|
||
| Bir varmış bir yokmuş…. Çok uzaklarda, herkesin sadece kendine ait, gülücüklerin gül yaprağına bırakıldığı bir bahçesi olduğu, çok güzel bir ülke varmış… Doğum anından sonra her bebeğin yavaş yavaş çevresini tanımaya başlamasıyla ilk adımlarını atarak yaşamaya başladığı bu duvarsız bahçelerin kapısı hep açık olurmuş. Bu kapıdan başlayıp ta en kuytulara kadar, bahçelerin her yerinde bütün çocuklar özgür ve güven içinde yaşarlarmış. İçinde düşünce ötesi renklerle dolu her güzel şey bulunurmuş. Dünyanın bütün nehirleri birleşip şarkı söylermişçesine, çiçekler arasından sular akarmış minik bahçelerin göllerine. Her yerde, herşeyi olduğu gibi yansıtan küçücük tertemiz göllerden yapılmış şekil şekil aynalar varmış bu bahçelerde. Gökteki yıldızlar bile bu güzellikleri kıskanıp geceleri usulca kayarlarmış bu göllere. Çocuklar o göl aynalara baktıklarında tertemiz yüzler tüm berraklığı ile gülerlermiş kendi yıldız yansımalarına. İçinde coşku olan şarkılar söylenirmiş en yeşil ağaçların dallarında öten kuşlarla birlikte. İlişkiler yürekten gelen sözlerle bezenmiş, önyargısız dostluklarmış. Her çocuk kendi bahçesinin bahçıvanı, kendi çiçeğinin kelebeğiymiş. Öğrendikleri bütün şarkılar dostluk üstüne, okunulan kitaplar sevgileri, dürüstlüğü yazarmış hep. Adına Tanrı denen ilk öğretmenlerinin ilettiği derslerle yaşam bahçelerinde böylece hayatı öğrenmeye başlarmış çocuklar. Öğrenmeye başladıkları dersler çoğaldıkça bahçelerinin dışında da pek çok şey olduğunu farketmiş çocuklar. İlk rüzgarlar böylece esmeye başlamış bahçelerinde. Önce usul usul, tül okşayışlı bir meltem gibi, sonra zaman zaman sertleşen öfkeli poyrazlar gibi. Bazen öyle sert eserlermiş ki, çiçekler bir yandan öbür yana hırpalanarak eğilmekten yapraklarını dökmeye başlamışlar. Rüzgarlar içerde eserken, dışarıdan uzanan eller duvarları olmayan bu güzel bahçelerin rengarenk çiçeklerini gizlice koparmaya başlamışlar. Rüzgarlar fazlalaşırken, bir yandan da beklenmeyen iç depremler sarsmaya başlamış bahçeleri. Kuşlar dallardan kaçmaya, ağaçlar yapraklarını dökmeye, renkler gökkuşağına saklanmaya başlamış. Neler olduğunu önceleri pek farkedemeyen çocuklar, iç bahçelerinde kutsal saydıkları, her sevdikleri şeyin hırpalandığını anlayınca bahçelerine çiçeklerini koruyacak kadar kısa bir duvar örmüşler. Bu duvarın arkasında yine sert rüzgarlarla kovalamaca oynamaya devam etmişler. Çocuk yürekleriyle oyun sanıyorlarmış bunu. “Ne kötülük olabilir ki, bize öğretilen derslerde herşey çok güzeldi” deyip devam ediyorlarmış oyunlarına. Bazen öyle sert esiyormuş ki rüzgar çocuklar bir an şaşırıyormuş. O zaman kuytularda kalan gri gölgeliklerin arasına sığınıp endişeyle saklanıyorlarmış ama rüzgar da onları çok iyi tanıyormuş artık. Esmeyi bırakıp bir ağacın arkasına gizlenip, sessizce bekliyormuş onları. Çocuklar bir müddet sonra rüzgarın sertliğini en masum düşüncelere terkedip, neden saklanmak zorunda olduklarını unutup, çabucak dışarı çıkıyorlarmış. İşte o zaman rüzgar yine başlıyormuş esmeye. Bu sefer daha hızlı, daha güçlü esiyor, siyah bulutları bahçenin üstüne toplayıp yağmur oluyor, kar oluyor, buz oluyormuş. Çocuklar şaşırıyorlarmış bu olanlara. Pırıl pırıl göl aynalarına baktıklarında gördükleri ay yansımaları artık göremez olmuşlar. Gülmeler yerini tebessüme, berraklık yerini bulanıklığa ve çocuksu görünümler bu oyun esnasında yerini yorgun çehrelere bırakıyormuş. Bahçede ağaçlar örselenmeye, kuşlar artık eskisi kadar özgür ve mutlu ötmemeye başlayınca duvarı biraz daha yükseltmeye karar vermiş çocuklar. Duvar yükselmiş, çiçekler ve ağaçların geri kalanı biraz sakinleşmişler. Sonuna kadar açık olan kapı zaten çoktan kapanmış dışarıya. Çocuklar kendi bahçelerinde oynamaya devam etmişler ama sıkılıyorlarmış tek başlarına. Yine eskisi gibi ellerini uzatıverecekleri, birlikte heyecan duyup gülebilecekleri, çok sevdikleri birilerinin özlemini duyuyorlarmış. Rüzgarın oyunu ise hiç bitmiyormuş. Mahsuscuktan kapıyı çalıveriyormuş. Çocuklar bekledikleri “o” geldi sanıp kapıyı sonuna kadar açıyorlarmış. İlk başta, gelenin şekil değiştiren başka bir rüzgar olduğunu farketmeden mutlu oluyorlarmış onunla ama çok geçmeden rüzgar fırtınaya dönüşüyor, içerde kalan tek tük çiçeklerin yapraklarına, hep bahar çiçekleriyle bezenmiş ağaçların tomurcuklarına olanca gücüyle esiyormuş. Kırılan dallar, yok olan çiçeklerin ağıdıyla birlikte coşku yerini kimi zaman hüzünlü melodilere, kimi zaman da serin sessizliklere bırakmış. Bazı bahçeleri rüzgarlara terk edip, bırakıp gitmiş çocuklar. Kendi iç bahçelerinden kaçıp başkalarının bahçelerinde suskun ve çaresiz paylaşımcılar olmuşlar. terk etmeyen bazıları kapılarını sımsıkı kapamış dışarıya ve daha da yükselttikleri duvarların ardına gizlenmişler sessizce. Asla açmadıkları kapıların ardında, kalın duvarların arkasında tek kişilik yaşamların baş rol oyuncusu oluvermişler. Bazılarıysa yüksek duvarların arasında hiç uslanmadan, inatla “ya bu sefer gelen kötü kalpli rüzgar değilse” diyerek nabzında umut atan masallar okumaya devam ediyorlarmış. Kapıları açmışlar-yanılmışlar, bir daha açmışlar- yine yanılmışlar....”bu son” demişler yine olmamış...”bu sefer kesinlikle değildir” demişler daha çok örselenmiş ruhlar....Her seferinde bahçeleri biraz daha solmuş, biraz daha suskunlaşmış. Rüzgarın etkisi öyle güçlüymüş ki artık, bahçenin duvarları bile bu esintiden incele incele aynı bir cam duvara dönmüş...İncecik buzlu camdan bir duvar gibi-- içi görünmeyen, hep bulanık ama çok kırılgan. Artık ne paylaşımlara duyulan özlem, ne yeni bir yanılgıya katlanacak güç, ne de gelene-geleceğe inanç kalmış. Göl aynalardan yansıyan yüzlerdeki hayalkırıklıklarına yılların yorgunluğu da eklenmiş. Hepsi, bütün çocuklar, bambaşka duygularla kendi bahçelerinin mahkumları olduklarını anlamışlar o anda. Onlardan biri de, diğerleri gibi kendini hala çocuk sandığı iç bahçesinde bir gün bakmış ki, aynada kendine bakan çocuk çoktannnn gitmiş ve yerine aklında derin uçurumlar açılmış bambaşka bir yetişkin gelmiş. Ne zaman büyüdüğünü anlayamayan çocuk şaşkınlıkla bakmış göl aynasına ve sessizce haykırmış, “bu ben miyim” diye. Daha kısa bir süre öncesine kadar o göl aynalara bakıp gördüğü ve kendi sandığı görüntünün ne olduğunu anlamış. “Ah” demiş…. “Çocukluk yansımam, gerçek yansımamın üstünde neden durdun bunca zamandır?” Küsmüş göl aynalara… Ama artık yapacak bir şey yokmuş. Kapıda esen yalancı ve dikenli rüzgarlar, içeride, sırça duvarlarının ardındaki ölgün bahçede halâ kendini çocuk sanmışlığın şaşkınlığı varmış. Kapatmış kapısını son defa; dayamış sırtını cam duvara. Bir daha kanıp bu kapıyı açarsa acımasız rüzgarların paramparça edeceğinden emin olduğu aşınmış sırça duvarlarına, geride kalan son çabasıyla destek vererek aynasına doğru yürümüş. Göl aynasında, dökülen güz yaprakları usul usul yüzüyormuş... Dışarıdaysa rüzgarlar, duvarı olmayan bambaşka bahçelere doğru hınzırca esmeye devam ediyorlarmış,... Eliyle yüzen güz yapraklarını dağıtmaya çalışan “çocuk” ani bir kararla ayağa kalkıp bahçesinin kapısına doğru yürümüş. “Güz bahçesini yaza çevirebilir mi insan?” diye düşünmüş. İçindeki çocuk, “zamanı düşlerime bırak demiş”. İçindeki yetişkin, “düşler kırılgandır, tıpkı bu sırça duvarlar gibi. Yaz bakışlarla güze bakmalısın” demiş. Susmuş kelimeler, sözün bittiği yerde. Sessizlik uzamış, uzamış, zaman şaşırmış “neredeyim ben” diye. Çocuk ve yetişkin kucaklaşmış bahçede, “kendi mevsimimizin resmini yapmanın zamanıdır artık” demişler. Sonra, “çocuk”, cesurca kapıyı ardına kadar açmış. “Yetişkin”, önce içinde biriktirdiği o uzun ve acıtan nefesi korka korka özgür bırakmış; sonra, belli belirsiz titreyen elini yavaşça dışarıya uzatmış; eline değen ilk esintiyle birlikte korkusu rüzgâra kapılıp uçup gitmiş, muzip bir gülümseme kalmış geriye. Çocuk ve yetişkin gölgelerini birleştirip sarılmışlar birbirlerine. “Şimdi bizim mevsimimiz başlıyor yaşam” diyerek kalabalığa karışıp, deli rüzgarlara karşı yürümeye başlamışlar Sırça duvarları göl aynalara, aynaları ise doğan güneşe terketmişler. Şebnem S. Tuncel |
||