|
||
| I Ezildikçe, içime akıyor kayganlığın. Genişliyor anlamının resmedilmemiş yüzü; kâğıdın tam ortasında bir yerde. Sonra, başka melodiler karışıyor avuçlarıma kendini çizen suskunluğa. Biraz daha uzasam, yamru yumru olacağım içimde gizlice kendini tüketen o sihirli harfin sarhoşluğuna. Birazdan, sesin ulaşacak yıpranmış bir kablonun ucunda. Ben, geceye döneceğim paçavra sarısı yüzümle. Narin bir çiçek sahipsizliğinde dokunacak parmaklarım düşlerine. Belki de, titreyeceğim bir kez daha, irkilmek için yansıdığın soluk yüzlü kadına... II Tüm ışıkları söndürdüm. Ay, tülden beyaz bir pelerin gibi düşüyor omuzlarından. Çıplaklığın, parlıyor gecenin dilsiz gölgesinde. Tutsam büyün bozulacak sanki... Boğuk bir tütsü kokusundayım... Genzimi yakıp geçen sen misin yoksa? Bütün o yollarda, bütün o pervasız eskimelerin ardında, ardında senin... III Eski bir tiyatro oyunundan çalıntıdır elindeki: köşesi yıpranmış mendil. Bir nefes daha çeksen, sanki bana uzayacak delik oyaların bakımsızlığı. Sokakta, yalnız bir beyefendiye hediye edilmiş. Bir sultanın gözyaşlarını taşırmış. Silme yalandır demişler anlattıklarına. Taşlanmış ve Cihan-ı Hümayuna yakışmaz bir fettandır denip, kör bir kuyunun sessizliğine terkedilmiş... Biraz daha çeksen içine, bir fettanda ruhunda tomurcuklanacak. Ve uzun bir yol ardında, hıçkırarak çıkacaksın simsiyah bir kalemin ucuna... IV Yanacak bir deli feneri çıplak kayalıkların ürpertisinde. Sırtımdan soğuk bir ter boşalır anlamına doğru... Yassı bir yol anlatısı bu kekeme sayıklamalar... İçinde bir yerlerde soluksuz bekliyorum. Salya sümük çökmüşüm tam ortasına çalar saat yalnızlığının... Bu kent yabancıdır sana, bana ve öteki sana... Çekip gitmek... Beş parasız çıplak bir yanılsamanın ufkuna sensiz... V Uyan! Çanlar senin bildiğin bir melodiye hükmediyor. Papazın sakalları ağarmış işte. Şeklini sömürüyor her sabah. Yığınla işçinin arasından ilerleyip, örste çılgınca dövülen yankılarını topluyor. Ben, yine yerimde sayıyorum. Belki sana koşuyorumdur. Haberim yok. Önümde koca bir perde, her şeyi, her şeyini saklıyor... VI Büyük kulelerin arasında kendimden geçerim. Uçları kalkık, sivri, çırılçıplak büyük kulelerin... Aşağıda simsiyah bir ormanın sessizliği çöker sarhoş bedenime. Yaklaştıkça bölünür dudaklarımın tuzlu yalnızlığı. Kapkara bir odanın dayanılmaz kokuları yayılır ıslak düşlere: kime ait olduğu bilinmeyen, belki de hepimizin ortak sızılarına bürünen düşlere... Koku, dayanılmaz bir çıkmaza sürükler bedenimden ayrılmış büyüleri. Ekledikçe uzayan açlığımı tenine, tekrar çıkarım kulelere ve yumuşak bir isyan yayılır simli korkularıma. Ya başaramazsam, ya iki koca kulenin arasında beceriksizce, hiçbir şey yapamadan, küçücük bir zihinle kalırsam ellerinde... Bir bozukluktur sürer Usumda. Kendiyle savaşan ve kendini batık bir gemiye zincirleyen ‘ben’...Ve kurtuldu gecenin korkuları urganlarından. Hey hat! Ellerimle yıktım kulelerini. Ezip, içine boşalttım ne varsa geçmişten kalan... VII Berlin’de bir terzi salonunda asılı kalmıştın: bir toplu iğnenin başında yapayalnız. Sonra, meyhanede karşılaştık. Ermeni Pakrat’ın en koyu muhabbetinin tam ortasına işedik içimizi. Sopalarla kovalamışlardı seni. Yüzün sapsarı akıyordu zincirlendiğin o kara hikâyenin satırlarına. Ben seni anlamam dedin. Oysa anlaşılacak hiçbir şey yoktu ortada. Ben bir ağaç kovuğuydum. Gelip içime oturdun. Okşadım seni. Kibrinden ağlıyordun. Tuttum bende gözlerinden akan kâbusları. Sonra koynuma soktum. Isırdın tüylerimi. Dallarıma çıkıp sallandın. Masmavi bir güvercin kanadında özgürleştin... Berlin’de bir terzi salonunda asılı kalmıştın: yırtık bir kumaşın çizgilerinde. Sonra yürüdük beraber. Dar bir sokağın düşlerine girdik. Sonra sen durdun. Ölmek istiyorum dedin. Ben sokaktım: binlerce cinayete tanıklık etmiş... Sonra, sonra ah dedim. Ne kadar da kabayım. En güzel ölümü ona yaşatmalıyım: sevişirken ölmeli... Tarkan Toka kynk : www.mevsimsiz.com |
||
|
||
| Sayıklamalar II I Yıldızlar da Küser… II Olur olmaz zamanlar düşle… Avuçlarına dokunan dudaklar ve sevişen kelebekler düşle. Ey mahzenlerde yitmiş ucube, geceyi düşle… Dostundur karanlık. III Kupkuru bir ağaç yansıması avuçlarında Biraz toz, biraz toprak avuntusu her şeyden biraz işte… IV En ilkel benlikler kadar yalnızım Zihnimde taş bir örgü… Yitik bir masal ülkesinde bir yaz yağmuru kadar… İşte… V Sahipsiz bir martı çığlığı… Akan… Yalnız bir ırmak gibi sokaklarıma… VI Sonu yok… Uzak sokaklar ve uzak ışıklardan türedik. Ve deli… Ve Kürtçe… Sonu yok avuçlarına dokunan çılgınlığın. Her karanlık sana ve bana çekmişti aslında. Ve tutkulu bir öyküydük ikimizde. İkimizde cüce ve sarhoş… Sonu yok bu çığlıkların. Eskittik kendimizi. Sen, mumları sönmüş evin şişman kadını… Duyma ve aldırma dudaklarında ıslanmış öykülere. Birbirine çekmiş iki dilsizdir sana dokunan. İstanbul ve ben… Sokak ve karanlık… VII dün’e… Bir soluğun rengi, bir düş açmazı belki de bu: kadife bir buhranın elmas tınısı... Beyaz kıvılcımlar saçar ya dilsiz ömrün, belki de ayrılık gibi bir şeydir hiç yaşanmamış olanlar: eski sokağın çıkmazında, gül şarkıları... Hemcinslerine âşık olarak büyüdü... Notre dam de Sion koridorlarında bir yitik Ezgi’ydi. Sarı ve kahverengi bir boşluk vardı gözlerinde. Uzaklara kısılmış bir çift ıslık sesiydi kendiside bilmiyordu. Aç’dı. Sonra anarşist oldu. Zeynep, aynı koridorları arşınlamış bir militandı. Korkak, yalnız, ışıksız bir militan… Tutundular kısa serüvenlere. Sevişmelere ve karanlıklara tutundular. Elsizdiler, memeleri yoktu ikisinin de, dudakları ve bacakları yoktu. Şiirlerden çıkma bir aşk diyarına yolculuk yapıyorlardı. Sahip oldukları yaşam ve gerçek aynı şeyler değildi. Aynı soyun kurşunlarıydılar ama aynı ‘şey’ değildiler işte… Hangi diyardı yaşadıkları… Ne zaman tatmışlardı Cudi’de bir kahve kokusu… Yedi ceddi İstanbullu bir yaşamdı ikisinin de. Ne işleri vardı bu tarihsiz coğrafyada. Hangi macera savurmuştu onları elsiz ve memesiz bir savaşın tam ortasına. Kadınsız bir ölümdü belki de ikisininki de. Korkarak… Gittiler… bugün’e… Üç karısından biri yeni ölmüştü. Doğum sansısı bir delikti yaptığı biliyordu. Dayanamamış ve kir pas içinde bir doğumhanenin kapısından içeri kendini atmıştı. Gördüğü manzara karşısında bayılacağını tahmin edememişti. Silik, yorgun bir mezar taşında açtı gözlerini. İki karısı ve bir türlü olmayan çocuklarıyla baş başa kalmıştı. Kaçıp gitmek zordu onun için. Son şansıydı belki de. Çoktandır hatırlamadığı erkekliğini damarlarında tekrar hissetmişti. Ve o gece, o pembe gece her şeyi değiştirecekti. Yılların özlemine son verecekti. Bu sefer olacaktı. Tanrı o gün, o pembe gece tekrar vermişti erkekliğini ona. Bu sefer olacaktı. Çoğalacak ve sonsuza karışacaktı… Silik, yorgun bir mezar taşında bırakmıştı son şansını. Diyarbakır devlet hastanesinin tuvaletinde bir kesik Erkeklik… Bir baygın adam… Kan revan bir geçmiş… yarın’a… - Biçimsel bir yanın var senin. - Saçmalama - Hayır, saçmalamıyorum. Bütün şiirlerin aynı kaygıyı taşıyor. Biçimsel bir yaşamın var senin. Traş olur gibi şiir yazıyorsun. Dünya estetik bir döngünün ayrıntılarında gizli aslında… Sende bu yok. - Kaba realistim ben. - Kaba ya da realist olmak, Marksist ya da kapitalist olmak… Sence şiir hangi kalıba sığar. Hangi zincirle tutabilirsin şiirin ruhunu? - Sen bir orospu çocuğusun. - Evet, annem orospuydu. Ama senden daha iyi şiir yazardı. - Ben insanlara bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. - Yeryüzüne bahşedilmiş en yüce erdemdir sanat. Ve kimseye bir şeyler anlatmayacak kadar özgün ve bağımsızdır. Ve hatta kimseye bir şeyler anlatmak zorunda değildir. - Hepimiz birilerine bir şeyler anlatmak zorundayız. Yoksa ne olur bu ülkenin hali. - Ne olursa olsun. Sanat siyasetçilerin işi değildir. - Hain bir adamsın sen. Düzenin çarklarında erimiş kemiklerin. Pis bir burjuvasın. - Halen siyaset yapıyorsun. Kendini öldürebilir misin? Ölümü anlatan bir yazar, ölmeyi de bilmeli… 250 gün oldu açlıkta insanlar. Senin yazdığın şiirlerden güç alıyorlar. Onlara ölüm veriyorsun. Bir gün aç kaldın mı? Sanat insanlara ölüm vermez. - Saygı duy. İnsanlar direniyor. - Peki, o zaman sende diren. Pahalı bir plakta Wağner dinlemeye benzemez direniş. İşte saat 10.30. Hadi al kırmızı bir bant sana. Ölümü yücelten, ölmeyi de bilmeli. Hadi… Başlasın açlığın. - Saçmalıyorsun. VIII Kalmaz çiçek bu gece Bu gece sancı var sofrada… Biraz ter… Ve uyku karışımı bir libido döngüsü içinde açlık sınırım… XI Hep yanındaydım aslında. Etinde bir küpe… Kazağında bir ilmek… Bilmece değildim. Öykü ya da buruşturulmuş bir kâğıt değildim. Öteki sen’de, öteki bir yaşamdım. Uykularından çıkmıştım. Görmedin/göremedin belki de. Oysa ben hep yanındaydım. Bir çift gözdüm mesela. İki damla yaş… Kış ve yazdım. Bahardım yaprakları sararmış. Çirkin bir kadın… Erkekliği kabarmış bir azgın… Ağlayan bir çocuktum. Bir sinema filmiydim. Düştüm. Bir fahişe ve satıcısıydım. Kaybolmuş bir kaldırımdım. Kömürdüm ve yolculukların sonuydum. Bir maviydim bir kırmızı. Hep yanındaydım aslında. Sessizdim. Bir rehber… Bir an’sızdım. Bacaklarını sıkardım, duymazdın. Göğüslerinde yatar, nefesini koklardım. Pembe bir kumaş… Kilitli bir hatıra… ydım. X ‘Düş!’ dün gece üşüttü annesinin karnında… Aklım zehir zemberek bir hastane kapısında… XI Ne zaman yoksuldum ben… Ne zaman sensiz ve sonsuz bir tümce ayrıntısında kaldım… XII Tutun yıldızları Yıldızlarda sevişir milyonların önünde arsızca. Sesler tükenir. Bahar, ince bir bulutun üstünde uykuya dalar. Yosunlar eskir. Gemiler çıldırır aniden. Aniden bastırır dudaklarını çam ağaçlarının üstüne rüzgâr. Ne bitimsizdir günlerin en orta yeri Büyükada’ya bakan bir pencerenin ardında. Bilmezler ki yalnızlar, ayrılık yansıtmıştır bir kez kendini denizin köpüklü sarhoşluğuna… XIII Oradan veya buradan sözcükler vardı ellerimde: yırtık ve vahşi… Düş’üm dün de hastalandı annesinin karnında… Okşadım, saydamlaştı… Ağladım, açıldı bulutsu gözleri kocaman... XIV Yazlık bir sinemanın makinistiydi. Geçmişe bir hatıra olmak adına yağlı bir ceket giymişti üzerine. Yağlı bir sözcüktü dudaklarına yapışan. Karanlık bir sinemanın makinisti oldu. Elder veya Nois, Emanuel veya Hadi Çaman… Bütün hatıralar eskimişti: Erotika… XV Dudaklarım Mavi benim. XVI Yalnız Değildir dünyanın hiçbir çöpçüsü… XVII Bulduğun gibi bırak Aşk’ı XVIII Kavrulur sonsuz bir güneşin yatağında… İlk önce bacakları kıvrılır kalbine doğru. Sonra gözleri çekilir yanaklarına. Elit bir maviye hükmeder solucan ısırıklarıyla dolu yaşamı. Bilmez ki ismini şimdi gelen rüzgârın… Delirir çığlıkları. Erken ölüm, talihsizliktir. XIX Eti kemiği sarkmış nar ağaçlarının. XX Unutamadığı sevgiliye döner semazen. Uykusunda bir altın madeni görmüştür aslında. Mesnevi bir tat alır üzerindeki beyaz gölgeden. Döner ve kendine çeker. Döner ve aslına çeker… XXI Şu karşıda - uzun, yalın, terli göğün hemen altında - yakamozsuz denizin dolgun rahminde - mahremiyetine sığınan - çeliği paslanmış – kıçı başı küf içinde – yavru bir kedi edasıyla duran yoksul belki de çürüğe ayrılacağı anı arayan ve belki de tayfalarına ekmek yedirme telaşından bıkmış gemi… İnce bir düdük sesiyle uyanıyor tombul bedeni… İşte güneş… Denizin karnında paslı bir cenin… Uyan gemi… Uyan gemi… XXII Üstü başı dağınık… Sarı bir bluzun ardında dolgun ve olgun bir serkeşlik… Yitik bir park ardında müşteri bekler. Bedavasına hem de… Bir şişe bira… Bir kâse işkembe çorbası… Biraz orgazm… Silik bir yaz akşamı dokunur bedenine. Yağlı vücudu kokar… Eteği de havalandı şimdi… Çam ağaçları gölgelerini bırakırlar ortalık yere… O duysun o görsün diye… Yaşlı fahişe… XXIII Rahmime akıtılan kan: Sen… Bir sonbahar şarkısı gibi eksiksin… XXIV Güneşinde gözleri vardır; bir yerlerde zamanın mavi tenine dokunur. Bir yerlerde unuturum kendimi Güneş’e Mavi’ye Fahişelere Denize Gemilere Çam ağaçlarına dairdir şimdi üzerime sinen belirsiz zaman. XIV Son’a dokunur yaz güneşi… Bir kez daha güneş ve bir kez daha mavi ve bir kez daha deniz ve gemiler ve çam ağaçları ve fahişeler… Yaklaşır, üzerime, kırış kırış bir dudak: Nemli, ıslak, İhtiyar bir dünya ağzımda… … Tarkan Toka kynk : www.mevsimsiz.com |
||
|
||
| Uzak… İçimdeki tüm yollar… I. Balad: Yokluk Sokak: aslında hiç benzememişti sana. Aslında yoktun. Aslında yitik bir cenindim rahminde. Öldüğüm gün, doğdum: Ey aşk: beni al ve soyutla kendinden. Dinsin öfkelerim, sevinçlerim, umutlarım ve umutsuzluklarım… Beyoğlu’nda bir barda rastladım hayaline. İçim senden eski bir parçayla ıslandı. Dudaklarımda votka limon… Sonra sokak olmak istedim. Sokak olup, sana dokunmak istedim. Ey aşk: beni al ve kendine benzet. Sarhoş, serkeş, dudakları ısırılmış bir çocuk suretine bürünsün benliğim. Yoksun sen. Hiç olmadın. Bu sancı, senin bilmediğin bir diyarda yoksuldu kendine. Kırık bir çatıda anarşist mermisi gibi çarptı suratıma. Yoktun. Hiç Olmadın… Esaretin, büyür göz çukurlarımda… Islanırım sende. Hiçbir gece benzememişti sana. Dokunduğun, Sustuğun, Haykırdığın hiçbir öykü anlatamamıştı seni… Sokaklarıma… Ey dallarımda yoksul olan, Ey İçimde büyüttüğüm uzaklık, Sana benzeyen bir çıldırma anı düşlerim. Sana benzeyen bir dokunuştur üzerimdeki yağmur. Çürümüş bir sokağım kollarında. Zehirler akıtırım içime… Paket paket tüketirim kendimi. Ağır aksak solarım sende. Bu düş, Bu kendinden habersiz düş benimdir bilesin. Bir yitik ülkedir bakışların… Uzaklarım kadar sevdim ben seni unutma… Kaç kez öldüm ve kaç kez geçtim kendimden toza toprağa bürünmüş dudaklarımla. Çaldım seni kendimden… Çaldım ve çıldırdım. Ey düşerimin kaçkını yoksul… Unutulmamış bir siyahtır gözlerin… Sustum ve terk ettim kendimi… Islak duvarlarına ve soluk resimlerine dokundum. Korkularıma yenildiğim an, kaçmak o kadar kolaydı ki sevgili. Ben, bütün tutsaklıklardan korkarım. Ucube bir serzenişim sana, aldırma. Hadi, demle çayını ve uzak ayaklarını. Aldırma, geçmiş, soğuk bir yansımadır yüzümde. Duyma, ben kendi sesime bile yabancıyım. Döndüm savaşlarımdan. Sakat kaldı bir yanım. Beyaz bir sarhoşum. Elsiz, Dilsiz, sözcükleri tükenmiş bir sarhoş... Bütün izbe köşelerde, bütün o hayasız yansımalarında yaşamın, yokum… Hiç olmadım… İçre bir belirsizlikten yırtım seni… Kendime kaçışlarımın aynasıydın. Bilmezsin, nasıl acıtır benliğimi kar boran yollarda seni eskitmek Dokunduğum bütün sesler yitip gidecek belki. Belki sana benzeyeceğim bilmediğim bir diyarda ‘Kırmızı…’ Belki de tüketeceğim kendimi sende… Onurlu bir savaştır sana çığlık sözcüklerim. Sustum ve kaçtım kendimden. Sustum ve Çığlık oldum… II. Balad Ölü şehrin çocukları Önünden geçtiğim, kendimi yitirdiğim bu bahçe… Bu sessiz sayrılar… Bedenimde gizlenmiş esrar resimleri… Ey kahverengi yüzlü çocuk: Hangi dilsizin sesinden çoğaldın söyle. Ki yitirilmiş bir aşkın bütün imgelerini buldum ben sende. Bütün oyunlarım ve hatta bütün uykularım seninle örtülmüştü: Uykuları öpülesi bir geçmiştim, bilmezsin. Sonu olmayacak bu geçmişin dinle… Kadıköy’den Mamak’a Uzanan bir öyküdür yaşamım… Uzun, yassı bir ağaç gölgesinde ruhun… Bakmaya bile cesaret edemediğim bir bahçenin neşesiydin… Seni aldım ve Diyarbakır’da bir sır kasabasında bıraktım. Şimdi, Ölü şehrin çocuklarıyla eş bir yaşamın satırlarındayız. Hiç görmediğim, sesini hiç duymadığım, arkamdan yakılan Kürtçe ağıtlara rağmen bağrından koparılıp alındığım anneme ve sanadır sözcüklerim: Ey evlatlık… Şimdi özündesin. Hayalinle birlikte düş yollara… Bu şehir, imgeler yığınıdır sana benzemez. Yorgun, örselenmiş ve susmuş bir ayrıntıdır sendeki anlamım bilirim. Bilirim, yokluktan türedim. Sen sustukça, büyüdü içimdeki savaş: yenildim… III. Balad… Aşk ve son… Kör bir rıhtımda sustun… Sana koca bir şenlik kurdum. Palyaçolar ve uçan balonlar sakladım ceplerimde. Yağmur ve ben… Birbirinden uzak iki yoksul diyar gibiydik. İkimizde sende kaybolmuştuk. Tenine dokunan ıslaklığı kıskandım. Yağmurun savaşında kendimi vurdum. Yenildim… Bir kez daha… Uykusuz bir gece yarısı ellerimi bağladılar. Arka sokaklarına saklandığın bir şehrin esaretinde kayboldum. Tutsaktım. Konuş sevgili Küçük bir hüznün bağrından kopuyorum. Korkuyorum... Uzat kâbuslarını; ıslak bir serüvenden topluyorum kendimi sorgusuzca. Sesini ver: bu son hüzündür sana… Tutsak bir delilik anlatısıdır belki de sende solan ‘Kırmızı’nın anlamı. Yüzümde bir sır karartır kendini: mor, turuncu, elma sarısı bir yitirilmişliğe sarılırım. Yoksun sevgili Şimdi, yalnız bir yoldayım. Bir yanım doğuda, bir yanım tarihten çalınmış bir sesin ağlatısında. Çocuk bakışları taşıyorum yüzümdeki eskimiş çizgilere inat; sırtımda yırtık bir torba. Sessiz masallar anlatan bir gösteri telaşındayım. Yazdıkça ezilen ve kendini yasak bir tanrıçadan çalan... Soğuk bir telaşın ardında yandık belki de. Belki de yaslandığımız her duvarım kirinde. Sokak yazıları gibi çekiyor usumu gece. Geceden kopuyor yüreğim. Tıpkı annemden ayrıldığım günün bakışları gibi. Gözleri çocuk bir sinema afişinde yalnızım sevgili: çiz düşlerini ellerime... Son Balad: Çöküşte bir İmparatorluktur geçmişim. Aslında tenime değen soğukluğun anlamını çözmekte çok geç kalmıştım. Dağınık bir izbenin içinde, kendimden vazgeçtiğim anın pullarını topluyordum. Ne kadar sarhoştum, ne kadar ümitsizdim bilmiyorum. Küçük bir hıçkırık anında sana sarılmak gibi bir şeydi gözlerime yürüyen karanlık. Etrafımda hayalet gölgeleri ve sen… Uzun bir tünelin çıkışındaydım. Ne zaman girmiştim, hangi irkilme anında kendime dönmüştüm diye sormuyorum artık kendime. Artık siyah gölgeler giyeceğim üstüme. Islık sesi olacağım isimsiz bir sokağın başına. Hiç olmadığım kadar gerçeğim. Dudaklarımda keskin kılıç izleri taşıyorum. Hiç olmadığım kadar siyahım. Aslıma küfreden o barbarın dudaklarından fırladım bilmezsin. Babil’e dokunan bütün Öykülerde yoksuldum senin kadar. Senden vazgeçmiş bir ülkedir sınırlarım. Ey üzerimde gölgesini eskiten kaçkın… Bütün savaşlarından yenik çıktım ben. Bütün yollarından geri döndüm. Kaç kez sardılar ellerimi kırmızı kınalarla. Kaç kez kustum ben bu ‘kan’ı bedenimden… O kadar çok boyadım ki kendimi, her renkten biraz damıttım içime, tünellerime. Sevmiyorum artık uzun konuşmaları, tartışmaları… Islak havluları ve kurumuş sabunları… Sevmiyorum. Diş fırçası kullanmıyorum, banyo yapmıyorum. Yüzyıllardır kirliyim, toprak kokuyorum. Kendimi öldürmeye çalışıyorum belki de ve sınırlarında senin, sensiz, ayrılıksız, kavuşmasız bir hiçliğe sarılıyorum. Gördüğün gibi değilim belki de, sorgulanamaz bir eşkıyayım. Gizil güçleriyle seviştim dağların ve gölgelerin. Dilleri ağzımda şimdi koca kadınların, takma dişli yosmaların… Osmanlı’da bir sokaktayım. 1700 ya da 1800… bilmiyorum. Bütün sokakları birbirine benzeyen bir düş benimkisi. Bütün ışıkları, bütün bilinmezlikleri ve bütün katilleri birbirine benzeyen bir düş… De ki, Ey çıldırmışlar! …Soyunun ve sevişin gölgelerinizle! Ey yaşlı sokak, sakat garibe, gözlerimde kanlı bir kadın sesisin bilesin. Bütün kuleler, bütün çatlak dualar seninledir şimdi. Dokun sisli şarkılara. Dokun sabaha. Ey kaldırımsız güzel, saçma sapan bir serkeşliktir benimkisi, aldırma. Sokul şimdi içime, dişlenmiş memelerinden irin akar ağzıma, sokul, korkma. Dinsiz bir bilgeyim ben. Dinsiz bir vaftiz töreninde bıraktım tüm beyaz geçmişimi. De ki, Ey orospu gözlü tarih! Sustu saatlerin, yok oldun Sus İçine sokulan tüm imgelerden damıt kendini Sus Soluğunda kirlenen tüm sözcükleri gizle kendinden Hiçbir çıldırma anı, kayıtsız değildir kan kokusuna. En onurlu ölümdür belki de intiharlar. Cesur işidir. Hemen yanı başımdaki köşenin içinden aniden çıktın. Saçların kızıl bir alev gibi dağılmıştı kara peçenin altından. Kurumuş, çökmüş, sararmış bir lahdi andırıyordun ki bende çoğalan anlamlarına bir yenisi katılıyordu. Beynimden çıktın sen. Resimlerimden, kaçışlarımdan, sarhoşluklarımdan ve korkularımdan çıktın. Şimdi tam karşımdasın. Belin incelmiş, soluğun deniz kokuyor. Henüz yeni ayrılmışsın köpek leşleri yiyen bir cellâdın kollarından. Senin yalnızlığını seviyorum ben. Ağlayışlarını ve sahipsizliğini… Doludizgin bir bekleyiştir içimdeki ve içimde ne varsa siyah bir maziden türemiştir. Korkunç bir girdabın peşine takılmış yuvarlanıyor gözlerim. Hiçbir dokunuş sahip olamadı kirli gözyaşlarına. Tırnaklarında kaybolmak istedim hep. Üzerime siyah sokaklar giyeceğim artık. Çöküşte bir imparatorluktur geçmişim… Tarkan Toka kynk : www.mevsimsiz.com |
||
|
||
| Renklerde Yaşamak * ‘Et in pulverem reverteris.’ Sere serpe yatıyor buğulu, yemyeşil bir asfaltın göz ucunda. Ya bir tekinsizlik dolaşır omuzlarında, ya da elverişsiz giz tohumları. Asılsız olan karmaşaları toplar. Toplar ve kan kusar bu şüpheci karanlığa. Ve ben ‘o’ olurum sırtımdan düşen toprağa: Deliliğin koynunda. Önümde akan kan: Beynimi taşlayan haylaz çocuk hayaletleri: Kınından çıkmış, keskin maskeli soluksuz ürperişler: Martı kanatlarına asılı hastalıklı bir bekleyiş... Üstüne düşerim yokluk çıkmazının. Kin dolu, uzun bir yakarışın, emsalsiz esrarı sarı ile siyahın karışımı. Bölünmüşüm bin duygunun kenarında. Kenarında asılı kalmışım senin. Dilimde tüten o kirli, o sarhoş, o nöbetsiz çıldırışlar: Gecenin dilsiz cinayetleri: Şekilsiz romanlarda anlatılan hiçlik örgüsü... Uzatma sancıyı titreten ahlaksız sürezi. Bu sayrı bitmez güneşin anlında ters dönünce nefti yalnızlıklar. ‘ Kekemedir bu çocuk. Salgılayınca kendini parlak bir kumaşta, suretini kirletir...’ Eprik bir düşten koptum anlatınca tüm yalanlarımı. Yeditepeli bir kayboluş ağladığım her tabloda solan. Solan, yar emsali bir hıçkırık sanki kıran, çoğaltan kendini dehlizlerde. Sanki yarın başka bir çıkmazın belinde yürek olacak bu yeis utangaçlıklar. Kendine diz çöküp, kendini çekip çıkartacak yadsıdığı siyah bayrağın içinden. İçinden yükselip sarhoşluğun, bir de esrar, tecavüze uğramış ceninler, keçi organları, dört kollu, seküzyüzseksensekiz memeli, beş kalçalı, kırmızı akan ağzına, idrar, meni, at pisliği, saman karası, loş ışıklar, müzik: Patlatırcasına ciğerleri... En güçlü savaşçılarını sürecek meydana gece. Bu kayıtsız akın, hangi soruya yanıt ki? Sarı ile siyahın karışımı... Ellerimdeki ağrıları dindir sen, ben yarına yabancı bir ezgiyim. ‘ Tekin değildir bu çocuk. Aldanmayın parlaklığına. Tükürün suretine yansıyan o kıllı resme...’ Uzun bir yokuşta asılıyım. Hani önünden her gün geçtiğin o masmavi durak var ya, camına asılı olan yırtık benim. Eski, üzerine pislenmiş, kendini becermiş bir siyahlık anıtı gibi sabaha dökülen, yanıp tekrar türeten kendini uzak bir diyarda. Yol yorgunu heyecanları çekip çıkardım bilinmeyen örgülerden. Küçük bir öğüt: Söğüt dalına tutsak dört duvar demir soğukluğu... Bağlı yakalar üstlenmiş her delinin cinayetini... Orada: Başkalaşmış kahverengi bir sıranın delik gözünde ya da bir gazetenin en som satırında, cinnetin eşiğinde, cinnete çağrı yapan kırk beşlik bir döngünün sınırında, bozuk plak sesleri, çalıntı karabasanlar, derin yakamoz anlamları, çift minareli kalabalıklar... Orada: Ellerindeki o beyaz kirin haritasında... Düş kırıklığı sevdanın çıkmazında şarkısını söyleyen. Anlamsız bir içe dönüklük sarartıyor bedende tutunamayan döküntüleri. İlk cinayetini hatırla, içindeydim senin, ölümü gördüm yüzüne yansıyan binlerce siluette. Yorma zincirlerini tutan bu lal hezeyanları. Sarı ile siyahın karışımı ol sen, ben farklı bir Cin’im. ‘ Eolos, ben çaldım rüzgârlarını, hadi aç bırak şimdi seni sömüren tanrıları...’ İçim şekilsizleşiyor. Gitgide artan bir tufanın çözümsüz buhranıyım sanki. Ne yana aksam kendimden boşalıyorum, kendimi küçültüyorum... İşte açıyor bir serzeniş daha bu nasırlı toprakta... “ Ezeli düşmanım sen. Kalsın ufak korkularda Ürperişlerim yığılmış. Açsam bir delik göğsümde Kocaman ki hangi yara taşır rengini senin. Nereye savrulmuştuk biz eskiden. Doğma hangi anneden, hangi anneyi oynayan Delik düşler saran soğuk dumanlara... (Yar! El ver tutsak çocuklara. Tütün kokar bu gecenin beyazlığı.) Öldürdük arka bahçelerimizi Bir tülbent salınışı muştular içimdeki siyahı,seni Kırmızı nakaratlı bu dinsiz türkü satan Küçük yosmaları: Ebruli. Günahlar ser üstüme Benzer terkedişlerle sayıkla geceyi Pembe esaretler konuğu ölen İki küçük öpücük yağmur altında. (Hadi çıkın içimden. Yetti diken üstünde oturduğun.) Peşimde düdük sesleri. Kahverengi paltolar Cinnetine örtüldüm suretinde. Karabasanlardan ayrıklaşıyor yüzüm sana: **Puella desiderato...” Uzun bir hareyi seriyorum üzerime. Bir yanıt ki zikzaklar çiziyor durmadan, durmadan eriyor... Söyle amca, hani sen soğuktan yorulmazdın? Sen ki çöp ateşleriyle yatar, şarap şişeleriyle sevişir, güneşle yeniden çıkardın ana rahminden. Şimdi sen, yani sen; sen söyle? Kara bir çığlık mı oldun yoksa? Neden kayboldun? Bu resimde ben yokum ki? Bu sokakta yalnız değilim? Oysa, dost söyledi dün, o da başka bir dosttan eylemiş; senin gibi, benim gibi, bizden; bu yoksul parçadan. (*** Ne söylemediysem gözlerime astım, baksan...) Çok uzak mıydın yoksa bana? Ben seni nerede bulmuştum ki? Sis çökmüyor artık bu istasyonun yalnızlığına. (Ben seni nerede bulmuştum ki? ) Altmış mıydı, yoksa yetmişlerde miydik? Taş plaklarımız var mıydı? Bu cızırtılı yakarış... Sen miydin yoksa kapımdan çiçeklerimi çalan? Hani şu karşıdaki uçan balon var ya, işte canım şu yeşil çatının üstündeki; keşke onun gibi olabilseydik. Bulutların arasında yakarmak sonsuza, nasıl bir telaşı yineler ki içinde? Sahte sarhoşluklarla kurdum bu yanıtsız kayboluşları ve döküldüm üzerinden toprağa. İnsan yalan söylemiyorsa yeterince özgürmüş oysa. Yalan senin nerende gizli? Yoksa çalıntı bir yalnızlık mıydın? Yalancıktan kurulmuş sevinç yumağı gibi siyah beyaz oyunlar mı oynardın? Neydin? Nereden geldin? Silik bir sayrıyım. Bak, yüzünden akıyorum. Al işte, dişlerine mor ağrılar gibi çöktüm. Kaldır eteğini, simsiyah süzülüyorum bacaklarının arasından. Sarı ile siyahın karışımı ol sen, ben anca yalan olurum. ‘ Titrer şu köhnemiş asfalt. Ne umduysan, ne düşlerde saklı ne de gerçek denen bu masmavi denizde. Soğutma sakın, bu çayın kokusu yeter sana.’ Şimdi durdum. Ters yöne akan bir yelkovanım. Kocakarı ağzıyla gelirim gecemi çalan sancılara. Kırık camlarda, kırık ağrılar gibiyim. Sen ki bom boş bir sokağın sırlarısın. Seni nerede bulmuştum ki söyle? Yükün ağır mıydı yoksa? Sarı ile siyahın karışımı ol sen, belki hatırlarım. Kara bir düş huzmesiyim: Binlerce delikten süzülmüş, binlerce kez delirmiş esir kamplarında: Pranga çığlıkları toplayarak, saçarak renklerini... Kopmuş bir saz teliyim. Us’umda ahlaksız espriler. Koca koca kapıların eşiğinde durur, ağlarım. İsa’dan beri esirdim aslında. Paris’te bir çiçekçi dükkânındadır resmim. Sakallarım ağarmış, kolumda dişleri dökülmüş bir fahişe, şekilsiz bir votka şişesine tünemişiz. Andre’de yanımızda: Resme sığmadı koca şişko. Ama şu köşedeki, sadece saçları görünen Sanem işte, gözyaşı topluyor; cesurca direniyor bu delibozuk çarkın delibozuk hastalığına. Sarı ile siyahın karışımı ol sen, ben uzak bir mezarda söylüyorum türkülerimi. ‘ Gözlerim buğulanıyor. İlginç bir senfoniye uluyorum kendimi: Düşüyorum, bölünüyorum, bölünüyorum...’ Hangi yağmurla gelmiştin? Nasıl çarptın alnımdaki belirsizliğe? Soğuk muydun? Yoksa vişne kurusu tadında mı? Kocaman bir bulut çarpsa sana mesela, mesela yağmurken kar olsan ya da bilinmedik bir esinti(Akdeniz kokan bir esinti). Sen hiç uzun bir formülde bilinmeyeni oynadın mı: çok denklemli bir yalnızlık filmi… Ya da ne bileyim, kokuşmuş bir fırıncıyla yatan beş parasız bir yosma ya da İstanbul: Boğazda hummalı bir kalabalık.. Ya da üşüyen bir bankamatikte ses bombası... Sen hiç mahpus oldun mu? Bilinmeyen bir mezar taşını düşledin mi hiç? Hangi cesaretle geldin ki bana? Ben her gece ağlarım üstelik. Ellerim dikenlidir, dokunamazsın. Söyle hangi cesaretle geldin ki bana? Yine de sarı ile siyahın karışımı ol sen, belki söylerim seni geceye. Otur... Soluklan… Geldin ya, ben aslında ben değilim biliyor musun, başka bir dünyada, başka bir kişilikte, tek hücreli bir hastalığım; tanım henüz konulmadı. Hadi uzat ayaklarını düşlerimi çizdiğim masamın üstüne. Korkma bulaşıcı değilim. Geldin ya, nasıl cesaret ettin bilmiyorum. Üşüyorum, üşütüyorum... Hani karmaşanı çiziyordun ya gizli gizli, hani elini tutup bakmak istemiştim ya, aslında ben de sana gelmiştim. İşte şu karşıdaki istasyondaydım. Yılgımı okuyordum çarşaf gibi bir gazetenin özüne küfrederek ve tutsak düşerek sözcüklere... “ Yıkılmış lahitler bir yanımda: Her gün yüz, hayalet, berbat Çile yargılayan sonsuzluğu. Koynunda bu sarhoşun Sararmış çığlığı Açar esir düşlere. Eskimiş, up(uzun) bir yol ardında Dökülmüş saçları(sapsarı saçları dökülmüş) Hani o resmin kıyısında Belinde saçları dökülmemiş Kesik kesik çıldırıyorum. Anlamımı arıyorum anlamsız bir serkeşliğin içinde. Koca bir tomar günah seriyorum her gece önüme, okşuyor, yok oluyorum tarihin keskin kılıcıyla. Tarih, yüzünden akıtıyor beni. İki odalı bir tin çıkmazındayım. Labirentlerde çocuk: hıçkıran, söylenen, delibozuk, çelikten imal bir çark: Mor bir dumanda kaybolan, kaybolan ve serkeşliğine tutunan, tutunan ve bağıran gırtlağını yırtarcasına: Ey us’um, ey topraktan çaldığım demir yürek, yalnızlık akıtan gece, işte bu resim, hani kaybolmuş bu resim(simsiyah bir içki şişesinde berrak bu resim), yüreğimi acıtan bu kahroluş, sen ki geriye dem vurmuş bir uslanmaz gibi ayıp döken çöküş, bırakın artık renklerimi, renklerde yaşamak zordur aslında; turuncu ya da kahverengi bir siluet ya da anlamsız bir iz...(Renklerde yaşamak zordur aslında)...................... *Latince: Sonunda toza toprağa dönüşeceksin **Latince: arzu uyandıran cazibeli kadın *** Muammer Karadaş Renklerde yaşamak: M. Kemal kahramanın bir şarkısı Tarkan Toka kynk : www.mevsimsiz.com |
||
|
||
| Düş'e Anlatılar İçime küçük çini hatıraları bırakanlara… Carel Estuyan ve Andre Bregoviç’e I Eskimiş yüzler topluyorum eti soyulmuş destanlardan. Üç kuruşa çürük tezgâhlarda satılan baba yadigârı, toz toprak örtüsü yüzler... Kekeme bir gündönümü damlıyor üzerimden. Kanlı kılıçların gölgesine çekilip, mumlar yakıyorum çiçeklerin ve bozgunların meydanına. Kendimce bir eğlencenin sokak aralarında serseri bir yiğitlikle yanıp sönüyorum. Ben bir ölüyüm diyor buzların tanrısı. ‘Ben bir ölüyüm! Sür şimdi damağımdaki mor bıçakların izini...’ Saatlerce asılı duruyorum kırmızı odalı evlerin saçaklarında. İzlerini sürüp mor bıçakların, küskünlükler bırakıyorum güvercin kanatlarına. Sonra, yasaklanmış düşler taşıyan, bu yüzden çekiç sesleriyle çevrelenmiş bir sokağa hapsedilen ve şimdi köşe taşlarına savrulmuş dilenci hatıralarını tıpkı topladığım eskimiş yüzler gibi başkalarının ulaşamayacağı bir değere taşıyıp kendimi avutuyorum. Avuntularım kül kokar benim. Kül bir zemheri alacasıdır ki güllerin rengini soldurur. Ve yabancıdır tütün kırma mevsiminde esrarlı bir öpücüğe. Yabancıdır kıyısına köşesine iliştiği her mektuba... Yine de ben kendimi avutmayı seviyorum D-ü-ş. Seni sevmeler coğrafyasında sınırları çizilmemiş bir ülkeyim ki sahte ateşler yanmaz sularımda. Sen kendini anlat çiçeklerine. Ben buradayım: ölü bir tanrının damağındaki bıçak izlerinde... II Her yanı siyah beyaz resimlerle süslenmiş kambur bir mahallenin tek sakiniyim. Benden öncesi ve sonrası zamanın iki farklı öyküsü arasında topladığım bütün yüzlerle kendimi sarıp, pembe rujlu bir sigaranın dilsiz oyununda her gece kendimi oynuyorum. Tekrarladıkça kendimi uzuyor gece. Ve sözcükler birikiyor bir köşesine pembe rujlu sigaranın. Biriken her sözcükte savuruyor küllerini yosun rengi bir barakanın nefesine. Tıpkı iğrelti bir tozun geç kapatılmış bir perdeye yansıması gibi acımasızca tüketiyor kendini. Pembeye olan aşkından belki de kendini sorgusuzca tüketmesi. Öyle ya, eski dünyalara yakışan en güzel renktir pembe. Öyle ki, eski olan ne varsa, mesela paslı bir teneke kutusuna, her yanı tiz seslere boğan bir ramazan davuluna ya da dul bir entarinin soğuk yalnızlığına öylece, sırılsıklam, gerçekleşmiş bir düşün yanaklarına düşer gibi yakışır... Sen şimdi, pembe tüllerle kadınlığını örttüğün o eski şarkıyı söyle D-ü-ş. Zamana ve saçlarına dokunan kar mevsimine aldırmadan söyle... Bak usulca sokuluyor akrep yelkovanın rahmine. Yani zaman kendi gözlerine mil çekip, kendini siliyor kirli sayfalardan. Ekşi bir tat bırakıyor hurafe delisi bir kadın kilimci sokağına. Sesin çarpıyor melankolik hatıralara. Şehrin çerçeveleri kırılıyor. Ve direniyor gözlerimde bir İsa yine çarmıha gerilmiş. Sen şimdi öyle bir çığlık at ki, bütün günahlar, bütün çanlar, ezanlar, bütün defneyaprakları benim olsun. Deliriyor üzerime bu şehir. Sonra yüzler... Topladığım eski yüzler... Kendi özgürlüklerini arıyorlar bende. Adımı her unutuşumda çığlık çığlığa taşlıyorlar bedenimi. Sen şimdi, sesini çarp dağlara. Onlar ne kadar geniş alanlar bulsalar da kendilerine yine de yetimdirler bilmez misin? Hadi! Kucakla onları. Ben öyle bir savurganlıkla tekrarlıyorum ki kendimi, uzadıkça gece, üzerime çekiliyor zamanın sana ait olan siyah parçası. Durgunluk öyküleri anlar D-ü-ş. Ateşlere sarılsın saçların. Bak tütsüler yakıyor kilimci sokağı. Mentollü yaşlar bırakıyorum pelerinli cücenin koynuna. Dilimi kesercesine uzuyor oyun. Her şey tekdüze, perdeler kırılgan. Işıklar nefessiz. Sonra siyah tablolar... Zamanın kendini sayfalardan sildiği anın tabloları... Yüzleri eski, mosmor... Tıpkı topladığım eskimiş yüzler gibi kendi savaşlarında kendilerini kaybetmiş, dönüyorlar tekdüze bir hiçliğe. Uzuyor oyun. Dilim kanıyor. Korkuyorum pelerinli cüceden. Bu oyunun bir köşesinden çıkıp dişlerimi ısırıyor. Oysa ben sadece kendimi oynuyorum. Ne işi var onun burada? İkide bir sahneye çıkıp, sahnenin tam ortasına işiyor... Perde aralarında ispirto dolu bir şişenin sarhoşluğuna kaçıp, soyut anlamlar topluyorum. Eskiyen her yüze yapışan, deli dolu serseriliklerde kendini bulan, buldukça çilekeş kadınları yücelten bir simyacı çırağı gibi soyut anlamlar toplayıp, deniz kabuklarından evler kuruyorum sığ sahillere. Kendimi aradıkça bu tozlu sahnenin bir köşesinden bir köşesine, kendimden de birparça eksiltiyorum. Eksildikçe yaşamın kavruk zindanından, vuruyor saat üç kez artarda. Ve çekiliyor kanım pembeye D-ü-ş; yolunu bilmez bir derviş gibi, koca bir denizi günaha boyar gibi çekiliyor... Gece soyunuyor ve kapanıyor perde. Kemiklerime dadanmış bir ürpertinin sancısıyla birlikte atıyorum kendimi gecenin leş toplayan bedenine. Hangi rüya uzatır ki ömrümü D-ü-ş. Hangi rüyanın içinde büyürüm ben. Geceye teslim şimdi bu çürük beden... Birazdan uyanacak dalları sevdalı bir çınarın altında. Üzerine yapışmış gecenin o siyah menilerini temizleyecek. Küflenmiş ekmekler toplayacak. Kedilerle paylaşacak. Olur olmaz zamanlarda silinecek yüzü. O kadar çok karmaşa var ki zihnini delik deşik eden. Yargıladıkça her birini, her biri gibi anlamsızlaşacak... İşte vuruyor saat üç kez artarda. Siliniyor yüzüm anızın. Ansızın titriyor üstüme sapkın bir yağmur. Şimdi kendimi avutma zamanı. Avuntularım kül kokar benim D-ü-ş. Sen, ellerinden nar suları akan öyküler anlat çiçeklerine. Ben buradayım: pembe rujlu bir sigaranın diliz oyununda... III ‘Ben şimdi neyim D-ü-ş? Tırnakları sökülmüş bir ürperti...’ Öyle bir sırattan geçtim ki ben, bu yüzden ödül olarak bu kambur mahalleyi verdiler. Benim kadar sarhoş olmayan giremezmiş sokaklarına. Çoktandır buradayım. Kambur mahallenin karalanmış yalnızıyım. Oysa ne güzeldi, yağmurlu bir resmin en gösterişli imgesiydim. Omzumda sen vardın. Şimdi ise kıllı, ıslak, sidikli bir cüce oturuyor aynı yerde. Ahlaksız bir şey… İkide bir gerekçesiz yalnızlıklara sokuyor o patlıcan burnunu. Her şeye karışıyor. Her şeyin içine işiyor. Senin gibi o da kaçamak bir bakışın ardına gizlenip öyle çıkıyor ya delilerin karşısına, bu yüzden kendini senin yerine koyuyor. Bu yüzden hiç inmiyor omzumdan. Oysa senin gülüşün güzeldi D-ü-ş. Onun ki patlıcan burunlu, tahta kokuyor. Senin isyanın güzeldi. Şimdi farklı gülsen de eli ayağı kesilmiş kızlara, yine de güzeldi senin anlattığın tüm öyküler. Hadi tenekeci Garo’nun öyküsünü anlat bana. Neden susuyorsun? Biz birbirimizi o kadar kolay öldürüyoruz ki, görebiliyor musun dilimdeki çıbanların sana savrulan yüzünü? Ben artık o yağmurlu resmin bir parçası değilim D-ü-ş. Artık öylesine savuruyorum yirmi yedi yaşımı sokaklara. Sonra her parçasını başka bir evin önünden toplayıp, dolduruyorum gecenin yırtık çuvalına. Sesim yassı bir şekle bürünüp kırılıyor aynaların yalnızlığında. Gün inince sensiz bedenime, sesime yabancılaşıyorum. Ne tuhaf, insan kendi sesine yabancı olduğu zaman bile bir başkası olamıyor, suçlarından kaçamıyor... Hani silinmişti ya yüzüm sen gizlenince sihirli bir lambanın diline, işte tekrar beliriyor kaygılı cinayetler sokağında. Yüzüm paramparça D-ü-ş. Yüzüm eski, çürümüş... Sesindeki yalnızlığın bütün bedellerini ödedim ben. Peşimdeki geçmişin bütün suçlarından hüküm giydim. Öyle sıradan, her yerde görebileceğin bir hükümlüyüm işte. Sözcüklerimdeki pembeyi yargılayıp asıyorlar beni. Söyle! Tırnakları sökülmüş bir ürperti miyim ki ben? Eğer öyleyse içime asılmış duran bu koca ‘im’ neyin nesi? Beni her gün asıyorlar D-ü-ş. Her vuruşunda bu bozuk saatin, öylece, kuru bir sevda gibi geçiriyorlar boynuma urganı. Oysa ben kimseyi sömürmemiştim ki. Neden kaçıyorsun benden? Küçük kaçamakların adamı değilim ki. Ben ancak kendimi oynarım bu kaçkın cücenin işediği sahnede... kynk : www.mevsimsiz.com |
||
|
||
| IV ‘Oradaydım D-ü-ş: ahir zaman yolculuğunda...’ Bulanık bir sudayım. Kemiksiz ve eskiyim. Büyük şehirlerin ışıklarıyla dolu bir sahnenin tam ortasında, keskin tenekelerin ateşleriyle oyunlar oynuyorum; ateşlerde saçlarını arıyorum. Ben hiç büyümedim. Bu yüzden masallar okuyarak geldim sana. Devlerin, cinlerin, uçan halıların, kızdırılınca suratsız bir insana dönüşen nehirlerin gizemiyle aktım sana. Aktıkça çoğaldım. Çoğaldıkça daha da çocuklaşıp saçlarını çektim. Kirli bir mahzende seni sıkıştırıp memelerini ısırdım. Hatta daha da ileri gidip pipimi gösterdim. Suçluyum biliyorum. Seni de kendim gibi şehvetli bir masalın içinde kaybettim. İşte yine uzuyor gece, yine soyunuyor. Kıllı kollarını açmış beni bekliyor. Ben artık onun koynuna girmek istemiyorum D-ü-ş. Etimi çürümüş rüzgârlara peşkeş çekiyor. O koca aletini zihnime sokup, defalarca beceriyor beni. Zihnim eski, zihnim kanıyor...Sen şimdi, tut ellerimden. Kemiksizim. Sürüngen ve dişlenmiş... Çevremdeki bu humuslu toprak kokusu var ya; hani gözlerimi kapadığımda beni başkalaştıran. İşte alıyor içine beni. Saçlarımı ıslatıyor; kuruyorum. Dilime ısırgan otları ekip paslı bir tırpanla biçiyor; susuyorum. Sustukça kendimi resmediyorum dolgun bir fahişenin kollarında. Eskiyorum D-ü-ş. Her eskiyen yüz başka başka çoğalırmış derler. Derler ya eskimeyi bilmezler. Vuruyor saat üç kez artarda. Esniyor sidikli cüce. Sinekler toplayıp, ziyafetler kuruyor. Sen öykülerinle sula çiçeklerini. Benim şimdi içimi kanatma zamanım. Bir yanım kanadıkça anlam buluyorum ben. Bir yanım çocuklaştıkça ve ağladıkça kanayan yaralarıma işte o zaman insan oluyorum. Öncesi mi? Felçli gecelerden koparılmış bir demet gül sadece. Belki de uzun bir öykünün kısır bir döngüsü... Dinle! Şimdi, sayfaları kahve lekeleriyle dolu bir defterin dilini ısırıp öyle çıkacağım karşına. En koyu lekenin hüküm sürdüğü en uzun sayfadayım. Hani nerede olduğumu sormuştun ya, işte orada: ahir zaman yolculuğunda. Dinle! Birinci gün Baloncuklarla dolu bir beynin isyan günlüğünden bir parça sıçrıyor küçük bir taksinin arka koltuğuna. Delik deşik oluyorum. Altımdan sular süzülüyor yakut bir yıldızın saçlarına. Çığlık olmak istiyorum. Kimsenin bilmediği, kimsenin duymadığı; dilinde şekerler eriten uzun bir çığlık... Tümseklere çarpıyor taksi. Sarısını sıyırıp bedeninden, kefenler hazırlıyor. Uzun bir namaza duruyor içimdeki kuşlar. Çan sesi olup sevişiyor kuşlarla rüzgâr. Sol tarafıma sessiz bir inme konuk oluyor. Beyaz önlüklü sesler sarıyor etrafımı. Sesleri kulaklarımı tırmalıyor. Yapılacak bir şey yokmuş... Çocukmuşum gibi bağlıyorlar altımı. Dilimdeki her kelime binlerce parçaya ayrılıyor sanki. Ne söylesem harabe denizlere çarpıp dağılıyor. Çocukmuşum gibi bakıyorlar yüzüme. Altıma yaparsam temizleyecekler. Penisime sonda takıp ne kadar işediğimi öğrenecekler. İsmni bilmediğim serumlar akıtacaklar içime. İçimdeki kuşların hepsi ölecek... Ben yapraklarından sular süzülen bir ağaca benzeyeceğim. Bir yanım hiç hareket etmeyecek. Kök salacağım yalnızlığa. Bez bebeklerim olmayacak artık. Hiçbir resme giremeyeceğim. Hiçbir ressam dokunmayacak fırçasıyla yüzüme. Ben bir felçliyim. Ben bir felçliyim. Ben bir felçliyim. Yüzüm gözüm durmadan şişecek. Sırtım sık sık yara olacak. Merhemler hazırlayacak halam; biraz tadacağım gizlice. Gizlice altıma işeyeceğim. Kin duyacağım belki de bana acıyanlara. Ben bir felçliyim. Ve halen varım. Halen insanım... Yirmi dokuzuncu gün Taburcu ediliyor bir yanım. Bir yanım Heybeliada’da siyah bir saçın kıvrımında. Mamak’ta, baklava kokan bir gecekonduya taşıyorlar bedenimi. Beynimde içi su dolu baloncuklar varmış. Ne zaman yükselse tansiyonum, oyuncağı elinden alınmış huysuz bir çocuk gibi patlıyorlarmış. Yapılacak bir şey yokmuş... Taburcu olmamak için çok ısrar ettim. Kan iğneleri istedim. Ama olmadı. Ne serumlar ne de o pembe haplar kabul etmedi ısrarımı. Bu baloncuklardan birinin patlamasını “pıhtı atmak” olarak adlandırıyor doktor. Ah doktor, beynim mi yoksa yüreğim mi pıhtı atıyor bir bilsem... Hissediyorum bu baloncuklar uslanmaz. Daha ilk gecem. Birazdan şehir kendini yırtacak. Sokaklarına bir sürü ambulans sesi dolacak. İçlerinden biri gelip beni alacak... Kıpkırmızı bir sıvı akıtıyorum. Sanki biçimsiz bir açlık mideme oturmuş kemiriyor içimi. İşte beklediğim ambulans geldi. Uzamadan halamın çığlıkları, konuverdi yine bir yanım bakımsız bir hastanenin dört kişilik acil koğuşuna... Yine altıma bez bağlıyorlar. Pijamalarımı makasla kesip, göğsüme bir şeyler yapıştırıyorlar. Haykırıyor halam: daha bu gün çıkarmıştık hastaneden... Hissetmiştim, bu baloncuklar ulanmaz. Taburcu olduğum ilk gün yine pıhtı attılar.. Kırk ikinci gün Yeteriz acil koğuşundan çıkarılıp nöroloji servisine yatırılmıştım ki aradan on üç gün geçmiş yeniden taburcu ediliyordum. Baklava kokan gecekondunun sıcacık yoksulluğuna alışmış ev halkı güzel bir yatakla karşılıyor beni. Artık yürüyemezmişim. Tekerlekli sandalye alacaklarmış bana. Hem de özellikli... Altımı bağlayıp, yeni bir pijama giydiriyorlar; bembeyaz bir çarşafın gülücüklerine seriyorum bedenimi. Sol tarafım dipsiz bir kuyuda yankı... Ve ben bu yankıyı öylesine sahiplendim ki, benden başka kimseye çarpmıyor. Biri çıksa diyorum. Biri çıksa, bir ay vaktinde musluklardan zehir akıtsa içime, hafiflesem. Kaybolmasam artık bu şehrin hayatında... Yırtık elbiselere küsmesem... Uzaklardan yıldızlar getirse biri. İçime içimsiz bir çini hatırası bıraksa… Sonra nefesime dokunup uzak ülkelere taşısa. Dünkü gibi değilim. Çizilmiş, büzülmü, ıslanmış bir yaprak gölgesiyim. Biri çıksa diyorum. Bir ay vaktinde, beni alıp götürse, hafiflesem... Uykuya öylesine alıştım ki, neredeyse artık gözlerimi hiç açık tutmuyorum. Yine de zorluyorum kendimi. Uyumamalıyım. Lavanta kokuyor bu beyaz çarşaf; bakire bir kadın vücudu gibi el değmemiş... Evin oğluyla göz göze geliyorum sık sık. Kurumuş bir dal gibi. Duvarlara kireç dokuyan ellerini asker kabanının ceplerine sokmuş kimseye belli etmeden beni izliyor. Gözlerinde hüznün ve isyanın kömürleşmiş parıltılarını taşıyor. Ağzından çıkan her of kelimesinde bu parıltılar şekil değiştirip aşkın kristal damlalarına dönüşüyor. Ne zaman göz göze gelsek anlıyorum; bir yanıyla hep eksik kalmış bir yaşamın pullarını biriktiriyor yırtık ceplerinde. Tek çocuk olduğu için üstüne titriyor babası. Anlıyorum, sevmiyor bu kalabalığı. Teyzesinin cılız sesini, yengesinin kin dolu bakışlarını, dayısının onu küçümseyen gözlerini sevmiyor, sevmiyor, sevmiyor... Belli ki her çıldırışında, yanında olmayan aşkına sarılıyor, ondan güç alıyor. Bu yüzden, ağzından çıkan her of kelimesinde gözlerindeki bütün yıkılmışlık ve itilmişlik dağılıp, aşkın kristal damlalarına dönüşüyor. Hastane kapılarında beni taşırken bile hep yüreğindekini düşünüyor. Anlıyorum, biliyorum; aşkı olmasaydı perişan olurdu bu yoksulluğun ortasında... Yaprak dolması getiriyor evin hanımı. Göğsüme ağır bir sızı ilişiyor. Bronşit demişlerdi ama bedenimi yakan bu ateşin hayra yorulur bir hali yok ki. Beynimdeki baloncukları unutup ciğerlerimin derdine düşüyorum. ‘Düşüyorum’ ama ölüme gülücükler savurmaktan da zerre kadar korkmuyorum. Acı çekmek istemiyorum. Kimseye yük olmadan, kimseyi zor durumda bırakmadan ölmek istiyorum. Ciğerlerim beni terk edip savaş diyarlarına kaçıyorlar sanki. Göğsümdeki hafiflik bundan mıdır acaba? İçimdeki tek ses sümüksü bir balgam hırçınlığı... Her yanımda ateş çemberleri... Baloncuklarım susmuş, ciğerlerim isyan etmişti şimdi de... Biri çıksa diyorum. Biri çıksa, bir ay vaktinde, bütün isyanlarımı benden alsa, hafiflesem... Ey Hz. Azrail! Sen ki güneşin toprağında bile yalın ayak gezensin. Gel ve al bu çürük bedeni benden. Al ve götür ayın rahmine. Ab destsiz ve namazsızım. Hadi, gel ve al beni... Garip bir sarhoşluğa bürünüyorum aniden. Bu sefer daha da döküntü bir ambulansın çivili yatağına ruhsuz bir et yığınıymışım gibi seriyorlar bedenimi. Çıldırıyor halam. Hadi bakalım aşık çocuk, al aşkını yanına gidelim. Sarhoşluğumu üzerime örtüp gidiyoruz... Ah be çocuk, çaresizlikte aşk kadar sarhoş eder insanı. Bu yüzden dilim tutuluyor aldırma. Aldırma sen, ruhsuz bir et yığınıyım ben bu hastanenin bilincinde. Ama bak görüyorsun ya halen varım. Halen insanım. Senin gibi ben de sarhoşum. Dedim ya çaresizlikte aşk kadar sarhoş eder insanı. Ruhumu görmezlikten gelseler de varım ben. Sarhoşum... Sen, kendine çevir yüzünü. Hiçbir zaman kaçma aşktan. Aşk ki yaşamın nakşedildiği tek gölgedir. Kaçışlara gizlenen bedenlerden uzak tut sarhoşluğunu. Onlar ki yaşamın ciddiyetini anlamayacak kadar tutsaktır maddeye. Onlar ki günlük ‘aşkların’ içinde kendilerini terk edip, kendilerini becerenlerdir. Uzak tut sarhoşluğunu onlardan. Çünkü sen, bensin... Kırk altıncı gün Sabaha karşı uyandım. Tombul bir hemşirenin narin ellerinde, pırıl pırıl bir çarşafın çocukluğundaydım. Ciğerlerim içimde miydi yoksa kusarken onları da söküp atmış mıydım bilmiyorum. Bu kez sanatoryumdaydım. Amcam gibiydim; soluksuz, ürkmüş, altı yeni bağlanmış bir çocuk gibi... İşte D-ü-ş, buradaydım: ahir zaman yolculuğunda. Gittim geldim çiçek bahçelerine. Öyle bir sırattan geçtim ki saçlarım beyazladı. Şimdi gülüyorum. Kambur bir mahallenin tek sakiniyim şimdi. Bütün baloncuklarımdan kurtuldum. İçimde, beynimde, gözlerimin sızladığı her çiçek öyküsünde seni arıyorum. Yüreğimdeki her köşe pıhtı atıyor... Artık yürüyorum D-ü-ş. Yürüyorum ve her gece pembe rujlu bir sigaranın dilsiz oyununda kendimi oynuyorum. Ama halen saklıyorum o özellikli sandalyeyi. Bilmiyorum, belki de senin bilmediğin bir öykünün hatıralarını taşıdığı için saklıyorum. Belki de senin acından farklı bir acıyı seslendirdiği için... Evet, saklıyorum ama korkmuyorum hiçbir özelliğinden. Mesela banyo yaparken çıkan kollarından veya altına zifiri bir karanlık gibi gizlenmiş klozetinden... Korkmuyorum bu tekerlekli sandalyenin hiçbir özelliğinden. Sen şimdi gizemli bir denizin saçlarıyla sula çiçeklerini. Benim şimdi sahneye çıkma zamanım... V Yine kirli bir mahzendeyim. Sen çölün yedi kat altından çıkıp giriyorsun içeriye. Kapı kapanıyor. Şarap tadı bir şarkı iliştiriyorum dudaklarına. Memelerini sıkıp, utanıyorum. Birçok renge giriyor bedenin. Yerle gök arasında her şey kutsal bir rahibenin ellerine akıyor. Utanıyorum yüzünün portakal tadından. Sonra pembe rujlu sigarayı basıyorum kollarıma. Acı kendimi hatırlatıyor bana. Ben kendimi hatırlamayı seviyorum D-ü-ş. Ben kendimi karalamayı, üzerime kalın çizgiler çekip sonra da buruşturmayı seviyorum. Tanımadığım âşıkların düğünlerine gidiyorum bazen. Bazen tül perdelerine işleyip kendimi, gizlice izliyorum onları. Yükselince aşkın çığlıkları, yoğun, bulanık, bir ter damlacığına bürünüyor perdeler. Ve ansızın iniyor gözlerime. İniltiler arasına kendi körlüğümü hatırlamayı seviyorum. Sonra sana sözcükler kurmayı, onlara dokunmayı seviyorum. Çıplak bir dağ başından kopya ediyorum sözcüklerimi. İçime dokunan ne varsa onların sırtında. Beni öldürüp azgın bir çingeneden yeniden peydahlayan o sözcükler var ya; benden çok başkalar. Dokununca onlara eriyorlar. Biraz nazlı, kekeme ve acemiler. Yine de ben değiller işte. Ben onlara ulaşmak istiyorum onlar bana. Bir türlü örtüşmüyor zihinlerimiz. Ben başıboş sokakları seviyorum, onlar kalabalıkları. Şımartılmaktan zevk alıyorlar sanki. Ahlaksızlıkları da var. Ne zaman kapasam gözlerimi, utanmaz bir ayyaşın bacak arasına gizlenip akıyorlar kaldırımlara. İşte ıslanıyor yine bütün kaldırımlar sığ bir öyküyle. Ve tüm sokak lambaları ucuzca bir şölene yanıyor. Yanıyor bu şehrin bir yüzü gizliden gizliye. Etleri limeleniyor kimsesiz köşelerin. Bir sırça köşkte eroini basıyor rüzgâr damarlarına. Kıskanıyor Gülnihal kız rüzgârın sarhoşluğunu. O da kollarını doldurmuş, bacaklarına basıyor zehri. Ben seninle aynı resme tekrar girmenin hayalini kuruyorum. Sözcüklerim cızırtılı bir gramafomonun mağrur yalnızlığına bürünüp sana akıyor. Ölüyor Gülnihal kız on altısında... Yenik değiliz artık. Çoğaldık... On altısında yüreğine dar gelen bir tabut giyiyor ıslak bedenine. Yenik değiliz artık ey zehrin prensesi. Kutsal imgelere serdik ya bedenlerimizi, yenik değiliz. Köşe köşe arşınladık bin yıllık sokakları. Zehirler akıttık içimize. Büyük törenler kurduk gidenlerimize... Ölü gözleriyle selamlıyor bu sahte cemaati Gülnihal kız... Soğuk bir yağmur işleyip içime susuyor. Susuyor gözleri içimdeki resmin. Dağılıp parçalanıyorum. Dağıldıkça bu tacir şehrin kuytuluklarına, bir parçam da yüzün gibi berraklaşıyor. İçre bir suskunluğa teslim ediyorum kendimi. Gece soyunuyor, ben koynuna atıyorum neyim varsa. Peki, ben şimdi ne yaparım? Hangi yakarışa sığınıp dolarım avuçlarına? Gözlerim görmez ki benim. İşlenmemiş cinayetlerin zanlısı olarak aldılar gözlerimi. Düşlerimi soğuk bir karakol tuvaletine sığdırıp sorguya çektiler. Gözaltılar arifesinde bayram elbiseleri giyen bir çocuktum. Sen yoktun henüz. Henüz gerçekleşmemiştin. Gemiler vardı başucumda. Sonra mavi patikler, patiska pijamalar, Ajda Pekkan’ın petrol şarkısı, kırık bir abajur, Jules Verne, tırnak makası, paslı bir bekçi düdüğü... Sonra kilden oyuncaklar yapan deliler vardı. Bir köşede oturmuş seni bekliyordum. Çimen gözlü, lepiska saçlı, yanakları pembe mi pembe bez bir bebektin. Ben seninle oynamaya bile kıyamazdım ki... |
||
|
||
| VI ‘Söyle D-ü-ş sen hiç öldün mü?’ Çöpçülerle uyanıp, faili bilinmeyen cinayetlere tanıklık eden bir çocukluğun tam ortasında durmuş, hikâyecilerin ellerini çimdikliyordum. Tepelerinde bu şehrin, isyanlar büyüten amcalar vardı: hikâyeciler... Geçmişten dökülen solcu günlerin içinden çıkıp, yırtık bir serüvene şiirler okuyorlardı. Ben ellerini çimdikliyordum... Sonra amcamın aldığı futbol topuna sevdiğim kızların isimlerini yazıyordum. Bir dünya kuruyordum ki içinde benden başka herkes güzel ve çirkini oynuyordu. Dikenli bir tel oluyordum. Bana yaklaşan herkesin canını acıtıyordum. Bayatlamış süt ve fındıkla kandırılıyordu okullar. Okullardan tiksiniyordum. Sonra hissiz bir karanlık kaplıyordu çevremi. Bu karanlık ki bütün bilinmez boşluğunu bacağı sakat bir mimozaya akıtan, düşkünlerin aşkından yeşil bir kot pantolona yamalar yapan, çocukluk aşklarına kar döken yalın bi delilik... Hem de çöpçülerle uyanıp, faili bilinmeyen cinayetlere tanıklık eden... Saatlerin tersine aktığı çıkmazlarda ekmek artıklarına yüzümü sürüp, toprağın doğurganlığını kıskanıyordum. Devrimci olup insanları kurtaracaktım. Abilerim gibi Filistin’e gidip kırık bir sapanla savaşacaktım. Çok şey yapacaktım aslında. Penisime elektrik verilmeseydi gözaltında hiç konuşmayacaktım. Kedilerin başını okşayıp, köpeklere ekmek atacaktım. Büyük gemilerin en çalışkan tayfası olup, Büyükada’dan Kınalıada’ya yüzerek gidecek ve şirket-i Hayriye’yi kıskandıracaktım. En iyi dostum iyileşirse ona kocaman bir bez bebek alacaktım. Beni bırakırsa da kilisede en önde oturup bir Hıristiyan gibi dua edecektim. Yirmi iki yaşında gitti en iyi dostum... Cenazesinde kiliseye gidip bir Hıristiyan gibi dua edemedim ama gözaltından çıkınca mezarına kocaman bir bez bebek bıraktım. Hoşça kal ey çiçeklerin vaftiz çocuğu, hoşça kal... Kendimi bulup pembe şarkılarda, benliğini arayan resimlere yol gösterecektim. Ben kimdim? Duvarımdaki bu sessiz saatleri kimler kurmuştu da durmadan sessizliğe çalıyorlardı? Peşimdekiler, soluğuma yüklenip beni nefessiz bırakanlar kimdi? Şimdi sesleri çöllerde yankılanan bu cinayetleri ben işlemedim ki. Kanları ellerinize sıçramış bu öksüzleri ben öldürmedim ki. Ben bir bomba değilim ki. Sadece kendime patlarım ben. Zihnimi bir kâğıt gibi yırtıp içine baloncuklar doldurduğum günden beri sadece kendime patlarım... Üstüme sinen karanlıkların sahipleri sizler değil misiniz? Hatırlatın bana unuttuklarımı. Hangi sokaklarda kaybolmuştum? Hangi çocuklarla oynamış, sonra da mızıkçılık edip çekmiştim saçlarını? Seviştiğim ilk günün çiğ tanesini, gittiğim ilk Cuma namazında gördüğüm ayakkabı hırsızını, sonra düş alıp düş satan bohçacı kadınları, iğrenç sözleriyle ellerimi şişiren o koca gözlü öğretmeni, okulu kırıp izlediğim porno filmleri, hemen yanı başımda, kurumuş meni kokan sinema koltuklarında kendilerini doyuran yetmişlik kaçkınları, zabıtalara rüşvet verip tombul kızlara simit sattığım çiçekçi meydanını, gördüğüm ilk kefeni, ilk polis dayağımı, terk edildiğim ilk yağmurlu akşamı, Çinçin mahallesinden Mamak’ın sırtlarına dokunan yoksulluğu, ateşi, demiri, sulanmamış çiçekleri, deliliği, sapkınlığı, düşkünlüğü, ekmeksiz evleri... Hatırlatın bana unuttuklarımı. Ben neden içimi kanatıyorum? Neye varmak istiyorum? Nasıl bir çilenin adı olmalıyım örneğin? Aşkın sancısına gizlenip, kumdan kaleleri yerle bir eden bir barbarın ismini almalıyım belki de. Bu sidikli cüce neden omzuma işiyor hep? Oynadığım her oyunda arsızca ortaya çıkıp neden dişlerimi ısırıyor? Neden bitmiyor bu pembe rujlu sigara? Aşkın e halini anlatabilir misiniz bana? Neden susuyor sunuz? Pipisi olan bir çocuk bez bebeklerle oyna mı? Düşlerinin gerçekleştiği anlarda çırılçıplak kalmaz mı insan? Varoluşundan sıyrılıp saydam bir camın kırılganlığına bürünmez mi? Söyleyin hiçbir düş sahibine bu denli yakın olabilir miydi? Çimen gözlü, lepiska saçlı bez bir bebek * Nice aradım ben kendimi pembe şarkılarda. Ama olmadı D-ü-ş. Olmadı, bulamadım içimi renklendiren zehri. Askıda falakalar vardı çünkü. Dolu dolu olmuş gözlerimden bir şeyler anlamaya çalıştılar hep. Biraz daha dikkatli baksalardı seni göreceklerdi. Ele vermedim seni. Oysa henüz gerçekleşmemiştin. Yine de rüyalarımı renklendiren şarkılar söylüyordum sana. Saman yığınlarının tepesine çıkıp, çatıları şehirlere özgü farklı bir tezek kokusuna bulanmış gecekondulardan gelen silah seslerini topluyordum. Trenler geçiyordu önümden. Anadolu’ya yük taşıyan, vagonlarına kaçakların gizlendiği uzun yük trenleri... Gözlerimi kapatıp peşine düşüyordum vagonların. Sanki düşkün olanlara ekmek taşır gibi peşine düşüyordum yağmurun, tozun, sokak aralarının... Koca bir dağın suretine bürünmüş çöplükler görüyordum. Kızdırılınca bütün hışmını üzerindeki gecekondulara akıtan çöplükler... Her şey eriyordu D-ü-ş. Baktığım, peşinden koştuğum her şey anlamız bir boşluğa dönüşüp eriyordu. Ölüme benziyordu her şey. Ölüm gibi soğuk, yakın... Söyle D-ü-ş, sen hiç öldün mü? Sen şimdi, masallar anlat çiçeklerine ki bombalar yağıyor masallar şehrine... VII ‘Düş kendi karanlığı içinde insansızlaşan bir çember gibi. Düş aslını yitirmiş bir kitap gibi yalınayak kaldırımlara. Ve aslında ayrılıkları tanıdığın gibi, serseri bir bombanın küçük bir çocuğun kafasına saplanıp kalması gibi, uzun yolculuklarda kusar gibi, içini örseleyip yüreğinde karınca sürülerini boğar gibi düş...’ Soğuk bir kış gecesi, burnum kızarmış, yüzüm gözüm salya sümük ağlarken söylenmişti bu sözcükler bana. Soğuk, etimde hükümdarlığını kurmuş, borazancıları kılıçtan geçiriyordu. Bedeni bedenime ateş oldu annemin. Ve kendi sözcükleriyle yürüdü kör bir meydana hükümdarların bıçak bakışlısı. Korktu ve kaçtı... O günden beri kulaklarımda o siluetsiz sesin sancısını çeker dururum: düş... Düştükçe kalktım. Kalktıkça bir yanı felçli oyunlar oynadım. Kendimi kandırıp, kendimi kıskandım çıplak sokaklardan. Ben kimdim? İçimdeki öfke kime? Sağralı bir hasta gibi gecelere aktım. Gündüzleri çirkinleştim. Ateşler içtim uçurumlar yudumladım. Durmadan eskidim. Göbeğim büyüdü, burnum uzadıkça uzadı. Ama ben yalancı değildim ki. Yaşamı bir yıldız alacasında seviyordum. Benim doğrularım başkalarının doğrularına çarpınca burnum uzuyor, göbeğim büyüyordu. Farklı doğrular vardı tepelerde. Hem de çok tepelerde. Egemen olanların doğrularıydı bunlar. Bu yüzden benim doğrularım onların doğrularına çarpınca onların yarattığı biçimsel dünyanın içinde burnum uzuyor, göbeğim büyüyordu. Tıpkı senin gibi çocuk… Senin gibi... Şimdi herkes kendi çaresizliğini oynuyor. El bebek gül bebek büyüyor ya birileri, sen dokununca onlara, zor geliyor gösterdiklerin. Ben şimdi başka bir hastanedeyim: kambur bir mahallede. İskelet gibiyim. Kemiklerim kaç tane biliyorum. Ve kendi D-ü-ş’ümün yalnızlığına kendi yalnızlığımı anlatıyorum. Sen yüzünü kendine çevir çocuk. Bak soluyorsun yine. Başkalarının hep pisliğine katlananlara zor geliyorsun ya, bu senin berraklığındandır bilesin. Yüzünü silme çocuk. Kara sana yakışan en güzel renktir. VIII ‘Sal beni: yaşamın en iç noktasına’ Büyülenmiş bir deliyim. Üstüm başım yırtık. Kıçımda buz kristalleri büyütüyorum. Penisimde iğneli bir söz kendini değil de başkalarını oynayanlar için... Gölgelerin çıplak dilini getirdim sana. Sen yoktun. Periler vardı Sindirella’yı soyup kırbaçlayan. Göz ucumdan kayıp, ateşlerde kaybolan bir fıstık ağacı peydahladım dün gece. ‘Gece’ yoktu, sen yoktun. Sonra soğuk... İçime dönem kanlı bir soğuk peydahladım. Doğurganlığım sızlar şimdi D-ü-ş. Yaşamın neresine dokunmalıyım? Nerede kendimi unutup koşmalıyım kırmızı kayalara... Kayalar keskin D-ü-ş. Kayalar intikam yeminleri içiyor... Ve ben, insanın içini boşalttığı her inme sancısında seni arıyorum. Beni çıldırt diyor çığlığım; beni as ve kendine benzet. Eskiyorum. Yaşamın en iç noktasına koyuyorum kendimi: pembenin ve aşkın hükümdarlığına... Vurulanlarla vuranlar arasıdayım D-ü-ş. Henüz olgunlaşmamış bir meyvenin hamlığı gibi tatsız bir hiçlikle sallanıyorum yaşamın kırık köşelerinde. Sonra biri çıksa diyorum. Biri çıksa, bir ay vaktinde, gülfidanları getirse bana. Hiç susmasa... Hiçbir şeyim ben. Bunu kendimden saklıyorum. Çürümüş dişleriyle gelen sabah gibi, cesedi delik deşik edilmiş bir kaplumbağa yavrusu gibi, onun veya bunun gibi, kendilerinden kaçıp sapık bir yolda dişlenen çocuklar gibi, sabah ezanında uyanıp, kirli seccadelere sahte yüzlerini indirip kutsal olan ne varsa ona yalvaran din tacirleri gibi saklıyorum kendimden hiçbir şey olduğumu. Herkes gibi benim de bir öyküm vardı. Ama ben uzun bir şiirde kılıksız bir yolculuğa çıkmak istiyordum. Herkesin bir öyküsü vardır ama şiiri yoktur der ya usta. İşte ben de bu farklılığın ortasında, hiçbir şey olmamak için olgunlaşmak istiyordum. Seni arıyordum. VIIII ‘Bok kokan yerde yaşam kokar...’ Antonin Artaud Aşk öldü diyorlar D-ü-ş. Aşk öldü ve biz onu gömdük. O kadar çok türedi ki kendinden, o kadar çok boyadı ki kendini allı pullu sahnelerde, sonunda aşkçıklar peydahladı insancık. Sonra da haykırdı: biz aşkı öldürdük! Tanımadığı bir şeyi nasıl öldürebilir ki insan? Ya da ölümsüz olan bir şeyi öldürmeye kimin gücü yeter. Ah insancık, kırmızı odalarda günübirlik yaşanan hayal kırıklıklarına sahip oldu da yine de içi yanmadı. Oysa üç adım ilerideydi şiir, baksa görecekti aşkın ilmini Piraye’nin gözlerinde. Ah insancık, olgunlaşmamış ‘ sevgiler’ taşıdı hiç durmadan yaşamın her köşesine. Adına aşk dedi ve sonunda yoruldu, sıkıldı, kaçtı ondan. Oysa aşk bir su damlasının sesinde gizlenen, Abıhayat ırmağını sarıp sarmalayan, bazen de okyanusların gizemli vücudunda hayat bulan, hapishane duvarlarından tutsaklara gülücükler savuran, kristal bir ağacın altında sevgilinin dudaklarına uzanan çetrefilli bir yoldur ki onda sıkılmanın, yorulmanın, kaçmanın esamesi bile yoktur. Aşk bir tutsaklıktır D-ü-ş; varoluş gibi bir bitimsizliktir. O büyük yazarın dediği gibi, aşk ne papaza ne de şeytana acır; o yaş gözetmez, hepimiz onun esiriyiz. Yaşamın merkezine kurulan en büyük serüvendir aşk. Yaşamlarının anlamını keşfedenler, yani serüvenciler, bulundukları dünyanın bir köşesinden de aşkı izlerler. Varlığına inandıkları ve şimdi gözlerini üzerine diktikleri bu gerçekliği tatsalar da tatmasalar da farklılaşmışlardır artık. Ve her bok kokan yere insanlıklarında bir parça taşırlar. Çünkü onlar sevgiliye baktıkları gibi bakarlar sancılı bir böceğe. Doğa, sevgilinin vücudunda dirilen pembe bir gelinciktir onlar için. Onlar ki aşkın e halini bilip, anlayanlardır... Sen şimdi, aşk ile sula çiçeklerini D-ü-ş. Ben buradayım: Bagdat’lı bir çocuğun ateşli ellerinde... X Üç kez vuruyor saat. Sana geliyorum. Dizlerim tutmuyor. Eriyor ve gecenin terli bedeninde kıvranan dolgun bir dişi oluyorum. Omzuma işiyor pelerinli cüce. Küllerinden örtüler yapıyor pembe rujlu sigara; dişleri ısırılmış düşkünlerin saçlarına dokunan örtüler... Sancılar doluyor kasıklarıma. Beni bırak diyorum cüceye. Beni bırak ve git. Bu sefer kusacağım serzenişimi gecenin sahte erkekliğine: Ah gece: pembenin çingene yüzü... Nasıl giydin bu iğrelti suskunluğu üzerine? Nasıl kırıldın böyle buzlu camlara çarpa çarpa? Hüznünü içime akıt. Hangi zehirden korkarım ki ben. Akıt korkma. Ben ki kendimi zehirleyip sana zincirleyen değil miyim? Senin önünde mil çekmedim mi D-ü-ş’ümün gözlerine. Hüznünü içime akıt, korkma. Kaç kez ağladım ben bu dilimin keskinliğine. D-ü-ş’ümü iğnelerken, bedenine sancılar taşırken bile gizli gizli ağlamadım mı? Nice savaşlar kaybettim; nice dostlar, şarkılar... Sönük şehrin kedisi ağlıyor bak. Ey gece! Sorgulama beni; duyma. Eksikliğimi hissediyorum sen konuşunca. Hani sakat olan ‘o’ yüzüm var ya, belki de soyumu kurutacak ‘o’ yüzüm; acıyor işte sen konuşunca. Ey gece: yılanların soyundan türemiş garibe. Söyle kaç kez akıyordur bu şehrin kanı sen uyanınca. Her köşende bir maceran yaşanmıyor mu ki? O zaman söyle! Kaç kez akıyordur bu şehrin kanı bir gecede. Bir gecede delirmedim mi ben? Bir gecede yanık bir masalın içine hapsedip beni, çürütmedin mi dilimi? Suçlusun ey yılan soyu. Sus! Sorgulama beni. Us’umda deliliğin, çığlık atar ana dilimde bir çocuk gibi... XI ‘ O kadar çok koştum ki ben bu yağmurun peşinden. O kadar soysuzca ağladım ki ona. Yine de her seferinde mahrem yerleri bulaştı ellerime, tutunamadım... Bu yağmur gecenin kardeşidir bilesin. Gitme D-ü-ş! Gece karanlık ağlar; sızlarsın...’ Şimdi mor bir bıçağın ucunda boşaltsam içimi sana. Ya da firarda olan bir kar tanesi olsam, sende buzdan bir heykel... Düşsem yanaklarına. Sonra kıpkırmızı olsam, cüceyi kandırıp pelerinini çalsam; ısıtsam seni bir çöl rüzgârının saçlarını okşar gibi. Mesela yeşil bir bakıra üflesem nefesimi, şekillenip oyuncağın olsam; kırsan kollarımı... İsimsiz bir sahnenin en kızıl noktasında sıcak bir bulut olsam, etine dokunsam çalkalanan bir suyun ateşinde. Kör bir ressamın tuvaline gizlenip gelsem koynuna, koynunda açsam rengârenk bir bahar çiçeği gibi. Ya da yanaklarını yeniden çizsem akşamın kimsesizliğine. Ellerimi kanatsam küllerle. Mısralardan kuleler yapsam. Bir çılgınlık işlesem durgunluğunun tam ortasında. Mesela kambur mahalleyi benzinle sulasam , ateşler açsa kırık çerçevelerin işlemelerinde. Ya da suskunluğunu delip geçen bir cinayete kurban gitsem. Yeniden doğsam. Kendimi yırtıp pembe zarflarda sana yollasam. Mavi bir güvercinin intiharı kadar anlamsız ama yüce olsam. Yine de gider miydin? Gitme D-ü-ş! Noktanın koyulduğu yerde kapanmaz perde. Aslında her oyun bir ölümdü bizden ayrılınca zaman. Mutlak mutlulukta, yalnızlıkta vardı şehirler yaşlanmadan önce. Yaşlanmadan önce bu şehirler, aşkta sana benzerdi D-ü-ş. Yüzünün bir yanında katran tutmuş acılar, bir yanında umut; ortasında ben: eski bir elbise... Gitme D-ü-ş! Ben şimdi kime çiçekler toplarım. Bak sönüyor işte içimdeki ışık. Dinle! Bu onun sana haykıran son nefesidir. ‘Silik bir şarkı gibi, tanrı henüz uzaklaşmamıştı bizden. Bizden parçaları toplayıp geçit törenlerinde delilere sunandı o: aşk: tanrının gülen yüzü. Ve hiçbir deli yalın ayak değildi bu şehrin çıplak sularında. Yamru yumru göç sofralarında toza toprağa bulanmış çocuklar gibi sevmiştik onu: aşkı. Tanrıyı sever gibi, kutsal duvarlara ağlar gibi, bizden çıkıp çarpık diyarları yakan ateşler gibi, çöl gibi D-ü-ş; iki ayrı dilin sevişmesi gibi sancılı... Şimdi üç kez vuruyor saat *Var oluş bir bitimsizliktir: Sartre *Aşk ne papaza ne de şeytana acır; o yaş gözetmez, hepimiz onun esiriyiz: Maksim Gorki Tarkan Toka kynk : www.mevsimsiz.com |
||
|
||
| Kara(ca) Anlatılar I Ben neyim böyle, etinden sıyrılıp çirkef bir sokağın ateşinde kaybolan. Ya da sen nasıl bir sancısın ki şimdi kafamı duvardan duvara vuruyorum... İçimdesin yine. Dışımda bir yerlerde saatlerce beklemişsin belli: soğuksun... Sen, saçaklarından buzlar sarkan dilsiz: ‘Yanağımda öylece asılı kaldın: “ ‘Sapkın’ bir şairin diline yapışır gibi...” Senden şimdi, yani sancın suskunluğuma yüklenip beni kırmadan önce, yani gözlerimden akmadan önce ve gece henüz dokunmuşken dilime ( terli bir akşamüstüne dokunur gibi ) , senden; ey dilimdeki çürük şarkı, senden çıkıp, Türk’çe dilimde, Kürt’çe çocukluğuma dönmeliyim. Ve Anne’min ağıtlarına dokunmalıyım... Yani, belki de on beş dakikalık bir anlam yüklemeliyim sesimi kıran bu siyah yalnızlığa... Ben, içimdeki tüm anlamları göç yollarında yitirdim. Hani, yüreğinde ateş kızlarını barındıran, sokaklarında yasak şenliklerin kurulduğu, portakal kabuklarından düşlerin satın alındığı, ateşin ve musahipliğin kutsal sayıldığı, yerin ve göğün farklı tanrılara ait olduğu, yeşilin ve sarının her tonunda farklı bir hüznün hikâye edildiği topraklardan sökün eden göç yollarında... Bu yollar ki, kaç aşığın düğününe şahittir. Kaç çocuğun sıtmalı hıçkırıklarına, kaç babanın gizli gizli döktüğü gözyaşlarına, kaç doğumun sancısına... Onlar, kamyon kamyon umut olup aktılar. Mayından, toptan tüfekten kaçıp, Moda’da kalabalık bir rıhtıma sığındılar. Hepsi ‘kara’ ydılar ah dilsiz, hepsi ‘kapkara’... II ‘ Ellerin tuz kokuyor...’ Senden çıkıp, tersine bir göç yolculuğuna girmek istiyorum. Şimdi, bu yaşlı rıhtımın tam ortasındayım. Ki artık her yanım kir-pas içinde. Her yanım, bilincime vurduğun o şizofren zincirle çıldırıyor. Ve yırtıp atıyorum kendimi her gece. Ben, aynadaki yüzümü karalamaktan bıktım artık ah dilsiz. Yürümek istiyorum. Bu yaşlı rıhtımdan ayrılıp, kurak bir sevdanın kavrulmuş sessizliğine girmek istiyorum. Çünkü boşaldım, basitleştim... Deniz kokan anlamsız kalabalıkların sızıları üstüme sindi. Nereye gitsem kokuyorum. Yıllarca saklandığım bu Bizans eskisi sokağın içinden geçen her sarhoş ‘kara’ diye haykırıyor yüzüme. Sen, en çok İstanbul’u sev. En çok onu özleyeceğim. Şimdi, bu omuzları çökmüş rıhtımda, çevremde yüzlerce ‘kara’ ile bekliyorum. Onlar yeni geldiler. Ayşe bebek Harput yolunda doğdu. Jiyan Can’ın ismi Sivas’ta bir ayaz kahvede koyuldu. Evet, onlar yeni geldiler. Ve boya sandıklarını, kağıt mendillerini, camlarını silecekleri arabaları, merdivenlerini temizleyecekleri soğuk binaları aramaya başladılar. Bense birazdan ayrılacağım bu rıhtımdan. Onların geldiği yollardan geçip, onların bıraktığı topraklara sarı bir çiçek ( herhangi bir kırdan koparılmış, herhangi bir bilgeden kokusu çalınmış sarı bir çiçek ) bırakacağım. Ama önce gecenin bedenime yüklediği o somut anlamdan, yani senden ayrılmalıyım. Bak, kanlı canlı giriyorsun yine içime. Oysa an-lam-lan-dı-ra-ma-dı-ğım renkler var halen. Sesler, resimler, çığlıklar... Biçim veremediğim sen ile gecenin getirdiği somut sen birbirine karışıyor. Sonunda isim koyamadığım bir sancı doğuyor zihnimde. Ve ben, senide kendim gibi yırtıp atıyorum. Kendi göçüme sensiz gitmeliyim ve yürüdüğüm yolların sancılarını, bedenimden kopmuş sancılar gibi sahiplenmeliyim. Yani ben, sensiz dokunmak istiyorum bu topraklara. İşte bu yüzden kanıyor ya ellerim. Biliyorum ki ne tam olarak senden kopacağım ne de dokunacağım büsbütün bu kestane rengi topraklara. Hani o ‘sapkın’ şairin dediği gibi: ‘Bir ikilcilik sundu doğa bize... Ya kuşkulu düzene uyup onu yaşayacaktık ya da yeni bir dünya kurup onu yaşatacaktık.’ Ben, ikisini de yapmayı becerememişken (tıpkı o ‘Sapkın’ şair gibi ) , şimdi, ne tam olarak senden çıkabiliyorum ne de bu topraklardan. Hadi durma, sen çiz ‘kara’ insanların tarihini. Gece sende soyunsun yüzünü ki bu ikircikli sancı dinsin. Hadi, sen çizdikçe ateş kızlarını, bu şehrin tüm sokakları kapatacak gözlerini. Hadi, neyi bekliyorsun? Us’umdaki senden ayrı bir sen olmak istiyorsan şayet ( ki çizmen için bir gerekçeyse bu ) zihnimin çocuk zamanlarını kolla, o zaman pelteleşir dilim, anlatamam bu sokakların neden ıslandığını (hani sende çocuklaşan bu sokakların ). Şimdi (yani sen silince aynadaki yüzümü ) bir deli fırlar titrek bir yağmurun ortasından. Uzanıp, yağmurun kurumuş dudaklarını ıslatır. Sonra giyer bedenine kendini çeviren ıslaklığı. Sen görmesen de olur. Bu deli, geceden türeyen bir ‘im’ koyar bedenine... Ellerin tuz kokuyor ah dilsiz. Tek suçudur susuzluktan çatlamış bu yağmurun seninle sevişmesi... III ‘ Biri daha eksildi...’ Yeni geldim. Ama beni tanımayan yoktur bu şehirde. Ayyaş Neron’dan tutun da, kerhanenin en dolgun kadını Aygül’e kadar beni bilmeyen yoktur. Zamanın birinde: henüz ana dilimi unutmamışken, bu şehrin tüm sokak lambalarına resmim asılmıştı. Şu anda bile, tüm deli sohbetlerinde en az bir kere geçer ismim. Bu yüzdendir ki, bu şehrin bir yüzü esrar kokar. Beni bilmeyen yoktur ah dilsiz. Senin gibi bende bu şehrin savaşlarında büyüdüm. Ölülerin gözlerinden yıldızlar yapıp, göğün dolgun yanaklarına asmışlığım çoktur. Ama sen bilme bunları. Çünkü bu şehrin tüm ölüleri ve delileri girdikleri her savaşta ‘kara’ bir düşe yaslanarak çoğaldılar. İşte bir savaş daha boşalmış topraklarda. Ne kadar daha çoğalırlar bilinmez. Bu yüzden so-yun-ma-lı şimdi. Çıkarmalı ömürlerimizi. Soyunmalı diyorum ya, aslında sen beni duymasan da olur. Ürkek bir sesin ışıltısında dokun bana. Ama duyma sakın. Sana benzemeyen yüzümle gidiyorum çoğalmaya. Sen katılmasan da olur. Yazıtı çalınmış bir çeşme başında bekle hiç olmazsa. Üç yıla kalmaz dönerim. Belki de toprak kabarınca... İşte biri daha eksildi. Sen bir çentik daha at yüzüme ve kapat ışıklarını sokağının. Kimse görmesin düşlerini... IV ‘... Titriyorum ah dilsiz; üşüyorum...’ Küçük bir kömür tanesiyle kaç ‘kara’ insan çizebilirsin? Siyah ile beyazın anlamından çıkıp, koşabilir misin suskunluğa? Peki ya, aramayacak mısın anlamını? Kimsin, nesin, hangi ırmağın sularında yıkadın saçlarını, hangi ateşin yaktığı tandırda ısıttın ellerini? Hiç sormayacak mısın, dilini çürüten o soğuk öykülerin neden ağladığını? Hani yüzümüzden anlaşılıyormuş ya: kaç kez delirdiğimiz. Hani ‘kara’ yız ya... Peki, hiç haykırmayacak mısın neden ‘kara’ olduğumuzu? Anadolu bakışında: Sivas’ta buğulu bir semahın ahenginde; ah dilsiz, sende bilirsin ya yüzünü kiremit rengi sularla yıkayan Kin’leri... Tarih boyunca en soğuk ateşleri onlar yakmadılar mı? Milyonlarca aşık onların çürümüş kafalarında ser sefil olmadı mı ? Ve isminin önünde ‘kara’ olanlar; kaç kez geçtiler ateş çemberlerinden: hem de en mistik rüyalarından bir ok gibi fırlayarak. Ve türküler... Türkülerden çoğalanlar: unutulanlar, onlar; kaç kez döndüler sürgünlerden. Kaç kez ağladı bu topraklar onlar için. Hadi haykır Artık her gün yanıyoruz. V ‘ Onlar ateşi harladılar biz hazırlanırken cenge. Bir kuşla kanatlandı ah dilsiz; Ardahan’da telli duvaklı bir çeşme başı; bembeyaz bir düşü okşar gibi.’ Sinop’ta da tanımışlar bizi. Hani ‘kara’yız ya! İşte onun gibi, bunun gibi, ortada çirkef olan biz mişiz ya! Sanki Din’ini kanla besleyenler onlar değilmiş de... Bakılınca anlaşılırmış. Siyah bir irin boşaltırmışız bedenlerimize. Cenk meydanlarında çocuklarımızı sürermişiz ortaya sonra da diyet istermişiz. Çocuk öldürenden diyet istenir mi ey insanoğlu? Çocuk öldüren sizden olabilir mi ki? Ya da biz nasıl bir hayvandan türedik ki, uğrunda canımızı verdiğimiz ‘Can’ larımızı atalım önlerine. Peki, hayvanlar konuşabilir mi? Bu kavgalar, siyah ile beyazı ayıran bu çizgi neden bu kadar anlam yüklü? Bu nasıl bir anlamdır ki binlerce yıldır bu topraklarda savaş hiç eksik olmaz. Taşa hasret bu topraklardaki tarihin kalıntıları doğanın hışmıyla mı yoksa savaşların getirdiği o barbarlıkla mı kayboldu? Belki de biraz doğadan, biraz da savaşlardan kaynaklanan bir belgesizliktir yaşar bu topraklar. Belki de bu yüzden şimdiki yalnızlığı, köşeye itilip unutulmuşluğu... Ama biline ki Diyarbekir’de gece soyunmadan ağlar ‘kara’lar. Bu bir hüznün ağlatısı değildir aldanmayın. İnadına yaşayan bir halkın küçük sevinçlerini taşır akan gözyaşları. Karacadağ’da Mıllo Çoban’ın çıkınından çıkıp, sarı yeşil bir düğünün alnına konarak... Sabahı, isimsiz mor kuşlar getirir avuçlarına ‘kara’ların. O kuşlar ki her bahar Mamekiye’ye düşlerini bırakırlar ve lirik öykülerin satırlarını taşırlar dünyanın dört bir yanına: İrlanda’dan Mardin’e tüm karaların direnişine bir türkü olup... İşte ah dilsiz, mor bir isimsiz kuş daha kanatlanıyor; bembeyaz bir düşü okşar gibi... VI ‘ Biz neyin sefiliyiz böyle bawo. Biz neden ağlarız...’ Siirt’te güneş yanığı bir ten bıraktım tırpan başında. Akşam serinliğinde Babam soldu. Göle’in Arpaşen köyünde bir silik isim bırakmış felçli ayaklarını sürüyerek. Sen, gönlünü denizle kardeş tut bawo. Ama çekinme sakın hapsedildiğin sokağın göbekli çirkeflerinden. Şimdi, okşa çocukluğumu bir kez daha. Sigaradan sararmış bu yanık kom evinde; tanınırmışız ya, boş ver bawo, boş ver. Her kuyunun bir çıkışı vardır bilmez misin? Hani o ‘sapkın’ şairin dediği gibi: ‘İnsan kendi doğumunu kendi hazırlar. Bu yüzden öteki tüm doğumlar erken ölümlerdir.’ Ölüyken dirilmenin vaktidir şimdi bawo. Koşmak gerek. Felçli de olsa bir yanımız yine de koşmak gerek. Koşup, hırsız olanları geçmek ve isimlerini hırsız diye duvarlara yazmak gerek. Bir ülkenin yazgısını avuçlarında ezenler: onlar, milyonlarca işçinin adımlarıyla haksız yere büyüyüp, bir de silahlarını satanlar... Bir gün kendilerini de satacaklar ya... Boş ver bawo, boş ver. Biz kendi yolumuzu aydınlattıkça, onlar çekilecekler hücrelerine. VII ‘ Ve sular yükseliyor...’ Halfeti’de bir bahçe düğününde rastladım ona: Emine Gelin’in parmaklarında. Koynumdan masmavi bir turna kalktı sabahın omzuna. Koşup ellerini tuttum onun: sakalları dizlerine kadar uzamış yüz sekiz yaşındaki bilge Mehmet Salih’in. Naze’nin öyküsünü anlattı: nemli dudaklarında koyu bir sigara dumanı... Sular altında kalacak bir tarihin sesinde, bitmek tükenmek bilmeyen bir ışıltıyla çevresini aydınlatan bir bilge kadın Naze. Kürt gibi, Türk gibi, sen ve ben gibi, İstanbul’lu Hoca Nedim gibi, İzmir’li Hanım Asya gibi, Erzincan’lı bakır ustası Nedim dede gibi, Mardin’de eski bir Süryani kilisesinin papazı Heder gibi, Karadeniz’de çılgın bir horona tutulmuş Hatçe gibi, ana gibi, dost gibi, Kaçkarlar’da kar eritip matarasına dolduran er oğlu er Metin Asker gibi, Kütahya’dan Bursa’ya saman taşıyan Haydar Şoför gibi, Aydın’da zeytin ağaçlarından bilezikler yapan Süreyya gibi, Paris’ten Bodrum’a neşesini taşıyan Sarı Halime gibi, Adana’ya yüreğiyle ün salmış Salman Akkışla gibi, Gaziantep’li gümüşçü Halim gibi, Anadolu’ya renk veren tüm sesler gibi, bir öykü dinledim Naze’in geçmişinden çıkıp, Mehmet Salih’in dilinde can bulan.. Sonra Tercan yoluna saptı yüreğim. Tornacı Halit’in yanık sesiyle söylediği o güzel türkü değdi dilime. Erzurum’da öyle üşüdüm ki, kırmızı yanaklı kızların yazmalarıyla ısındı içim. Sonra Diyarbekir’e değdi başım. Amed’li Ahmet gibi uzaklara gitmek geldi içimden. Biliyorum bu iyi bir anlatı değil. Aslında bir anlatıdan çok, dokunmuşluğun verdiği bir boşalma. Sen yine de duyma beni. Dedim ya işte, ürkek bir sesin ışıltısında dokun bana. Ama duyma sakın. Şimdi, başka bir anlamın peşinden sürükleniyor zihnim. İşte sana bir kömür tanesi ve beyaz bir perde. Hadi çiz kurumuş toprakların tarihini. Ankara’dan Kars’a uzanan Mehmetçik Tren’ini, bahtsız Bingüzel’in yaşam savaşını, Boyacı Memo’nun tiner kokan ellerini, perde aralarında Kürt’çe gazoz satan Hecer’i, Amed’li Ahmet’i çiz. Ve ölümleri ve erkek doğumları, başında yetmişyedi ırkın renklerini taşıyan kızları, f- tipi direnişleri, parmaklarını çiz. Çiz çiz dokunduğun sabahı, sıcak salep kokan soğuk Beyoğlu akşamlarını, tinerden ciğerleri şişmiş Emrah çocuğu, Armutlu’da doğan ve hüzünlü bir masalın içinde umarsızca kaybolan küçük Sevcan’ı, Zonguldak’ta yüzleri havasızlıktan solmuş işçileri, grev çadırlarını, geçmişin mahşeri kalabalıklarında anlam bulan Mayıs’ları, Haziran’ları, Ulucanlar’da sigara üstüne sigara tüketen Barış’ı, Nurhak’tan çıkan kurşunları, pimi çekilmiş tüm bombaları, yüreğine ateşler düşen anaları, sessizlikleri ve ‘Sapkın’ Şair’i, Serhat’ı, Pelin’i, Sanem’i, Vedat Ali’yi, geceyi, yalnız kaldırımları, içinde yağmurun bulunduğu şarkıları, bunalımları, dik uçurumları, sır olmuş intiharları, yüreğine altın vuruş yapan kadınları, çözülmeyen dilimi, sesini çiz şimdi, akşamın yüksek sesle okuduğu bir şiiri dinler gibi, bir ‘kara’ bir beyaz gibi, yüzümüzden anlaşılıyormuş ya, yüzümüzü çiz. Hani ‘kara’ yız ya, sen çiz çiz çiz Tarkan Toka kynk : www.mevsimsiz.com |
||
|
||
| KIRIK CAMLAR Bir annenin ardından Çağla’ya 1971 I Sen gelince, kırmızı kuşlar tünerdi esmer sokaklara. Sen gelince, koynuna mavi bir gülümseme ilişirdi annemin. Tırnakları kirli oğlanlar, mor dudaklı kızlar, kiremit rengi kalabalıklar, ırgatlar, çöpçüler, eskiciler, hurdacılar, baloncular, serseriler, demir işçileri, koyun tüccarları, anarşistler… Şehrin her soluğu, her nefes alışı anlamını değişir, sana benzerdi. Sen gelince, bulutlar barakasına çekilip günün, elma dallarına asılı masallardan sisli bir dünya kurardı Ares’in çocuklarına. Kötürüm bir Basra rüzgârı kapatıp şehrin gözlerini, nemli rüyalardan çalınmış aşk oyunları taşırdı bakır işçilerine. Sen, gülüşünü bıraktığında ortalık yere, sessizleşirdi tüm şarkılar ve gölgeler. Ve sarı umutlar, sarkık caddeler, tombul çam ağaçları… Kerpiç düşler biriktirirdim ben ceplerimde. Akide şekerleri ve gazete keskileri… Ölümü, sessizliği, kalışı, gidişi, göçleri ve ‘göç’süzleri biriktirirdim. Gelince sen, siyah saçlı düşler görürdü annem bilirdim. Suskun, ürkek, düşleri çilek kokan bir gece olur kıvrılırdı toprak yağmurun ellerine. Eşkıya sesleri kutsal duvarlara çarpar, çıldırmış köşelere savrulurdu. Kim çıldırmamıştı ki sokakları tuz ve bayatlamış ilaç kokan bu yoksul diyarın içinde: Ayetlere gizlenmiş mahalleler, çıplak davul sesleri, acılarını geçmişe döken dul kadınların memelerine öylece, çırılçıplak, talan edilmiş bir tarla çığlığı gibi çarpan korkular... Kim Çıldırmazdı ki tecavüze uğrarken bedeni Yanarken köşeleri ruhlarının, Kim çıldırmazdı ki kırılmaya beş dakika kala… Sen gelince, papatya rengine bürünürdü annem. Susan, camdan bir sessizliğin ardına gizlenip öyküler biriktirirdi avuçlarında. Sonra dönerdi gün kına rengine. Ve geldiğinde sen, şehrin bilgeleri şenlikler kurardı tam ortasında kalabalıkların. Yoktu silah sesleri henüz, özgürdü uçurtmalar ve sümüklü çocuklar. Kaybolmamıştık, kaybolmamıştı şarkılar şekilsiz sokaklarda. Dik başlı masallarımız vardı ve en uzak yıldızlar bizimleydi. Bizimleydi gölgeler ve palyaçolar. Kürtçe, Türkçe oynardık oyunlarımızı. Yoktu içimizdeki uzaklar. Ve Amed, gelince sen, benzerdi kırmızı kızlara ve çoğul şarkılara. Yıllar sonra, aşınmış duvarların ve çöp ateşlerinin ardına gizlenip mahkûm oldu şehrim şehrinin cellâtlarına. Tezek kokan çocukların diyarı Amed, gözleri kör edilmiş bir başkentin mağrur hırçınlığıyla okşardı koynuna akan her damlayı… Sen deniz kokardın ben kerpiç düşler taşırdım Karacadağ’da cüce bir çobanın sırtına. Sen gülerdin; utangaç bir çiğ olur düşerdi dudakların morarmış taşların üzerine. Sonra sen şarkılar söylerdin ben duymazdım. Duysam da anlamazdım sözcüklerini. Dilek bezleri asılı ağaçların ruhlarını okşar, umutlar taşırdım sana senden habersiz ve dokunamaz, konuşamaz, bakamazdım gözlerindeki anlamlara. Bütün kutsanmışlığımla gelmiştim sana. Dilsiz annelerin ‘sözcük’leriyle’ gelmiştim… Eski bir Sümer tanrısından çalınmıştı bakışlarım. Eski bir gelinlik hatırasıydı gülüşün. Mavi bir mektuptan yırtmıştım kendimi. Mavi bir hiçlikten çıkmıştım. Taş, toprak, soğuk güneş, dilsiz gece… İçime asılmış duran, henüz işlemediğim suçlarımla gelmiştim… Susan, hiç konuşmayan oyunların hepsi benimdi. Seninkiler rengârenk bir müzik kutusu gibi açılınca gülen şarkılar söylerdi. Tombul köy kızlarıyla başı bağlanmış dağların eteğine çıkar, kırık fotoğraf karelerinden şiir isimleri taşırdın bana. Ben ne şiir isimleri bilirdim ne de senin yaşadığın yedi tepeli şehri… Yeryüzündeki en uzun şiiri bilseydim de okuyamazdım ki sana. Ben sana hiçbir şey söyleyemezdim ki. Oyunlarım gibi bende eski bir sessizlikten doğmuştum. Sanki sustukça anneme yaklaşıyor, ıslak dudaklarına çocukluğumu asıyordum. Ne diyebilirdim ki üç kuruşa bozdurulmuş bir yaşamın ilk basamağında durmuş ağlarken. Elleri kireç kokan bir babanın en küçük oğluydum işte... Rengârenk kâğıtlarla gelir babanın yazdığı şiirleri okurdun. Minicik dudaklarında bembeyaz bir kanarya yalnızlığı açar, soluğuna gizlenirdi. Çağla’nın oyuncakları derdi Ali abim şiirlerine. Benim oyuncaklarım yoktu. Ateşten kızlar dokunurdu soluğuma. Küçük, yıpranmış, köşesi aşınmış mektuplar biriktirirdim gizli saklı köşelerde. Şekere bulanmış çilek kokardı nefesin. Nar ağacı ve taze çemen kokardı. Mısraları yakılmış bir coğrafyada, hiçbir şey anlamadığım halde yine de dudaklarına ilişen her kelimeye kendimce anlamlar giydirir, sonra da ellerindeki kâğıtlara dokunmak isterdim. Kâğıtların beni etkileyen ilginç bir kokusu, büyüsü vardı. Ne uzun yazardı baban da öyle… Sende öyle güzel okurdun ki… Dudaklarından sıyrılıp pembe entarili bir su perisinin pamuksu bedenine dökülen her kelimede binlerce kez titrer ve şehrin karanlığına kaçıp ölmek isterdim. Cennetin beni değiştirip sana benzeteceğine inanırdım. Kendimi sana yakıştıramadığımdan değil, öylesine, sebepsizce benzemek isterdim sana. İnsan, yokluğa nasıl benzer Hangi renkte, hangi cellât bakışında tanır kendini Uzanır çöl, ayaklarımın altında Yetim bir imgeyim ben Yetim bir sırdaşım sana… II 1960 model turuncu Mercedes seni topraklarıma getirdiği an başlardı benim için bütün hikâyeler. Her yaz, tomurcuk şarkıları getirirdin şehrime. Uzak ağaçların gölgesinde oyunlar oynardım bilmediğim dillerde sen gelince. Bizim gibi, uzak bir yokluktan türemişti baban. Bu şehrin, her köşesinde bir mahpusluk vardı ya, kırılamaz sanılan zincirler vardı ya; işte baban bu zincirleri kırmış, İstanbul’a okumaya gitmişti. Başarmak için yola çıkmış ve başarmıştı. Diyarbakırlı, babası hurdacı olan bu gence tanrı, azminin karşılığı olarak seni ve anneni vermişti. İstanbul olmak sana yakışıyordu belki de. Denizden çıkıp toprağa benzemek yakışıyordu dudaklarına. Maviydi gelişlerin Kaç kez kayboldum gidişlerinde... Dili ve ismi yoktu yaşamımın. Sesi ve kokusu yoktu. Yoktu sancılarımın alfabesi. Lazca, Kürtçe, Ermenice, Türkçe ve nece anlatılırdı bilmiyordum uzak olmak sana, sen olmak senden habersiz… Bilmiyordum, hecelere sığdıramadığım bir sancıydı üstümdeki tüm renkler. Siyahın o manasız çılgınlığından bir parça sürülmüştü işte dudaklarıma. Dilsiz bir çift memeden emmiştim çocukluğumu. Tükenmişlik miydi Tanrıya olan öfkem? Aşk bazen, doğumla ölüm arasında bir bilmece gibi duruyor insanın karşısında. Ben hiç eksilmedim aslında. ‘Aslım’ gibi beceriksizdim sadece. Dokunmayı ve konuşmayı beceremezdim. Yüzüm gözüm kızarır, küserdim kendime. Kilitlidir hatıralarım şimdi. Eski bir kilim desenidir, kopmuş bir çamaşır askısıdır. Ve sarıdır, içimdeki çocuk gözler… Susar, dilsizce… III Silik zamanlardan artmış gibi bir yanımız, sırtımızda ıslanan yüklere, kendimize, çocukluğumuza yabancı büyüyorduk. Nasıl ve neden türemiştik? Hangi belirsizlikti bilinmez olana sürükleyen bizi. Sen İstanbul’dun ben Diyarbakır. Sen deniz kokardın ben kömür. Sen çoğuldun, ben tekil bir sessizlikle severdim seni. Geldiğin günlere telaşlı bir Çingene şarkısı düşerdi. Seni görünce o turuncu Mercedes’in arka koltuğunda, karanlık cümlelere saklanır, kaybolurdum. Yokluğum, beni sana sevdirir sanırdım. Sonra Mehmet abi çıkar gelirdi bir köşeden: -lawo neden saklanırsan… Kendimden, üzerimdeki kıvırcık gölgelerden saklanırdım aslında. Bilmezdi kimse, erken yaşlanmış bir çocuktum. Yüzümdeki kırışıklıkları gizlerdim. Hayal ve gerçek karışımı bir delilikle dokunurdum sokaklara. *** Sokaklarda kaybolmuş, içinin tüm yollarından geri dönmüş bir eski zaman delisiydi Mehmet abi. Nasıl görmek isterseniz öyle görebileceğiniz bir karalama defterinden çıkmıştı. Soğuktu, sıcaktı, belirsizdi ve altına işemiş çocukların masumiyetini taşırdı yüzünde… Bira şişelerinin dalgın prensi… Kıço’nun oğlu Sağır Mehmet... Necibe halamın şişman bedeninde kaybolmayı hayal ederdi belki de. Uzun yıllar kendince bir aşk büyütmüştü içinde. İçindeki fırtınaları kim bilebilirdi ki… Necibe halam otuz yaşındaydı. Çizgili gözleri ve sarı saçları vardı. Islak, buğulu bir çift dudak ardına gizlemiş uzun masallar anlatırdı çocukluğuma. Benim halam, dilinde öksüz şarkılar biriktiren bir çaresizlikti. Babamın hışmı ile yaşam arasına sıkışıp kalmıştı ağır bedeni. Mehmet abiyi seviyor muydu? O’nu sevdiğinden şüphesi yoktu. Camdan cama bakışmaların hüküm sürdüğü sevdalar yaşanırdı bu topraklarda. Gerçek sevdalar… Mehmet abinin işi yoktu. Köylere ırgatlığa giderdi arada bir. Hayali İstanbul’du. Herkes gibi meçhul bir göç düşlüyordu; ancak halamı almadan bir yere gidemezdi. Herkesin bildiği ya da kimsenin bilmediği, sarı şehrin sarı mahallesinde, kölelikle özgürlük arasında bir gerçekliğin son bulmasını bekliyordu âşıklar. Halam, kız değildi. Mehmet abi, halamı istetmekte kararlıydı. Sanırım bu gizli saklı gerçeği en iyi o biliyordu ancak bu gerçeğin satırlarında Mehmet abinin imzası yoktu. İsmi yoktu, düşleri yoktu, dokunuşları yoktu… Ağır aksak, biraz da isteksiz adımlarla gelmişti sağır Mehmet’in babası Kıço. Pestil ve Kayseri pişmaniyesi getirmişti. Mehmet abi babasını nasıl ikna etmişti kimse bilmiyordu. Kıço, halamı sevmiyordu. Üstelik halam, Mehmet abiden dört yaş büyüktü. Pazarlıklar yapıldı. Alınacak takılar birer birer yazıldı kâğıtlara. Başlık istenmedi. Yıllardır babam tarafından görünmez bir zincirle bağlı tutulan halam için alınan evlilik kararı annemi mutlu etmişti. Annemin yüzünde, çağlar boyu süren o sesiz çığlık, bir an olsun dağılmış, bahara dökülen bir yağmurun sıcaklığına bürünmüştü. Annemin yüzü hep böyle kalsaydı, hiç bitmeseydi o yağmur… Halam yıllar önce ‘sakatlamıştı’ kendini. Yirmi üç yaşında, ‘sevda’ sandığı o aldatmacanın satırlarına öylece, sebepsizce atıvermişti bedenini. Turan yoksul bir fabrika işçisiydi. Koca bir yalanın içine hapsedip halamı, aynı fabrikada çalışan Şahsenem ile İzmir’e kaçmıştı. Şahsenem evliydi. İzmir’de ucuz bir otelde bulundu ikisinin de cesedi. Ulusal bir gazetenin üçüncü sayfasında, ‘övgüler’ düzülen bir namus cinayeti olarak kaldılar hafızalarda. Şahsenem’in kocası ikisininde boğazını kesmişti. Turan’ın ölümü, babamı da ağır bir yükten kurtarmıştı. Zira Turan ile halam nişanlıydılar ve babamın Turan’ı vurması gerekiyordu. Töre denilen ucube canavar, bu toprakların en görkemli gerçeğiydi. Turan’ın ölümüyle birlikte, halamın içindeki o görünmez kin, aldatılmış olmanın verdiği o cinnet anı, kendi kendini öldüren bir tutsaklığa dönüşmüştü. Günlerce ağladı. Ağladığını kimse bilmedi. Güneş, ay, nehirler ve destanlar dinledi sadece gözyaşlarının şarkısını. Ağladı ve içini toprağa akıttı: Yalnız bir kitap sayfası, sedef kakma bir sigara kutusu, iki koca güğüm yas… Acılarını paylaştığı somut nesneler, halamın yaşama ne derece dayandığının en önemli kanıtıydı. Öldürmek mi istiyordu kendini? Yaşamak mı istiyordu? Ruhundaki depremlerin şiddeti onu ne derece sarsmıştı bilinmez. Ağladığı her toprak mevsimi, sonunda halamın yüzüne yansımıştı. Otuz yaşının güzelliği topraktan geliyordu belki de. Ağladı ve sustu, ağladı ve delirdi, ağladı ve kesip attı yüreğini. O yürek, yirmi sekiz yaşına kadar yalnız kaldı. Bir gün, bir kar mevsimi Mehmet abi çıkıp geldi ve halamın yüreğini avuçlarına aldı. Aşk, karşılıklı iki pencerenin ardında, kendi gerçekliğini herkese göstermek istercesine coşkulu bir senfoniye dönüşmüştü. Halam, gerçek aşkın ne olduğunu, Mehmet abinin yazdığı üç sayfalık bir mektuptan öğrendi. Aşk o kadar somut bir gerçeklikti ki, hasta olsanız bile, bir yanınız kırılmış olsa bile, yüzünüze çaresizliğin her türlü rengi yansımış olsa bile karşı koyulamıyordu. Karşılıklı Aşk, bir gerçeklikti. Somut, dokunabileceğiniz, sığınabileceğiniz, tüm acılarınızı unutabileceğiniz neşeli bir limandı. Mehmet abinin kulaklarından biri işitmiyordu. Fark etmezdi, aşk; insan beynine yerleşmiş milyonlarca ‘UR’ DAN BİLE KORKMAZDI. IV Necibe halam ile Mehmet abinin düğünü tam üç gün sürdü. Halamı hiç bu kadar mutlu görmemiştim. Düğün alanının en görkemli masası size ayrılmıştı. Mahallemizin tek okumuş erkeği olan baban, herkes için önemli bir misafirdi. Bir an, kulaklarımı neredeyse sağır edecek patlak davul sesinin gürültüsünden kendimi kurtarıp, sizin için ayrılan masanın yanına gelip çömeldim. Rakı, cacık, acılı ezme ve bir yığın meze ile süslenmiş ve geleceğiniz anı bekleyen bu gösterişli masa o kadar yabancılaşmıştı ki gözlerime, içimdeki çocukça umudu masanın üzerine bırakıp uzaklaştım. Sonra sen girdin düğün alanına. Ellerin annenin ellerinde, etrafa gülücükler savuran ela renkli bir neşeydin. Yüzüne sokulmuş duran o parlak gelecek, beni o kadar korkutmuştu ki, kaçıp, kıyıda köşede bir yerde kendimi zehirlemek istedim. Ben, dilsiz bir annenin çocuğuydum. Sen, Deniz kokan bir gelecek taşıyordun gözlerinde. Beni nasıl buldun bilmiyorum. Kendimi saklamak için o kadar çaba harcamıştım ki, nereden çıktın, hangi isimsiz şiiri getirdin bana anlamadım. Ağzım kurumuş, sözcüklerim beni terk etmişti. —Halan evleniyor ne güzel değil mi? —Evet —Sende evlenmek ister misin? —Hayır —Neden? —Beni kimse sevmez ki —Ben severim. Annem de sever. Neden gelmedin bize. Geldiğimi bilmiyor muydun? —Biliyordum. Sizi gördüm. —Peki, neden gelmedin. Babam Ali abiye ve Seher ablaya kitap getirdi. —İyi —Neden susuyorsun? —Susmuyorum, git başımdan. —Gitmem —Git —Gitmem. Civan burada mı? —Bilmiyorum. Göremedim. |
||
|
||
| Sonra uzaklaştın. Seni azarlamak istemiş miydim? Hayır. Bana savrulan nefesin her gün, her dakika, her saniye beni içten içe yok ediyordu. Oysa ben çocuktum. Yok olmak ve var olmak için erkendi belki de… Yine de çocukça, büyükçe, delice şarkılar fısıldıyordum anlamını bilmediğim aşka dair. Benim için aşk, babam tarafından anlamı karalanmış bir bilinmezlikti. Orospular ve sarhoşlar âşık olurdu. Sarhoşluk rakı ile eş anlamlıydı. Orospu ise arka mahalledeki Dilber’in dudaklarındaki kırmızı ruj izleriydi. Gece, düştü üzerime. Uzaklaştın, sessizce… *** Koca bir yoksullukla bezenmişti etrafımızı saran ne varsa. Orospu Dilber’in tahta kapısı, Bakkal Selim’in terli gömleği ve Telli kadının üç kızı: Bingüzel, Aze ve Gülistan… Yanık toprak kokusu, asfaltlanmamış yollar, duvarları dökülmüş sağlık ocağı, Saralı Ervan, Tütüncü Şiran, Kaportacı İso, Hedo teyze, Muhtar Gazi ve Civan… Koca bir yoksulluktu Mezopotamya. Bütün düş kaçkınlarının ve elleri sigara kokan dervişlerin uğrak yeriydi belki de. Yılanbaşlı iki nehrin ortasında, geleceğine savrulan anlamsız savaşların başlangıcında durmuş, kaybedeceği yaşamların yüzlerini aramaya başlamıştı sokak lambalarının izlerinde. Ve geldiğin topraklar, her yaz yüzüme savrulan o gülen resimler, uzak ışıklar ve uzak yolculuklar, sınırlarında bir şehrin, Sen, ben, Mehmet abi, Civan… Yoksulduk, kendimize. Parlardı dudakların şehrin gölgeli karanlığında ve bütün uçurtmalar, özgürlük oldu sen gülünce sokaklara. Baban Civan’ı çok severdi. Herkesin kumarbaz, serkeş, serseri dediği bu adama baban kadar sahip çıkan olmamıştı. Telli kadının kızı Gülistan’a âşıktı Civan. Cesurdu ikiside. Gizli saklı buluşmaları öğrenilmemişti şimdiye kadar ancak ikisininde umurunda değildi. Gudo’dan arta kalan metruk evin her odası, Civan ve Gülistan’ın sevişme sonrası kokularıyla doluydu. Sen, ben, Civan, Mehmet abi, halam ve tüm düşkünler, yalnızlıklar ülkesindeydik ve bunu biliyorduk. Yüz iki yaşında ölen bir bilgeden kalan son hatıra: bu metruk ev, Civan’ın sığınağıydı. İki yıl önce ölmüştü Gudo Ana. Cenazesinde sarılık olmuştum. Yüzlerine kara bulutlar giymiş kadınların ağıtlarıyla çevrelenmiş bu köhne ev, kefene sarılmış Godo’nun bilgeliğinden eksik kalmış olmanın hüznünü akıtıyordu duvarlarından. Hiçbir yakını olmayan Gudo’nun evini bırakacağı herhangi bir mirasçısı da yoktu. Sana, bana, Civan ve Mehmet abi’ye kalmıştı eti dökülmüş duvarların sırları. Simli bir öğle vakti köhne evin arka cephesine yazılmış kocaman bir yazının belirsiz bakışlarıyla ürkmüş, sıkıca sarılmıştık birbirimize. Çünkü hiçbir şeyden habersiz, kendi dünyamızda kendimizce boyuyorduk oyunlarımızı. Oysa insanlar vardı geri dönüşü olmayan yollarda sıkışıp kalmış. Yaşam kel kafalı bir dilencinin yırtık torbasından çıkıp, örselenmiş yaşamlardan bir parça sürüyordu çıplak çocukların dudaklarına. İnsanlar vardı nereye, neyle, nasıl gittiklerini bilmeden parçalanıp dağılan ve tozlu odalarda gözlerini açan; işkence duvarlarına hatıralarını asan. İnsanlar vardı yıpranmış aşkların bir köşesinden yaşama gülücükler savuran. Evet, hiçbir şeyden habersiz, öylece, sımsıkı, cenneti kucaklar gibi, eski bir hikâyenin satırları arasına gizlenir gibi sarılmıştık birbirimize. Duvardaki THKO yazısını görünce, sırrımıza, ömrümüz kadar sevdiğimiz bu metruk eve başkalarının da dokunmuş olduğunu anlayıp, ürkmüştük. ‘Yaşasın Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’. Evin diğer duvarında yazan bu yazının, Ali abimin yaşamında büyük bir yer kapladığını bilmiyorduk. Her akşam metruk eve gider, Civan’ın yanık türkülerini dinlerdik. Sen hep aynı duvara yaslanır, aynı şiirleri okurduk. ‘büyüyünce benim de Necibe abla gibi büyük büyük memelerim olacak’ derdin. İşte o an yüzüne muzur bir gülücük asar, Civan’ı kızdırmak için elinden geleni yapardın. Bende yüzüne astığın o muzur gülücükte küçük, öylesine, kırık dökük bir anlam olabilmek için nafile bir telaşla kendimi yiyip bitirirdim. Çünkü sen Türkçe yaşıyor ve şiirler okuyordun. Ben ise Aşka, Kürtçe nasıl dokunulur bilmiyordum. *** Terli bir öğle vakti… Metruk evin bir odasında, Civan ve Gülistan… Birleşmiş iki beden… Birbirini yiyen iki kaçık insan… Nefes, salya, ağız, meme, sik, kalça, baldır, göbek, meni, pantolon, etek, sutyen, don… Aşkın, yaşamdan soyutlanmış binbir hali… Birbirini deli gibi seven iki insanın, birbirlerinin ter kokusundan tiksinmeden çoğaldıkları bir gösteri meydanı… —Ses geliyor —Girme —Neden —Girme —Kız bağırıyor —Kız değil o, Gülistan abla —Nereden biliyorsun —İçeri girerlerken görüm sen gelmeden önce —Neden bağırıyor —Bağırmıyor —Bağırıyor işte —Bağırmıyor. Civan abi öpüyor sadece. —Gireceğim —Girme dedim. —Ama bağırıyor kız —Kız değil o! Gülistan abla dedim ya! Bağırmıyor. Sikişiyorlar. —Terbiyesiz! Pis insanlar sikişir. Birbirini sevenler sikişmez. —Sen nasıl doğdun. —Annem doğurdu. —Peki nasıl doğdun —Annem doğurdu dedim ya! —Baban anneni sikti ve sen doğdun. —Pislik! Babam annemi sikmez. O annemi seviyor. Babamla annem terbiyesiz şeyler yapmaz. Sen nereden biliyorsun bunları? —Ali abimle Nihat abinin konuşmalarını dinledim gizlice. Onların okulda bir kızla oğlan varmış. Öpüşe öpüşe sikişmişler, kız çocuk doğurmuş. —Terbiyesiz! Ben eve gidiyorum. O kadar emindin ki kendinden, çocukluğuma ilişmiş bu bilmiş ruh, seni hiçbir zaman rahatsız etmedi. Annene ve babana konduramadığın bir gerçeklikle sıvanmıştı metruk evin is dolu odaları. Ve devasa bir ruh gelip dokunmuş ve bütün büyüsünü bozmuştu aşkın. Gidişinin ardından Telli Kadın ve bir araba polis metruk evi basıp, Civan’la Gülistan’ı yaka paça götürmüştü. Geride, ter kokan bir aşkın hüznü kalmıştı bana ve metruk eve. Yalnızlıklar ülkesinin en yakışıklı bekçisiydi Civan. Yakalanmaları, mutlu bir günün habercisiydi. Bir hafta sürmedi evlendiler Gülistan’la. Yeni bir düğün, baban için hazırlanmış yeni bir masa, yeni sözcükler, yeni bakışlar, yeni sen… V Devlerin ve esirlerin kapıştığı bir tarihte yaşıyorduk. Ben hiç dev görmemiştim. Bilmiyordum devlerin nasıl bir şey olduğunu. Benim masallarım cennet bahçeleriyle süslüydü ve ablamın yüzünde bir sinema perdesinin süt beyaz rengine bürünür, akardı rüyalarıma... Yüzleri çirkin, mideleri doyumsuz, göbekleri yağlı devler vardı ülkede. Ve küçük küçük insanlar vardı onlarla savaşan. Yürekleri büyük, kendileri küçük nasırlı eller taşıyorlardı. Güçlü olan kazanacaktı. Memlekete bir iç savaşın gözyaşları akıyordu. Ve Mirzat amcamın oğlu, babasını öldürmüştü. Mirza amcamın cenazesinden sonra oğlu Neşet yakalandı ve hapse atıldı. Civan evlendikten sonra daha bir yakışıklı olmuştu sanki. Baban çimento fabrikasında iş bulmuştu Civan’a. Hemen arkamızdaki eve taşınmışlardı Gülistan ablayla. Çocukça eğlenirdik Civan’la. Tek arkadaşı Mehmet abiydi. Pamuk şekeri kokardı Civan. Üzerine ateş böcekleri yağar, dizlerinde karıncalar beslerdi. Kimse sevmezdi onu. Bakkal Selim pezevenk derdi ona. Babam Mehmet abiye, ‘o anası orospunun yanına bir daha gidersen Necibe’yi alırım elinden’ derdi. Kitaplarla yaşayan sarışın bir eğlenceydi Civan. Gülüşü elma kokardı. Bizim dostumuzdu. Kuytu köşelerin adamıydı. Kardeşi Rıfat abiyi de sevmezdi babam. Anarşistmiş o. Anası kötü kadınmış ama o memleketi kurtarmak için sokaklarda sürtüyormuş. Ablam çok severdi Rıfat abiyi. Onun devrimci olduğunu söyler, o sıra babamın yüzünde bir ateş topu patlar, ablamın yanaklarına akardı. Benim ablam menekşe kokardı. Yanakları öpülesi bir gelincik misali salınırdı kızgın düş bahçelerinde. Civan’ın çocuklara karşı gözle görülür bir ilgisi vardı. Rıfat abi vurulduğunda o, simsiyah bir çocuğun kırık koluna tahtalar yontuyordu. Necdet amcanın kahvehanesinin önüne birikip, birbirlerinin analarına söverek sigara üstüne sigara yakan sahipsiz çocukların çıplak ayaklarına bakar, ‘en çokta bunlara üzülüyorum’ derdi. Sonra da çocukları yanına çağırır, Konya şekeri verirdi. Nasılda umarsız bir çılgınlığa sarılırdı bu çıplak ayaklı solgun yüzler. Bir ellerinde sigara, bir ellerinde Civan’ın verdiği Konya şekerleri… Bu şehrin çocuklara öğrettiği en gerçekçi oyundu Birinci Sigarası. Sanki baştan kaybettikleri yaşamlarını çevreleyen o ince çizgiye bir kafa tutuş, çıplak ayaklarına inat bir direnmeydi ellerindeki sigara. Benim ayaklarım çıplak değildi. Seninkiler İstanbul malı bir çift tavus kuşuydu. Sanki birazdan kalkıp havalanacak bir çift kuş... VI Güz inince kırık dökük bedenime, kırmızı Mercedes seni aldı ve bir daha getirmemek üzere gitti. Sonra değişti şehrin rengi. Karanlık bir gece çöktü kırmızı çatılı evimizin üzerine. Ay’ın yaşlandığı bir vakit, kapımız çalındı. Çaresiz bir tan vakti giydi annem üzerine. Bir yığın jandarma, inanılmaz bir hızla evimize girip sağa sola saldırmaya başladılar. İçlerinden biri Ali abimin kafasına vurup düşürdü. —Örnek aldığınız adamlar yakalandı işte. Deniz’de, Hüseyin’de, Yusuf’da yakalandı. Sizin neyinize lan devrimcilere özenmek… Yaktınız başınızı orospu çocukları, anası sikişmiş piçler, neyinize lan devrimci olmak! Kalk yerden… Annem abimin koluna girip kaldırdı. Babam öylece durmuş, sanki olacakları önceden biliyormuşçasına kısmıştı sesini. —Yürü gidiyoruz. Allah bilir Apocularla da ilişkin vardır senin. Abim bağırdı. —Devrimciyim ben. Bölücü değilim. Yaşasın Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu! Ali abimin Ellerine kelepçe taktılar. Babam söyledi. Çoktandır izlerlermiş abimi. Şimdi götürüp boynunu kıracaklarmış. Abim giderken hep bağırdı. Hiç eğmedi başını. Ben anneme sarılıp ağladım. Çok sarıldım anneme, sımsıkı. Konuşsun diye yüreğimi yırttım ama o konuşmadı. İçinde fırtınalar kopan sessiz bir dünyaydı benim anam. Konuşmazdı. Gözlerindeki buğu hiç kalkmadı. Hiç yıkılmadı sessiz dünyasını çeviren duvarlar. Tutsaydı jandarmaları. Haykırsaydı. Götürmeyin oğlumu deseydi. ‘Bırak anne ellerinin arasına aldığın o zehir sessizliği! Bak götürüyorlar abimi. Boynunu kıracaklarmış bak !’ O gece sabaha kadar ağladı annem; sessizce, ılık ılık. Ertesi gün jandarmalar tekrar geldi. Ali abimin odasından bir sürü kitap aldılar. ‘Bunlar yasak’ dediler. Annem bu kez çıldırmış bir şahin gibi atıldı jandarmaların ellerine. Vermek istemedi kitapları. Sanki yüzyılların getirdiği bir acının çığlığı çiçek açmıştı annemin dudaklarında ama kimse duymuyordu. Sessiz bedeniyle savaşıyordu jandarmalarla. Her atılışında kitaplara, yağmurla çamurlaşmış toprağın üzerine yığılıp kalıyordu. O kadar korktum ki, anneme sarılıp bir daha kalkmaması için yalvardım. Öptü beni annem. Çamura bulanmış dudaklarıyla öptü. Ben, annemin yüzünde hep seni gördüm. Senin yüzünde de annemi. İkinizde aynı ayın parçasıydınız. Sen ela bakardın o mavi. Sen bembeyaz dalgalanırdın rüzgârda o simsiyah. ‘Kalkma anne!’ Dipçik dolu bir çamur dünyasının içinde anneme sımsıkı sarılmış ve gözyaşlarının tuzlu sessizliğini içime akıtmıştım. Sonra babam gelip vurdu anneme. ‘Oğlunu bunları okuduğu için götürdüler’ dedi. Küfretti. Annem ağladı. Ben ağladım. Sonra yıllarca korktum kitaplardan. Yıllarca, elime aldığım her kitapta annem pis bir çamurun içine düşüyor bir daha kalkmıyordu. Ali abim gittikten sonra annem hep siyah yemeni taktı. Ablam üniversiteyi kazandı. Babam, ‘kız çocuğu kendi başına başka memlekete gidip okumaz’ diyerek ablamla birlikte bizi de Ankara’ya götürdü. İnşaatta duvar yaptı babam. Sümer’den elbise aldı bana. Yeni evimizin rengi maviydi. Denizin rengiydi. Çok sevmiştim. Babam evi kırmızıya boyadı. Ali abimde severdi maviyi... Yeni mahallemizde iki tane ortaokul vardı. Büyük olanı beni almadı. Öğrenciler arasında uyumu bozarmışım. Hem doğru düzgün Türkçede konuşamıyormuşum. Ortaokul birinci sınıfta okuyacak seviyede değilmişim. Büyük olanın eğitimi daha iyiymiş. Çaresiz küçük olanına yazıldım. Rengi maviydi. |
||
|
||
| İlk zamanlar tam bir eziyetti okula gitmek benim için. Sınıftaki diğer öğrenciler tarafından sapık bir gülmece olarak sunuluyordum Demirlibahçe Ortaokulu’na. Türkçeyi iyi konuşamıyor değildim. Sadece şiveli konuşuyordum. Bu küçük, çirkin yüzler inatla neden kötü konuştuğumu sorup, kör bir isyanın kıyısına sürüklüyorlardı beni. Ne zaman dalga geçseler, kendimi sıvaları dökülmüş izbe okul tuvaletine atıp, kusmuk dolu bir çocukluğun kırmızı bir kalemliğe nasıl sığdırılacağını düşünüyordum. Hiç vazgeçmezlerdi. ‘Neden çirkin konuşuyorsun…’. Türkçe Öğretmenimin ismi Aysel’di. İsminin içinde ay vardı. Gözlerinde ise katran rengi bir bakış... Sevmemiştim bu kadını. ‘Koca götlü bir yosmaya benziyor’ demişti babam Aysel için. Siyah bakışlarını üç ay üzerimden hiç ayırmadı. Sonra da kendi isteğiyle tayin isteyip ayrıldı. Yerine gelen erkekti. Mavi gömlekli bir erkek… Mehmet öğretmen, onurlu bir üniforma gibi taşırdı üzerinden hiç çıkarmadığı lacivert takımını. İsmini bile telaffuz edemediğimiz o büyük yazardan -Jules Verne’den- öyküler ve yine ismini hiç duymadığımız şairlerden şiirler okurdu. Durmadan kitap verirdi bana. Ama ben dokunamazdım ki o kitaplara. Koklayamazdım ki. Üstüme yağmurlu bir çamur ilişir, annemin çığlıkları dolardı kulaklarıma. Ah Mehmet Hocam, bilmezdim şivem düzelsin diye verirdin o kitapları. Artık şivem düzeldi. Hani İstanbul Türkçesi der dururdun ya, işte öyle bir Türkçe ile konuşuyorum ve içinde bulunduğum tarih yoksunu şehrin tüm duvarlarına küfürler asıyorum. Bağışla beni. *** Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyan ablam yürüyerek gidip gelirdi okuluna. Cebeci ve Saimekadın arasında uçan bir kelebekti o. Sonra boya sürerdi yüzüne. Pantolon giyerdi. Babam çok döverdi ablamı. Ablam kaçtı... Pantolon giyince kocası kızmıyormuş. Hem kısa kollu buluz da giyiyormuş hem de rengârenk boyanıyormuş. Uzun süre ablamı hiç görmedik. Sonraları babamın evde olmadığı zamanlarda gelir, annemle beni öpücüklere boğardı. Okuluna devam ediyormuş. Kocası asistanmış. Her gelişinde daha da güzelleşmiş olurdu. Menekşe kokardı benim ablam. Keşke ablam hiç gitmese hep bizimle kalsaydı. Ben hiç kızmazdım ki ona. Ali abimde kızmazdı biliyorum. Ali abimin sevgilisi vardı Hacer abla. Ali abim Hacer ablanın saçlarını okşar, öperdi. Hacer abladan bahsedilince babam, ‘komünistin sevgilisi de komünist olur. Buldular belalarını.’ derdi. Hacer ablayı da Ali abim gibi jandarmalar götürmüş. Peki, komünist nasıl olunur ki? Bende komünist olsam, beni de alıp götürseler. Ali abimi görüp gelirdim. Sonra annemi de komünist yapar onu da götürürdüm. ‘Lawo çıdıki’ der, öperdi abimi. O zaman ilk defa annemin sesini duyar, içime bastırırdım. Babam hiç affetmedi ablamı. ‘Zengin züppesinin malı oldu. Çok sürmez yosma da olur görürsünüz’ dedi. Yosma nedir? Bilmiyordum. *** Alışamadığım bir şehirdir Ankara. Sanırım babam dışında hiç birimiz alışamamıştık bu gri renkli şehre. Üç beş ay duvar ustalığı yapan babam, nasıl olduğunu anlayamadığımız bir şekilde aniden patron oluvermişti. Duvarcı Emin, birdenbire taşören Emin olup çıkmıştı karşımıza. Yetmiş ikinin yaz başı, kırmızı renkli bir araba alıp Diyarbakır’a götürdü bizi. ‘Çok değil on-onbeş gün kalır geliriz’ dedi. Bir ay sonra geldik. Babam Diyarbakır’daki evimizi sattığında annem, bir yanı kırılmış, ürkmüş, dağılmış olarak döndü Ankara’ya. Ayrılırken annem eski evimize öyle bir sarıldı ki, gözlerini yanık ekmek kokan bahçedeki tandıra dikip, dakikalarca izledi geçmişini. Dönüş yolculuğunda dört kişi olmuştuk. Annem, babam, ben ve babamın yeni karısı Ayşe… Miyase teyzenin komşusuymuş. Kocası geçen yıl ölmüş. Muzaffer amcam çok kızdı babama. Hep küfretti. ‘Bu fingirdek karıyı altına almayan kalmadı bizimkide karı yaptı kendine...’… Kadın evde hiçbir işe karışmıyor, annemin sessiz dünyasının aksine durmadan manalı manasız gülüyor, yürürken koca kalçalarını sallıyor, garip renkte bir sigara içiyordu. Orospuluk bu kadının bedenine öyle yakışıyordu ki, sokağa çıktığında her erkeğe davetkâr bir beden sunuyordu. Her öğlen kısa süreliğine kapanıyordu mahalle bakkalı. Fingirdek Ayşe, her öğlen kayboluyordu. İri yarı bakkalın, iri yarı erkekliğini yalayıp, menilerini yutmak ve karşılığında bir paket sigara almak Ayşe için tarif edilmez bir hazdı. İşin cinsellik yanında sorun yoktu. Ancak Ayşe’nin bir paket bedava sigaraya ihtiyacının olmadığı bir gerçekti. Orospuluk, karşılığını almadan verilecek bir kadınlığın jargonuna ters bir sıfattı. Yosma olmak, hem babamın hem de bakkalın malı olmaktı. Öğrenmiştim. Muzaffer amcam babamın olduğu eve bir daha hiç gelmedi. Diyarbakır’dan ayrılırken öyle bir bağırdı ki, ‘o orospuyu ben bile...’. Komşumuz Halim vardı. Her akşam babamla tavla oynamaya gelirdi. Fingirdek Ayşe –ki diğer komşumuz kınalı saçlı teyze bu ismi takmıştı kadına- babamın yanında Halim’e cilve yapar, ortalıkta bir yosma nasıl olunur hepimize gösterirdi. Bu nasıl bir sevgiydi ki babam anneme karşı takındığı hırçınlığı bu kadına karşı takınmıyor, üstelik kadının yaptığı bütün uygunsuzluklardan habersiz dolaşıyordu ortalıkta. Babamın Fingirdek Ayşe’ye karşı sevgi veya aşk beslemediğini biraz büyük olsaydım anlayacaktım. Peki, neden getirmişti bu kadını. Neden gözleri görmüyordu babamın. Civan’mı pezevenkti yoksa babam mı? Komşumuz kınalı saçlı teyze anlatıyordu anneme. Halim’in karısı babamın çalıştığı inşaat gidiyormuş sık sık. Babam onu kulübeye sokuyormuş. Halim arada sırada bizim evin arkasında Fingirdek Ayşe’yle buluşur, bir şeyler anlatırdı ona. Halim’in kulübesi yoktu ama bizimkinden büyüktü evi. Karısı Topal Şahende cılız vücudunu bahçesindeki sedire yaya | ||