|
||
| ALTAY ÖKTEM/ Şeytan Aletleri Fanzinler Demolar Fotokopi Afişler Altay Öktem her şeyden önce şairdir benim için, ama aynı zamanda bir edebiyat savaşçısıdır. Edebiyat savaşçısı dediysem yanlış anlaşılmasın, fanatiklerden, bağnazlardan değil, edebiyatla da, kendiyle de dalga geçmesini bilen, boş vereceği zaman boş vermeyi başaran kalender erbabından... Belki de bu nedenle çok severim Altay’ı. Aslında çok sık da görüşmeyiz. Yine de her görüştüğümüzde daha dün karşılaşmışız gibi sıcak bir sohbet başlar aramızda. Her neyse, konuya dönecek olursak, Altay Öktem, şiirden romana, denemeden fanzin derlemesine kadar edebiyatın her cephesinde dövüşmüş bir adamdır. Şimdi yine farklı bir işe girişmiş: Fantastik Öyküler yazmaya başlamış. Kitabın adı: Aslında Saçları Siyahtı; İthaki Yayınlarınca basılmış. Son kitap hakkında ben sordum, Altay da sizler için yanıtladı. -Altaycım neredeyse edebiyatın her alanında kalem oynattın. Şu edebiyat denen "şey" senin için ne anlam ifade ediyor anlatır mısın? Edebiyata çok ağır, oturaklı anlamlar yüklemiyorum. Bu yüzden de edebiyat zevkli, keyifli bir uğraş benim için. En azından yazarken çok eğleniyorum. Kısacası, kendimi kasmıyorum. Edebiyata böyle bakınca daha verimli oluyor insan. Ne halkı eğitmek, ne entelektüel bilgimi insanlara göstererek dudaklarını uçuklatmak, ne kadınları etkileyip çok satmak, ne de kendime bir yazar, şair kimliği edinip bununla “itibar” kazanmak gibi bir derdim olmadı hiç. O yüzden de belli bir program doğrultusunda, düzenli ve sistemli çalışmıyorum. Şöyle dönüp baktığımda da bir sürü savrulma yaşadığımı görüyorum. Yıllarca tiyatroyla ilgilendim, fotoğraf sergileri açtım; ama bir tiyatrocu ya da fotoğraf sanatçısı kimliği taşımıyorum. Yıllarca şiirle iç içe yaşadıktan sonra roman, öykü, deneme, inceleme geldi arkasından. Daha doğrusu, bunlar kendini yazdırttı, ben de itiraz etmedim. Durup dururken Türkiye’nin ilk fanzin sergisini açtım. Şimdi de barlarda, sert müzikler eşliğinde, makyajlı, farklı koreografilerle şiir dramatizasyonu yapmak gibi bir proje üstünde çalışıyorum. Bu arada dj’lik yapmaya başladım. Dışardan bakılınca kaos gibi görünebilir ama; aslında çok düzenli bir hayatım var. Edebiyat da budur bence; kaosun içindeki düzen ya da düzenin içindeki kaos; aynı şey! -Abicim beni üçlü aşk hikayelerinde hep terk edilen / yalnız kalan ilgilendirir. Mutlu olanlara sözüm yok ama nedense üzüntü çekenler daha önemlidir benim için. Senin şiir de terk edilmişe benziyor. Hiç düşünmüyor musun bu kızı? Üçlü aşk hikayelerinde ille de bir terk edilen olması gerekmiyor. Aşk üçlü de yaşanabilir. Hadi birinin terk edildiğini varsayalım, ille de terk edilen mutsuz, birbirine kavuşanlar mutlu olur gibi düz bir sonuç çıkmaz bundan. Belki biraz bencilim ama, kendimi düşünüyorum daha çok. O anda zevk aldığım neyse, onunla ilgileniyorum. Şiiri biraz ihmal ettim ama, kendimi affettiririm nasıl olsa. Belki de beni terk edip gidemeyeceğini bildiğim için bu kadar rahat davranıyorum. Ne yapayım, o da böyle bir güven vermeseydi bana. Her an terk edecekmiş gibi davranıp, içimdeki “kaybetme korkusu”nu hep diri tutsaydı. Yapmadı. Ama asıl olan her zaman için şiirdir. Roman, öykü, deneme, hatta fanzin incelemeleri bile beni diri tutan, genç kalmamı sağlayan kaçamaklar aslında. Ama bazılarına kendimi kaptırıp ilişkiyi gereğinden fazla uzattığım oluyor... Neyse, kavuşmaya az kaldı. Ocak’ta eski şiir kitaplarımı bir araya getirdiğim “derli toplu şiirler” ve “Sokaklar Tekin Değil” adlı yeni kitabım çıkıyor. Hem de bir sürprizle birlikte... Edebiyatın ve alternatif müziğin önemli isimleri bir şiirimin remix’ini yaptılar. Kitapla birlikte şiir remix’leri de piyasada olacak. Böyle bir libido karşısında şiir beni affeder sanıyorum. -Gelelim "Aslında Saçlar Siyahtı"ya. Kitapta tam 31 fantastik öykü yer alıyor. Fantastik yazmana çok sevindiğimi belirteyim. Çünkü senin de bildiğin gibi bu tür biz de yok denecek kadar az. Bu boşluğun doldurulması gerek. Ama yine de sormadan edemeyeceğim: Neden Fantastik edebiyat? Birçok nedeni var. Bizde geleneksel olarak ağır olma, derli toplu olma, dağılmama gibi anlayışlar ön plandadır ve edebiyata da yansımıştır. Edebiyat tarihine bakarsak; hep tek tür ya da birbirine karşıt iki tür yapıt görürüz. Bir dönem köy romanı vardı ve onun dışındaki her tür roman dışlanmıştı. Şiirde İkinci Yeni, karşısında da toplumcu şiir... Derken postmodern edebiyat prim yaptı. Deneysel, ya da marjinal olan zaten baştan dışlanıp merkeziyetçi bir yapı oluşturuluyor. Muhalif olanın bile sınırları belirleniyor ve muhalifsen böyle yazman gerek diye bir şablon konuluyor önüne. Böylece, muhalefet de iktidarın bir parçası oluyor; kendine çizilen alan içinde görece bir hareket serbestliği tanıyor. Bütün bunlar da bir anlamda değerli olmak, evrensel olmak adına yapılıyor. Roman yazıyorsan Tolstoy’u, şiir yazıyorsan, diyelim Neruda’yı hedefliyorsun. İyi de, bir ülkede otuz tane birden Tolstoy çıkması başlı başına bir felaket olur! Zaten olanaksız. Ağır edebiyat yapacağız diye kendini kasmakla ne Tolstoy olabiliyorsun, ne de “kendin” olabiliyorsun. Hilkat garibesi bir şey çıkıyor ortaya. Kötü zevkten korkmamak gerek. Ucuz sanat, öyle bir şeye denk gelir ki, en iyi sanat olabilir. Polisiye biliyorsun, son yıllarda, biraz da senin etkinle atak yaptı. Hâlâ fantastik, bilimkurgu, korku edebiyatı yok yeterince. Pornografi yok. Saymakla bitmez... Toplumun tektipleştirilmesi için gereken her şey yapılıyor. Bu anlayışı kırmak gerektiğine inanıyorum. İyi edebiyat polisiyeden de çıkar, fantastikten de, korkudan, hatta pornografiden de. Önemli olan insana, insanın özüne yabancı olmasın. Bu arada, gerçeklik kavramının da yeniden ele alınması gerekiyor. Yalnızca sıradan olanın ya da gün yüzüne çıkanın gerçek olduğunu sanıyoruz. Oysa gerçeğin bin bir yüzü vardır. Bu söylediklerim “neden fantastik,” sorusuna verebileceğim yanıtın bir kısmı. Yanıtın en önemli bölümü şu; ancak bu tür öyküler yazabiliyorum. Bunları yazarken zevk alıyorum. Sanırım okur da aynı şeyi; biraz olsun zevk almayı bekliyor. Tıp eğitiminde bir kural vardır; hastayı tedavi ederken, öncelikle zarar verme! Tedaviyi beceremezsen, ya da teşhis koyamazsan bir başka hekim bunu telafi edebilir. Ama iyileştireceğim diye daha kötü duruma getirirsen, hastayı kimse kurtaramayabilir. Yazar için de aynı şey geçerli; okura zarar verme, yeter. Karşımızda yazarlar tarafından boğulmuş, tıknefes bir okur var. Okur bir yana, yazarın kendi “yazma süreci”nden zevk alabilmesi bulunmaz bir nimet gibi geliyor bana. İşte bundan fantastik! -"Aslında Saçları Siyahtı"daki öyküler, özellikle "İskenderiyeli Falcı" bölümündekiler oldukça kısa metinlerden oluşuyor. “Camilla Köprüsü” bölümündekiler ise daha uzun. Söz konusu olan sadece uzunluk kısalık da değil. İki bölüm birbirinden farklı. Bunun bir nedeni var mı? Kitabın ilk bölümü kısa öykülerden oluşuyor. Kısa ve yoğun... Kavramların, tarihin, coğrafyanın, insanın, zamanın, yaşamın, ölümün... altüst edildiği, belki bize öğretilenlerin dışından, başka bir açıdan da bakabiliriz, dediğim öyküler bunlar. Olay örgüleri, giriş, gelişme, sonuç bölümleri yok. O yüzden de alışılmadık, çarpıcı bir sonla bitmiyorlar. Çünkü anlatılan şey alışılmadık ve çarpıcı. Belki de ürkütücü! İkinci bölüm ise daha uzun ve klasik formlara daha uygun öykülerden oluşuyor. Fantastik, bilimkurgu, korku öğelerinin harmanlandığı öyküler bunlar. İlk ve ikinci bölüm arasında ciddi bir zaman farkı da var. On yıldır öykü yazıyorum ve ikinci bölümdekiler son üç-dört yıl içinde yazılmış öyküler. Öyküye bakışımdaki değişim de, iki bölümün farklı olmasındaki etkenlerden elbette. -Kitapta öyküler yazarın ağzından anlatılmış. Yazar, sanki olaylarla ilgisi olmayan bir kameranın soğukkanlılığıyla aktarıyor olanları. Bu kadar nesnel olmanın bir nedeni var mı? Yoksa öylesine mi bu yöntemi seçtin? Yöntem olarak anlatıcıyı öykünün içine sokmadım. O yüzden de olay ne kadar şaşırtıcı, hatta sarsıcı olsa da, anlatıcı bundan etkilenmiyor, dışardan bir gözlemci gibi anlatıyor. Bu yöntemin getirdiği önemli bir avantaj var; anlatan kişi, ya da yazar olarak ben, “böyle bir şey nasıl oluyor?” diye hayretler içinde kalmıyoruz. Sanki her gün böyle olaylarla karşılaşıyormuşuz gibi soğukkanlıyız. Böylece, “bakın ne kadar tuhaf bir şey anlatıyorum,” demiyorum. Aksine, sıradan bir olay gibi anlatıyorum her şeyi. Bu da, öyküyü daha inanılır kılıyor. Zaten gerçeğin sınırlarını tam olarak bilmiyoruz ki... Bu öykülerin gerçek olmadığını kimse kanıtlayamaz. Belki de bizim sıradan sandığımız şeyler, gün gelecek “fantastik” sayılacak. -Tuhaf olanı, acayip olanı yazmanın, sıradan olanı yazmaktan daha kolay olduğu düşünülür. Konu ilginç olduğu için merakla okunulacağı sanılır. Oysa tuhaf olanı, acayip olanı, sıra dışı olanı bir edebiyat metni haline getirmek, sıradan konuları yazmaktan daha zordur. Fantastik konuları yazarken ne türden güçlüklerle karşılaştın? Tuhaf olanı yazmak, sıradan olanı yazmakla kıyaslanamayacak kadar zor. Çünkü her şey pamuk ipliğine bağlı. Kurgudaki en küçük sapma, öyküyü saçma sapan bir metin haline dönüştürebilir. Zaten o yüzden bilimkurgu, korku, fantastik gibi türlerde yazan çok fazla yazar çıkmıyor. İyi bir yazar olmanın dışında, bilimsel gelişmeleri yakından izlemek ve sağlam bir bilimsel bilgiye sahip olmak gerekir. Çok sağlam bir kurgu oluşturmak, bir yandan gerçeğin ötesinde savrulup dururken, bir yandan da gerçeklikle bağı hiç koparmamak gerekir. Çok güçlü bir hayal gücünün yanı sıra, geleneksel korku ve fantastik kültürünü, bunun toplumsal yaşamla, dinle, ahlaki oluşumlarla bağlantısını özümsemek gerekir. Yani kalemin güçlü olması tek başına yeterli değil, bir çok da “artı” gerekiyor. Bunların yanı sıra, yazdığının edebiyatın sınırları içinde yer alması da gerekir... Bunca şeyin ardından, dar bir bakış açısıyla “bunlar kaçış edebiyatıdır” deyip görmezden gelen bir kesim var karşımızda. Bir anlamda onları da eğitmek, geliştirmek zorundasın. Ayrıca, kaçış edebiyatı olduğu bir anlamda doğru. Ama gerçekliğin küçücük bir kısmında kilitlenip kalmak, oradan dışarı çıkamadan boğulup gitmek yerine, arada bir kaçmak da gerekiyor. Ama nereden kaçtığın ve nereye kaçtığın önemli. Doğru yöne kaçarsan, kaçmak güzeldir. -Aslında Fantastik edebiyat için ülkemizde çok iyi malzeme olduğunu düşünüyorum. Bilindiği üzere memleketimiz derinlemesine ve enlemesine birçok kültürü içeriyor. Bu kültürlerin yansımasından, kırılmasından, efsanesinden inanılmaz sayıda fantastik konu ve kahraman çıkar. Öyküler değil de daha geniş kapsamlı bir çalışma, örneğin bu türde bir roman yazmayı düşünüyor musun? Doğru, hiç el değmemiş yoğun bir malzeme var elimizde. Bir çok kültürün bir arada yaşadığı topraklarımız, masallarıyla, dilden dile dolaşan öyküleriyle, fantastiğe ve korkuya zaten günlük hayatının içinde geniş bir yer veriyor. Bizse gerçeklikten kopmamak adına, bu gerçeği göz ardı ediyoruz. Halk kültüründe ya da Anadolu insanının günlük yaşamında inanılmaz sayıda fantastik konu ve kahraman var zaten. Ama edebiyata yansıyan bir tek “Gulyabani”yi söyleyebiliriz. Bunun dışında, olduğu gibi bu türe giren değil de, ucundan bucağından metne bulaşan bazı öğelere rastlayabiliyoruz, o kadar. Kültürel çeşitlik ve zenginlik olarak bizle kıyaslanamayacak kültürler cadılardan tutun da vampirlere kadar bir çok kavramı, bir çok kahramanı yaratmıştır. Roman konusuna gelince, bir yıldır üzerinde çalıştığım bir roman var zaten. Bitmesi neredeyse bir yılımı daha alır. Bir yanıyla fantastik, bir yanıyla da batıda bile çok az rastlanan bir bilimkurgu türüne, biyolojik bilimkurguya yaslanıyor. Hekim olmam da yetmiyor, mikrobiyoloji ve parazitoloji kitaplarını yeni baştan inceliyorum sürekli. Romanda aşklarıyla, ihtiraslarıyla, savaşlarıyla, ihanetleriyle gündeme gelen her türlü bakteriyle karşılaşmak mümkün neredeyse. Çok hızlı tempoda ilerleyen, sürükleyici bir dil kullanmak zorundayım, çünkü ufaklıkların hayatları da çok kısa zaten. Yaşadıkları yeryüzünden hiç söz etmeyeyim, aslında sarmal biçiminde ilerleyen ve küçükten büyüğe iç içe geçen yaşam alanlarından söz etmek mümkün. Bizimki de ortalarda bir yerde yer alıyor belki. Ve tanrı kavramına buradan baktığımızda büyük bir sürprizle karşılaşıyoruz. Roman hakkında daha fazla açıklama yapmayayım. Fantastik, yalnızca cücelerden, elflerden, eğlenceli ama gerçekdışı yaratıklardan oluşmuyor. Sonuç bizi gerçeğin tam ortasına da götürebiliyor. Orada da değil gündelik yaşantımız, inançlarımız bile altüst olabiliyor. Yani romanın kendisinin,, bir bütün olarak yeni bir inanç sistemini işaret edeceğini de söyleyebilirim. Hepsi bu!... Ahmet Ümit, Cumhuriyet Kitap ALTAY ÖKTEM, VARLIK YAYINLARI, 2000 |
||