|
||
| Altay Öktem 1964 yılında İstanbul'da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi ve Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi. 1992'de yayınladığı Eski Bir Çocuk ve Sukuşu adlı kitaplarının ardından Beni Yanlış Öptüler Aslında, Çamur Şiir, Herşey: Oda Kırbaç Ayna ve Sokaklar Tekin Değil adlı şiir kitaplarını yayınladı. Filler Çapraz Gider ve Tanrı Acıkınca adlı romanları ve Aslında Saçları Siyahtı adlı öykü kitabı bulunan Öktem, alt kültürlerin iletişim araçlarını; fanzin ve müzik demolarını incelediği çalışmasını Şeytan Aletleri adıyla kitaplaştırdı. Türkiye'nin ilk fanzin sergisini açan, fanzin şiir antolojisi hazırlayan Öktem, sürekli olarak Hayvan, Penguen ve Yasakmeyve dergilerinde yazıyor Şiirleri Adam Sanat, Dönemeç, Hişt, Milliyet Sanat, Varlık, Yamaç, Yazılı Günler, Yeni Yaprak gibi dergilerde yayımlandı. YAPITLARI Eski Bir Çocuk Su Kuşu Beni Yanlış Öptüler Aslında Çamur Şiir Herşey: Oda, Kırbaç, Ayna Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak Genel Kültürden Kenar Kültüre 101 Fanzin Hayat Bazen Çentiklidir İçimde Bir Boşluk Var Parça Tesirli Sokaklar Tekin Değil Tanrı Acıkınca Aslında Saçları Siyahtı ÖDÜLLERİ 1988 Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü 1989 Akademi Kitabevi Şiir Ödülü Mansiyon 1990 Varlık Dergisi Yaşar Nabi Nayır Gençlik Şiir Ödülü 1995 Orhon Murat Arıburnu Ödülü 2000 Cemal Süreya Şiir Ödülü AŞK ÜÇ KİŞİLİKTİR yüzümde metresine dantelli don almış taşralı tüccar mutluluğu var yüzümde kırık bir şişeyi andıran yanık izi var baba beni tahrik et yaralı bir kuşun yanına göm beni tek koluyla savaşarak tarihe geçen bir halk kahramanı gibi abart kendini acı dediğin yaşadıklarının izi değil yaşamayı ıskaladıklarındır asıl baba beni ahşap bir ev gibi düşün yıkık dökük bir han gibi uyurken saçımı okşa, uyanınca kundakla herkes bilir; iki kişi sohbet edebilir ancak bir kişi daha girmezse hayatlarına aşk falan yoktur. aşk üç kişiliktir baba cinayet içinse yüzlerce kişi gerekir metresine molotof kokteyli taşıyan pis bakışlı kambur bir oğlan kadar mutluyum dönmemi bekleme boşuna, vuracaksan sırtımdan vur beni baba ne yana dönsem arkamda kalıyor hayat ne yana dönsem sütü taşırmış bir kadın telaşı. yüzüme bak baba; sapından koparılmış gül kırmızısı KUŞLARIM ÜŞÜYOR cebime tıktığım kuşlar çok üşüyor ben de üşüyorum desem kim inanır bunca yıkıntının altında bunca kırık cam batmışken ayaklarıma belki yine seviyordur diye bir papatya kopartıyorum yapraklarını yoluyorum, çiğniyorum, zıplıyorum üstünde nasıldı bu fal, yani nasıl açılırdı bir kapının kilidi anahtarı deliğe sokmadan önce tüfek omuza deme komutanım, komik oluyorsun omuzum olsa başka şeyler yüklerdim üstüne bir palyaçonun burnunu örneğin dövüşçü horozların kopan tüylerini kullanılmış bir mendili koyardım sonra sıyırırdım kendimi yeryüzünden yok, yeryüzünü sıyırırdım kendimden cebime tıktığım kuşlar çok üşüyor geriye sayacağım söz veriyorum, vurmayın vurmayın kuşlarım ağlıyor, geriye sayacağım anne, hangi sayıdan başlayacağım? HERŞEY: ODA KIRBAÇ AYNA'DAN EK III: DÜŞLER ölüler sessizce çekip gitmeli hayatımızdan bıktım kendimi yaralı bir geyik gibi sırtımda taşımaktan anı defterlerinin arasında kurutulmaktan aslında hiç yaşanmamış olduğunu sandığım o eşsiz yazdan ölüler sessizce çekip gitmeli hayatımızdan o düşü gördüğümü sana söylememiş miydim? o kadar mı aldattım kendimi sana bunca yakınken.bunca yalanken ya- şadığımız tek kişilik oda. odalar. onlar. en yalın gerçeğimiz. ken. bunca, hayatı aynı anda nasıl yaşadık hâlâ bir anlam veremiyorum kendi yalanlarıma o düşü gördüğümü sana söylemiştim, emin değilim. simsi- yah bir odadaydık ikimiz diğeri yoktu. diğeri yoktu bizi kendimizle avutacak. yetmedi çırılçıplak soyunduğumuz. daha da çıplak olmalıydın çünkü dahası vardı çıplaklığının derini soydum incecik. gittikçe daha şeffaf oluyordun kork- muyordum bundan. kıpkırmızı titreşiyordu elimin altında etin. göğüslerinin içi sapsarı yağ tanecikleriydi. incecik, be- yaz, parlak sinirlerle doluydu her yanı onları öylesine içten emdim simsiyah bir odadaydık, artık eminim. o düşü gördüğümü sana söyledim sana başka şeyler de söyledim, artık önemi yok onların. bunca yıl kendi yalanlarımla ben ne mutlu yaşadım. ölüler çekip gitmeli hayatımızdan çünkü bir tek sen kaldın inandığım. hatırlar mısın seni görmüştüm düşümde. bir kır kahvesinde oturuyordun sarı tüyler vardı bacaklarında. göğüslerin çıp- laktı garson mağrur bir söğüt dalı gibi uzanmıştı yanına. elinde pembe kapaklı bir kitap vardı. seni okuyorum, demiştin. nasıl bir kitaptı, ne zaman yazmıştım, bilmiyorum. pembe kapaklı bir kitaptı yalnızca 46.sayfayı açtın. daha dünmüş gibi hatırlıyorum daha ölmemişsin gibi,sımsıcakmış gibi avuçlarının içi,annem annem üstümdeki hırkayı daha örmemiş gibi hatırlıyorum 46.sayfayı açtın. kırmızı bir rujla altını çizmişsin bir dizenin,düş işte. kırmızı bir rujun varmış gibiydi zaten dudakların bu dizeyi ancak bir kadın yazdırabilir insana diyen sesin hâlâ kulaklarımda oysa bir tek kadın bile tanımadım ben hayatımda o dizeyi yazdıran zambak kokulu küçük bir kızdır olsa olsa hâlâ pişmanım bu gerçeği hiçbir zaman söyleyemedim sana Altay ÖKTEM |
||
|
||
| Şiddet, Elbet bilgece susuyoruz artık saklamayalım yıldızları tartaklanmış bir sonbahar gecesi diz çökmüştük hatırla öteki dünyalara dünyalar dediğim de ne, boşuna abartmayalım karalarla denizler, çamurlar falan yani toplasan hepsi hepsi batan bir geminin sessiz, kıpırtısız can yelekleri söze nasıl başlamalı basbayağı kan akıyor ağzımı açtığımda düşlerimden içeri bilgece susuyoruz çünkü susmak gecesi patikada kaybolan o yaşsız çocukların bir bildiği var elbet boşuna kaldırmazlar coğrafya derslerinde küçük parmaklarını ıslık çalmazlar, kuş vurmazlar, ağlamazlar boşuna şiddet diyorsun ne güzel; şiddet, elbet yoksa yalnız bir ardıcın dalları kırılır çok ölünür daha, çok kaybolunur biçimsiz bir kanamadır ah! hayat, anlamsız toprak hiç kımıldamamış yaprak bilgece susuyoruz artık saklamayalım şiddet diyorsun ne güzel; şiddet, elbet elbet, şiddet elbet. Altay Öktem Bir Sokağı Yürümek ağlar çekiliyor sulardan sular da biziz bir sokağı yürüyorum ardımda peygamber çiçekleri kaldırım taşları, unutulmuş bir an, tırnak izleri ardımda fistolu perdeler, özenle saklanmış tabancam bir sokağı yürüyorum ağlar çekiliyor sulardan herkes küçük bir hayatı doldururdu tıka basa anı biriktirirdi herkes; yaşamak buysa! usulca beklerdik sessizliğin çökmesini. susardık sonra yataklara ulaşırdık tören adımlarıyla bir sokağı yürüyorum ardımda kayboluş dilenciler, sözcükler, tozlu resmi dedemin 'ölüm gibi birşey oldu ama kimse ölmedi' dizesi elektrik direkleri, fallar, yalanlar ardımda ölümlere ağlanırdı, tozu alınırdı küçük yaşamların nerde gülmesi gerektiğini bilirdi herkes nerde susması gerektiğini. gitmesini bilmezlerdi ama çünkü gitmek yeniden başlamaktır kendine ve eksik kalan ne varsa... postacılar gelmeden okunurdu mektuplar gurbet denirdi; tren daha yanaşmadan gara bilinirdi kimin geleceği. yolcular da yalandı yalandı ağlamaklar. kurallar vardı, yasalar, tarihler sevişmek yasaktı örneğin ve şüheda fışkırırdı arada bir çiçekleri hiç açmayan topraklardan bir sokağı yürüyorum ardı arkası kesilmiyor çocukların ağlar çekiliyor sulardan sular da biziz bir sokağı yürümek gibi sevgilim; herşeyiz eski ve yeni olan Altay Öktem Katil Bulunana Dek Her Ceset Masumdur solmuş bir çiçek kadar erdemlisin sevişirken kırılgan ve biraz hafif bir tüy süzülüyor gözlerinin önünden zirveye düşer gibi ölüyorsun aniden aniden paslı bir maymuncukla açılıyor yüz yıllık kapın tastamam uyuyor deliğe ayna çünkü yüzün yansıyor ıskalanmış aşklara katili bulunana dek her ceset masumdur herkes geç kaldığı kadar aittir hayata kolay ölümler yavaşlatır zamanı ağır ağır soyunursun, göğüslerin uzaklardan bir anı kanamalı bir ilkbahar sabahı, çarpık bir hüzünle istasyona yanaşan buharlı bir kara tren bacaklarının arası nemli, hep buharlı, isli ve suskun kanattığı yerden başlar onarılmaya buruşturup atar geçtiği rayları katili bulunana dek her ceset masumdur morardıkça güzelleşir, koktukça çürütür aşkı kara bir tren kadar seviyorum, buruşmuş raylar kadar boğazını parçalayan itinalı bıçağı (Varlık, Nisan 2001) MAVERAÜNNEHİR DÖKÜLMEZ! belki seni severim umurumdasın yalnızsın, yaralısın, sarışınsın bir kedi yavrusunun damdan düşüşü kadarsın, ılıksın, suçlusun çocuklar kızmazlar bana gidersem susarlar derslerde -bu iyi- denklem çözmezler fatih istanbul'u alır mı bilmem ama maveraünnehir dökülmez! önce ben öperim gizli yerlerinden sıcak yerlerinden, buruk yerlerinden, korkak yerlerinden sonra bütün mahalle öper umurumdasın çocuklar kızmazlar bana dönersem nasılsa maveraünnehir dökülmez! bileyciler, çingeneler, teneke tamircileri... her sözcük bir mermi gibidir bana bir kadını bir kadın gibi izinsiz sevemem belki umurumdasın evet umurumdasın bir yaprak düşer yere; çıt. işte sonbahar gibisin, ıslaksın, çok uzaktasın Altay ÖKTEM |
||
|
||
| Derin Dilek içimde seni taşıyan gemi batıyor gemi batıyor! diye başlayan bir mektup getiriyor postacı postacı uzun süren bir uykudan postacı bir yangından henüz uyanmış gibi küllü paltosu, düşlü postalı, elleri devam ediyor yanmaya; zarfı yırtıyorum gemi battı batacak; kalbim kımıldamadan duruyor yosunların arasında içimde seni taşıyan bir adam üşüdükçe atkısını sarıyor boynuna; boynu kıldan ince ortalama bir dizeden daha uzun, terkedilmiş bir kadından daha sarı, daha ölü, daha az... tutulmuş bir dileğin tutulmadan önceki hali kırılmış bir aynanın kırılmadan önce gösterdiği son görüntü gibi; görüntüdeki kedi kedinin yapış yapış tüyleri, ıslak burnu, ayakları yani kendini eriten vasat bir anı içimde metal bir hüzün garip sesler çıkarıyor gemi batıyor diyor örneğin, daha bir sürü şey; örneğin gemi batıyor diyor, başka şeyler de söylüyor gemi batıyor diyor. gemi batıyor! oysa batan bir geminin bordasına güneş vurmaz oysa kimse suçlanmaz çift taraflı cinayetten gelsen mor bir suç işlerdik bu gece sen sırtını dönerdin bana; ben iki büklüm duran bir gemiyi kundaklardım boğazda elinde gemi batıyor! diye başlayan bir mektupla postacı dalıp giderdi uzaklara belki mor bir suç işlerdik, belki bir suçu batan bir gemi gibi gömerdik içimize tutulmuş bir dileğin tutulmadan önceki hali gibi belki de... |
||
|
||
| Derin Göç gözlerinin karşılaşmadığı bir duvar bulursam göçmen bir kuş posteri asarım, bulamazsam atlarım özenle hazırladığım uçurumdan uçurumda çiçek açmaz, bunu kutsal metinlerde peter pan'da, kaptan swing'te gündelik ölümler için çalan müzikte buldum yoruldum. gözlerinin karşılaşmadığı bir duvar bulursam çarparım. yalnızca derin aşklar için çalan bir müziğin ritmi var sesinde düzensiz intiharlar var, aynanın arkası var kesilen ve kesildikçe güzelleşen damarlar var acı var koyu var, sis var, mutfak lavabosunda her parmağını eşit boyda kesen biri var onun titizliği var, onun kanı var aynalara yansımayan yüzün var senin düzensiz intiharlar çiziyorum kağıda nasıl çizilir deme, bari sen deme bunu bulduğun ilk ipi dola boynuna, bulduğun ilk yarasayı koynuna al, beni hatırla, beni acıt ya! göğsünden havalanan göçmen bir kuş kadar bari sen kabul et, yakışıyorum aşka! |
||