SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Edebiyat / Dil

Konu: Türk Öykücülüğünde Arayış Dönemi Yazarları/ Zehra İpşiroğlu

Sayfa: [ 1 ]

02.02.2008 17:19:00
Sabahattin Ali ve Sait Faik kendilerinden sonra gelen öykü yazarlarını derinden etkilemiştir. Neden sonra, "Sabahattin Ali çizgisi" ve "Sait Faik çizgisi" olarak nitelenen iki ayrı öykü anla­yışı üstünde gelişti öykücülüğümüz. Genç yazarlar bu iki yazar­dan birini usta belleyip onun çizgisini benimsedi. Sabahattin Ali çizgisindeki yazarlar edebiyat anlayışı olarak gerçekçiliği seçtiler, kırsal kesim insanlarının sorunlarına ve emekçilerin yaşantılarına eğildiler.

          Bu yazarların önde gelenlerinden Kemal Bilbaşar (1910-1983), kasaba gerçekliğini yansıtan başlıca yazarlardandır. Ro­manları daha çok ilgi görmesine karşın, öykülerinin daha başarılı olduğu söylenebilir. Anadolu kasabalarının tipik insanları arasın­daki ilişkileri anlattığı öykülerinde başarılıdır.

          Kemal Tahir (1910-1973) de önce romancılığıyla bilinir. Pek çok romanı yanında, yalnızca bir tek öykü kitabı var. Romanları edebiyat dünyamızı ikiye bölecek tartışmalar yaratmasına karşın, öykülerini topladığı tek kitabı Göl İnsanları olumlu karşılanmış­tır. Gerçekten de, Göl İnsanları’ndaki öyküleri, Kemal Tahir’in iyi bir öykücü olduğunu gösterir. "Arabacı" gibi nefis bir öykü bile Kemal Tahir’in ustalığını göstermeye yeter. Romanlarındaki yanılgılara düşmeden yazdığı öykülerin Kemal Tahir’in aynı za­manda iyi bir öykü yazarı olarak anılmasını sağladığı belirtilebi­lir.

          Yaşar Kemal (1922) de romancıdır elbette. Onun da pek çok romanı yanında, Sarı Sıcak adıyla yayımlanan bir tek öykü kitabı var. İlk yayımlandığı günlerde etkileri büyük olmuş "Bebek" öy­küsü Yaşar Kemal’i öykücü katına çıkarır. Köyün sert gerçekliği­dir Yaşar Kemal’i ilgilendiren; "Bebek" de bunun en çarpıcı ör­neği.

         Bu anlayış neden sonra Orhan Kemal’i (1914-1970) çıkardı. Orhan Kemal ilk öykülerini yayımlamaya başladığı yıllarda Türk edebiyatının çağdaşlık yönsemi doğrultusunda epeyce yol alın­mıştı. Sözgelimi Sabahattin Ali ve Sait Faik o sıralarda öykücülü­ğümüzün etkin adları olarak okunuyorlardı. Orhan Kemal’i, ken­dinden önceki kuşağın toplumsal kaygılarla iç içe öykücülerinin, özellikle Sabahattin Ali öykücülüğünün süreği olarak görebiliriz. Üstelik öyküye Sabahattin Ali’nin getirdiği konu ve sorunlardan daha ileri bir aşamayı getirmiştir. Gecekondu ya da hapishane insanlarının, işçilerin, çocukların içler acısı durumlarını Orhan Kemal kadar sorun etmiş bir yazar edebiyatımızda azdır. Orhan Kemal’in öykülerinde betimlemelerden arınmış, kısa tümcelerden oluşur konuşmalar. Uzun, ayrıntılı ya da karmaşık tümcelere rastlanmaz. Onun öykülerinin insanları hiç kuşku yok ki, başka türlü de konuşamazlar. Küçücük dünyalardan, ancak kısacık ve apaçık tümcelerle oluşan yaşantılar dışavurabilir. Bunu Orhan Kemal’in gerçekçiliği ve başarısı olarak değerlendirmek gerekir.

       Bu dönem içinde İlhan Tarus (1907-1967), Umran Nazif Yiğiter (1915-1964), Samet Ağaoğlu (1909-1982), Mehmet Seyda (1919-1986) gibi, yaşadıkları günlerde ilgi görmüş, ama sonradan okurun ilgi alanından çıkmış öykücüler de var. Bugün onları öy­kücülüğümüzün tarihsel kalıtı içinde değerlendirmek en doğru­sudur.

       Dönemin öykücüleri arasında Aziz Nesin (1915-1995) ile Rı­fat Ilgaz’ı (1911-1993) ayrı bir yerde değerlendirmek gerekir. İkisi de mizah öykücülüğünün ilk akla gelen adlarıdır. Toplumsal ve siyasal yerginin öykü alanındaki dikkate değer bu iki temsilcisi, mizah aracılığıyla geniş okur yığınlarınca benimsenen iki öykücü olarak anılmalıdır.

       Haldun Taner (1915-1986), mizah öğesini yazınsal değerlerle iç içe kullanma başarısını göstermiş bir öykücü olarak, Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz’dan ayrılır. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın halk hi­kâyeciliğinden beslenen, günümüzün popüler ilgileri içinde alı­nabilecek öykü anlayışları karşısında, Haldun Taner’in öykülerini yalnızca mizah edebiyatının içinde değerlendirmemek gerekir.

      Ziya Osman Saba (1910-1957), ilkin içe dönük, duyarlı şiirle­riyle tanındı. Öykücü olarak yeterince değerlendirilmedi, öne çıkmadı. Oysa kent yaşamına ilişkin canlı gözlemler, değişen ge­lenekler ve değer yargılarıyla örülü, geçmiş zamanın olumlu yan­larını ayrıntılarda işleyen, kalıcı öyküler yazdı. İstanbul’un yaşa­dığı yıllardaki yaşamı öykülerinin asıl mekânı olarak belirdi. İki kitabında yer alan öyküleri tek bir kitapta toplandı.

      Sabahattin Kudret Aksal’ı (1920) bir öykücü olarak düşün­mek, özellikle de bugünün genç kuşak okurları için oldukça güç olabilir. İki öykü kitabından sonra neredeyse kırk yıl boyunca öykü yazmadığı ve öykülerinin değerlendirilmediği düşünülürse, bu sonuç anlaşılabilir. Gene de yarım yüzyıl önce yayımlanmış Gazoz Ağacı (1954) ve Yaralı Hayvan (1956) ile öykücülüğümü­ze unutulmayacak bir gelişi var Sabahattin Kudret’in. Sait Faik ve Esendal’ın açtığı yola bilinçli bir seçimle girmiş olmasına karşın, bir öykünmeci olmanın ötesinde başarı kazandı. Kısa öykünün özelliklerini ustaca gerçekleştirmesi sonunda tamamıyla kendine özgü bir yazar olarak öykücülüğümüzde yer etti.

     Necati Cumalı (1921-2001) da bireyler arasındaki çelişkileri duyarlı bir anlatımla verdiği öykülerinde başarılı oldu. Ege yöre­sinin insanlarının sorunlarını işledi. Makedonya 1900 gibi kitap­larında öykücülüğümüzde anlatılmamış yaşamların içinden getir­diği gözlemlerle ustalığını gösterdi.

     Zeyyat Selimoğlu (1922-2000) konularını genellikle deniz in­sanlarının renkli yaşamlarından aldı. Ekmeğini denizden çıkaran insanların günlük yaşantıları, yaşam kavgaları ve sorunlarıyla ilgi­lendi. Hem kişilerinin iç dünyalarını verişi, hem yazınsal düze­yiyle önemli bir başarı gösterdi. Öykülemedeki başarısı, yalın di­li, gerçekçi ve canlı anlatımıyla ilgiye değer öykücülerimizdendir.

      Yusuf Atılgan (1921-1989) romanlarındaki titizliğini öyküle­rinde de sürdürdü. Öykülerini Bodur Minareden Öte kitabında topladı.

     Vüs’at O. Bener (1922) öykücülüğümüzün olanaklarını zen­ginleştiren yazarların ilk akla gelenlerindendir. 1950’lerde yayım­lanan öyküleri yayımlandıkları o yıllarda oldukça tuhaf karşılan­mış, aykırı ve kapalı bulunmuştu. Oysa bugün çok yalın, titizlikle ve özenle örülmüş, usta işi öyküler olarak pekâlâ alınabiliyor. Demek ki giderek çetrefilleştiği görülen sonraki dönem öyküleri de, yakın bir geleceğin okurlarına büsbütün açık ve dolaysız ge­lecektir. Neden sonra Yaşamasız (1952) adlı ikinci kitabından epeyce sonra gelen öykülerinde geleneksel kısa öykü çizgisin­den bütünüyle koptuğu, kendine özgü yenilikçi bir anlatım kur­duğu görülür. 1993’te yayımlanan Siyah Beyaz ile de, çok usta­lıklı, has bir edebiyat adamının gitgide yetkinleşen ürünleriyle çı-kageldi. Titizlik, ayrıntıcılık, kusursuzluk, tutumlu bir dil ve anla­tım biçimi, okura bırakılmış geniş yorumlama alanları... İnsana uzak duruşunu başlıca özellikleri arasında saymak gerekir. Duygucu değildir. İnsanları sevgisizdir, yalnızdır, çevrelerinden ken­dilerini yalıtlamışlardır, tuhaftır... Bununla birlikte, Vüs’at O. Bener’in öyküleri, bütün edebiyatımızın en has, en etkileyici ve us­ta işi ürünleri arasındadır.

      Oktay Akbal (1923), savaşın yarattığı etkiler altında sıkışıp kalan insanların yoksunluklarını, acılarını ele aldığı ilk öykü kita­bı Önce Ekmekler Bozuldu (1946) kitabıyla ilgi gördü. İlkin Saba­hattin Ali ve Sait Faik etkileri arasında kalan, ama sonra kendine özgü bir yazınsal dünya kuran öyküler yazdı. Günlük yaşamın sıkıntıları, duyguları arasında sıkışıp kalan öykü kişileriyle yalın bir öykü atmosferi kurdu. Birbirine benzeyen öykülerindeki bu sıkıntılı kişiliği oluşturmak için, çoğun kendisi ya da çevresindeki gerçek kişilerden yararlandı. Günlük yaşamdan aldığı öykü dilini tam bir damıtmayla yazınsal dile dönüştürdü. Şiirsel özellikleriyle Sait Faik’in öykü diline yakın durduğu da saptanabilir. Öykücü­lüğümüzün tam öykücülerindendir.

      Nezihe Meriç (1925), kadın öykücülerin öncüsü denebilir. "Seçilmiş Hikâyeler Dergisi"nde yayımlanan öyküleriyle (1950-1952) edebiyat kamuoyunun ilgisiyle karşılanan bir çıkış yaptı.Toplum içinde bile kendi duyarlıklarını koruyan kadın kişilerini anlatmadaki başarısı özellikle dikkat çekti. Kadın bakış açısının getirdiği konuları ve kişileri titiz bir ayrıntıcılık, şiirsel bir anla­tımla dile getirdi. Aydın bir kadının kendine sorun ettiği konular öykülerinin de konuları oldu. Erkek egemenliğine dayalı bir top­lum içinde, ezilen, iç dünyaları örselenmiş, geleneklerin kıskacı içinde bunalan kadınları bazen yenik, bazen başkaldırıcı kimlik­leriyle yansıttı. Türkçeyi en güzel yazan yazarlarımızdan; öykü­cülüğümüzün geleneksel yolu ile yenilikçi yönsemi arasındaki en sağlam köprülerden de biridir.

        Muzaffer Buyrukçu (1928) özellikle orta sınıftan insanları, ka­dın ve erkek arasındaki ilişkileri, aydınları işlediği öyküleriyle dikkat çekti. Uzun soluklu öykülerinde gerçekliği geniş bir çev­ren içinde görmeyi amaçladı. Kişilik çözümlemelerinde, kişilerin karşılıklı konuşmalarında geniş bir ayrıntı zenginliğine ulaştı.

      Adalet Ağaoğlu (1929), öncelikle romancı olarak bilinmesine karşın, öykünün izini bırakmamıştır. Öykülerinin çoğunda da romanlarındaki düşünsel yoğunluğun izi görülür. Yüksek Gerilim’den (1974) Hayatı Savunma Biçimlerine, bu özelliği belirgin biçimde görünür.

        Bilge Karasu (1930-1995) edebiyatımızın yenilikçi ustaların­dan, has bir edebiyat adamıdır. Çok ince eleyip sıkı dokuduğu, güç sökülür, çetin metinler yazdığı için geniş okur yığınlarına ulaşamamış, seçkinci bir yazardır. Öykücülüğümüzün özel ve öz­gün bir yazarı oluşu, yazınsal teknikleri büyük bir ustalıkla kul­lanmasında, dahası, kendine özgü anlatım biçimleri geliştirmesindedir. İnsanın iç ve dış çatışmalarını teknik yaratıcılıklar için­de yansıtmayı amaç edindi.

       Sevim Burak (1931-1983) Yanık Saraylar’daki (1965) öyküle­riyle herkesi şaşırtmıştı. Dili, anlatım biçimi, alışılmamış deney­selliği, aykırılığı şaşırtıcı olmayı da amaçlarken yaşama dönük apayrı bir bakış açısı yarattı. Hiç kimseye benzemeyen bir öykü biçimi ve dünyası kurdu. Yaşamı saçmalık, umutsuzluk ve acı olarak anlamaya ve anlatmaya eğilimlidir. Aykırılığı yüzünden edebiyatımızda yeterince değerlendirilememiş bir yaratıcıdır.

      Tarık Dursun K. (1931) ilk yapıtlarında sanayileşmenin hızlandığı bir dönem içindeki Ege insanlarını anlattı. Gençlik serü­venlerini, işçilerin, esnaf ve küçük memurların yaşam kavgasını konu etti. Esendal ve Sait Faik çizgisine sımsıkı bağlı, tipik bir "küçük insanlar" öykücüsüdür. Günlük yaşamın bütün alanların­dan öykü çıkarır. Yer yer ince bir mizahla da örülüdür öyküleri.

       Leylâ Erbil (1931) öykücülüğümüzün serüveninde yapılmış yeni keşiflerin ilk akla gelen adlarındandır. İlk kitabı Hallaç’tan ( 196ı) başlayarak, yenilikçi yazınsal arayışların öncülerinden biri oldu. Dile, kurmaca biçimine, Türkçenin olanaklarına yaptığı şa­şırtıcı buluşlarla dikkat çekti. Özellikle sözdizimini bozan, söz­cükleri değiştiren, yazım kurallarını dilediğince kullanan dil tutu­muyla kendine özgü bir sözdizimi ve anlatım biçimi kurdu. Alı­şılmış olanı, klasik yazınsal biçimleri aşma kaygısı onu yepyeni biçim arayışlarına yöneltti. Varoluşçuluk, hiççilik, bunalım izleklerini neden sonra aşıp daha dışa dönük bir anlayışa, hiç belli et­mediği bir siyasal derinliğe ulaştı.

      Tahsin Yücel (1933), ilk öykülerinde çocukluk yıllarını geçir­diği Güneydoğu Anadolu insanlarının yaşamından kesitler getir­di. Büyük bir dil özenini ilk öykülerinden bugüne titizlikle korudu. Arı Türkçeyle yazdı. Anlatım biçim ve öyküleme tekniğini son yıllarında gittikçe yetkinleştirdiği görülüyor. Ruhsal çözümlemelere dayalı bir dünya yaratmakta başarılı oldu. Neden sonra bir de çok ustaca kullandığı bir mizah dili oluşturdu.   

                                                                                                            Çağdaş Türk Yazını


04.02.2008 11:40:39
gezgin demiş ki

Yetişir   
     
 
Beni hatırladıkça
Arasıra gönlümü al
Sokakta görünce gülümse
Yanıma yaklaş
Az elin elimde kal
Evine misafir geleyim
Kahvemi sen pişir
Taze doldurulmuş sürahiden
Bir bardak su ver
Yetişir...

 
Ziya Osman Saba



Sayfa: [ 1 ]