SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Yazarlar

Konu: Ahmet Altan

Sayfa: [ 1 ]

03.02.2008 00:41:46
İnsanın, sonsuzluğun "kan damlası" olduğunu düşünürüm hep.
Tek bir kan damlasına bakarak onun "sahibi" hakkındaki bütün bilgileri nasıl görüyorsak, tek bir insana bakarak da onun "sahibi" olan kainatı ve Tanrı’yı görebiliriz.
 
 
 
Evrene ve Tanrı’ya ait bilmediğimiz ne varsa, hepsini çözecek kilit insanın içinde saklıdır bence.

Belki de içinde böylesine büyük bir bilgiyi taşıdığından insanın kapıları insana kapalıdır, "bir güç" bizim kainatı tanımamıza, en azından şimdilik, izin vermek istemediğinden bizi kendimiz için bir "sır" haline getirmiştir.

Her şeyi yapabiliriz, uçabiliriz, denizlerin altında yürüyebiliriz, yıldızlara gidebiliriz, atomu parçalayabiliriz, topraktan siyah bir sıvı çıkartıp onu enerjiye dönüştürebiliriz, aramızda hiçbir hat olmadan sesimizi binlerce kilometre öteye ulaştırabiliriz, binlerce kilometre ötedeki olayları anında izleyebiliriz, bütün bu mucizeleri gerçekleştirebiliriz ama en basit şeyi yapamaz, kendi varlığımızın gizine erişemeyiz.

Bildiğimizi bile bilmediğimiz bilgiler saklıdır içimizde.

Rüyalar görür ve şaşırırız.

Ruhumuzda taşıdığımızdan bile haberdar olmadığımız görüntüler çıkar karşımıza rüyalarımızda, duygular çıkar, arzular ve korkular çıkar.

Bütün onları nerede, ne zaman biriktirdiğimize dair hiçbir fikrimiz yoktur.

Üstelik, söylenenlere göre, rüyalarımızda ortaya çıkanlar sadece kendi hayatımızda yaşadıklarımızdan değil, bizden önce yaşayanların da tecrübelerinden akmıştır içimize.

Sadece kendimizi değil bir de geçmişi taşırız içimizde.

Bir polisiye roman gibi kurgulanmıştır zihin.

"Sırrı" bulmak için verilen ipuçları genellikle şaşırtma amacıyla çıkarılmıştır önümüze, tam bir çözüm bulduğumuzu sandığımızda bizim çözümümüzü tamamıyla ortadan kaldıran başka bir duyguyla karşılaşırız, o duygunun peşine takıldığımızda öyle yerlere saparız ki asıl hedeften uzaklaşırız ve bulabildiğimiz bütün yollar gelip bir karanlığın içinde kaybolur.

Ve zihnimizde o "karanlık" çok geniş bir yer kaplar.

Bazıları, o karanlığın bir tür "suç ve günah" deposu olduğunu, utandığımız, korktuğumuz ne varsa oraya sakladığımızı ve oraya sakladıklarımızın zamanla bir cehennem buharı gibi tüterek bizi zehirlediğini söyler.

O "depoyu" temizleyerek zehirden kurtulacağımıza inananlar çoktur.

Belki de haklılar.

Kendimizden gizlemek istediklerimiz var.

Ama insanı bütün günahlarından, suçlarından, utançlarından temizlediğimizde geriye kalan "temiz" şeyin bir işe yarayacağını sanmam.

Zaten bütün çıkmaz da burada.

Bizi utandıracak olan "kötülüğün ve günahın" daha doğuştan mayamıza katılmasında.

Onu ayıklayamayız.

Onu yok edemeyiz.

Onu kabul edemeyiz.

Ve bu yıpratıcı çelişkiyle daha doğuştan huzursuzlanırız.

Zaten düşünsenize, eğer biz içimize "kötülük" konmadan yaratılmış olsaydık onca dine, insanı mükemmelleştirmeye çalışan onca ideolojiye ne gerek vardı?

Dinler de, ideolojiler de sürekli olarak kendimizle çarpışmamızı, kendimizi yenmemizi, bir yanımızı silip atmamızı isterler.

Anlaşılmaz olan ise, bunu isteyen güçle, bizi silinemez biçimde "günahkarlıkla" damgalayarak yaradanın da aynı güç olması.

Hatta biraz daha uçlara, biraz daha zihnimizin ağırlığını taşımakta zorlanacak ince dallara doğru tırmanalım.

İnsanlığın en büyük günahlarından biri olan "ensestin" tanrılara ait bir yaşam biçimi olduğunu söylüyor Jung.

Mitolojiye baktığınızda, bir ensest zinciriyle karşılaşırsınız.

Nasıl oluyor da insanoğlunun yaratabildiği en büyük mitolojide bu büyük günah böyle bir yer bulabiliyor kendine?

Neden tanrıların tanrısı Zeus her türlü günahı bu kadar rahat işliyor?

İnsanlar her türlü günahı bir cezaya uğramadan, utanmadan, vicdan azabı çekmeden yaşayabilmenin tanrısal bir güç olduğuna inanıyorlar herhalde.

Ve, unutmayın ki tanrılara imrenilir.

Eski Yunan’ın günah dolu bir tanrılar alemi yaratmasının altındaki anlam ne?

Bir yandan Yunan filozofları "iyilik" öğretmeye çalışırken, bir yandan öğrenciler tanrıların günahkar olduğunu öğreniyorlar.

Bu ikisinden hangisine inanacak insan?

Hangisi daha çekici gelecek ona?

İyi ve güçsüz bir insanoğlu olmak mı yoksa güçlü ve günahkar bir tanrı olmak mı?

O mitolojiden yola çıkan Freud her erkeğin annesiyle, her kadının da babasıyla yatmak isteyen bir yanı olduğunu söylemiyor mu?

Biz günlük konuşmalarımızda bile hiç yadırgamadan Ödip kompleksinden, Elektra’dan söz etmiyor muyuz?

Eğer bu söylenen doğruysa, insanın karanlık yanlarını anlamak o kadar kolay olabilir mi?

Üstelik bu artık karanlıkta bile saklamayıp ortaya koyduğumuz, insanlık gerçeği olarak tekrarlayıp durduğumuz bir "kompleks".

Varın siz gizli kalanların neler olabileceğini düşünün.

Bir de bu karmaşık yapı birbirine benzemeyen iki ayrı cinse, kadınla erkeğe ayrılmış.

Doğanın bir araya getirmeye, toplumun ayrı tutmaya uğraştığı iki grup.

Neden doğada çok sıradan olan birleşme insanlar aleminde böylesine karışık ve çetrefil bir ilişkiye dönüşüyor?

Sevişmeler neden kıskançlıklara, sahiplenmelere, acılara dönüşüyor?

Niye bir başka vücudun tümüyle bize ait olmasını istiyoruz?

Sevgiden mi?

Hükmetme isteğinden mi?

Etkileyiciliğimizi ve gücümüzü görme arzusundan mı?

İki bedenin birbirinden zevk almasından intiharlar, cinayetler, acılar yaratan zihnimizin o karanlık yanında neler oluyor?

İnsanlar neden binlerce yıl sevişebilmek için öyle büyük zorluklar yaşadılar, yasaklarla boğuldular, doğanın güçlü talebiyle boğuştular?

Neden sevişmeyi çılgınca arzulayıp, aynı çılgınca dirençle buna engel olmaya uğraşıyoruz?

Ama daha şaşırtıcı olanı...

Sevişmeyi hayatın doğal bir parçası haline getiren bazı İskandinav toplumlarının da mutluluğu bulamaması.

Şehveti, kendisini sarmalayan karmaşadan ayıklamak da mutlu olmaya yetmiyor.

Mutluluğu sürekli çelişkilerin, zıtlıkların, birbirini inkar ederek bir arada var olan duyguların arasında aramak zorundasınız.

Ve, "kötülükle" damgalanmış ama iyiliğe tapınan bu canlılar öleceklerini biliyorlar.

Bu gerçek onlara bildirilmiş.

"Bu gerçekle yaşa," denmiş.

O gerçeği bilerek, onun korkusunu her an hissederek nasıl yaşanacak?

İnsanoğlu öleceğini bile bile nasıl ölmeyecekmiş gibi yaşamayı başarıyor?

Ben her zaman, zihnimizdeki karanlığın asıl nedeninin, ölümle ilişkimizdeki tuhaflıkta olduğuna inandım.

Ölüm korkusuyla yaşama isteğini her an bilinçli bir şekilde yan yana barındırmamız mümkün değil.

Hayat sonlu, ölüm sonsuzdur, bunların ikisini yan yana koyduğunuzda ölüm hayata galebe çalar.

Öleceğimizi bildiğimiz halde öleceğimize inanmamamız hayatta tutuyor bizi.

Zihni bu kadar parlak olan insanoğlunun öleceğini bildiği halde öleceğine inanmamasının, hayatını ancak bu tuhaf "reddedişle" sürdürmesinin anlaşılmaz mekanizması sanırım zihnimizin o ulaşılamayan karanlık kısmında gizli.

Doğanın açıkça ifade ettiği o korkunç "öleceksin" hükmüne karşın zihnimizdeki karanlığa gizlenmiş bir ses bize "inanma" diyor, "unut ölümü" diyor ve sözünü dinletiyor.

Eğer zihninizdeki karanlığı bir gün tümüyle aydınlatırsanız, sizi "ölmeyeceğinize" inandıran sesi de susturursunuz, hayat biter.

O karanlıkta sadece "kötülükler ve günahlar" değil, bizi yaşatan güç de saklı.

Kötülükleri o karanlıktan ayıklama çabası tam anlamıyla başarıya ulaştığında insanoğlunun hayatının sonu da gelir, kimse yaşamaya dayanamaz.

Ancak kötülüklerimizle yaşayabiliriz biz.

Dinlerin daima "ölümden sonrasını" hayatın kendisinden daha çekici olarak anlatması, onun isteğine uyarak mükemmel olmamız, kötülüklerden tümüyle arınmamız halinde yaşamaya devam edemeyeceğimizi bildiğinden belki.

Mükemmel olduğumuzda yaşamaya dayanamayacağımızı, karanlığımızdaki bizi "yaşatan" sesi kötülüklerimizle birlikte temizlediğimizde ölüm gerçeğine karşı direnecek gücümüz kalmayacağını sezdiğinden, dinler belki de "mükemmel biri olduğunda ölürsün ama ölüm hayattan daha güzel" diyor.

Daha da ileri gidip, her din "intiharı" yasaklıyor.

"Mükemmel" olanın ölmek isteyeceğini gördüğünden daha başından o yolu da kesmek istiyor.

İnandığınız her şey, Tanrı, din, ideoloji size "mükemmelliği" öğütlüyor ve siz mükemmel olamıyorsunuz.

Mükemmel olarak yaşayamıyorsunuz çünkü.

Ve yaşamak için kötülükleriniz olması gerektiğinden...

Bu kötülüklerden...

Bu günahlardan...

Utanç duyuyorsunuz.

Utanmadan yaşamanız mümkün değil çünkü.

Utanç, yaşamanın bedeli.

O utancı saklayacağınız bir yer lazım size yaşayabilmeniz için.

Zihninizdeki karanlığa saklıyorsunuz siz de.

İnsanoğlu bu bildiğimiz yaşam biçimini sürdürdüğü sürece kendi karanlığını aydınlatamayacak.

Onun için hiçbir zaman bugünkü yaşam biçimiyle kainatın ve Tanrı’nın sırrını çözemeyecek.

Sır içimizdeki karanlıkta gizli.

Tanrı, içinizdeki karanlıkta saklanıyor.

Kainatı ve Tanrı’yı kendi derinliğinizde taşıyorsunuz.

Onun için onları hep hissediyor ve hiç göremiyorsunuz.

Görürseniz ölürsünüz çünkü.

Sırrı çözer ama kimseye anlatamazsınız.

AHMET ALTAN


03.02.2008 00:42:28
Küller ve Heykeller

Ağustos güneşinin, üstündeki süt buğusuna benzer buğuyu aşıp da denize ulaşamadığı, ışıklarının dev bir hasadın altın rengi tozları gibi havada asılı kaldığı sıcak bir öğle vakti, duygularım yuvarlak gövdeli beyaz bulutlar gibi bir yandan bir yana doğru hareket ederek yavaşça değişiyor.
 
 
 
Bana öyle geliyor ki o anda kımıldayan tek şey içimdeki duygular.

Bu hayatı nasıl yaşamalı?

Bundan daha basit ve insanın içini daha fazla acıtan bir soru yok herhalde.

Nasıl yaşamalı bu hayatı?

Bunun cevabını bilmiyorum.

Sanırım üstündeki buğuyla kımıltısız duran denizin durgunluğuyla ölümü çağrıştırması, garip bir şekilde bana hayatı hatırlatırken, o buğunun içinde belirivereceğini hayal ettiğim seraplar da ruhumu hareketlendiriyor, mümkün olduğunca çok hayatı ve duyguyu yaşama isteği veriyor.

Ölüm fikri, açgözlü yapıyor bizi.

Zihnimin bir yanında bir şiir.

"hiç unutmam bir gün geç vakit

tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı

büyüme saati bir ormanın

şöyle iyice dinlesem sanırım artık

bütün ormanları büyürken duyarım"

Gölgeli bir hayal gibi içimde tekrarlanıp duruyor İlhan Berk’in mısraları; "bütün ormanları büyürken duymak", muhteşem bir tekdüzelikle aynı ilahi çemberi çeviren doğanın bir parçası olmak, sessizliğe karışmak, soru sormamak, cevap aramamak...

Kalın gövdeli bir ağacın altına yatıp kımıldamamak.

"ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni

insan yaşarken bilmez yaşadığını..."

Yaşadığımı bilmem ve nasıl yaşayacağımı sormam için hayatın bu öğlen vaktinde olduğu gibi bir anlığına da olsa durması, buğday tozları gibi havada asılı kalması, beni durağanlığıyla şaşırtması gerekiyor sanırım.

Bir yanım durmak ve hiç kıpırdamamak istiyor. Bir yanım ise hep koşmak ve hiç durmamak arzusunda.

"İçimde kaybolmayacak, sönüp önemini yitirmeyecek geniş bir duygunun parçası olmak istiyorum sürekli."

Bu isteği seviyor ruhum.

"Eğer sen diye bir şey olmasaydı, ben diye bir şey olur muydu" diyebilecek bir tutkunun çekiciliğine kapılıyor.

Varlığını bir başka varlığa böylesine çaresiz bir esaret ve böylesine korkunç bir başkaldırışla bağlamak, kendi benliğine ait ne varsa hepsinden vazgeçmek, kendi tanrısı olup kendi ruhunun bütün kırışıklıklarını eliyle silen bir Buda gibi duygularını sonsuzlaştırarak bir "sürekliliğe" kavuşmak...

O sürekliliğin içinde, ağustos denizinin kımıltısız durgunluğunu ve bir kutup gecesinin tehditkar fırtınasını aynı anda yaşamak, yakıcı sıcağı ve dondurucu soğuğu hissetmek...

Hep iki kişi ve hep yalnız olmak.

Cesaretin ve korkunun, ümidin ve hayal kırıklığının, kendini varetmenin ve kendini yok etmenin, bir insana bağlanmanın ve bütün bir hayattan kopmanın, gözyaşının ve tebessümün, bütün bunların, tırtılları birbirine denk gelen çelik çarklar gibi birbirinin içine geçip döndürdüğü bir hayatın kaynağı ve kurbanı haline gelmek.

"Sönüp gitmeyecek" duyguları "sürekli" yaşamak için bu çelişkilerle dolu karmaşayı, soğuk ışıklı krater gölleri gibi gel-gitlerle değişen bir hayatı göze almak gerekiyor.

Bu hayatı nasıl yaşamalı?

Hepimizin başka başka cevapları var.

Ve hiçbirimiz kendi cevabımızdan, kendi tercihimizden memnun değiliz.

"ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni

insan yaşarken bilmez yaşadığını..."

Yaşadığımızı bilmiyoruz, ne yaşadığımızı da...

Yaşadıklarımızın bir ödül mü yoksa bir ceza mı olduğuna dair derin kuşkularımız var, "adı ne bu yaşadığımın" diye soruyoruz, "niye ben yaşıyorum bunu", "niye başka bir hayata değil de bu hayata sahibim", yaşadıklarımızdan dolayı bazen suçluyoruz kendimizi, bazen kaderi suçlu buluyoruz, hayatımızdan kaçmak, bir başka hayata sığınmak istediğimiz oluyor, kimi zaman da seviyoruz yaşadıklarımızı ve yaşadıkça şunu fark ediyoruz ki ne yaşıyorsak başka türlüsünü yaşayamayacağımız için yaşıyoruz.

Bir başka hayat bize göre değil.

Sadece açık, berrak, görünür tercihlerimizden oluşmuyor çünkü hayatımız, gizli tercihlerimiz var, kimseye, kendimize bile söylemediğimiz tercihlerimiz, hatta zaman zaman "açık" tercihlerimiz bizi bir başka yöne götürmek istese de, o "gizli" tercihlerimiz, bir korsan gemisinin eski bir savaşta ölmüş kaptanının hayaleti gibi dümeni ele geçirip rotamızı "istemediğimizi" söylediğimiz yana çeviriyor.

Başka hiç kimse bilmese de biz o "gizli" tercihlerin farkındayız.

Sadece niye öyle tercihlerimiz olduğunu bilmiyoruz.

Neden bir hayalet dolaşıyor gemimizde, neden en zor zamanda dümeni o ele geçiriyor?

Kimimiz sıkılmaktan korkuyor, kimimiz acı çekmekten.

Bazen korktuğumuz yere gitmek istiyoruz, çok acı çekiyorsak eğer "sıkıntılı ve sakin" bir hayata doğru döndürmek istiyoruz burnumuzu, durmak, acıdan kurtulmak istiyoruz.

Adımlar atıyoruz tercihimize uyarak.

Ama gideceğimiz yere yaklaştığımızda, varacağımız noktayı gördüğümüzde "hayaletimiz" bize rağmen değiştiriyor haritamızı.

Kimi zaman da "sıkıntılı bir sükunetten" bıkıp "canımızı acıtacak bir hareketliliğe" çevirmek istiyoruz rotamızı, birden değişiyoruz, korktuğumuz yere gitmek için hareketleniyoruz ve acıyı gördüğümüzde, gitmek istesek de dönüyoruz.

Olduğumuz şey olmaktan vazgeçmeyi çok arzuladığımız oluyor.

Ama olduğumuzdan başka ne olabiliriz ki...

Ağustos güneşinin, üstündeki süt buğusuna benzer buğuyu aşıp da denize ulaşamadığı, ışıklarının dev bir hasatın altın rengi tozları gibi havada asılı kaldığı sıcak bir yaz günü, bu kıpırtısız durgunluk, bu hayatın verdiği bir anlık mola ölümü andırıyor, bu nedenle bana hayatı düşündürüyor.

"Bütün ormanları büyürken duymak" istiyorum.

Gölgeyi, serinliği, sükuneti ve sessizliği özlüyorum.

Kalın gövdeli bir ağacın altında yatmayı, üveyik kuşlarının dallara konuşunu seyretmeyi, yusufçukların ötüşlerini dinlemeyi, hayallerime sarınarak uykuya geçmeyi, düşlerimde hayallerimin gerçek olduğunu görmeyi, gülümseyerek uyanmayı istiyorum.

Nereye gideceğimi ormanın patikaları belirlesin ve o patikaların gittiği yerlere gideyim.

Hiçbir yerde kalmayayım, hiçbir yerden kaçmayayım.

Yürüyeyim sadece.

"sürüyle düşünce verir ağaca rüzgar,

rüzgarlar anlamını bilmez...."

Ne rüzgarlar, ne ağaçlar, ne de biz biliyoruz o anlamları.

Yaşıyoruz.

Yaşadıklarımız süratle geçip gidiyor yanımızdan, yerlerini yeni yaşanacaklara bırakıyor, onlar da daha sonra yaşanacaklara...

Geriye ne kalıyor yaşananlardan?

Hüzünlü bir kül gibi dağılıyorlar geçmişimize.

Geriye doğru yürüyoruz bazen, küllerin arasında donmuş heykellerimizi buluyoruz, bir kahkahayla, bir gözyaşıyla, sevgiyle, kederle donmuş heykeller; geçmiş anların ancak kuvvetli duygularla çarpıştığında mermerleşip heykele döndüğünü, öyle duygulara rastlama şansına erişemeyen anların küle ve hüzne çevrilip dağıldığını, bir daha onları bulamadığımızı anlıyoruz o zaman.

Öyle duygularla yaşanmayan her an bir idam mahkumu gibi zaman tarafından yok ediliyor, unutuluşun kızgın fırınlarından yakılan o anlardan geriye sadece küller kalıyor, ölümün hüznünü taşıyan, o hüzünle kararmış küller.

Biz ancak o küllerin arasında dolaşırken anlıyoruz neyi neden tercih ettiğimizi.

İşte şurada taştan gözyaşlarıyla ağlayan bir heykel.

Bir kederle heykele dönüştü, ayrıldı diğer anlardan.

Ayaklarının dibindeki nice küle dönmüş andan daha değerli şimdi o, halbuki o küller, yaşanırken hiç de canımızı yakmamıştı.

Şurada gülen bir heykel.

Kaç heykele rastlarız geçmişimizi dolaştığımızda?

Heykeller azaldıkça yaşadıklarımız da eksilmiş demektir aslında.

Gezmeli insan bazen geçmişini, bir müzeyi gezer gibi gezmeli, heykellerini ziyaret etmeli, saymalı onları, ne kadar yaşadığını o heykellerden anlamalı.

Ve sormalı...

Geleceğimde kaç heykel var?

Yaşayacaklarımın ne kadarı küle, ne kadarı heykele dönüşecek?

Ne istiyorum diye de sormalı.

Kül mü, heykel mi?

Bu hayatı nasıl yaşamalı?

"Eğer sen diye bir şey olmasaydı, ben diye bir şey olur muydu" diye sorabilecek birinin sadece kendine ait olan, başkalarının giremediği müzesinde mi daha çok heykel olur yoksa kalın gövdeli ağaçların altında uyuyan, kendini ormanın patikalarına bırakmış, huzurla yürümüş birinin mi?

Hangisini istemeliyim?

Hangisini?

Geleceğimi, bu soruya vereceğim cevap belirleyecek.

Ama biliyorum ki ne karar verirsem vereyim, yolculuğumun karanlık bir anında dümene geçecek olan hayaletim geminin bir yerlerinde saklanıyor.

Bütün hayatımı küle çevirmek istesem bile o, buna izin vermeyecek.

Yaşayacağım anlar mutlulukla, mutsuzlukla, kederle, sevinçle, özlemle, şehvetle çarpışacak, güçlü duygular tanrının eline verilmiş gümüşten keskiler gibi o anları yontarak onları birer heykele çevirip yerleştirecek geçmişime.

Küllerimi de seveceğim.

Onlar, duracağım, dinleneceğim, huzura kavuşacağım anlar olacak.

Kaybolup gideceklerini bilsem de onlara da ihtiyacım var.

"şöyle iyice dinlesem sanırım artık

bütün ormanları büyürken duyarım"

Benim büyüdüklerini duyduğum ormanlarım, heykellerden oluşuyor.

Artık o anları dikkatle dinliyorum çünkü.

Ve bütün duyguların değerini biliyorum.

"ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni

insan yaşarken bilmez yaşadığını..."

Ağzımdan diyordum ağzımdan öp beni.

Ben yaşarken biliyorum artık yaşadığımın ne olacağını.

AHMET ALTAN

03.02.2008 00:43:06
Aşk Çıplak Gezer...

Bir orospuyu azize yapar aşk ve bir azizeyi orospu.
İnsanların kat kat sarındıkları, her bir katın diğerini gözlerden sakladığı, birbirine benzemeyen ve rengarenk tüller gibi o anda ruhlarında esen rüzgara göre yer ve renk değiştiren kimliklerinin en üstte kalanını görürüz biz ve aşk, keskin ve ışıltılı bir bıçak gibi bütün o tülleri parçalayarak en derine iner, inci avcılarının ustalığıyla, o derinlerde istiridyeler gibi kendi üstlerine kilitlenmiş gizli kutuların kapaklarını açar, uçarı bir çapkınken sevecen bir adam, oynak bir kadından sadık bir eş, ürkek bir genç kızdan tutkulu bir yosma çıkartır ortaya.
Ve aşk çıplak gezer.
İnsanlar nedense en çok kendi derinliklerinde gizli olandan korkarlar, ama merak da ederler korktukları şeyi, merakla korku birbirine karışır., kendi içlerine doğru bir adım atıp sonra geri çekilirler. Hem derinliklerindekini gizlemek için tüllerine sarınırlar hem de tüllerini parçalayacak bir çıplak ararlar.
Sevmeden sevilmeyi istemelerinin asıl nedeni budur, sanırlar ki sevmeden sevilirlerse eğer, tülleri parçalanmadan derinliklerde saklı olanlar gözükür onlara, kimseye göstermeden kendileri görebilirler orada olanları ve böyle düşünenler hep yanılırlar.
Aşk çıplak gezer çünkü ve bir bıçak gibi parçalar tülleri ve aşka dokunmak için soyunmak gerekir.
'Beni bırakma' diye inlemek, orospunun içindeki sadakati, azizenin içindeki oynaklığı ortaya çıkarmak, çapkının sevecenliğini, cesurun korkusunu, yiğidin telaşını, akıllının şaşkınlığını, güçlünün zaafını ele vermek gerekir, görünmeyenin görünür olmasına, dokunulmayanın dokunulur kılınmasına ihtiyaç vardır.
Ve insanlar en çok kendi derinliklerinde gizli olanlardan korkarlar ve en çok korktukları şeyi merak ederler.
Bilmeseler de hissederler ki haz en derinde olanın, gizlenenin hemen yanındadır ve acı hazzın yanında durur, en acıyacak yerdir o en derinde duran ve aşk bir bıçak gibi dokunur oraya ve hazdan acıyı, acıdan hazzı yalnız aşk yaratır.
Bir orospuyu azize yapar aşk ve bir azizeyi orospu.
O kat kat tüllerin altında neler gizli, tüllerin sahibi bile bilmez ve hep görmek ister görmekten korktuğunu.
Aşktan kaçarak aşkı yakalamak ister herkes ve herkes yakalamaktan korkarak aşkı kovalar.
Ve aşk çıplak gezer ve aşka dokunmak için soyunmak, cesareti, gücü, orospuluğu, aklı, bilgiçliği, tecrübeyi, yiğitliği, oynaklığı birer birer atmak gerekir.
Aşka dokunan herkes yangına dokunmuş gibi dehşetle çeker elini önce, parçalanan tüllerinin ruhunu darmadağın eden depreminden kaçmaya uğraşır, hastalanmış bir çocuk gibi tüllerine sarınmaya çabalar, inkar eder her şeyi, 'bu sadık kadın ben değilim' der, 'bu ağlayan erkek ben olamam' ve aşka dokunan herkes kaçmaya uğraşırken bağlanır aşka, en derinindekine usulca alışır sonunda, sever kendi içindekini aynı aşık olduğunu sevdiğini gibi.
Aşk, kendisine olduğu kadar kendi derinindekine de bağlar insanı, bir başkasına aşık olduğun sürece kendine de aşık olursun, kendi çıplaklığına da tutkunsundur artık, kendi çıplaklığını da seversin bir başkasını severken.
Sonra çıplak yerinin acıdığını hissedersin, özlemin sarsıntısını, kıskanmanın kavuruculuğunu, tüllerine sarınmışken duyduğun özlemlere ve kıskançlıklara hiç benzemeyen yeni duygular olarak yaşarsın.
Ve aldığın hazzın başka hiç bir hazza benzemediğini keşfedersin.
Aşk çıplak gezer.
Aşka dokunmak için soyunmak, bütün tüllerinin parçalanmasına razı olmak gerekir.
Görmekten en çok korktuğunu, en derinindekini görürsün.
Ve aşık olduğunda, bir başkasını sevdiğin kadar seversin kendini.
Hazla ve acıyla kavrulmayı öğrenirsin.
Ve aşıkken çırılçıplak gezersin.
Yalnızca aşıkken kendini çırılçıplak görürsün, gördüğünden korkup gördüğünü severek.
Bir orospuyken bir azize, bir azizeyken bir orospu olursun ve ancak aşıkken anlarsın arada bir fark olmadığını.



 
Ahmet Altan
 
.
 

03.02.2008 00:44:07
Eylül...

Beni bu eylül öldürecek
Bir aşk kadar zehirli,bir orospu kadar güzel.
Zina yatakları kadar akıcı,terkedilişler kadar hüzünlü.
Sabah serinlikleri; yeni bir aşkın haberlerini getiren
eski yunan ilahelerinin bağbozumu rengi solukları kadar ürpertici.
Öğlen güneşleri; üzüm salkımları kadar sıcak.
Akşam rüzgarları; tene dokunan bir kamçı kadar şehvetlidir.
Ben her yıl ölümü ve aşkı bu ayda beklerim.....

Ve eylülün çıplak ayakalrına bir yazı bırakırım.
Eylül sabahları; kılıçlar kadar keskin ışıltılarıyla
tenimi kanatarak uyandırır beni.
Ben eylüle akarım.
Bir hüzün gibi akarım ben eylüle kanayan bir aşk gibi,
siyah şallara bürünmüş,genç bir ölüm gibi akarım.
Sevişerek,ağlayarak ve ölerek akarım ben eylüle.
Her yıl,hep aynı vakitte,geniş bir ırmak gibi
bütün hayatı berrak sularında yıkayarak gelir,
beni ve herşeyi koynuna alarak,
bir meçhule hüznüyle emzirerek götürür hep.
Kadınları ve hüznü eylülde severim...

Keman konçertolarını,
akşam saatlerinde bir bir ışık yangını ile kıpkızıl tüten
yalnız ağaçları,ürkek tebessümleri ve edepsiz kahkahakarı severim.
Lacivert bir deniz benim ellerimde oynaşır.
Sahiller,yaşlı bir kadın gibi kendine terkedilir
Şarkılar,incecik bürümcükten acılar vaad eder her dinleyene
Bitenin başlayana dokunduğu yerdir eylül...

Onun için yanık yanık tütsü kokar,
Onun için değdiği yeri kanatır.
Eylülde aşk,eylülde acı,eylülde yalnızlık zordur,
eylülde herşey zordur,ben eylülü onun için severim.
Eylül ışıklarında çırılçıplak ruhlar yıkanır
Herkes herşeye kapısını aralar 'bir aşk oluverir aşinalık'.
Ölüm kıvırcık saçlarını hayatın göğsüne dokundurur.
Aşkı ve ölümü ben hep bu ayda beklerim.
Nasıl da mahsun ve nasıl da tehditkardır.
Ben eylülde bütün aşklardan ve ve kadınlardan korkarım...

Ben her yıl eylülün çıplak ayaklarına bir yazı adarım.
Ve ben eylüle akarım
Bir hüzün gibi akarım ben eylüle,
kanayan bir aşk gibi akarım,
Siyah şallara bürünmüş bir genç ölüm gibi akarım...
 
Ahmet Altan
 

03.02.2008 00:54:31
İnsan Sevdiğini Görmediğinde....

Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.
Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.
O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı’ ya sığınıyor.
Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.
“İnandır beni” diyor, “o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana.”
Ve Tanrı’yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı’ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.
Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı’ya.
“İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi” diyor, “seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.”
Graham Greene, “Zor Tercih” isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.
“O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.'
Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.
Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, “keşke ölseydi” diyordu.
Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.
Romandan yapılan filmde, “Tanrı’ yı görmeden seven insanların” birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.
- İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?
- Düşünsene, Tanrı’ yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.
- Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.
- Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.
Aşk, bir insanı Tanrı’ yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?
Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?
‘Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim’ demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?
Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?
‘Tanrı’yı sevdiğim kadar severim seni’ diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?
Peygamberler bile Tanrı’ ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?
Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. ’Tanrı’ mız’ olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.
‘Belki de sevmenin başka türü yoktur’ diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.
Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.
Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene’in ‘Tanrı’ yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim’ diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.
Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.
Hiç rastlamasanız da ‘bir insanı sevmenin bir Tanrı’ yı sevmek gibi bir şey olduğunu’ yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.
Aynen, ‘Tanrı’ yı görmeden sevmek’ gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.
Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.
Ve birisini öyle sevmek.
Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.
Acı dolu, isyan dolu bir mucize.
‘Keşke inanmasaydım’ dedirtecek, ‘keşke onu böyle sevmeseydim’ dedirtecek bir mucize.
Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.
O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.
İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.
Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.
Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş.....
Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.
İnsanlar Tanrı’ yı görmeden seviyorlar.
Ama Tanrı’ ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.
Ben, Tanrı’ yı inanan Graham Greene’ e inanıyorum, ‘bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi’ sürdürür.
Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.
Bir gün biri onlara diyecek ki:
- Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.
 
Ahmet Altan
 


Sayfa: [ 1 ]