|
||
| I “Sokakların gözlerinde ışıl ışıl.. İçki şişeleri soğukluğunda, dilimde parçalanmış öyküler...” Dik bir yokuşta sıkıştı eti parça parça olmuş reçine yalnızlığı. Yan kapıda bir fahişe, ötede bir esrarkeş. Üst katta Deli Devrimci Niyazi Amca, Kısır Halime… Araf’da kalmış yüzler yığınağı eski ceneviz balkonu. Yangına tutsak sesler, siluetler... Cehennem ateşlerine emsal sıcaklıklar sarar Kısır Halime’nin ellerini. Yok olur Agos Tapınağı’nın bekçileri ucuz fahişenin kollarında. Ötede bir esrarkeş… Mutlu bir ölüm seslenişi dudaklarında… Ciğerlerinde yabancı bir duman… İsmini bilmediği bir sevgili gibi sarar düşlerindeki silik resimleri. “Ciğerlerinde yabancı bir duman…” Sabahın ölüm kokusu... Eski bir sinema afişiydi. Üstünde kırılgan rüyalar… Naftalin güzler yaşardı Kör Enis. Tutucu espriler aynasında belirsiz. Belirsizler arenasında çilekeş… Yutkunan masallar yalnızı… Kör Enis... Kör Enis’in yanında Murtaza Biten. Karısını satmış çılgın. Dönme dolap kurmacası… Siyah bir kilim hatırası Amed’de. Otuz sekizin ocağı Amed’de, Arhavili bir yabancı… Dilinde sevişen türküler.. Salkım söğüt perişan, Kenger yok, aşk yok, ölüm yok bir mahalle cinayeti Osman. Arhavili küçük, yalnız Osman… Kömür ufalayan, nasırlı garip… Nasılda yağmurdu o gün. O gün toprak kabarmış, hoca yarım yamalak, dua yarım yamalak, cemaat yarım yamalak bir dinsiz tören Osman. Toprağın koynunda çocuk, toprağın koynunda baba, ana, oğul... “ Yağmur gözlü sevda duaları… İçimde serkeşlikler.. Tüner simsiyah hayaller ülkesine...” Sekiz kat giyinmiş Gudi. Gece simsiyah gülen, saçları belinde yılan… Aç, diri, vefasız akıntı Gudi. Samanlılar prensesi… Kirli tırnak yarası sarhoş… Dilinde boğum boğum ergenlik… Hangi kapıya baksan göz… Kapkara.. Esmer umutsuzluklar diyarı… Hiçbir kerhane, böyle bir yazgıyı ağırlamadı daha... “ ...Ki bu sararmış kitap… Hangi Aç’ın zihnine çöker. Bu yansız kahroluş, bu hırçın dalga… Hangi soruya gizli bu yitiş...” Soldaki sokağın başında cesaret yığınağı… Her yan kurşun dökmüş. Her yan pusu, ihanet… Çöplükler sahibi Divan… Kocaman bir pankarta suçlu… Zincirler sahibi.. Kelepçe marşlarında sakat kalmış. Gözleri taştan sert… Kaybolduğunda, nişanlısı asılan Divan. Mele Hesen’in bağrında ağıt, Siti’de isyan... “ ...Zamanın anlamsız tiktakları... Ne filmler yapıldı her yanı çökmüş bu tapınağın göğsünde...” Ankara’ya uzayan lale tüccarları… Beş katar, ikide yalın ayak yaş. Yetmedi, ikide koca memeli dırdırcı. Ankara’ya uzayan kahverengi bir tren… Yerde soğan artıkları, domates çiğliği, Lor, Kete… Geceyi hayâsızca dolduran terler… Yan yana, utanarak atılan kısık çığlıklar… Üç tüccar, iki de koca memeli dırdırcı. İki tok bir aç deliliği dar kokulu tuvalet çıkmazı. Kirli, terli, sıkış sıkış bir kaçamak… Bir tüccar, iki koca memeli dırdırcı. Ankara’ya uzayan kahverengi bir tren… Namussuz cinayetler romanı... “ Kimsesiz cinnetler ırmağında parça parça düşler… Soluk almak geride dursun, pişkin aşklarda kaçak mısralar gibi çekingen olmak yeter. Teceresi okunmamış, maviş gözlü yar bedduası… Yıldırım düşer önüme ardıma. Önüme ardıma kıvır kıvır danteller işlerim. Elim değmez bu kararmış taşların ahengine. Önüme ardıma çığ düşer, el olurum bu sevdasız toprakların tarihine. El olur, kendimi yakarım.” Diyar-ı Ani’de... Ayaz yok bu sabah. Koyunları çıkarır, sütten pekmez içer. Koynunda simsiyah bir çıban… Acısı geceye sığmaz bir belirsizlik… Koyunları çıkarır Elesker. Beynine vuran sivri taşları toplar. Ayaz yok bu sabah… Güneş gerinir tepesinde. Tepesinde deprem… Tepesinde salaş çığlıklar.. Sütten pekmez içer Elesker. Koynunda simsiyah bir çıban… ‘Anlamsızlık: bilgisizlikten.’ Yüz vurur, yol kenarında cinler… Cinler gelir… ‘Tanrı sus emri verdi.’ Koyununda simsiyah bir çıban.. Dört yıl asker, sekiz yıl ırgat… Ermeni babanın kız oğlu Elesker. İki siluet arasında giz… Yok olmuş bir şarkı nakaratı… Dengbej yankısı gırtlağını patlatırcasına haykıran ‘dıle yaman...’ . İki siluet arasında giz Elesker. Ne kadın olabildi ne erkek… Koynunda simsiyah bir çıban… Ölüm türküsü… Kapkara güneş.. Çıban büyür… Çıban büyür.. Çıban büyür... “ Kim, bu gurbetin kıyısında insansızlaşan hayalet? El değmemiş bu yeşil şehrin sırlarına. Bir düdük sesi böler dağ kokulu sabahı...” Evsiz barksız bir Bursa serserisi… Her caddenin yığınağı… Gecenin doymak bilmez sarhoşu. Evsiz barksız şu serseri… Tırnaksız Ali’nin en küçük kardeşi… Tırnaksız Ali ki yeni çıkmış dört duvar kâbuslardan. Her gece, körpeler körpesi Hanım’la düşer kuytuluklar cehennemine. Yakası açık öpücükler diyarında, küçük bir ses yüreğinde… Tırnaksız Ali ki, delikanlı harflerin içinde yoğrulmuş, kol kanat kardeşine. Siyah torbalı katiller anıtı… Evsiz barksız şu serseri.. Tırnaksız Ali’nin en küçük kardeşi Yaşar. Hanım’a âşık düşler biriktirir kör kütük bitirimhanelerde. Gün’e düşer, ardında kanlı harfler. Ah şu serseri… Yeşilin bağrında çılgın kaçamaklar yalnızı. Korkuyla tebelleş yolları… Ah şu serseri.. Evsiz barksız… Gecenin deli fırtınası.. Her bıçak darbesinde kardeş katili mavi... Üç beş kere yokladım. Sağ yanımdan hızla geçip gitti… Bu tarihsiz saatlerin içinde üç beş yalnız... Karşıda soluk bir ışık… Ensar’ın üst katına yerleşmiş haspa… Ressammış… Rumcada bilirmiş.. Aslen Ensar’ın halası olurmuş… Vay namussuz, nasılda sakladı yıllardır kendini... Soğuğu içine çekmiş utangaçlık… Kırık bir sigara dumanı… Kılıç üstünde soluk perdeler... Ya zamanın o köhnemiş haritası ne ola ki... Ola ki Ensar halasıyla yakalanmayaydı… O zaman ister miydim ki… İsterdim be, yetti bu kararmış çarşafın yalnızlığı.. Ola ki Ensar’la yakalanmayaydı haspa... “ Us’umda depremler. Us’umda yok oluşun anlamsız tarihçesi. Koca bir demir kapı… Her gece ağlarım sana...” Uzun bir kadavra çığlığı böler uykusunu. Sobası soğumuş çıkmazlar adası… Sesinde titreyen ihanetler ırmağı… Ayva kokulu güzel… Nedendir bilinmez bu kurmacalığı ama masum da bakmaz. Perihan… Kahverengi tanrıçaların sahtekar yolları.. Üç ay kalmıştı belki de. Dönüşü aldatmanın kıyısında gerçekleşti. Bu nehir “bu soğuk nehir, ağzımda dişlerime dadanmış bu yeşil nehir, seni satın aldığı gün kabardı Mehmet’in yüreğinde. Ah Mehmet… Kastamonu’nun bahçıvan oğlanı.. Muhtar söyledi dün. İstanbul’a uğramayacakmış artık. Perihan ışıklı bir pavyonun gönlüne düşmüş. Boynunda kocaman takılar, sivri bacaklı bir sandalye üzerinde, dört bacak, açık saçık, yalan yanlış, yok pahasına Perihan... Muhtar söyledi dün. Koca bir oteli doyururmuş. Diyarbakır’dan kara yağız misafirler, un tüccarları, mal ağaları, Çukurova’dan parasız Kazanovalar, ırgatlar, yeni yetme kenar mahalle çapkınları, bakir utangaçlıklar... Muhtar söyledi dün. Buradan da gidenler varmış. Yok pahasına Perihan… Yalnız da değilmiş ha, yanında öyle bir avrat varmış ki seksen okka, kaldırsan kalkmaz, yatırsan yatmaz, sen doysan o doymaz... Ah Mehmet… Yüreği ateşler yığınağı. Sunağında baharlar açmış yokluk. Ah Mehmet… Anasının yaşlı umudu.. Bahçıvan oğlan… “Bu demir soğuktur oğul. Sevda ısıtmaz bu delikli demir...” Mahpusluk ki, biz zaten hep mahpustuk.... II “ Dünya, sorgular beni. Değişir rengim. Değişir dilim...” “Üstü başı sararmış, yorgun gözlerinde tütün artıkları...” Selim’in dikkatini ilk yemenisi çekti. Boğazını ve saçlarını tamamen kaplayan duru bir su gibi beline kadar inen bu ala renkli yemeniyi sanki bir yerlerden tanıyordu. Yetmiş dörtte Göle’de bir süre öğretmenlik yapmıştı. Daldı… Karşısındaki kadının nasırlı ellerini hisseti birden gözlerinde. “Hayırdır kara oğul neye dalmışsan.” “Yok bir şey ana, senin gençliğini çiziyordum.” Kadın bir şey anlamadı, boş gözlerle süzdü Selim’i. Yetmiş dörtte Göle’de öğretmendi Selim. Güneş her sabah yüzüne gülümser, bembeyaz bir yıllık hatırası gibi baş ucunda Silvan’lı babası.. Her sabah, olunmaz bir yarayla uyanırdı Selim. Ki bu yara, bir sesin, bir duvarın, bir anlamsızlığın belinde büyümüştü. Naz’ın dizelerini ilk orada, yoksul köy okulunun hayallerinde düşmüştü sigara dumanı çeken sapsarı bir kâğıdın omuzlarına. İlk dize, “Ez nazderekem” “Nazlı yârim Gözümün sarhoş yalnızlığı ....” Kadın terlemiş gözlerini yerden kaldırdı. Selim tedirgin. Bu iz, bu izbe ev, bu yanmış çarşaflar, bu kat kat giyinmiş kadın… Kimdi? Neredeydi? Neden yüreği sıkışıyor, zihninde depremler oluyordu. Neden gelmişti bu yaşlı çaresizliğin yanına, neden? Kadın sigara tablasını çıkarıp Selim’e uzattı. Yaşlı ama halen gözlerine sürme çekiyor... Burnunda ince, keskin bir delik; kapanmaya yüz tutmuş. Belli ki yokluktan satılmış ana yadigârı hızma. Selim, ölümü davet eder gibi, bir çırpıda bitiriyor peş peşe yaktığı sigaraları. Kadında belirsiz bir telaş… “Anlat hele oğul bu ziyaretin nedeni nedir? Anlat hele nasıl bulmuşsan bizi?” Selim poşetteki kitabı çıkardı. Ellerinde anlamı karışık bir tereddüt… “Naz’a bu kitabı vermek istiyorum ana. Bu benim kitabım. Yeni çıktı.” Kadın şaşırdı. “Ne vardır ki oğul o kitapta? Ne yazmışsan?” Selim terlemiş, sırtında hastalıklı bir hava… “Şiir” diyebildi sadece… Kadın şaşkın… İkisi birden daldılar.. Yetmiş dördün Göle’sinde iki yorgun sima… Umutsuz bir aşk hikâyesinin son satırları gözlerinde Selim’in… Kadının nasırlı elleri kitabı kavradı. Gözleri ışıl ışıl parlıyor… Bir ana edasıyla okşuyor kitabı.. “Naz’da seni severdi oğul. Ama babası işte, hem onu hem seni...” “Ana, Naz nerede? Duydum ki kocası çoktan ölmüş. Nerede o?” Kadının gözleri birden doldu. Kitabın kapağını açıp ilk şiiri okumaya başladı. “Naz’a…” “Bu şiiri ona yazmışsan ha oğul? Ama Naz Türkçe bilmezdi.” Selim hemen arka sayfayı çevirdi. “ Burada da sizin dilinizde yazılanı var ana.” Kadın kendi dilinde birkaç dize okudu. “Naz nerede ana?” Selim meraktan çıldırıyor, kadın bir türlü cevap vermiyordu. “Naz nerede ana?” “Naz gitti oğul... Naz... Kanserdi işte...” Kütahya işlemeli solgun bir halı üzerinde çığlıklar… Selimin gözyaşları.. Her çığlığa dolan bir damla yaş… Kısık bir sesle tekrarladı, “Ez nazderekem..” “Nazlı yârim Gözümün sarhoş yalnızlığı ... “ Yükü ağır bir derbeder… Kilise ikonları gösterişliğinde yüce bir yaşam sığınağı… Savrulmuşuz deli divane yollara. Aklı orospuya satan ilahi tecelli… Ne yana aksa bu keşmekeşlik, ne yana kent olsa, duman biçse... Sessiz siluetler tanrıçası bu resim... Daracık bir sokağın başında durmuş, gözlerini kuruluyordu Hasan. Önündeki solgun kaldırım taşlarından utanırcasına, sanki ağladığını anlamasınlar diye sırtını döndü. Sonra elini cebine soktu. Tiksinti veren bir soğukluk yayıldı tüm bedenine. Sımsıkı kavradı iri bakkal bıçağını. Hamza’nın kahvehanesine girerken eli halen bıçağındaydı. En köşedeki masaya oturdu. Hamza edepsiz sözleriyle yanaştı. Pis ağzıyla bu sevimsiz yüz, her zamankinden daha da dayanılmaz bir iğrençlik veriyordu Hasan’a. Rıfat kapıdan girerken, sanki Hasan’ın ezilmiş yıllarına ağladığını anlamış gibi tereddütle yanaştı masaya. Hamza sessizce ayrıldı. Rıfat’tan çekinen bu sahtekâr kahvecinin gözleri kinle doldu. Kendi kendine söylendi “ orospu çocuğu…” Rıfat Hasan’a dokunmaya çekiniyordu. Eskimiş örtünün üstüne çöktü yazı yazmaktan, odun kırmaktan aşınmış elleri. Oduncu Rıfat… Kör dizelerin çocuk bakışları gibi, ne yana tutunsa, erir hülyaları. Hasan sağ cebinden kırmızı bir kâğıt çıkardı. “Dinle bunu. Beş sene önce ona yazmıştım ama hiç okumadım.” Hızla okumaya başladı. “Kırmızıya çekmişsin sen toprak güzeli. Kırmızı akıyor gözyaşların. Yumuk yumuk ellerinde ıssız kuytuluklar… Aç be aç, bi perişan düşmüşsün yollara. Sırtında eskimiş umutlar... Ölüm insana aykırıydı toprak güzeli. Bağrına yosun bağlamış sessiz dilber… Koyun koyuna yatardık senle.. Senle ben, koyun koyuna ağlardık kâğıt helvacının kırık tekerleğine. Üstümüzde sapsarı bulutlar. Sana üşüyerek büyüdüm ben toprak güzeli. Ekinleri büyüten kutsallık… Sana akarak böldüm şu köhnemiş yaramı. Şu köhnemiş yaramı çizdim yorgun sokakların kaybolmuş sahiplerine...” Birden durdu. Rıfat merakla sordu. “Neden durdun?” Hasan camdaki siluete kilitlenip sağırlaşmıştı. Hiçbir şey duymuyor, vücudu kaskatı, camdaki siluete bakıyordu. Hızla ayağa kalktı. Rıfat şaşkın bir halde sendeledi Hasan’ı. “ Ne oluyor sana?” Hasan kapıya doğru fırladı. Melahat karşıdaki ışıksız dükkânın yanından Arap sokağına saptı. Kırmızı entarisine yapışmış koca kalçalarını iştahla sallıyor, etraftaki meraklı bakışları üzerine topluyordu. Hasan elini yine cebine soktu. Alnından akan soğuk terler dudaklarına işliyor, on sekiz yıllık bir sevdanın kaçak pişmanlıklarını tüm bedeninde hissediyordu. Mehalat salına salına girdi et kokan izbe çay evine. Pazarlıksız gözlerle işine koyuldu. Hasan, çaprazdaki masada sessizce bekliyordu. Gençten bir Rum yosmasıyla çıktı Melahat. Sahildeki kayıkhanelerin arasından hızlı adımlarla ilerleyerek, İtalyan gemicilerin azgın sesleri arasına karıştılar. Hasan tüm ömrünü ellerine aldı ve deli gibi koşmaya başladı. Yorgun… Yaşlı.. Gözleri kapandı kapanacak... Yakamoz misali parlıyordu gökyüzünün kollarında ışıl ışıl bakkal bıçağı... *Yan kapının melodileri: bir film ismi Tarkan Toka |
||