|
||
| Ernst Bloch, Umut İlkesi ve Marksizmin Yorumlanışı Düşüncenin donmasının nedeni onun dogmalaştırılmasıdır, ama bir düşünceyi dogmalaştıran nedenler arasında birinci sırayı siyaset alır ve hiçbir zaman yerini kaptırmaz. Düşüncenin mikrobudur siyaset, yatağa düşürür onu, olduğundan zayıf gösterir, grileri yok edip siyahla beyazı yan yana getirir, önünde sonunda iktidarla kendini somutladığı için, kendini küçük düşürmeye rıza gösterir. Bunun için Marksizm soluğu tükendi tükenecekken ona yeniden can veren düşünürlerce yeniden yorumlanıyor ki, bazen yeniden üretim, bazen yeniden anlamlandırma ve yerinde müdahaleyle düşünce ufkunun derin yapısında en uzun soluklu canlılardan biri olarak varolduğunu gösterdi. Ernst Bloch, günümüz Marksistlerinden önce, aslında Marksizmin sallanmaya, yön bulmakta zorlanmaya başladığı sırada değil de, en etkin olduğunun düşünüldüğü yıllarda öyle incelikli müdahaleler yapmış ki, dogmatik ve determinist yorumları dışında, düpedüz kendine özgü (belki kendi için) bir Marksizm yorumu yaratmış. Neden sonra anlaşılacağını bildiğinden kuşkum yok. Yaratıcıydı, bir yaratıcı yazarın bulunduğu yeri seçtiği gibi kendine, yazınsal dilin olanaklarından da yararlandığı, söz sanatlarıyla Marksizmin nasıl kullanılabileceğine benzersiz bir örnek verdiği görülüyor. İnsan, değil mi ki hep geleceği düşünür ve yaradılış özelliği ümitsiz yaşamasına izin vermez, bir yandan geçmişe bağlıymış gibi görünürken o geçmişi hayatın en ağır yükü olarak taşır. Yaşadığı an, her zaman kayıp gibi görünür gözüne, hiçbir zaman ucunu tutamayacağı kaygan bir sarmalın elinden kayıp gittiğini görmek insanı karamsarlığın dipsiz kuyusuna düşürürken, yukarıdaki ışık, gelecek düşüncesi dinlerin cennet düşüncesi gibi onu yukarı çeker. Ernst Bloch, Umut İlkesi'nin çıkış kaynağı, hareket ettirici manivelası... Bugün kötüdür, gelecek ümittir Felsefe hem yaratılıp yapılır, hem de hayatın akışına eklenmiş bir boş uzam gibi doğada ve toplumsal hayat içinde varlığını sürdürür; akıp giderken hep gelecek umudunu güçlendirir ve Bloch için "umuda felsefe getirme çabası" olarak vazgeçilmez bir hayat alanı gibidir. Marksizm bu düşünce evrenini kuşattığı için benzeri görülmemiş genişlikte etki alanının sahibi oldu, ama sahibi olduğu için de yıpranmaya, etkisizleşmeye başladı. Doğasının ürettiği bu çatışmayı çözemediği zaman, hayatımızın son çeyrek yüzyılına girerken çözülmeye, etkisizleşmeye başladı, ama zamana kendini bırakmayı başardığı için de -ki herhangi bir felsefenin bunu başarması kolay değildir- yeniden doğuş için sahip olduğu fırsatları parlatmaya başladı. Bloch'un felsefeyi kullanma biçimindeki üstünlük, her şeyden önce Marksizmin kendinden bir çeyrek yüzyıl sonra yaşayacaklarını önceden görmüş olmasıdır. Bloch, "Marksist felsefe geleceğin felsefesi, dolayısıyla geçmişteki geleceğin de felsefesidir," diyor. Leninizmin sonunda erimeye başlamasının nedeni de ânın felsefesi gibi düşünmeye çalışıp pratik-kuramı oluşu. Belki pragmatizmi bitirdi Leninizmi, ama insan aklı Marksizmin de geleceğin felsefesi olarak yaşayıp bir türlü o geleceği kavrayamama açmazını da sorgular. Haklıdır bunda, ama bu da Marksizmi nasıl aldığınıza bağlıdır: gelecekteki ideal toplum biçiminin yaratıcısı olarak mı, yoksa geleceği soyutlamanın benzersiz bir yordamı olarak mı... Geleceği anlamak, insanın güdüleri arasındadır ki, bir felsefecinin düşünsel kaygısı, sokaktaki insanın geçim kaygısından üstün değildir burada: Çünkü ikisi de kendileri için gelecekle ilişki içindedir ve onu en iyi anlamanın yolu Marksizmden geçiyorsa onu, bilinçli ya da bilinçsiz, başka bir düşünme biçiminden geçiyorsa onu, kendine yakın görecektir. Böyle aldığımız zaman, Marksizm de bir dogma olma gereksinimini duymaz. Yaşanın ânın insanın bilincinde ve duygusunda yarattığı çöküntü en çok gençleri yaralar. Dün yoktur genç insan için, bugün kötüdür, gelecekse ümit. Demek ki gelecek düşüncesi ve kaygısı bir toplumun yetişkinleri ve yönetenleri için, ama her şeyden önce gençler içindir. Üstelik bir toplum ya da yönetenler için, gençlik düşüncesi çevresinde tanımlanacak ödevler, çelişkiyi ve kararsızlığı dışlar, kesin tanımlar ve adımlar gerektirir. Bloch, gençliği "gelecekteki hayatın resmi" olarak tanımlıyor, bütün toplumun beklediği gibi ve "her uzaklık güzellenir". Gençlik için yalnızca kendi için yaşama ilkesi çıkar bundan, toplum için de endişe. Bundan zor bir resim olur mu? Yaratıcısı ne ister istemez ayak direten toplumdur -ki toplumsal ortalamayla geleceğin resmi nasıl çizilir, gözardı edilemez bir kuşkudur bu-, ne de o resmi başlasa bile tamamlayabilecek olan gençlik. Somut hayat geleceğe yön veremez demek ki. Marksizm, geçmişi anlayabilme ve geleceği soyutlayabilme yeteneği ölçüsünde, o resmi çizecek düşünme biçimlerinin ilk akla geleni gibidir. Umut İlkesi aslında insanı güçlü kılacak bir düşünce yaratmak içindir. Ne korkak olsun, ama kötülükten uzak dursun, ne de zayıf olsun, böylece iyi olmayı başarabilsin. Sosyalizm düşüncesi Bloch'u az da olsa idealleştirilmiş gelecek düşüncelerine ya da insan kavramına yaklaştırır. Yaşadığımız zamanlar içinde, en azından yüz yıldan beri insanın zaafları ve zayıflıkları değişmedi. Hiç kuşku yok ki bir tek koşul vardı insanı güçlü ve kendi bireyliğine inançla bağlı kılmak için: sağlam ve ona güven veren bir düşünceye sahip olmak; ama o düşünceye sahip olmak için kendini yetiştirmek, eğitmek, okumakla kendini adam etmek. Yoksa sokaktaki insan parayı düşünür; sahip olamayacağı parayı düşünmek onu ümitsizliğe düşürür, dolayısıyla gelecekten koparır. Değil mi ki gerçekleşmesi olanaksız beklentilerle kendini oyalar insan, intihardır sonu, önce kimlik intiharı, sonrasının önemi kalmaz. Paraya sahip olmakla özgürleşme arasındaki dolaysız ilişkiyi sermayenin tekelleşmesi çıkardı ortaya. Çünkü insanlara yaşadıkları yerde kendilerine bir hayat kurma şansını ortadan kaldırmaya başladı düzenin kaybı. Düzen kaybı: kimliksizleştirme süreci: toplumsal yıkım: kültürün hiçleşmesi: sermaye için kaybın başlaması: kısır döngü. Bunu anlayanlar postmoderniteyi modernizmin önüne koşup arkadan gelenin tökezlediğini görünce dizginleri çözdü. Ölmekte olan bir toplum Umut İlkesi'nin konusu olamadı, ama postmodernite bu yüzden toplumsal hayatta çöküntü ideolojisi olarak işlevli olduysa, kültürel hayatta yeni bir yol açılmasına neden oldu. Bir yüzü asık suratlı ve yaşlı, öbür yüzünde güleryüz ve genç: günümüzün etkin paradigmalarından. Biraz zorlayalım o zaman: Değil mi ki Bloch, "Geç-kapitalist dünyanın en son yapacağı şeydir, yaşlılar için umut bankası," diyor, postmodernizmin toplumsal ve siyasal yüzü için yapacak çok şey yoktur. Demek ki genç yüzünden yararlanılacaktır, ama onun da genç olduğu için her durumda yüzünün ileriye dönük olduğu yanılsamasına kapılmadan. Otuz yıl önceki ağbilerimizden birinin sözünü unutmam: Kaldırımda yürürken ayağınız bir taşa çarpıp tökezlediğinizde bile onun burjuvaziden kaynaklandığını düşüneceksiniz. O gün öyle düşünüyordum, ama bugün öyle düşünmüyorum. Marksizmin önüne "ortodoks" tamamlayıcısını aldığı zaman düştüğü durum, onu yaratıcı bir düşünce, düşünme biçimi, hareket halinde oluşup gelişen, değişen bir felsefe olarak aldığımız şimdiki zamanlardaki halinden çok farklı. Biri ölmekte olan bir toplumun gölgesiyken, öbürü şimdi yeniden doğan düşüncenin kendisi. Dahası var: Marksizmi öyle bir düşünce ve felsefe olarak almalısınız ki, onu bir düşünce ve felsefe olmaktan çıkarmalısınız; onun kendinde bir kuram oluşunu hem yadsıyıp hem de sahip olduğu bütün olanakları, taşıdığı gizilgücünü, ne olduğunu düşünmeksizin içselleştirdiğinizde, tam anlamıyla yaratıcı bir düşünce ve felsefe olarak anlam kazanacak Marksizm. Her kim ki onu kullanma gereksinimini duyar, kendinde eriterek almalı, kendi işine yaradığı gibi kullanabilmeli onu: Günlük siyasal çatışmaları açıklamak, ekonomik kalkınma biçimleri arasındaki ayrımları çözmek, yazınsal eleştirinin soyutlama biçimi olarak kullanmak, geleceği anlama yöntemi olarak kullanmak... Yaratıcı Marksizm böyle anlaşıldığında yaşayıp gözde bir kurama indirgendiğinde sönümlenecektir. Semih Gümüş |
||
|
||
| güzel bir örneği için; bu dahil bütün genellemeler yanlıştır.. rest in peace nietzsche düşünceyi dogmadan kurtarabilir misin? Bence bunu önce düşünceye bir sor derim. Unutulmasın ki din de bir yerde dogmadır. Ve yine unutulmasın ki orta çağ avrupasındaki dogma hristiyanlığın izleri yeryüzünde halen var. |
||
|
||
düşünceyi dogmadan kurtarabilir misin? Bence bunu önce düşünceye bir sor derim. Unutulmasın ki din de bir yerde dogmadır. Ve yine unutulmasın ki orta çağ avrupasındaki dogma hristiyanlığın izleri yeryüzünde halen var. işte Din o bi yerde olmassa dogma değildir.Din bir soruya cevap da olabilir. Kişinin kendine sorduğu bir sorunun cevabı olabilir. Her kavramın alanı dogma kavramının alanıyla kesişebilir! |
||
|
||
| Bilginin düşünceye dönüşmeden kullanılmasıdır dogmatizm. Bazen düşünceye dönüşen bilgi bile dogmatiktir. Bilgi, düşünceye dönüşmeli, düşünce yaşam içinde sınanmalı ve tarihsel olarak köklerini bulmalı, dogmadan kurtulabilmesi için. |
||
|
||
| o dediğiniz gazoz ağacı oda ekvatorda yetişiyor. bunu yapabildiğinde insanlık zaten kurtla kuzu modelinden kurtulur da nerdeeee. sahip olma, kazanma içgüdüsü olduğu sürece düşünce doğma yaratmaktan kurtulamaz. | ||
|
||
| Zaten felsefe de, doğru olduğuna inanılan şeyin, hayata nasıl geçireceği yöntemini bulmak faaliyeti değil midir? Kesin yargılarla daha baştan dogmatik olmuyor muyuz? Sebebi "kazanma içgüdüsü" olarak tesbit edebiliyorsak, bunu nasıl yokedebileceğimizi de bulabiliriz. |
||
|
||
| Bebek doğduğu anda emmeye başlar(sahip olma), hayvandan farklı olarak büyüdükçe artan hayal gücüyle, bunu yok edemeyeceğinize göre. robotlar bu dedikleriniz için uygun ama mayası insan için imkansız. | ||
|
||
| Bebeğin emmesini sadece doğal besin ihtiyacı olarak görüyoruz sanırım; tıpkı hayvanlar gibi veya bitkilerin su ihtiyacını karşılaması gibi. Sonrasında edindiği sahip olma (kazanma) duygusu zorunluluk değildi. Ve bunu hemen kazanmadı. İnsanda varolan akıl ve hayagücünün varlığı ihtiyaç fazlasına sahip olma duyugusunu değilde, paylaşmaya yönelik veya canlıların ve doğanın ortak ihtiyaçlarına da yönelebilirdi. Bu bir eğilimdi. İlk başlarda eğilimi taşıyanların güçlü oluşu, ibreyi o tarafa çevirdi. Bugün bunun farkında olan insanların, bu genel eğilimi tersine çevirmek için kafa yorabilmesi, düşünebilmesi çok önemli bir olay. Öncelikle bunu görmek gerekiyor. Diğeri teslim olmaktan ve dişlisi olmaktan başka bir seçenek bırakmıyor. Çok zor, ama imkansız değil. |
||
|
||
| Günümüzde dogma diye nitelendirilen ve bir köşeye itilenlerde düşüncelere boğulmuş durumda. | ||
|
||
| düşünce dogmadan kurtulmuş bilgi işleyiş tarzıdır zaten. | ||
|
||
| eğer dini yorumlarsak, yorumladığımız şekle göre inanırsak din dogmadan çıkmış olmaz mu tam anlamıyla olmasa da? | ||