|
||
| Çalınmış Bir Mahşer İçin Ahval sefil bitler hala uzayın boşluğunda yaşıyor ve içimde bir abdal ağlarken ufuklar caddesinde ufuksuz adam,sesine bir küfür katmış sokaklara saçıyor... arada üşümüş gözlerle,pörsümüş göğüslere bakıyor;üşümüş gözler üşüyo,üşümeye bakıyo... için içimde gerilen hayat ,turuncu laleler ve ıssız insanlık,artık sıcak sözcüklerden utanacak kadar d(üşüyor)! günler, yeni günlere yenilgiler saçıyor... bu yüzden ellerim durmadan uzaklara kaçıyor,gözlerim hep dağlara bakıyor.ben kentlerde rehinken firar ellerim!ellerim üç beş nöbetinde bir askerle kanyak çekiyor,gözlerim yorgun bir gerillayla ufka bakıyor... aklımda diyarbakırlı bir kızın uzak vesıcak gözleri,havada kar,gökyüzü aydınlığında bir çingene cüreti;yollarda aç köpekler,çatılarda ürkek kuşlar üşüyor...bütün yaslı hayatlar n ansısızın bir sonbahar geçiyor... içimde bir sonbahar kırık dökük vagonlar gibi...poyrazım sinmiş,yağmurum dinmiş ve düşlerim darmadağın erken göçen kuşlar gibi. hey kuşlar,daha dün kağıtdan uçaklar, gemiler yapan çocukluğum hangi cehenne min dibine kaçıyor?kaçıyor! kaçtıkça daha çok görüyorum: ölülerin kanında,günlerin meşru kıvamında illegal karmaşalar büyüyor... bir şeyler büyüdükçe sicilim bozuluyor,şiirim deliriyor ve yurdumun toz duman yollarında külhan kasaba şöförleri küfrederek,yarışarak gaza basıyor... bir dağ bingöl'de oturmuş sessizce öbürüne bakıyor... yamacına bir çoban çömelmişde yanlızlığına bir ateş yakıyor ve uzak bir istasyonda bir kaçak,bomboş bir şimendiferde kurşunlanıp düşüyor! insanlar küçüldükçe ölüm büyüyorve herkes seçmediği yasalarla ölüyor... herkes ölüyor ve caddelerden bayat bir proleterya geçiyor;baka baka eskittiğimiz,acıttığımız çağda bir guarnica; guarnica ağlıyor... belki bu yüzden içimde çığlık çığlığa bir sonbahar acıyor içimde bir sonbahar kışların kapısında yaprak döküyor... bayat bir proleterya caddelerden,anılardan esneyerek geçiyor...oysa evvel zaman takvimlerinde umuda gülümseyen sapsarı dişleriyle devrimdi onlar,gelecektiler!çıkıp o sanrılardan hepsi bir yere gelecektiler. şimdi çankırı,malatya yollarında,moskova'da,prag'da evlerinin camlarındaki ışıklı buğular arkasında eski türkü gözleri... akıp geçmiş çabuk nehirler gibi. eski türkü;şanlı proleterya ve müttefikleri(!) proleterya ve şanlı müttefikleri,hala o alaturka çoşkularla kol kola aynı soluk günlerindaracık evlerinde aynı bordurlarıyla,aynı avratlarıyla oturuyorlar ve dünyaya çalınmış bir mahşer gibi bakıp,hala yeni yıllara aynı dişlerle gülümsüyorlar... birde tedavülden kalkmış gencömrümüz;okyanusların unuttuğu kumsallar kadar yanılmış,yanmış ve yanlız ömrümüz;'narodnikler,troçki,finans kapital,oligarşi(!)' ve benim proleteryam: şimdi şiddet ekranlarında hülya avşarın kocaman göğüsleri... kırıkkale ,tekirdağ yollarında eski halkım eski bir düşün devrimi gibi; halkım,hala bir devrim düşü gibi toprak ve insan kokuyor... belki bu yüzden içimde çığlık çığlığa bir sonbahar acıyor içimde bir sonbahar kışların kapısında yaprak döküyor... bir sonbahar: o şimendiferde vurulan kaçağın yüzündeki korkular kadar ölümlere acemi.bir sonbahar: dallarında darmadağın savrulan yaprakların eceli... hey sonbahar ,işte büyük aşklar , büyük düşler düşlar büyük ölüyor! büyük aşklar , büyük düşler buruşuk çamaşırlar gibi yıllara seriliyor... uzaklıklar gidiliyor, yakınlıklar biliniyor ve hep aynı tahakkümün özneleri ,onları paylaço yapıp tarihin çöplüğünde gülüyor...gülüyor! -artık kül oğlu kül'sün sen ;zül'sün zül bu sözlerin üstüne bir çay geliyor;evet ,çay bile içiliyor bu sözlerin üstüne ve belleğimden uğutularla,saralı imgelerle geçen bitmemiş bir şiir ankara'nın ortasında mola veriyor. aklımda hep self servis ömrüm... aklımda piç bir devrimin büyük pankartları,çalınmış alanları,kirletilmiş anıları... aklımda hep vaat eden o bıçkın şarkıları... aklımda kahraman yeminler,yenilmiş militanlarve aklımda diyarbakırlı bir kızın uzak ve sıcak gözleri;hep uzak, ve sıcak kalacak gözleri... belki bu yüzden içimde bir sonbahar acıyor; öyle acıyor ki acılar acısız kalıyor;mevsimler üstüme devriliyor;mevsimler üstüme devriliyor kışlar kış'sız kalıyor! devrimler öksüz,kalemim safsız kalıyor! bizi zaman yeniyor aşklarım aşksız kalıyor... bir sonbahar:açların mahkumların ve orospuların büyük yenişmişlikleri kadar eski. bir guarnica acıttığımız eski çağın enkazında ağlıyor;ötede ter ve sidik kokan barlarda eski yoldaşlar: -heyy sesimize biraz daha alkol katalım kaporası ödenmiş yitik bir devrim ve bütün şaraplar için şarap açalım! diyor... beyoğlu, sakarya,kordon barlarındaeski devrimcilerden caddelere simsiyah bir hüzün sızıyor... caddelere simsiyah yenilgiler sızıyor...ben burada kurşini bir göğe bakarak, diyarbakırlı bir kızınsıcak ve uzak gözlerine akarak,varto'da niksar'da kederlerini göz yaşlarınla öpen çocuklar için ağlıyor ve bağrıyorum: -bu oyunda bütün replikler yalan derken her yeri yasalar,namlular ,dublörler kuşatıyor! içimin sokaklarında evden kaçmış çocuklar üşüyorlar...bir kemanın tiz sesinde günler sıtmalı,günler titreyerek geçiyor... kızılay'da bir ayyaş ,nöbeti yanlış bir gündüzden devralmış gecenin duvarlarına işiyor...kasaba hapisanelerinde mahkumlar aksırıyor,tütün kokuyor,esrar çekiyor... pavyonlarda bir gülnihal,akarsuz sesiyle bir şarkı okuyor rast makamında.. ve yurdumun toz duman yollarında yanık bir bozlak... sesim mi? ulaşmıyor ağladığım dağlara tütünün varmı dosttum ? bir poryazdan geliyorumda... yurdumun toz duman yollarında işçiler harç karıyor yükselen yapılarda;yük abanmış bedene,can ölesiye tutunmuş tene :işçiler harç karıyor yükselen yapılarda. yurdumun toz duman yollarında analar erişte kesiyor sofralarda 'bu gün bizde yarın komşuda sıra.' yurdumun toz duman yollarında mahkumlar marş söylüyor ranzalarda;hasret,kırık kanatlar gibi çöarepıpo düşüyor mazgallara buyurdumun toz duman yollarında memurlar evrak yazıyor,dülgeler ağaç kesiyor şairler şiir yazıyor,halim yurduma benziyor ...halim yurduma benziyor... yurdumun toz duman yollarında,batık gemileri unutulmuş kumsallarıdabüyük toprakların,büyük betonların kıyılarında babalar hevesle çocuk ekiyor yarınlara... bir guarnica aynalarda ağlarken,yarınsız yarınlar bizim ;bu kışlar ,bu kanlar ,bu ölü kırlangıçlar bizim... (içimdeki sonbahar kışların kapısında can çekişerek ölüyor) sonbahar öldü her yüz bir anı bırakıp gitti alkışlar methiyeler ,dosluklar bitti... bilsem size bağrımı açar mıydım hiç bu deniz benim olsaydı batar mıydım hiç sonbahar öldü devrimin yok evin yok sevgilim ormanım yok dalım yok yeşilim bir poyrazdan geliyorum;tütünüm yokgülüm yok gökyüzü öldü... şahdamarım zonkluyor şimdi yüzde yüz yanlız ikikere ikinin dört ettiği kadar mağlubum sabıkalıdır şiirim de şairi kadar sonbahar bile öldü...ömrümde çalınmış mahşerler var,havada kar...önümde gül demetleri,arkamda hançerler var! sonbahar öldü...feodal figranlıklar için karnemi aldımve hiç kopya çekmedim hayat oyununda sınıfta kaldım!eğrildim...artık eğrildim doğruluktan! sonbahar öldü... kapattım dili geçmiş zamanlara açılan kapılarımı;artık yolumda sadece kar varve kirlendi alnımın aklığı bahçem tarumar! (o inkar eski inkar...) yeni bir söz eski bir göz le anlatılmaz! bir meneviş olmalı sözler kesilip atılırken çiğnenmiş bahçelerde ağrıyan karanfiller ağrılarda söz olmalı ve sözlerimiz yeni çağı kuşatmalıdır! varsın yeni bir söz için eski bir göz ölsün ölsün gecelerin ilmeğine suç ortağı çakallar zamanın tortusunda kurutulan anılar büzüşen yanlızlıklar ve ihanete doymayan ihanet ölsün! ben ise her denizde yeni bir liman için ölürüm her deniz yeni limanlarla tükenir,ölür geride martılar çığlıklarla yeniden yeniden hırçın sulara gömülür... denizler kalabalıktır akarsular ise yanlız,sefil durulur ve titreyen eski çağlarda beyhude şafaklar ölür! yeni bir söz için eski bir göz ölür eski bir göz tanıdık rüğzgarlara savurur küllerini ben bir okyanusa adamışsam sesimi bütün limanlar ölür! sonbahar öldü biz gençliğimizle hiçbir yere varamadık üşüdük hep üşüdük de birlikte hala ayrılmadık oysa nereye gidersem yanıma önce kendimi aldım nereden dönersem biraz dağınık kaldım kıyılara vura vura hayatın yosun tuttu düşlerim aynaları kullanarak eskittim eskidi gülüşlerim... ben ömrümün rahlesinde yanlış yüzlerle aşındım baktım,çıldırdım işte isyana ve inkara böyle taşındım! ama bu eski inkar bu sözler bu yüzler eksik ve eski ve eski gülü sula,kanı yıka,toprağı öp,yolugeç;ağıdı,ölümü geç suları,şarapları,salkatanatları...vardığın yerlerde cüzzamlı çağ göreceksin!zemherilerde öğüttükçe şarkılarını,kendini yeniden,yeniden keşedeceksin! eski sonbahar öldü şimdi yeni bir kışı'ım bakarak uzaklara verilmiş sözüm kalmışım tuzaklara... düşerken tuzaklara haydi,sokağa fırla yağmura bakam ,geçer aldırma! bir mezar kaz üşüyen yalnızlığa bir mezar eskimiş ayrılığa... ağarken uzaklara geç yağmuru,ihaneti,külü geç! her şeyi aş ölüme ulaş ölüme dalaş artık kaçtığın yer kaçamadığın yerdir! sonbahar öldü...son kez söylendi o eski sözler şimdi dağlardan kopup tepeme çöken şu ürkek bulut ve erzincan'ın saçaklarıbuz tutmuş dar,matemli evleri bana nal seslerine özlemimi anlatır devrilip giden ölü yılları anımsatır ölü yıllar bana neler...neler anlatır kalbimde bir vivaldi,bir sızı kalır... oysa ben o balçıklarda izler bıraktım yeni yağmurlarda,yollarda esamem okunmuyor ki her yeni güz için yeni şarap açtım yeni şarapların güzleri anılara uymuyor yeni şarapların güzleri anılara uymuyor yanlızlığım kuytularda soluyr,ah ,soluyor! demek hep yanlış kadınlar için atmışım zarlarımı ama atmışım! ve hep yanlış yollara oynamışım ömrümün bütün kumarlarını... yenilgiler kapımı ayaz mevsimini çaldı kalbimde bir vivaldi,bir sızı kalır... artık bu sözlerde olacağım...bu sözleri yazdığım yerlerde kalacağım ve bütün yaslı hayatları toplayarak kışların ortasına;yaslanarak aşklarımın yasına,anıların buğusunu öperek yazacağım...ğusunu öperek yazacağım... . Yılmaz Odabaşı |
||
|
||
| Bagirisan Ucurum GIbidir Sesim Bağırsam Uçurum Gibidir Sesim elimi versem uzaklarda biri var uzaklarda biri..bağırsam uçurum gibidir sesim ben nerede ölsem ölümüme bir hırçın ay dolanır uzaklarda yeni yazlara soyunur kentler yeni sarhoşlara sorhoşluklara ve yaşanır haritalara,tostlara,hava durumlarına göre ve yasalara yasalara göre uzaklar da biri yok bağırsam yasadışıdır sesim! konuşma :sansür sonra,yürüme:ölüm! yaralı çarşılar gibidir sesim ellerim,uzaklığım karalı çarşılar gibi.. uzaklarda bütün çiçeklerin adını sayarım gelmez! hedefi sapmıştır bütün kurşunların,bağırışların yalnızlık ölmez! gün dinince dinmeyince ben bağırsam uçurum gibidir sesim... Yimaz Odabasi |
||
|
||
| Her Ömür Kendi Gençliginden vurulur -Isa’dan sonra XX.yy- I yasarken de söyledim kimse bilmeyebilir bunu fatiha suresi kadar eski günlerin çarmihinda isa kadar yasliyim ve tanrilar kadar çok yasadim kimse bilmeyebilir daha kirlangiçlari yalanci bir dünyada yasiyorum daglari yikilan, dallari kirilan bir dünyada kayip suretler için fotograflara kosuyorum kimse bilmeyebilir... * günleri çarmihinda küle savruldum, ayriliklari saydim bir hançer sapladim nevrozlu bir sevgiye kan bile damlamadi, yürüyüp gittim yüzüme yalanci bir sevinç ilistirdim... II fal bakan çingeneler esmerdi, yalanciydi dönmeyecektin! belki kuruyacaktim; belki çarpa çarpa akacaktim o denizlere intiharlara aktigim gibi o denizlere bilmeyecektin! çikip sina dagina o denizlerle ibranice konusacak, iblis’i kovacaktim; iblis’i kovmak belki yarisini dünyanin kovmak demekti... III bir gülün bir odayi bir lesin bir semti kokuttugu kentlerde bir ömür, çarpar akar da nasil eskitir yatagini kimse bilmeyebilir.. taniktim yargiç ve sanik yürüyüp gittim yüzüme yalan bir mutluluk ilistirdim günlerin çarmihinda isa gibiydim! IV günlerin çarmihinda seni en güçlü yanlarimla sevdim daha çok olsun dedim, her sey daha çok günlerin çarmihinda ben de kendimce bir meryem’i sordum birer birer aralarken bu kentte kederleri diyarbekir, böyle zavalli bir çöl gecesi... günlerin çarmihinda seni agriyan yanlarimla sevdim tutuklu kollarimla yoklugunda burada yillar verdim yoklugunda...burada herkes bilecek bunu! V herkes bilecek bunu tabancaya gerek yoktur sen hakli bir cinayetsin günlerin duvaginda h e r ö m ü r k e n d i g e n ç l i g i n d e n v u r u l u r . . . Yilmaz Odabasi |
||
|
||
| Sakla Yamalarını Kalbim ne gül ne yarın! gül, küle karılmış günlerin tortusunda yarın, vurulmuş yatıyor bugünün avlusunda sakla yamalarını kalbim. insanlar büyüdükçe günler kısalır günlerimiz gibi aşklarımız da yittikleri duraklarda kalırlar sakla yamalarını kalbim. kendini bıçak gibi ışıyan yeni güne bağışla yürü, arkana bakma, ama umursa bazen anılara en çok yakışan elbise birkaç damla gözyaşıdır unutma. |
||
|
||
| Sagolun Arkadaslar. | ||
|
||
| Gözlerin Gök-Yüzünde Bir Dolunay diyelim ki sessiz gecede poyraz sis çökmüs o heybetli daglara yurdun da kar altinda, gözlerin gök- yüzünde bir dolunay diyelim ki sinamissin uzakligin ihanetini seslere çarpmis sesin ama ulasmamis nefesin diyelim ki sarabin dökülmüs, sularin kesik bu hayat seni bir oyuncak saniyor diyelim ki sana çildirmak yasak, sana aglamak yasak, yarin yasak, düs yasak sana diyelim ki üsüyorsun kisacik bir ömrün siginaginda bir çay bile ismarlamiyor hayat! diyelim ki lekesiz hiçbir sey kalmamis artik sis çökmüs güvendigin daglara... kederli bir süvari ol orda! sen orda birakma atini mahmuzlamaktan bikma bu pustlar panayirinda berrak nehirler aramaktan! yasli bir kisa rehin düsse de günler kalbindeki tomurcugu bahara büyüt o tomurcuk düslerin yagmuruyla islansin (o tomurcuklar ki bahçedir bir gün insanliga güllerden hep ilenç mi? sevinçler de devsirmeli bu ayaz mevsimlerden!) çünkü her insan bir limandir bas ucunda tekneler çünkü herkesin hüznü kocaman, asklari dalgin kimi kesik, kaniyor sah damarindan kimi bozgunda yetim dervisan kimi asklariyla, düsleriyle perisan (yamali yerlerinde kaniyor hayat tutundugun yerlerinden soluyor hayat...) bu yüzden saliver düslerini kendi ugruna yansin saliver düslerini ateslere abansin! tutundugun yerlerinden solarken hayat bikma atini mahmuzlamaktan bikma sendeki insan için derin uçurumlar arsinlamaktan... yasli bir kisa rehin düsse de günler bir gün rüzgar esecektir sularin serinliginden bir gün kirlangiçlar da geçecektir gögün genisliginden yasli bir kisa rehin düsse de günler kalbindeki tomurcugu bahara büyüt o tomurcuk düslerinin yagmuruyla islansin çünkü senin de bir ütopyan varsa, i n s a n s i n... Yilmaz Odabasi |
||
|
||
| BİR LİSELİ SİLÜETİ hayat hattında acemi tayfalardık ne avunduk sevinç müsvetteleriyle aşktan ikmale kaldık... bak her sabah bağıran yeni sabaha artık iklimler değişmiş, kuşlar da gitmiş tenimde eski ateş, gözlerimde fer bitmiş heybetli dağlar arasında göğümde yıldız yitmiş... sen hala anılarımın en beyaz yanısın sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın yarısısın sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski bir şarkının adısın... * daha adamlar şehirlere otomobillerle geceler anılarla birlikte gelir siluetin giderek uzaklaşır, düşler de kilitlenir efkarım bir yaralı ayrılıktan beslenir (artık ne teneffüs zilleri çalar ne otobüs duraklarında sabırsız bekleyişler var...) * kimse bilmez yıllar yılı hep aynı beyazla gezmek nedendi olsun! Yirmi yıl seni özleyerek yaşlanmak da güzeldi... Çünkü sen buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın yarısısın sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski çok eski bir şarkının adısın... |
||
|
||
| Yılmaz Odabaşı, 1961 yılında Diyarbakır'da doğdu. İlk öyküsü 1983 yılında "Oluşum" dergisinde yayınlandı. 1985-2000 yılları arasında hikâye, deneme ve makaleleri Yazko Somut, Günümüzde Kitaplar, Düşün, Sokak, Gerçek, 2000'e Doğru, Özgür Gündem, Evrensel Kültür, Edebiyat ve Eleştiri, Varlık, Express, Söz, Cumhuriyet, Siyah Beyaz, Birikim, Öküz gibi dergi ve gazetelerde yayınlandı. Şiir ödüllerinin yanı sıra, düzyazılarıyla, 1988 TAYAD Öykü Ödülü, 1992 6. Adana Altın Koza Film Festivali Film Öyküsü Ödülü, 1992 Çankaya Belediyesi-Damar Dergisi Çocuk Yazını Ödülü, 1994 Çağdaş Gazeteciler Derneği "Yılın Gazetecisi" Ödülü, 1996 Pen Onat Kutlar Film Öyküsü Yarışması Özel Ödülü, 1998 ve 2000 Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü) Baskıya Karşı Cesaret Ödülü'nü kazandı. Kül Aşklar Kuşlar Uzaktı Sonra Şarkısı Beyaz Yılmaz Odabaşı'nın, düzyazılarından oluşan kitapları şunlardır: Eylül Defterleri (Anı, 1991/3. Basım 2000), Güneydoğu'da Gazeteci Olmak (Araştırma-İnceleme, 1994/3. Basım 2001), Sevginin Herkesten Şikayeti Var (Seçilmiş Yazılar, 1996/3. Basım 2001), Bütün Kanamalar Umuttan (Günlük, 1996), Düş ve Yaşam (Seçilmiş Yazılar, 1997/Toplatıldı.), Şafak Keya'da Çıplaktı (Hikâyeler, 1998/2. Basım 2000), Çocuklara Hikâyeler (5-8 Yaş, 12 Kitap/2000), Hayat Bilgisi Notları (Denemeler, 1. Basım 2001), Kuşlar Uzaktı Sonra (Hikâyeler, 1. Basım |
||
|
||
| Neyi Anlatıyorum Ben Bir Ozan Çırağı Bile Olamazken ışıdı öfkemde dolandı gün allı-mor neydi az önce o zifiri karanlık ağarmadan ortalık selam civan dost bozkır mı uyanan güne dönmüş çorak toprak seslerle hele yokla kendini bahçesi olurmuş acılar ülkesinin tomurcuksuz, çiçeksiz çocukları oyuncaksız, şekersiz önceleri böyle değildi insan bir alageyik seker ormanda mağrur, atik acılar yürür insanlarla yollarda insan, ilkyaza vuran öfkeye gül sunan doğruya dost, eğriye düşman sevda olmalı karanın karanlığında pusatsız sevda olmalı bir uçtan bir uca ağlamaksız ve haber haber olmalı ölümün sesi toktur çocuklar duymamalı bak civan dost mevzilenmiş acı bilenir toprağın avuçlarında birşeyler demelisin artık neyi anlatır duvaklı güzellikler neyi anlatıyorum ben bir ozan çırağı bile olamazken Yılmaz Odabaşı |
||
|
||
| Sevginin herkesten şikayeti var! Anahtar sözcük: Sevgi... Artık bütün albenisini yitirmiş, bayağılaşmış ve aşınmış bir sözcük: Sevgi... Her yerde aynı bıktırıcı sözcük yineleniyor; her yerde o sevgi mağdurları, sevgi kırgınları, sevgi yorgunları ve o mağduriyetlerin, kırgınlıkların, yorgunlukların enkazından beslenen sevgi tüccarları, sevgi ihraççıları! Sevgisiz hayatların sahtekâr sevgileri, her gün -sevgi adına- yeni bir mevziyi daha yağmalıyorlar... Sevgi adına ıslah ediyorlar, sevgi adına ifşa ediyorlar… “Öteki”lerin farklılıklarını da “toplum sevgisi” adına, “ahlâk” adına rötuşlayıp, toplumdaki inanç farklılıklarını homojenleştiriyorlar. Bu toplumun sevgiye dair fütûrsuz cesareti, benimse korkularım şimdi... Artık her rezilliğin üstünü sevgiden söz ederek örtüyorlar. Artık her kötülüğün ibresinde sevgiyi de vurgulayan bir yan var... Yıllar önce izlediğim “14 Numara” adlı filmin finalinde, aktristin âşığını bıçaklayan psikomanyak, elindeki kanlı bıçakla genelev sokağında bağırıyordu: “Seviyoruz laaannn!” Hâlâ bu toplumun patolojik sevgileri, bu ülkenin varoşlarından bulvarlarına bir olağan merasim gibi hep aynı uğultuyla yankılanıyor sanki: “Seviyoruuuuz laaan!” Anahtar sözcük: Sevgi... Siyasal İslam, “Allah sevgisi” adına Sıvas’ta çakılan kibriti bile meşru sayabiliyor: “İslam’a göre yaşanamıyorsa, İslam’a göre ölür ya da öldürürsünüz(!)” Bankalar müşterilerini, radyo DJ’leri dinleyicilerini, TV spiker ve prodüktörleri izleyicilerini -yüzlerini hiç görmeseler de- çok seviyorlar(!) Derin devlet, vatandaş seviyor... Öyle sevgiler var ki, “ıslah” etmek için “infaz” edecek kadar (!) Bazı babalar evlatlarını, komutanlar eratlarını, üstler astlarını; özetle her erk kulunu seviyor: Evire çevire, döve söve... Bir yerleri rastgele, içindeki “biz”leri ayırt etmeden bombalayanlar, bir “dava sevgisi” kararlılığını mazaret olarak iliştiriyorlar zalim eylemlerine... Gazetelerde sık sık sevgi cinayetleri... Fail: “Aşkım için yaptım, sevgim için” deyince, maktul olmak adeta bir hak oluyor; katil masum oluyor(!) “Eşkıya” adlı filmde, arkadaşını jandarmaya ihbar edip sevdiğini alan Berfo, “Ne yaptımsa aşkım için yaptım” deyince, izleyicinin kolu kanadı kırılıyor; “hain adam” imgesi, anestezik etkisi olan bu cümleyle altüst oluyor... Cinayetle sonuçlanan bazı evliliklerde fail, “sevişerek evlenmiştik,” diye söze giriyor. Adliye koridorlarında boşanma adayı çiftler, “Biz eskiden birbirimizi çok severdik,” diye söze başlayıp, şimdiyse sevgisizliğini nasıl savunuyorlar. Taraftarlar, takım sevgileriyle silahlanıp yollara dökülüyorlar... Anahtar sözcük: Sevgi... Alkolü seviyorlar; cinnetleri malûm. Otomobilleri seviyorlar; katliamları malûm. Vatanı seviyorlar; infazları malûm. Parayı seviyorlar; “Para için neleri yapıyorlar?” diye sorarak sürdürürsek, bu yazı hiç bitmez. Bu yüzden, “Para için neleri yapmıyorlar?” gibi yanıtsız kalacak bir soruyu yeğleyelim. Doğayı seviyorlar; çevre yağmacılığı irkiltici boyutlarda. Dünyamızda iklim dengeleri değişiyor, buzullar eriyor, erozyon sürüyor, ozon tabakası mağdur... Ormanları seviyorlar; pikniklere gidiyor, yakıp dönüyorlar. Çocukları seviyorlar; çalıştırıyor, satıyor, iğfal ediyor ya da sakatlıyorlar... Hayvanları seviyorlar; gezegenimizde birçok hayvanın nesli tükenmek üzere. İnsanlığın gereksinimleri için her gün dünyada milyonlarca hayvan boğazlanıyor. Etini yiyemediklerinin sütünü içiyor, sütünü içemediklerinin yumurtasını yiyor, hiçbir işlerine yaramayanların ise ya derilerini yüzüyor ya da kafeslere kapatıyorlar. Karada, denizde, havada ne bulurlarsa hırsla, hınçla avlıyorlar.Bazı hayvanları da ehlileştirerek onları doğalarına yabancılaştırılıyorlar; artık papağanlar uçmaz, köpekler havlamaz, kanaryalar ötmez oluyorlar. İnsanın insanlıktan çıktığı yetmezmiş gibi, hayvanları da hayvanlıktan çıkarmayı bir maharet sayıyorlar. Ölüleri seviyorlar; körler öldüklerinde “badem gözlü” oluyorlar... Ölülerin ardından mevlüt okutuyor, helva dağıtıyorlar... Kadınları seviyorlar. Başlıkla ya da fuhuşla onları bir biçimde satıyorlar. Kadın etinden bir sektör yaratıyorlar. Bazı “manken” orospuların bir geceliğine binlerce dolar ödüyorlar; fakat sevgi, sevgi onların dünyasında beş para etmiyor. Kimi “delikanlı”lar fuhuş sektöründe “pezevenk”, kimi patron, kimileri “sermaye” oluyorlar. Bir “cinsel obje”ye indirgenen kadın imgesi, dudakları, göğüsleri, kalçalarıyla reklam, tekstil, hatta otomotiv sektörünün ve medyanın yegâne materyali artık... Kadın eti, cinsel açlıkların da istismarıyla sistemin teminatlarından biri oluyor giderek... Her kentte, mahallede, sokakta aşkı, zarafeti, mutluluğu hiç tatmamış nice kadın, “godu mu oturtan” adamlar tarafından sevgisizliğin kalplerini kemiren kıskacında intihar boğuntularına terk ediliyorlar... Analar, yüzlerinde bir çağın matemiyle kayıp evlatlarını soruyorlar. Hepimizi bir ana doğurdu ve hepimiz mutlaka bir kadını çok sevdik; ama kadınlar, büyük aşklarında da, yaşam ve ekmek kavgalarında da, o çaresiz ve anaç acılarında da –büyük oranıyla- erkek zulmünün saçaklarından kurtulamıyorlar. Çünkü her kötülüğün ibresinde sevgiyi de vurgulayan bir yan var... Anahtar sözcük: Sevgi... Sevgi, artık bir istila mazereti... Ne çok sevgisiz sevgi; artık sevgisiz sevgi... İncil’den bir cümleyle, “Bizim sevgimiz ve bütün insanlığın sevgileri...” Her şeye panzehir sevgiler, kurutulmuş sevgiler, satılık sevgiler... Adı çok telaffuz edilen, ama kendisi pek ortalarda görünmeyen sevgi: “Bizim sevgimiz ve bütün insanlığın sevgileri.” Bu “büyük sevgi”lerin pervasız basıncı, geride yaralı kalpler, parçalanmış hayatlar, mağlup insanlar bırakarak ilerliyor; sarsarak, artarak, kırıp dökerek, yok ederek; bayraklarını, inançlarını, uyruklarını ve tüm farklılıklarını birbirlerinin gözüne sokarak seviyorlar. Seviyorlar! Amansız, acımasız seviyorlar! Sevdiler mi “Allahına kadar” seviyorlar; ölesiye ve öldüresiye... Tekil, öznel, hakiki sevgilere aşina değiller; bu yüzden sevgilerini hep birlikte, adeta bir toplumsal histeriye dönüştürerek bağıra çağıra duyuruyorlar. Hırsla, hınçla ölüm kokan sevgilerini haykırıyorlar: “............... mezar olacak!” Bazen sevgilerine merhametsiz bedduâlar iliştiriyorlar: “Seni sevmeyen ölsün!” Yetmiyor, faşizanlaştırıyorlar: “Ya sev ya terk et!” Hazır, şablon sevgiler tüketiyor ve hep aidiyet öğeleri içeren sevgilerin özneleri oluyorlar. Ötekilere ise asla bu dayatma sevgileri reddetmek gibi bir şans tanımıyorlar. Hâlâ bu toplumun sevgileri, bu ülkenin varoşlarından bulvarlarına bir olağan merasim gibi hep aynı uğultuyla yankılanıyor sanki: “Seviyoruz laaannn!” Anahtar sözcük: Sevgi, istilanın meşruiyeti; artık bu sözcükten tiksiniyorum! Sarsarak geçiyor bu sevgi, yıkarak, artarak, boğarak! Günbegün meşrulaşan bir “sevgi” bu: Öyle hoyrat ve öyle örseleyici! Anahtar sözcük: Tiksinti! Şimdi bir temmuz akşamı, dışarıda güneşin bir güne daha vedasıyla üzerimize kapısı kilitlenen bir cezaevi koğuşunda ter içinde on kişiyiz. Koğuşumuzun kapısının mazgalından, dar pencerelerin demir parmaklıklarından sanki gaipten sesler yankılanıp kulaklarımda uğulduyor; sanki varoşlarından bulvarlarına bütün kentleriyle, kasabalarıyla bir ülke topyekûn üzerime eğilmiş bağırıyor: “Seviyoruz laaannn!Seviyoruz laaaaaan!” O an, bir gün yine dışarıda, serviler arasında rüzgârların hafifçe avurtlarımı okşayacağı yıldızı bir yaz gecesi düşüm birden heba oluyor! O an kalbimin sokaklarında kuşlar ölüyor... Anahtar sözcük “tiksinti” olunca, yüzümü de tiksintiyle buruşturuyorum. Sonra sol cebimdeki kâğıt mendili çıkarıp alnımdaki ter tanelerini boğuntuyla silerek mırıldanıyorum: “Ben sevmiyorum! Sevmiyorum lan! Siz de beni sevmeyin! Siz, benim sevdiklerimi sevmeyin! Çünkü imha ediyorsunuz!” Sonra kalemimi yeniden elime alıp sımsıkı kavrayarak, kırarcasına, bağırırcasına yazıyorum: “Kaçalıım sevgili, bu karanlıkta bir şeyimiz yook bizim...” YILMAZ ODABAŞI |
||
|
||
| İnsanlığın Gönlündeki Leyla'lar.. Leyla, hiç güzel değilmiş. Mecnun’a sormuşlar: “O kadar eziyet bunun için miydi?” Mecnun yanıtlamış: “Hayır, gönlümdeki Leyla içindi...” Herkesin gönlünde bir Leyla var. Günümüz insanının yazgısı, biraz da gönlündeki o “meçhûl” Leyla’yı bulamamak olmalı. Üstelik herkes bir başkasını seviyor ve büyük çoğunluk kendisini sevene âşık değil... “Mutlu aşk yoktur,” diyen şair Aragon’un bu ünlü dizesi, “Mutlu aşkın yazılı tarihi yoktur,” cümlesiyle tamamlanmış. Gerçekten de mutlu aşkın yazılı tarihinin olmadığını görülür. Avustralyalı antropolog Robert Brain’e göre aşk, bir içgüdü değil, kültürdür; eski Yunan’da doğan, Ortaçağ Avrupa’sında yüceltilen ve özellikle 20. yüzyılda çağdaş kurumlar tarafından allanıp pullanan bir kültür… Bütün rituelleriyle birlikte evlilik, yani özel mülkiyetin korunmak istendiği kapitalist toplumların meşru aşk anlayışı, kesinlikle bir gereksinim değil, bir kültürdür. Ama aşkın, gerçek aşkın bir kültür olup olmadığı sorusunu düşünmek gerekiyor. Aşk bir içgüdü mü, yoksa bir kültür mü? sorusuna kendi yanıtım, kesinlikle bir içgüdü ve bir gereksinme olduğu biçimindedir. Aşk ve sevgi gereksinimi, insanın kendi varlığının ağırlığından, ona karşı edilgenliliğinden bir başkasının varlığına yönelerek ve onun varlığında eriyerek varoluş acısını dindirme çabasıdır da aslında. Levinas, “Varolmak bir lütuf değil, bir ağırlıktır,” der.Yine Levinas, “Toplumsal ilişki, insanın kendisinden sıyrılma mucizesidir,” derken, Sartre ise şu saptamada bulunuyor: “Başkası, benim için kâh varlığımı benden çalan, kâh bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır," demektedir.Bu yüzden varlığımız, başkasının varlığı ve onun bize atfettikleriyle anlam kazanır... Bu yüzden aşk, kişinin kendi benliğini de hissedebilmesi için –yalnız anatomik-fizyolojik değil-biyolojik ve psikolojik bir gereksinmedir. Geçici bir körlük hâli olduğu da söylenebilir. Bu körlüğün gördüğü, sadece sevilenin siluetidir. “Sevilen yüz, bir yandan tüm yüzleri tekeline almıştır bir yan- dan da hiçbir zaman açık seçik hale gelemez. Aşırı dikkat aşığın bakışını bulanıklaştırdığından, ondan hatıra resme tekrar tekrar bakılır. O yüzden ‘yanımdayken bile hasretimdin’denilir. ‘Aşk, betimlemenin yasak olduğu yüz dinidir (Finkielkraut).’ Bu yüzden halk arasında aşkın, ‘çarpık bacakları düz görme sanatı’ olduğu da öne sürülmüştür; çünkü âşık, sevgiliye eleştirel bakabilme ve muhakeme yeteneğini yitirmiş tir, şuursuzdur; bütün enerjisiyle sevgiliye odaklanmıştır, fakat onu da tam göremememekte, göremediği için de sürekli idealize etmektedir. Eğer, bir içgüdü değil de bir kültür olsaydı, kişiyi çılgına çevirip ölümlere götürebilecek kadar güçlü bir duygu olabilir miydi? Kişinin aşk, sevgi gereksinimi, sonsuz bir susamışlıktır. Varlığın acısını dindirmek, beğenilmek, onaylanmak, arzulanmak, inanılmak, sevilmek, karnını doyurmuş ve sosyal güvenliğini sağlamış her insanın en doğal gereksinimidir. Dünyaya gelmiş olmasının da ona verdiği bir haktır bu; engelenenez, gasp edilemez, yasaklanamaz… Sokrates, “Benim tek bilgim var, o da aşktır” derken, günümüz insanının ise büyük oranının en son bilgisi aşk şimdi. Aşk, dünyamızın en eski ve en evrensel ideolojisi de sayılabilirse, ona yabancılaşmak, insanın doğasına, miladına yabancılaşması da değil midir? Etle tırnağın ayrışması gibi doğadan koparılan insan, metropollerin geniş caddelerinde bir hız ve karmaşaya kalırken, kuşkusuz aşk da doğasına yabancılaşıyor. Aşkın şeffaflığına, temizliğine aşkın kendisinden başka her şey karılınca, metalaşan aşk özünden yalıtılıyor. Bu yüzden nice yanılsamanın ve cinsel tercihin adı yine “aşk” olarak aramızda dolaşıyor. Adı dolaşıyor, ama kendisi pek ortalıkta görünmüyor... Şiddetin örselediği çocuklukların onulmaz yaralarını hasta ilişkilere taşımak için herkes kendi Leyla’sını hummalı bir bekleyişle arıyor... Fakat hasarlı kişiliklerle asla bulamayacak larını, buldukları an yitireceklerini ya da nasıl heba edip her şeyi bir çırpıda tüketeceklerini hiç bilmeden... Bizim insanımız daha çok “koşullu” seviyor; oysa aşk, koşulsuz sevebilmektir. Aşk programlanıyor; bu da doğasına aykırıdır. O programlanamaz; gelir, bulur sizi ve “git” diyemezsiniz... “Benim istediğim gibi biri olursan seni sevebilirim” gibi üsluplarla aşk pazarlığa yatırılıyor; halbuki aşk, pazarlık konusu edilmeyecek belki de ilk insani edimdir. Aşk, sevgiliyi nasılsa öyle sevebilmektir, benimsemek ve içselleştirip kabullenmektir... Bizdeki aşk anlayışında öncelikle “sahiplenme” ve “mülkiyet” duyguları öne çıkıyor. Bu da “kavuşma” ile anlam bulabiliyor; oysa ki çoğu zaman kavuşulan an’dır ayrılık... Yıllar önce yanımdaki bir genç kızı, kişiliği ve birikimine çok inandığım bir ağabeyime göstererek, ”Ben bu kızı seviyorum ve onunla evleneceğim,”dediğimde, gülümseyerek yanıtlamıştı beni: “Neden?Aşkınızı öldürmeye mi karar verdiniz?” Bu yüzden aşk, her zaman kavuşmak değil, gerektiğinde bırakıp gitmesini bilmek oluyor... Bunu bir aşığa anlatabilmek bazen çok zor olabilse de. Bir de aşkın öznesiyle gerçek bir özdeşleşmeyi ille de birbirimize benzemekte arıyoruz. Oysa herkesin tek kişilik demokratik özerk cumhuriyet olabildiği sağlıklı kişiliklerde soluk alabilir aşk.Bir an- lamda zıtların da birliğidir, diyalektiktir bir şeydir aşk.Benzerleriyle ancak iyi dost olabilir insan. Üstelik aşklar değil, en çok da dostluklar kalıcıdır… Gerçek aşk, tutkudur. Tutku yıkıcıdır. Acı çekmeyi koşulsuz göze almaktır aşk. Şimdilerde ise hafta sonu eğlenceleri için âşık olunuyor (!) Mutlu olmak için! Oysa ki mutluluk diye bir şey yoktur yaşamda; olsa olsa “mutlu an”lar olabilir insan ömründe... Aşk, kişiliğin harcıdır; acıyla başlar ve çoğu kez acı çekerek o ilişkiyi tüketirsiniz. Yaralanır ve yaralarsınız. Bazen sevginiz mağlûp gelir. Yenilmesini de bilmektir aşk...Yenilmesini ve bırakıp gitmesini...Yıllardır kimin olduğunu hiç anımsamayamadığım -belki de benim- şu iki dizeyi pek sevmişimdir:”Can çekişen aşkları da vurmalı…/Vurmalı Ve sıradan bir intihar süsü vermeli!” Aşk tenhalığı severken, şiimdi metropol aşkları, bulvar aşkları merkezi caddelerde, cafe’lerde, barlarda kümeleniyor; herkes birbirinin nesnesi, birbirinin vitrini.Sonra herkes sistemin nesnesi, herkes sistemin öznesi... Barların loş ışıkları arasında gecenin ilerleyen saatlerinde alkol ve parfüm kokusunun baş döndürücülüğü refakatinde fısıldanan sevgi sözcükleri, aşkı değil, daha çok da cinselliği kışkırtıyor. Sonra mı? Sonra sevgisiz, dağınık, terli yataklardan geriye bazen tanımsız bir keder ve yalnızlık duygusu kalıyor... Rousseau, “Gerçek aşk bağlılıkların en temizidir” diyor; şimdi görülmekte ki, aşk adına toplumumuzda nice kirlilikler yaşanıyor. Aşk, her gün mevzi kaybederek biraz daha ihanete uğruyor.Bu, bütün dünyada da artık böyle. Gerçek aşkın Leyla’nın kendisine de gereksinimi yoktur aslında; herkes kendi sevgisini sever ya da aşk, bir kitabımın adında da vurguladığım gibi: Aşk,Tek kişiliktir… Edebiyat tarihi de bir anlamda aşkın tarihidir.Dünyada birçok yazar ve şair de büyük aşklarıyla anılmış, yaşadıkları aşklar okurları tarafından ilgi ve sempati odağı olabilmiştir. Kimilerinin de sevgililerine yazdıkları mektuplar, edebiyat tarihinin unutulmaz yapıtları arasında yer almıştır. Kafka’nın Milena’ya mektupları bu türün başyapıtlarından biridir. Balzac da tıpkı Kafka gibi yüzünü hiç görmediği, sesini duymadığı bir kadına binlerce mektup yazmıştır. Henry Miller, Hoki Tokuda adlı Japon kadınla aşkını ve yazışmalarını evlilikle sonuçlandırmıştır; fakat üç yıl kadar sonra ayrılmışlar ve ayrıldıktan sonra da Miller’in aşkı, mektupları sürmüştür.S. Zweig’in mektupları da, mektup aşklarının önemli örneklerinden biridir. Nietchsze’nin, kendisini reddeden Lou Salome’ye aşkının, uzun yıllar nefret ve hayranlıkla katışık duygularla sürdüğü bilinir. Tolstoy, tam kırk sekiz yıl birlikte yaşadığı Sonya’yı, ansızın terk eder ve aynı gece bir istasyon şefinin odasında son nefesini verir. Pavese, sevdiği genç kadın tarafından reddedildikten sonra, bir otel odasında fazla miktarda hap alarak yaşamını sona erdirir. Yine Aragon’un Elsa, Mayakovski’nin Lili Brik, Eluard’ın Gala, Sartre’nin Simone de Beauvoir, D. H. Lawrance’ın Frieda, Duras’ın genç aşığı Yaan Andrea, Nâzım’ın Piraye ile aşkları, edebiyat tarihinde anılan ünlü aşklar arasında yerlerini almışlardır. Rosenbergler gibi siyasal kişiliklerin aşkları da ayrı bir sıralamanın konusudur. Shakespeare’ın Romeo ve Jüliet karakterleri, aşk konulu anıt yapıtların başında gelir. Marquez, ‘Kolera Günlerinde Aşk’ adlı yapıtında, mutsuz bir aşkı çok sarsıcı bir üslupla anlatır. M. Duras’ın beyazperdeye de uyarlanan ‘Sevgili’si, Aytmatov’un ‘Cemile’si, Şeyh Galip’in ‘Hüsn-ü Aşk’ı, Mehmet Rauf’un ‘Eylül’ü, Halit Ziya Uşaklıgil’in ‘Aşk-ı Memnu’su, daha yenilerden Ahmet Altan’ın ‘Kılıç Yarası Gibi’ adlı yapıtları, ilk elde aklıma gelen aşk konulu bazı hikaye ve romanlar. 14. yüzyılda yazılan “Mem u Zin” destanı, yazılı Kürt edebiyatının unutulmaz güzellikteki aşk destanlarından biridir. Bu listeyi sayfalar boyu sürdürmek mümkün. Bizim şiirimizde aşk temasından söz edebilmek için, Divan şiiriyle başlamak gerekir. Divan edebiyatı, aşk şiirlerinin mükemmel örnekleriyle doludur. Cumhuriyet dönemi Türkçe şiirin en büyük ustası Nâzım Hikmet’in ‘Saman Sarısı’ adlı şiirini ve diğer aşk şiirlerini anmak ve Nâzım’ın aynı zamanda büyük bir aşk şairi olduğunu vurgulamak gerekir. “Yazıklar olsun o gönüle ki içinde bir ateş yoktur,” demiştir Ömer Hayyam. İçinde ateş taşıyan şairlerden biri de Ahmed Arif’tir; o da aşkları, inançları için yaşayıp ölenlerin destanını yazmıştır. Büyük inançlar da büyük aşklardır elbette. Edebiyat tarihi, gönüllerinde inançları için, aşkları için büyük ateşler barındıran şairlerle anılır. Zaten gönlünde ateş olmayan adamdan da şair olmaz, olduğu da görülmemiştir... Cemal Süreya, “Yoksuluz, gecelerimiz kısa/Dört nala sevişmek lazım,” dedikten sonra gecelerin, ömrün kısalığını ‘erken’ ölümüyle göstermiştir. Ahmet Muhip Dranas’ın ‘Serenad’, B.Necatigil’in ‘Solgun Bir Gül Dokununca’, C. Külebi’nin ‘Hikaye’, Attila İlhan’ın ‘Ben Sana Mecburum’, Edip Cansever’in, ‘Gül Kokuyorsun’ adlı şiirleri unutulur aşk şiirleri değildirler. Bu listeyi hayli uzatmak mümkün. Bir kitabımda şöyle diyordum: “Aşklarda da büyük cehennemler vardır aslında, ama ne gam, herkes bir cennetmiş gibi koyulur aşka...” “İnsan sevilmek istiyorsa, önce sevilmeye değer olmalıdır,” diyor Goethe. Eğer ki siz, duygularınızda, düşüncelerinizde samimiyseniz, insansanız, bireyseniz, dosdoğruysanız, sınırlarınızı ve insanın sınırlarını biliyorsanız, bir başkasına inanmadan önce kendinize inanıyorsanız, aşk gelir sizi bulur ve git diyemezsiniz. Benim öğrendiğim ise, aşk, ürpertili, iyi bir cehennemdeki tedirgin mutsuzluktur. Bu yüzden böyle bir sosyo-kültürel ortamda ve böyle bir şiddet toplumunda aşkta sağduyuyu arayanlar, daha evlerine birer Şanso Panço olarak dönen yapayalnız birer Don Kişot’tur Bir hikayemin finalinde vurguladığım gibi, unutulmamalıdır ki: Aşkın kavgasını veremeyenler, hiçbir şeyin kavgasını veremezler; aşkın özgürlüğünü yaşamayan ve yaşatmayanlar ise, hiçbir özgürlüğü hak edemezler! Ve her şeye rağmen: Aşk, dinmemiştir/Yine de dalgındır elleri aşkın/Ve sıcaktır bir yurt kadar... Yılmaz Odabaşı |
||
|
||
| Yalnızlığın Atlası: I hayat, çarpar ya ağırlığını camlarına evlerin, ışıklara aldanmayın, evler de yalnızlıktır, evler de... siz çekersiniz gece büyür, gece çeker de bazen siz küçülürsünüz; geceler yalnızlıktır... yalnızlığın tablosunu çizer ufukta biri, atlasını yalnızlığın uzak sularda bir gemici; birileri sınırlar koyar, haritalar basar biri; oysa harita basan bütün matbaalar suçlu, bütün silgiler yalancıdır haritalar yalnızlıktır... kaç bin ışık yıl uzağız belki de en uygar gezegene... ay tutulur- sa ay orda bir yalnızlıktır yalnızlıktır emzirdiğimiz göz göre göre... II yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak. biz yine de çiçekleri sulamayı unutmayalım, ama yalnızlığımız çiçeklere de kalmayacak... bu gezegen her gün milyonlarca ton ağırlaşıyor; her gün aşksız, azıksız azalıyoruz... azalıyoruz, çoğalıyoruz: ikisini birlikte tartsak azlığımız çok gelecek. yerkürenin son jesti insanın dehşet yalnızlığı olacak! bunu bilmek için kutsal kitaplara gerek yok; işte hiç de kutsanmayan bir kitap bile bunu söylüyorsa, inanın, yalnızlığımız kitaplara da sığmayacak... III bir ölüdenizdir yalnızlık... bir çınarın upuzun gölgesidir çınar boylu yalnızlık; atlasına akbabalar, haramiler tüner de kendi olmakta diretir yine... IV her insanda birden doğan, ama can çekişip ölemeyen yalnızlık. herkes bir evrede anlar bunu; kimileri de menapozlarda, antropozlarda, bir gözaltında, uzun bir yolculukta ya da. dal değil, köktür yalnızlık; kurumuş olmalıdır ve bir daha yeşermez... V okyanuslar analarıdır denizlerin; gökyüzünün anası yok: gökyüzü yalnızlıktır. kurt dağında, kuzu sürüsünde, çoban kavalında yalnız. kalabalık, kabarık verirsin kavgalarını; bin yumruğun tek olup göğe doğrulduğu günlerde de, akşam, dönerken evine ekmeğin kadarsın... yazıyorsan duyarlığınla yalnızsın kendi derininde; duyarlığınla: suya yazılan sözlerle... en az yalnızlık çeken şairlerdir yine de; bölüşürler seslerini birlerle, ikilerle, beşlerle, ama beşlerle... VI o, sevgiyi kendi için istiyor; sevgisiyle yalnız. onu değil, ben sevgimi seviyorum, sevgimle yalnız... yalnızlığı deşiyorum: yapayalnız, yapayalnız! sonra bölüyor, bölüşüyor, topluyor, çarpıyor ve çıkarıp giysilerimizi birer birer sevişiyoruz; susup kalıyoruz belki, çekip gidiyoruz. geride kalanın adını yalnızlık koymaktan hep ürküyoruz... işte kadınlar da, erkekler de doymaz uzuvlarıyla birer yalnızlıktır... doğasının insana ihanetidir yalnızlık; özünde yaşamın da, ölümün de birer ihanet olduğunu kavradığımızda sorun yok... VII tek kişilik kalabalıktır aşk. aşk tek kişiliktir; ikinci kişiye bilet yoktur. kendinin yayasıdır aşkta ikinci kişi, kendinin mayası; herkes kendi sevgisini sever... aşk nedir incil’e göre? nedir tevrat’a, zebur’a, kur’ân’a göre? bu kitaplardaki aşklar, küfürler neyin rengine göre? insandır, insan aslolan: insana göre! bir bedeni o kıyısızlığa bırakma saati geldiğinde gitmek bir yalnızlıktır. bütün gitmeler yalnızlıktır. kalmaya göre... VIII sevginin ve cesaretin cesetleriyle günler ağır ve kirli, tortusunu bırakırken ömrümüze; günler, düşlerimize, özlemlerimize... uzaklığın şakağında kaç namlu kim bilir yakın olmasın diye? sonra biz, burada uçurumlara teslim gençliğimizle... IX en rezil parayla insan arasındaki yalnızlıktır; hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir aşk, hiçbir kitap bu yalnızlığın kurallarını bozamıyor. bu da bir yalnızlıktır... X “yalnızlık bir yağmura benzer...” yağmurdan önce biz, bütün çılgınlıkları bir bir bölüştük. bir bir türküleri, telaşlı koşuşları; silahları, tabuları, ayrılıkları; çoğaltıp yalnızlığımızı feodal tekkelerde, ellerimizin üzerinde bir el bile yokken bölüştük vuruşları. sonrası geceydi ve yalnızdık: çoğalttık susuşları... yağmura yakalandığımız gece- ye çarptık; geceye hiçbir şey olmadı, ama biz paramparçaydık! ve hayat gaspetti o vakur duruşları... XI hâlâ dağların üstünde, zambakların içinde işte şu hayat; destan ve yalnız hayat! yalnızlığa halay halay ellerim; kırılası, kırılası ellerim! benim ellerim, yuh ellerim, şair ellerim... kalemini silahıyla koruyan, kalemi de, silahı da yalnız ellerim; “yalnızlık bir yağmura benzer” yağmurlarda sırılsıklam ellerim... XII daha birileri bir yerlerde yaralardan söz ediyor; sonra binlerce ses o bir sesin üstüne, belki de yüzbinlerce... ama kime anlatılır ki yara, orada yara olarak yalnız. yarayı anlatan, anlatırken; yara ise yara olarak yalnız destan ve yalnızdır hayat kırılası ellerim herkes kendine göre bir yalnızlıktır... XIII iyi ki doğmadınız hiç doğmayanlar ya da doğması olasılık kalanlar. doğarken biz de spermdeki olasılık kadardık; o olasılıkla doğmak veya doğmamak üzere yalnızdık. şimdi de yaşamak ve ölmek hâlâ bir olasılıktır. her mengenede, kederde en çok da yaşamak bir olasılıktır. sevişmek ey, yaşamak bir olasılıktır! XIV yalnızlığı sevişirken eksiltiyor, eskitiyor ve eskiyoruz... seviştiğim gece emzirdiğim gecedir. özümü katarım ona; geceyi kanatırım, gece beni kanatır... geceyi kanatırız, gece bizi kanatır. geceler insanlığımız insanlığımız yalnızlıktır... XV giderek insanlaşıyor, uygarlaşıyor ve insansızlaşıyoruz... “görgü tanıklarının ifadelerine göre” dağınık yüzü günlerin ter ve keder içinde; zanlıları her sabah o resmi geçitlerde... işte hayatlarımız intiharların ve cesaretlerin sustuğu yerde; hayatlarımız diğer hayatların da cesetleriyle... hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar; ama kimseler bilse de, bilmese de yalnızlık var ey bütün yalnızlıklar! XVI şimdi travestiler kalçalarında ve slikon göğüslerinde biriken yorgunlukla dante’nin “ilahi komedya”sını konuşuyorler sperm kokan duvarlarla... o yırtık, yamalı ve yaralı sevgilerden, o kaypak sevgililerden, servetlerden geride hep namuslu bir orospum oldu benim de; tünediler yalnızlığıma hüzünlü bir yüzle o gecelerde... sonra günlerin de üzerinde bir hayat; sürgit yoğunlukların, yorgunlukların, öfkelerin üstünde... XVII şimdi güzel bir deniz karşımda; korkunç çırpıntılı, dehşetli mavi bir deniz tutmuş da bir ucundan b(akıyor) uzaklara... uzak, uzaklığında ben kendi yakınlığımda yalnızım ortalarda olsam da ortalı yalnızlıktır... XVIII böyle yakın uzaklıklarda hep yalnızlıklar ve “yalnız değiliz” derken de yalnız! işte cesetler ve cesaretler içinde aynadaki suretimi tuzla buz ediyorum; keder ırmakları akıyor ortasından... birden bir kırlangıç sürüsü kanat çırpıyor uzaklara; yollara ve yolculara bakıyorum da, şarkıların kırık dökük notaları saçılmış sokaklara. herkes kendine göre bir şarkıyı tutturmuş yangınlar ortasında! /yangınlar ortasında: notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık.../ YILMAZ ODABAŞI |
||
|
||
| BATMAN GARI Döndüm lê gûle batman’a vardım. Batman’dan diyarbekir’e bir bilet aldım. Kara tren bozuldu silvan düzünde. O yalan yollarda hasretle kaldım… Batman garında altı donuk yüz... Çığlık ve hınç böyle topraklar boyu; gökyüzünde turnalar ve gri... Ay ışığı geceyi ayartacak birazdan. Batman garında altı donuk yüz... Birinci yolcu soluksuz; sanki ayazlarda yaralı bir geyik göğsü.İkincisi sevdalı:‘Sen beni bir kez olsun sevmedin/ Habar saldım gecelerde gelmedin,’ gibi kahır yüz. Üçüncüsü bir kadın:De ki şakağında dolunay Dicle’nin.Dör- düncüsü tekmil temsili bakış, sanki kurşunlanmış bir türkü Tendürek dağlarında.Beşincisi kandırılmış çocuklar gibi; yükü yatağı, kasketinde ter. Altıncısı ben; dağlı yaralar, yaralı dağlar gibi… Batman treni bir feryat gibi gardan çıkıyor.Terli akşam alacası trene vuruyor, tren yollara... Ay öksüz bir geceden geçiyor ve biz, öksüz bir gecede ayın altından geçiyoruz...Gecenin terli göğsünde bir deli türkü: “Ahmedê lê vayêê / Hesênê lê vayêê!”Bu türkü... Bu ne türkü? Türkü değil, çığlık bu; göğünden koparılmış gibi mavinin... O mavi?Ulan o bizim mavi! Mavide eşkıyalar da yitirmişler tüfeklerini... Boş vagonlar yollara düşmüş batman düzünde. Gecenin göğsünde bir deli türkü... İşte Gevaş, uzaklarda yarasıyla susuyor, geride şark çıbanıyla Batman’ın göğsü, Silvan düzünde ateşler yanıyor... Bir ihtiyar: “Biz ne doğmuşuk ki” diyor: “Ne ölek kardaş!”Batman treninde altı donuk yüz...Çığlıklar oturmuş gözlerinde büyüyor… O saat Sirkeci’de martılar, aç çocukları o uzak suların. O saat Beyoğlu hınca hınç, Kızılay sersem!O saat nasılsın Yalova feribotu, Buca dolmuşu, Üsküdar iskelesi?O saat Bodrum kalesi daha sperm kokuyor... Çingene çadırlarında çengi çalıyor... O saat Köln’de bir mülteci sessizce hıçkırıyor...O saat gecede son orospu bir türkü tutturmuş rüzgâra kaşı... Bir adam Adana’nın bulvarında kusuyor... O saat Artvin’de bir öğretmen gecikmiş düşlerini dövüyor. O saat tarihin alnında ter, insanlık vahşetin gözlerine baka baka susuyor. ..O saat gecede bir kahpe kurşun, Diyarbakır’ın göğsünde bir adam düşüyor! “Boşuna çırpınma gökyüzü yurdum kadar ağlayamazsın!" ALLAHIN ÜVEY ÇOCUKLARI “Ve kalır kahverengi saatler, hiç bilinmeyenler. Bir çağı getirdiğimiz, süresiz kanattığımız. Kalır elbette bunlar, daha fazla değil; bu soğuk dünyamızda yanıtsız kaldığımız...” -Edip Cansever - Biz faillerini kalplerinde taşıyanlar. Biz Allahın üvey çocukları, arkasızlar. Biz hayata tenha bir ırmak gibi katılanlar. Biz her yerinden sökülüp her şeye katlananlar... Biz sökük düğmeliler, şezlongsuzlar, şarapsızlar. Biz kozalarından kovulmuş ipek böcekleri. Biz meçhul ve kara kişiler, yolcular, mazlumlar, çardaksızlar; biz güneşte çekmiş serin kır kahveleri... Biz ışıkla sözün tılsımında ve sabrın yankısında saklananlar. Biz sesinden başka sokağı, düşünden başka vatanı olmayanlar... Biz yağmurlarda şemsiyesiz yıkananlar, yakılanlar, yakınanlar... Biz lanetli kişiler, ötekiler; biz türkü söyleyenler... Biz sürgünler, kefensizler; biz aylak günlerin upuzun şarkıları. Biz biat etmeyenler! Bütün namlular bize göredir. Bize göredir çarmıhlar, mezarlıklar; bize göredir yalnızlıklar... Biz şehre duyurulan bir kara haber. Biz ölmüşler, gömülmemişler. Biz yazgısında gül bitmeyenler... O seslerin içinde sestik bir zaman. Yankısı boğuldu, suflesi yalan. Biz de o düşlerin içine düştük bir zaman... Yanıtını çaldırmış sorularız biz! MAYIN HATTI Bunlar, aşkların vurgun yediği gündüzlerde ısıttığım sokakları soğutacak, öptüğüm kadınları ağlatacaklar. İşte bunlar, diyorum bizi çıldırtacaklar; bunlar, buruşturup sevinçleri göğü kanatacaklar... Mayın hattında bunlar, bizim olan yamaçları bir bir kuşatıp, yüreğime uçurduğum güneşi çalacaklar... Mayın hattında ömrüm, olur olmaz gülmeyin; yaralanır, düşerim koğuşlara, umurumda mı, gelmeyin! Gider tüfek çatarım dağda, hiç ardıma düşmeyin, efkârıma ilişmeyin! /Ç ü n k ü k ı s a b i r ö y k ü d ü r h a y a t, u ğ r u n a u p u z u n a c ı l a r ç e k t i ğ i m i z… K ı s a b i r t ü r k ü d ü r b i r k e z d a h a s ö y l e m e k i ç i n d e l i r d i ğ i m i z.../ |
||
|
||
| İYİ Kİ BU DÜŞTESİN I nehirler yarışır, çağıldar gözlerinde o nehirler benim nehirlerimdir aşk ki azar azar benim yerimdir üşüyorsam, sokaktaysam, yalnızsam gözlerin ey yâr benim evimdir /vurulup düştükçe, düştükçe seni sevmekten caymayacağım gece insin, el ayak çekilsin gelip kapında ağlayacağım!/ iyi ki bu sestesin dünyayı ısıtan nefestesin bir haydut gibi gezinirim kapında kalbimde tutuşan ateştesin… II rüzgârlar savrulur, uğuldar gözlerinde o rüzgârlar benim rüzgârlarımdır aşk ki azar azar benim yerimdir suskunsam, bozgunsam, bulutsuzsam gözlerin ey yâr benim evimdir iyi ki bu düştesin her sabah ışıyan güneştesin iyi ki yoksuluz bulutlar gibi soğuyan dünyada sımsıcak fırınlar gibi /vurulup düştükçe, düştükçe sana koşmaktan caymayacağım gece insin, el ayak çekilsin gelip kapında ağlayacağım!/ |
||