmet eden yorumlar. İkincisi, bu yorumlar belli bir biçim sorunu, içerik sınırlaması, yaratıcılık dürtüsü eksikliği (özgürlük arayışı olmayınca) taşıyor. Bu eksilik de gördüğümüz kısırlığa yol açıyor.. Ş.Y- Sosyalist gerçekçilikle ilgili bölümü okuduğumda sosyalist gerçekçi olmanın da zor olduğunu, böyle olduğunu iddia edenlerin bile bir yerde ödün verdiklerini düşündüm, ne dersiniz; bu düşünce doğru mudur? Buradan hareketle, edebiyatımızda sosyalist gerçekçiliğin görüntüsü, konumu hakkında birtakım belirlemeleriniz var mı, öğrenmek istiyorum. E.Y- Sosyalist gerçekçi olmak hiç de zor değil. Biraz teknik sahibi olan herkes olabilir. Sorun gerçekçi olmakla ilgili.. Sosyalist gerçekçi ‘sanat', ya ‘gerçekçi' değildi, ya da etkisizdi.. Bu gerçek ile gerçeklik arasındaki ayrımla ilgili, kitapta bir çok kez geri döndüğüm bir tartışma bu, bu yüzden burada daha fazla üzerinde durmak istemiyorum. YENİLİK MERAKI Ş.Y- Postmodern akıma bizde hayli değer veren, bunu önemseyen sanatçılar oldu; bunu sahiplenmenin anlamı nedir? E.Y- “Neolojism”, yenilik merakı! Kendi görüşü olmadığından, eski görüşünü kaybettiğinden (terk ettiğinden değil!), modaya uymak, “yükselen değerler” tarafından benimsenmek, para kazanmak arzusundan.... Anlamına gelince, en iyi, samimi halinde, özgürlük mücadelesinin yerini, özgürlüğün olanaksızlığına inanan bir pasif nihilizmin, en kötüsü medyada pazarlanan bir “estetik yöneticisi”... Ş.Y- Siz, 1980 sonrası şiirin bir umutsuzlukla kendi içine sığındığını söylüyorsunuz; bu belirlemenizi edebiyatımızın bugünkü konumu için de söyleyebilir miyiz; neden? E.Y- Hayır. 1980'lerde bir travma söz konusuydu. Travma içselleştirmekte zorlanmaktan kaynaklanır. 1980'lerde bu içselleştirme zorluğunun yarattığı ağrı o yapıtlara yol açtı. Şimdi bir uyum, içselleştirme söz konusu, bu da kitch'e “estetik yöneticiliğe”, yol açıyor. Bu uyumu başaranlar için sanatçı sıfatı uygun olmaz. Ş.Y- Zamanın Gürültüsü… Böyle bir çalışmanızın olduğunu anlıyorum kitabınızdan. Her devrin kendine özgü gürültüsü var galiba; yaşadığımız çağın gürültüsü nedir? E.Y- Buna ‘bir' cevap vermek olanaklı değil. Zaten bu cevabı da sanatın vermesi gerekiyor. Bileşenler açısından şöyle bir iki noktaya değinilebilir: Hızlı metalaşma, ABD/emperyalist kültürünün etkisi altına girerek özgünlüğünü yitirme (taklit maymununa dönme- kişiliğinde sömürgeleşme- ‘siyah ten beyaz maske' sorunu), modernizmin gerisine, obskürantizme dönüş, insanın gerisine, dini kozmolojiye dönüş, böylece özürlük paradigmasının terk edilmesi. Özgürlük kavramı bireyin otonomisinin ayırdına varmasıyla gündeme gelir. Feodal toplumda özgürlük yok, Varsa da modern toplumdaki gibi değil, salt hukuki bir kavram köle/serf ile özgür köylü arasındaki fark. Ş.Y- Son olarak dil konusuna gelmek istiyorum; dil her yazarın, şairin elinde yeniden kurulması ve özgün bir yapıya bürünmesi gereken bir simge. Ama her sanatçıda bu olmayabiliyor; bunun eksik kaldığı yapıtlara nasıl bakmak gerekir? E.Y- Bu eksiklik en önemli aracı yeterince kullanmamak, örneğin elinizde tabanca var ama siz bunu topuz gibi kullanmaya çalışıyorsunuz, gibi birşey... *** |
||
|
||
ERGİN YILDIZOĞLU İLE SÖYLEŞİ / Şahin Yıldırım[/b] Ergin Yıldızoğlu çok yönlü aydınlarımızdan. Ekonomi, siyaset, eleştiri, felsefe, AB üzerine geniş bir yelpazede yazıyor; bunlara bir de şiirlerini eklemek gerekir. Dokuz yılın ürünlerinden bir seçme yapıp yeniden gözden geçirdiği yazılarını Köpeğin Ahlakı adlı kitapta topladı. Onunla bu yapıtını ve edebiyatı, sanatı konuştuk. Ş.Y- Sayın Ergin Yıldızoğlu, kitabınızın adıyla başlamak istiyorum: “Köpeğin Ahlakı”… Bu yalnızca Ahmet Yıldız'ın Köpek adlı öyküsüne bir gönderme mi, köpeğin ahlakının yüceltilmesi mi, yoksa insanın ahlakının aşağılanması mı? E.Y- Bu bir canlı türü olarak köpeğin ahlakını değil ama Ahmet'in hikayesindeki, bir metafor olarak köpeğin, dönüşümüne ve tutumuna yapılan gönderme. Ahmet bu öyküsünde, köpeğin “kişiliğinde” en temel etik sorunlardan birini tartışma olanağı yaratıyor bize, ben de, önsöz yerine bu öykünün üzerine yazdığım bir denemeyi kullanarak bu olanaktan yaralanmak istedim. Ş.Y- Orada, bu yazıların dokuz yıllık bir yolculuk sonucu ortaya çıktığını belirtmişsiniz. Dokuz yıl sonra aynı yolu yürümeye kalkarsanız, ya da geriye dönüp baksanız yol boyunca herhangi bir değişiklik görebileceğinizi umuyor musunuz, niçin? E.Y- Bu yol boyunca iki önemli değişiklik oldu. Biri şiir yazmaya ve teorik bulgularımı denemeye başladım. İkincisi, Slavoj Zizek ve onun Jacques Lacan yorumuyla karşılaştıktan sonra, alet çantam ve perspektifim zenginleşti diye düşünüyorum. Geri dönsem yine aynı yolu izlerim, ama bu kez çok daha hızlı ilerlemeye çalışırım. Ş.Y- Bu dünyanın herkesi birbirine benzettiğini söylüyorsunuz, buna karşı duracak, bu benzetmeyi durduracak olan yok mudur; aslında sanatın, yaşanılır bir dünyayı kurmada öncülük etmesi gerekmez mi? E.Y- Tam da bunu söylemeye çalışıyorum. ‘Dünya' bizi birbirimize benzetir, ama tamamiyle değil. Özgürlük özlemimizi elimizden alamaz. Bu özlem bu benzeşme sürecini aksatır, kısa devre yaptırır. Bu benzeşmeyi durduracak kimse var mı? Sorusuna kimse değil ortaklaşa insan eylemi diye cevap vermek isterim. Sanat bu ortaklaşa insan eyleminin kurulmasına, özgürlülerin önündeki engelleri eleştirerek sorgulayarak yardımcı olur. Olmuyorsa onu Kitch kategorisine koyabiliriz. Bu yardımcı olmak, akıl vermek, model sunmak, propaganda yapmakla değil, gizlenen olasılıkların görünür kırılınmasına yardımcı olmakla -verili duyarlılıkları, düşünce sistemlerinin kırarak, istikrarsızlığa uğratarak- ilgili bir çaba Ş.Y- Yazarlardan bir kısmının yazdıklarıyla var olan dünyanın sistemine bir çivi daha çaktıklarını görmek mümkün. Ne yazık ki bu sözünü ettiğim yazarlar daha kişilikli ve sağlam durmaya çalışan yazarlara göre daha çok satıyorlar, daha çok tanınıyorlar, hatta daha çok itibar görüyorlar; bunun nedeni nedir, bu durum yıkılabilir mi? E.Y- Sistem kendini yeniden üreteni pazarlar, görünür kılar; karşı çıkanı, sorgulayanıysa engellemeye, görünmez kılmaya çalışır. Bu durum yıkılamaz. Yıkmaya çalışmak da boşuna, olduğu kadar uzlaşma hatları da kurar sinsi bir biçimde. Ayrıca iki sorun daha var: Çok satmak en genel geçer duyarlılıklara ( en düşük ortak paydaya) hitap etmekle olur. Eğer genel geçer duyarlılıklar bir alt üst oluş içinde değilse, hızla bir üst, hadi adını koyalım, devrimci bir düzeye sıçramaya başlamadıysa, buna uyum sağlamaya kalkmak, sanatın eleştirel keskinliğini “zorluğunu” (özgünlüğünü) terk etmesi anlamına gelebilir. İkincisi sanat satmak için yapılmaz. Aksine, sanat metalaşmaya direncin ifadesidir de aynı zamanda, sanat ancak metalaşmaya direnerek özgün toplumsal konumunu koruyabilir.. Az satmak, çok etki yapmak galiba en ideal durum... ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ Ş.Y- Sanat özgürlük müdür; bu soruyu aslında şöyle çevirsem daha iyi olacak; sanat mı sanatçıyı özgür kılar, yoksa sanatçı mı sanatı özgürleştirir? E.Y- Sanat özgürlük yokluğuna gösterilen, arayış tepkisinde, yokluğu hissedilen, yeri boş olan şeyin yerine yüceltilmek üzere, özgürlüğü engelleyen özgün tarihsel koşullara karşı, yaratılan bir şeydir. Diye düşünüyorum. Sanat özgürleştirmez, özgürlük (siyasi, cinsel vb...) mücadelesine katılmaya zorlar. Sanat sanatçıyı da özgürleştirmez, en fazla yabancılaşmasından kaynaklanan “ağrının” katlanılabilir olmasını sağlar. Sanatçı sanatı özgürleştiremez, Çünkü, yapıt “özgür” değilse zaten sanat değildir. Ş.Y- Diktatör rejimlerin sanatlarında, özellikle resimlerinde soyut resmin (soyutlamanın) pek öne çıkmadığı dikkatinizi çekmiş; sanatta soyutlamayı niçin önemsiyorsunuz? E.Y- Soyutlama gizlenenin arkasındaki, esasa ait olanı, dilin ve ideolojinin, yapılandırıcı etkilerini delerek, doğrudan bilinç altına, özgürlük özlemine ulaşma çabasının bir ürünü. Bu ise, başarılı olduğu durumlarda, egemen ideoloji açısından çok tehlikeli bir sanat türü. Ancak, tüm bunları yapmak için illa soyut resim gerekir demiyorum tabii ki. Ş.Y- İktidarların sanat ve sanatçıyla gizliden veya açık hep bir mücadelesi olmuştur. Kimileyin birlikte hareket etmişlerdir; iktidarların bu yakınlığının nedeni nedir? E.Y- Sanat egemen ideolojinin kurulduğu en derin düzeyde etkisini gösterir de ondan. Ama iktidarın eli, azrailin eli gibidir, dokunur dokunmaz sanatı öldürür. İkisi bir arada olmaz! Ş.Y- İktidarlardan söz açmışken; kimi sanatçıların iktidarla barışık yaşadığını görüyoruz; iktidarla uzlaşmanın bir bedeli var mıdır; varsa nedir? E.Y- Bunlar için sanatçı kavramının kullanılamayacağını düşünüyorum. Ş.Y- Dikta yönetimlerde sanatın bireyselliğe, bireyin iç dünyalarına yer vermesine izin verilmiyordu, belki bu benzetme doğru olmayacak ama, bu gün de bizim sanatımızda, özellikle edebiyatımızda bir bireysellik dikkat çekiyor; bu, sanatçıların topluma uzak durdukları anlamına da gelmiyor mu? Bu duruşun geçerli gerekçeleri var mıdır? E.Y- Burada sözü edilen “bireysellik” (özgünlük) değil “bireycilik”, hem de sürüler halinde benimsenen ve hiç de özgün olmayan bir tutum. Bu gün bireyselliğini korumak isteyenin, bu sürüden ayrılıp toplumcu olması gerekiyor. Diyalektik işte.. Devam edecek... |
||
|
||
Köpeğin Ahlakı / Ergin Yıldızoğlu[/b](Estetik, Otonomi ve Siyaset Üzerine) Arka Kapak Yazısı Ergin Yildızoğlu, Köpeğin Ahlakı - Estetik, Otonomi ve Siyaset Üzerine adlı bu çalışmasında, kapitalist toplum yapısı içinde sanatçının otonomisi, özgürlüğü, sanatın özerkliği gibi başlıkları sorunsallaştırıp zengin referanslarla bu başlıkları anlama ve çözümleme çabası içine giriyor. "Gerçek tarifi gereği sembolik evren içinde anlamlandırılamayan, bu sembolik evrenin iç tutarlılığının kurulabilmesi için dışarıda bırakılması gereken "şey" değil mi?Kapitalist sömürünün gizlenebilmesi, böylece kapitalist toplumun, olanaklı kılınması için "artı-değerin" sembolik evrenin dışına itilmesi, saklanması, devletin varlığının devam edebilmesi için de ceza ve disiplin ilişkisinin sınıfsal köklerinin, devletin kökünde yalın, dolaysız şiddetin, "özgürlüğün" askıya alınmasının yattığının gizlenmesi gerektiği gibi..." deyip gerçek dediğimiz şeyin farklı yönlerine işaret ediyor ve sosyalist gerçeklikten postmodernizme çok renkli bir düşünce ağının, hem etik hem de siyasal olarak sonuçlarını da tartışarak bizlerin önüne koyuyor. Sanatla, estetikle düşünmenin yöntemlerini gösteriyor. Sonuçta Köpeğin Ahlakı-Estetik, Otonomi ve Siyaset üzerine bizi böyle çok önemli bir toplamla baş başa bırakıyor. Devam edecek... Sanat ve Ahlâk Dersleri 'Köpeğin Ahlakı', her düzeyden sanatseverin okuyabileceği, okura keyif vermenin yanı sıra ona yeni düşünce ufukları da kazandıran bir kitap. Hiç kuşkusuz ki, sanat eleştirisi, sanat pratiğinin ayrılmaz bir parçası. Ancak, yalnızca sanat alanının içinden yapılan eleştiri, çoğu zaman arkasında bir keçiboynuzu tadı bırakmaya mahkûm oluyor. Sanatın toplumsal ilişkiler ve siyasal yapıyla ilişkisini sağlıklı bir şekilde kurmayı başaran eleştiri örneklerine ise çok sık rastlayamıyoruz ne yazık ki. Postmodernizmin hâkim sanat anlayışı hâline gelmesiyle bu beklentinin kendisi de 'out' oldu zaten. Yine de, bu genellemeyi bozan, trend dışı istisnai örnekler de yok değil. İşte elimizdeki kitap, Türkiye'deki sanat eleştirisi çalışmalarının yüz akı örneklerinden birisi. Üstelik bu çalışma asıl mesleği eleştirmenlik olmayan birinin, ekonomist Ergin Yıldızoğlu'nun imzasını taşıyor. Muhtemelen kitaptaki sanat yazılarının bu kadar sağlam bir kuramsal çerçeveye oturmasında, başka bir disiplinden gelmenin hatırı sayılır bir payı var. Zor dünyada sanat Yıdızoğlu'nun son dokuz yıl içerisinde yazdığı denemeleri bir araya getiren kitap, 'Önsöz yerine: Köpeğin Ahlakı, Devletin Gerçeği ve Özgürlük' adlı yazıyla başlıyor. Yıldızoğlu, bu denemede sanat eleştirisinin en birincil işlevlerinden birini layıkıyla yerine getiriyor: Eleştiriye konu olmasa belki hiçbir zaman değeri anlaşılamayacak bir sanat eserini gün ışığına çıkarmak. Söz konusu eser, Ahmet Yıldız'ın bir öyküsü. Yıldızoğlu'nun, bu öykü üzerine yazdığı makale, okurun, öykünün gerçek anlamına vakıf olmasını sağlamanın yanı sıra kitabın çerçevesini de çiziyor. Bu kitap, devletin, sınıfların, baskı ve sömürünün var olduğu koşullarda sanatın nasıl ahlâklı kalabileceği sorusunu gündeme getiriyor aslında. Yazarın, bu soruya net bir cevabı da var üstelik: Otonomi. Yıldızoğlu, sanatçının, sermayeden ve devletten bağımsız olmasını her türlü sanatsal yaratımın özgür olabilmesinin ilk koşulu olarak görüyor ve kitaptaki her bir makaleyle bu tezi bir başka açıdan geliştiriyor. Kitabın ikinci ve en kapsamlı makalesi 'İktidar ve Sanat' (Bir Serginin Düşündürdükleri) başlığını taşıyor. Bu makale, 1930-1945 yılları arasındaki Avrupa sanatını konu eden bir sergiyi ele alıyor. Daha doğrusu bu sergideki Stalin Sovyetlerinin plastik sanatıyla Nazi Almanyası'nın plastik sanatı arasındaki form ve içerik benzerliği üzerinde duruyor. Stalin Rusyası ile Nazi Almanyası'nın resim, heykel ve mimarisinde görülen tekdüzelik ortaklığı çok şaşırtıcı değil. Ancak yazar, bu benzerliğe dikkat çekmekle kalmamış, önceden ciddi bir avangard sanat geleneği bulunan bu iki ülke sanatının, nasıl çoraklaştığını sıkıştırılmış bir 'yakın dönem sanat tarihi dersi' tadında okuyucuya sunmak gibi zor bir işin hakkından ustalıkla gelmeyi başarmış. Almanya'daki sürecin işleyişini; 'Hitler geldi böyle oldu' kestirmeciliğiyle açıklamak olanaklı olsa da Ekim Devrimi'nden sonra büyük bir atılım yapan Sovyet avangardının ortadan kalkması çok daha karmaşık bir sürecin sonucu. 'Eleştiri ve Gerçeklik', eleştiri etkinliği için, kuramsal bir çerçeve çiziyor. Bir sonraki makale; 'Pablo, Samuel ve Turgut' Picasso resimleri, Beckett oyunları ve Turgut Uyar şiirleri arasındaki bir ortaklık temel alınarak yazılmış: 'anlaşılamama'. Kitabı oluşturan tüm yazılar hakkında burada bir şeyler söylemek olanaklı olmadığı gibi gerekli de değil. Okurlara sürprizler de kalsın isteriz, 'kuramsal bir sanat kitabında ne gibi bir sürpriz olabilir' sorusunu yönelteceklere de o kadar emin olmamalarını öneririz. Yıldızoğlu, kitapta yalnız yüksek sanattan ve sanatın yüksek ürünlerinden söz etmiyor. Popüler sanata ilişkin son derece çarpıcı yazılar da kitapta kendilerine yer bulmuş. Yıldızoğlu'nun, Marks, Lacan, Zizek, Bakhtin, Jamesson gibi düşünürlerin sanat anlayışları arasında mekik dokuyarak kurduğu eleştirel perspektif kuramsal olarak gayet sağlam temellere oturuyor. Bu sağlam kuramsal çerçeve, Yıldızoğlu'nun duru kaleminden okuyucuya sunuluyor. Böylelikle Köpeğin Ahlakı, her düzeyden sanatseverin rahatlıkla okuyabileceği ve okura keyif vermenin yanı sıra ona yeni düşünce ufukları da kazandıran bir çalışma özelliğini kazanmış oluyor. AHMET MERİÇ ŞENYÜZ
|
||