SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Şiir

Konu: Altay Öktem

Sayfa: [ 1 ]

02.02.2008 19:22:15
Altay Öktem 1964 yılında İstanbul'da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi ve Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi. 1992'de yayınladığı Eski Bir Çocuk ve Sukuşu adlı kitaplarının ardından Beni Yanlış Öptüler Aslında, Çamur Şiir, Herşey: Oda Kırbaç Ayna ve Sokaklar Tekin Değil adlı şiir kitaplarını yayınladı. Filler Çapraz Gider ve Tanrı Acıkınca adlı romanları ve Aslında Saçları Siyahtı adlı öykü kitabı bulunan Öktem, alt kültürlerin iletişim araçlarını; fanzin ve müzik demolarını incelediği çalışmasını Şeytan Aletleri adıyla kitaplaştırdı. Türkiye'nin ilk fanzin sergisini açan, fanzin şiir antolojisi hazırlayan Öktem, sürekli olarak Hayvan, Penguen ve Yasakmeyve dergilerinde yazıyor

Şiirleri Adam Sanat, Dönemeç, Hişt, Milliyet Sanat, Varlık, Yamaç, Yazılı Günler, Yeni Yaprak gibi dergilerde yayımlandı.

YAPITLARI

Eski Bir Çocuk
Su Kuşu
Beni Yanlış Öptüler Aslında
Çamur Şiir
Herşey: Oda, Kırbaç, Ayna
Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak
Genel Kültürden Kenar Kültüre 101 Fanzin
Hayat Bazen Çentiklidir
İçimde Bir Boşluk Var
Parça Tesirli
Sokaklar Tekin Değil
Tanrı Acıkınca
Aslında Saçları Siyahtı



ÖDÜLLERİ

1988 Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü
1989 Akademi Kitabevi Şiir Ödülü Mansiyon
1990 Varlık Dergisi Yaşar Nabi Nayır Gençlik Şiir Ödülü
1995 Orhon Murat Arıburnu Ödülü
2000 Cemal Süreya Şiir Ödülü

AŞK ÜÇ KİŞİLİKTİR

yüzümde metresine dantelli don almış
taşralı tüccar mutluluğu var
yüzümde kırık bir şişeyi andıran
yanık izi var baba beni tahrik et
yaralı bir kuşun yanına göm beni
tek koluyla savaşarak tarihe geçen
bir halk kahramanı gibi abart kendini

acı dediğin yaşadıklarının izi değil
yaşamayı ıskaladıklarındır asıl
baba beni ahşap bir ev gibi düşün
yıkık dökük bir han gibi
uyurken saçımı okşa, uyanınca kundakla

herkes bilir; iki kişi sohbet edebilir ancak
bir kişi daha girmezse hayatlarına
aşk falan yoktur. aşk üç kişiliktir baba
cinayet içinse yüzlerce kişi gerekir

metresine molotof kokteyli taşıyan
pis bakışlı kambur bir oğlan kadar mutluyum
dönmemi bekleme boşuna, vuracaksan
sırtımdan vur beni baba
ne yana dönsem arkamda kalıyor hayat
ne yana dönsem sütü taşırmış
bir kadın telaşı. yüzüme bak baba;

sapından koparılmış gül kırmızısı



KUŞLARIM ÜŞÜYOR

cebime tıktığım kuşlar çok üşüyor
ben de üşüyorum desem kim inanır
bunca yıkıntının altında
bunca kırık cam batmışken ayaklarıma

belki yine seviyordur diye bir papatya kopartıyorum
yapraklarını yoluyorum, çiğniyorum, zıplıyorum üstünde
nasıldı bu fal, yani nasıl açılırdı bir kapının kilidi
anahtarı deliğe sokmadan önce

tüfek omuza deme komutanım, komik oluyorsun
omuzum olsa başka şeyler yüklerdim üstüne
bir palyaçonun burnunu örneğin
dövüşçü horozların kopan tüylerini
kullanılmış bir mendili koyardım
sonra sıyırırdım kendimi yeryüzünden
yok, yeryüzünü sıyırırdım kendimden

cebime tıktığım kuşlar çok üşüyor
geriye sayacağım söz veriyorum, vurmayın
vurmayın kuşlarım ağlıyor, geriye sayacağım

anne, hangi sayıdan başlayacağım?



HERŞEY: ODA KIRBAÇ AYNA'DAN


EK III: DÜŞLER


ölüler sessizce çekip gitmeli hayatımızdan
bıktım kendimi yaralı
bir geyik gibi sırtımda taşımaktan
anı defterlerinin arasında kurutulmaktan
aslında hiç yaşanmamış olduğunu sandığım
o eşsiz yazdan

ölüler sessizce çekip gitmeli hayatımızdan
o düşü gördüğümü sana söylememiş miydim? o kadar mı
aldattım kendimi sana bunca yakınken.bunca yalanken ya-
şadığımız tek kişilik oda.
odalar. onlar. en yalın gerçeğimiz. ken.
bunca,
hayatı aynı anda nasıl yaşadık hâlâ
bir anlam veremiyorum kendi yalanlarıma
o düşü gördüğümü sana söylemiştim, emin değilim. simsi-
yah bir odadaydık ikimiz diğeri yoktu. diğeri yoktu bizi
kendimizle avutacak.

yetmedi çırılçıplak soyunduğumuz. daha da
çıplak olmalıydın çünkü dahası vardı çıplaklığının
derini soydum incecik. gittikçe daha şeffaf oluyordun kork-
muyordum bundan. kıpkırmızı titreşiyordu elimin altında
etin. göğüslerinin içi sapsarı yağ tanecikleriydi. incecik, be-
yaz, parlak sinirlerle doluydu her yanı
onları öylesine içten emdim
simsiyah bir odadaydık, artık eminim. o düşü gördüğümü
sana söyledim
sana başka şeyler de söyledim, artık önemi yok onların.
bunca yıl kendi yalanlarımla
ben ne mutlu yaşadım.

ölüler çekip gitmeli hayatımızdan
çünkü bir tek sen kaldın inandığım.

hatırlar mısın seni görmüştüm düşümde. bir kır kahvesinde
oturuyordun sarı tüyler vardı bacaklarında. göğüslerin çıp-
laktı
garson mağrur bir söğüt dalı gibi uzanmıştı yanına. elinde
pembe kapaklı bir kitap vardı. seni okuyorum, demiştin.
nasıl bir kitaptı, ne zaman yazmıştım, bilmiyorum. pembe
kapaklı bir kitaptı yalnızca
46.sayfayı açtın. daha dünmüş gibi hatırlıyorum
daha ölmemişsin gibi,sımsıcakmış gibi
avuçlarının içi,annem annem üstümdeki
hırkayı daha örmemiş gibi hatırlıyorum
46.sayfayı açtın.

kırmızı bir rujla altını çizmişsin bir dizenin,düş işte.
kırmızı bir rujun varmış gibiydi zaten
dudakların
bu dizeyi ancak bir kadın yazdırabilir insana
diyen sesin hâlâ kulaklarımda
oysa bir tek kadın bile tanımadım ben hayatımda
o dizeyi yazdıran zambak kokulu
küçük bir kızdır olsa olsa
hâlâ pişmanım bu gerçeği
hiçbir zaman söyleyemedim sana






Altay ÖKTEM














02.02.2008 19:23:52
Şiddet, Elbet


bilgece susuyoruz artık saklamayalım
yıldızları tartaklanmış bir sonbahar gecesi
diz çökmüştük hatırla öteki dünyalara
dünyalar dediğim de ne, boşuna abartmayalım
karalarla denizler, çamurlar falan yani
toplasan hepsi hepsi batan bir geminin
sessiz, kıpırtısız can yelekleri

söze nasıl başlamalı basbayağı kan akıyor
ağzımı açtığımda düşlerimden içeri

bilgece susuyoruz çünkü susmak gecesi
patikada kaybolan o yaşsız çocukların
bir bildiği var elbet boşuna kaldırmazlar
coğrafya derslerinde küçük parmaklarını
ıslık çalmazlar, kuş vurmazlar, ağlamazlar boşuna

şiddet diyorsun ne güzel; şiddet, elbet
yoksa yalnız bir ardıcın dalları kırılır
çok ölünür daha, çok kaybolunur
biçimsiz bir kanamadır ah! hayat, anlamsız toprak
hiç kımıldamamış yaprak

bilgece susuyoruz artık saklamayalım
şiddet diyorsun ne güzel; şiddet, elbet
elbet, şiddet

elbet.
 
Altay Öktem
 
 

Bir Sokağı Yürümek

ağlar çekiliyor sulardan sular da biziz

bir sokağı yürüyorum ardımda peygamber çiçekleri
kaldırım taşları, unutulmuş bir an, tırnak izleri
ardımda fistolu perdeler, özenle saklanmış tabancam
bir sokağı yürüyorum ağlar çekiliyor sulardan

herkes küçük bir hayatı doldururdu tıka basa
anı biriktirirdi herkes; yaşamak buysa!
usulca beklerdik sessizliğin çökmesini. susardık
sonra yataklara ulaşırdık tören adımlarıyla

bir sokağı yürüyorum ardımda kayboluş
dilenciler, sözcükler, tozlu resmi dedemin
'ölüm gibi birşey oldu ama kimse ölmedi' dizesi
elektrik direkleri, fallar, yalanlar ardımda

ölümlere ağlanırdı, tozu alınırdı küçük yaşamların
nerde gülmesi gerektiğini bilirdi herkes
nerde susması gerektiğini. gitmesini bilmezlerdi ama
çünkü gitmek yeniden başlamaktır kendine
ve eksik kalan ne varsa...

postacılar gelmeden okunurdu mektuplar
gurbet denirdi; tren daha yanaşmadan gara
bilinirdi kimin geleceği. yolcular da yalandı
yalandı ağlamaklar. kurallar vardı, yasalar, tarihler
sevişmek yasaktı örneğin ve şüheda fışkırırdı arada bir
çiçekleri hiç açmayan topraklardan

bir sokağı yürüyorum ardı arkası kesilmiyor çocukların
ağlar çekiliyor sulardan sular da biziz
bir sokağı yürümek gibi sevgilim; herşeyiz
eski ve yeni olan
 
Altay Öktem
 
Katil Bulunana Dek Her Ceset Masumdur


solmuş bir çiçek kadar erdemlisin sevişirken
kırılgan ve biraz hafif
bir tüy süzülüyor gözlerinin önünden
zirveye düşer gibi ölüyorsun aniden
aniden paslı bir maymuncukla açılıyor
                                  yüz yıllık kapın
tastamam uyuyor deliğe ayna
çünkü yüzün yansıyor ıskalanmış aşklara

katili bulunana dek her ceset masumdur
herkes geç kaldığı kadar aittir hayata

kolay ölümler yavaşlatır zamanı
ağır ağır soyunursun, göğüslerin uzaklardan bir anı
kanamalı bir ilkbahar sabahı, çarpık
bir hüzünle istasyona yanaşan
buharlı bir kara tren bacaklarının arası

nemli, hep buharlı, isli ve suskun
kanattığı yerden başlar onarılmaya
buruşturup atar geçtiği rayları

katili bulunana dek her ceset masumdur
morardıkça güzelleşir, koktukça çürütür aşkı


kara bir tren kadar seviyorum,
                            buruşmuş raylar kadar
boğazını parçalayan itinalı bıçağı

(Varlık, Nisan 2001)

MAVERAÜNNEHİR DÖKÜLMEZ!


belki seni severim umurumdasın
yalnızsın, yaralısın, sarışınsın
bir kedi yavrusunun damdan düşüşü
kadarsın, ılıksın, suçlusun

çocuklar kızmazlar bana gidersem
susarlar derslerde -bu iyi- denklem çözmezler
fatih istanbul'u alır mı bilmem
ama maveraünnehir dökülmez!

önce ben öperim gizli yerlerinden
sıcak yerlerinden, buruk yerlerinden, korkak yerlerinden
sonra bütün mahalle öper umurumdasın
çocuklar kızmazlar bana dönersem
nasılsa maveraünnehir dökülmez!

bileyciler, çingeneler, teneke tamircileri...
her sözcük bir mermi gibidir bana
bir kadını bir kadın gibi izinsiz sevemem

belki umurumdasın evet umurumdasın
bir yaprak düşer yere; çıt. işte sonbahar
gibisin, ıslaksın, çok uzaktasın






Altay ÖKTEM






11.02.2008 20:27:24
Derin Dilek

içimde seni taşıyan gemi batıyor
gemi batıyor! diye başlayan bir mektup getiriyor postacı
postacı uzun süren bir uykudan
postacı bir yangından henüz uyanmış gibi
küllü paltosu, düşlü postalı, elleri
devam ediyor yanmaya; zarfı yırtıyorum
gemi battı batacak; kalbim kımıldamadan duruyor
yosunların arasında

içimde seni taşıyan bir adam üşüdükçe
atkısını sarıyor boynuna; boynu kıldan ince
ortalama bir dizeden daha uzun, terkedilmiş
bir kadından daha sarı, daha ölü, daha az...


tutulmuş bir dileğin tutulmadan önceki hali
kırılmış bir aynanın kırılmadan önce
gösterdiği son görüntü gibi; görüntüdeki kedi
kedinin yapış yapış tüyleri, ıslak burnu, ayakları
yani kendini eriten vasat bir anı

içimde metal bir hüzün garip sesler çıkarıyor
gemi batıyor diyor örneğin, daha bir sürü şey;
örneğin gemi batıyor diyor, başka şeyler de söylüyor
gemi batıyor diyor. gemi batıyor!

oysa batan bir geminin bordasına güneş vurmaz
oysa kimse suçlanmaz çift taraflı cinayetten


gelsen mor bir suç işlerdik bu gece
sen sırtını dönerdin bana; ben iki büklüm
duran bir gemiyi kundaklardım boğazda
elinde gemi batıyor! diye başlayan
bir mektupla postacı dalıp giderdi uzaklara

belki mor bir suç işlerdik, belki bir suçu
batan bir gemi gibi gömerdik içimize
tutulmuş bir dileğin tutulmadan önceki
hali gibi belki de...

 



14.04.2008 11:20:20
Derin Göç


gözlerinin karşılaşmadığı bir duvar
bulursam göçmen bir kuş posteri asarım, bulamazsam
atlarım özenle hazırladığım uçurumdan


uçurumda çiçek açmaz, bunu kutsal metinlerde
peter pan'da, kaptan swing'te
gündelik ölümler için çalan müzikte buldum
yoruldum. gözlerinin karşılaşmadığı bir duvar
bulursam çarparım. yalnızca derin aşklar için
çalan bir müziğin ritmi var sesinde
düzensiz intiharlar var, aynanın arkası var
kesilen ve kesildikçe güzelleşen damarlar var acı var


koyu var, sis var, mutfak lavabosunda
her parmağını eşit boyda kesen biri var
onun titizliği var, onun kanı var
aynalara yansımayan yüzün var senin

düzensiz intiharlar çiziyorum kağıda
nasıl çizilir deme, bari sen deme bunu
bulduğun ilk ipi dola boynuna, bulduğun ilk yarasayı
koynuna al, beni hatırla, beni acıt ya!


göğsünden havalanan göçmen bir kuş kadar
bari sen kabul et, yakışıyorum aşka!


Sayfa: [ 1 ]