|
||
| Hiç kimse özel oluşumuza dair son derece mantıksız inancımızı Tolstoy dan daha güçlü veya dokunaklı bir şekilde tarif etmemiştir. Tolstoy, Ivan Ilyich'in ağzından şunları söylemektedir: ''...Kalbinin derinliklerinde ölmekte olduğunuu biliyordu, fakat bu düşünceye alışık olmamanın yanı sıra onu anlamıyor, anlayamıyordu. Kiezewetter'in Mantık'ından öğrendiği uslamlama: ''Caius bir insandır, insanlar ölümlüdür, o halde Caius da ölümlüdür, ''Caius' a uygulandığında hep doğru gibi görünüyordu, ama kendisine uygulandığında kesinlikle öyle görünmüyordu. Caius'un -genel bir adam- ölümlü olması tamamen doğruydu, ama o Caius değildi, genel bir insan değildi o, diğerlerinden oldukça, oldukça ayrı bir yaratık. O bir zamanlar küçük Vanya olmuştu, annesi, babası, Mitya ve Volodya ile, oyuncakları, arabacısı ve dadısı ve daha sonra da Katenka'yla, çocukluğun, delikanlılığın ve gençliğin bütün o neşeleri, üzüntüleri ve keyiflerini yaşamıştı. Caius, Vanya'nın çok sevdiği çizgili deri topun kokusu hakkında ne bilirdi ki? Caius annesinin elini öyle öpmüşmüydü hiç, elbisesinin ipeği onun için de böyle hışırdamış mıydı? Okuldaki pasta kötü olunca o da kendisi gibi isyan çıkarmış mıydı? Caius öyle aşık olmuş muydu? Caius kendisi gibi oturumlara başkanlık etmiş miydi? ''Caius gerçekten ölümlüydü ve onun ölmesi doğruydu, ama benim, bütün o düşüncelerim ve duygularımla küçük Vanya'nın, Ivan Illyich'in ölümü, tamamen farklı bir konu. Ben ölemem. Bu çok korkunç olurdu...'' Varoluşun temel sınırlarında diğerlerinden farklı olmadığımızı biliyoruz. Bilinç düzeyinde bunu kimse inkar etmez. Fakat derinlerde bir yerde her birimiz, Ivan Illyich gibi ölümlü olma kuralının başkaları için geçerli olduğuna, bizim için geçerli olmadığına inanırız. Irvin Yalom |
||
|
||
| Geçenlerde karanfilde tepeden insanları izlerken hiç birinden farkımın olmadığını düşündüm. Bilemimyorum belki de ilk defa... Hani hep özel ve farklı olduğumuzu düşünüyoruz ya... Bundan vazgeçmek nedense bana o an için nedense hiç de korkunç görünmedi. Büyük hedefler ve hayaller mi insanı özgür kılar yoksa bunları insanı esir mi eder? ben esir ettiğine hükmetmişim ki vazgeçtim... Tam anlamıyla vazgeçtim... Fight Club geldi aklıma. Dibe vurmak gerekiyordu ya tamamen özgür olmak için. Belki de Durden haklıydı... Hiç bir zaman bir yerlerden bir yaşam şeklini aynen kopyalayıp yaşamaya çalışmadım. Ne bir kitaptan ne de filmlerden. Bunları yaşadığım şeyleri anlamlandırmak için kullandım. Tam formülize edemediğim bir şey var. Tüm açıklamalar içinde kendi zıttını barındırıyor. Yani hem özel ve farklı olduğumuzu sezdiren şeyi hem de bunun tam aksini düşündüren şeyi barındırıyoruz. Bazen öyle bazen böyle. Hem öyle hem böyle... Ne öyle ne böyle... |
||
|
||
| Belki de insanoğlunun başında ki en büyük lanetlerden biri de bu, yani ''Özel Olmak'' isteği, çabası, çırpınmaları. İnsan doyumsuz eğosunun her gün poh poh lanmasını ister, her zaman kendini sürünün dışında görmek ister ve her zaman kendi türünü hor görür insan, devamlı bir farklılık ve farkındalık yaratmanın peşindedir, kendini, kendine ve çevresine kanıtlamak ve hayatın asıl öznesiymiş gibi hissetmek ister. Kısaca söylemek gerekirse ''ben merkezcil insan özel olmak zorundadır, öyle hissetmek zorundadır'' bu merkezin çekiminden sıyrılabilirse, asıl o zaman insan olmaktan bir adım daha ileriye gidebilir ve gerçek anlamıyla ''Özel'' olabilir oysa. | ||
|
||
| Ötekiliği anlamak, ya da onun sınırlarını belirlemek yerine artık Ben’in ötekine yaklaşımının etiğine bakmamız gerektiği bir çağdayız. Posmodern dünyanın tek hedefinin moderne ulaşmak olduğunu da biliyoruz. Böylece tek hedefin, tekilliğin ötekine yaklaşımının etiğini incelemek herhalde zor olmalı. Tek hedefin olduğu ve onun da modernite olduğunu gözler önüne seren uygarlık yarışında ötekine nasıl bakmalı ? Bunun etiğini incelerken ötekinin Ben’e olan mesafesini bilmemiz gerekiyor. Ayrıca modernite içinde ve dışında olan ötekiliğin de anlaşılılır olması gerekiyor. Sözgelimi modernin dışında olan öteki hiçbir zaman modernin yaklaşımında etik bir çizgi dahilinde olmadı. Örneğin modern avrupa’nın gelişim döneminde Afrika, Hindistan ve dünyanın öteki-diğer modern olmamış insanları kendi haline bırakmak yerine kendilerine modern olmayanı modernin sınırlarına dahil etmek, yani adam edilmesi gereken toplumlar sınıfına dahil etmek adeta etik bir sorumluluk haline gelmiştir. Amerika’nın kuruluşunda Kızılderili olan öteki, hiçbir zaman modernin içinde nefes alacak yer bulamamıştır. Onlar da bir adam edilme yükümlülüğüne maruz kalmışlardır. Modernin kendisine ait olmayan ötekiyi benin sınırlarına dahil ederken hiç de etik olmadığını görüyoruz. Bir de çizginin içinde, modernin içinde her bireyin bir öteki ile sınandığı, yaşam biçiminin sorgulandığı bir post-modern-öteki dönemine bakalım. Kendimizi kendimiz olarak ne kadar biliyoruz ? Ötekini bildiğimiz kadar. Öteki’nin gerekli olmadığı bir modern dünyada kendimizi kendimiz olarak bildiğimiz kadar ötekinin dışında kalabiliyoruz. Ama eğer bu öteki, modernitenin gerekli kıldığı sınırlar dahilinde yaşıyorsa kendimizi kendimiz olarak bilmenin ötekine ne kadar benzediğimizle orantılı olduğunu bu tek-çizgisel post modern dünyada bir öteki nin gerekliliğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Eskisi gibi diyalektiğin teolojisine uygun, ötekiliği içselleştirip ben’i dışa vuran zamanlar geride kaldı. Nesnel olmayan bir ötekine özendirilen bir zaman, yirmibirinci yüzyıl. |
||