|
||
| Din ve sol 23/09/07 Yeni anayasa taslağı üzerine tartışma ve eleştiriler gündeme hâkim. Kuşku ve kaygılar, 'sivilleşme' iddiasındaki bu anayasanın laiklik karşıtı bir içerik taşıdığı noktasında toplanıyor. Üniversitelerde başörtüsü serbestisinden tarikatların yasallaşmasına ve 'tevhid-i tedrisat'ın ihlâline kadar pek çok endişe dillendirilmekte. Kimilerine göre bu taslak, AKP'nin gerçek yüzünü açığa çıkaran bir 'turnusol kağıdı'. Kimileriyse taslağa karşı çıkışları, yıllardır demokratikleşme sürecini 'laiklik elden gidiyor' korkusu yaratıp sekteye uğratma girişiminin yeni versiyonu olarak değerlendiriyor. Gelişmeler karşısında duruşunu belirlemekte zorlanan kesimlerden biri ise sosyalist sol. Türkiye'de 'bürokratik despotizm'in asıl ve asli mağduru sosyalist sol, bu despotizmin AKP üzerinden 'İslâmi liberalizm' ile kırılmakta oluşu karşısında epeydir hayli ikircikli bir tutum içinde zaten. ••• Tabii bu, daha genel çerçevede, solun 'kışla' kadar 'cami'ye de 'muarız' olmasıyla bağlantılı bir durum. O yüzden sosyalist sol söz konusu anayasa tartışmalarında ne demeli, nerede durmalı, nasıl davranmalı sorularının cevabı, onun dinle ilişkisi konusuna da girmeyi kaçınılmaz kılıyor. Üzerine hayli konuşulmuş, çok çetrefilli bir konu bu aslında. Ama hâlâ tüketilebilmiş değil. Özellikle Türkiye açısından. Biz de çorbaya tuzumuzu ekleyelim! ••• Türkiye'de sosyalist solun dine yaklaşımı, laisist bürokrasininkinden özde farklı olmadı pek. Din, her iki kesim açısından da bir gerilik, karanlık ve fenalık kaynağıydı. Bu 'pozitivist' peşin hüküm, sosyalist solun kitleler nezdindeki en büyük handikapı oldu. Dine ve dindarlığa 'a priori' olumsuz bakış, her daim (son seçimde de görüldüğü şekilde) 'yüzde ı'lerde seyreden hayli mahdut halk desteğinin de nedenlerinden biri muhtemelen... Sosyalist solda dine yönelik en yaygın değerlendirme, Marx'in 'halkın afyonu' mecazıydı. İçeriğine pek kafa yorulmadan tekrarlanageldi bu hep. Din, düzen yanlısı, kitleleri uyuşturan, karşı çıkışları bastıran, zararlı bir araçtı... ••• Sosyalistlerin dini ve dindar kitleleri tabii ki popülist ve pragmatik yaklaşımla değerlendirmeleri beklenemez. Sağ siyasetçilerin pek çoğunun yaptığı gibi 'yalancıktan' dindarlık üretmeleri de istenemez. Ama sorun, Türkiye'de sosyalist solun (aslında genel olarak solun) dinsel bir yalancılık içinde olmaması değil; dinsel 'yabancılık' içinde olması! Öyle olunca dindar kitleler de sosyalizme yabancı oldular. Halbuki tarih, dinin, sosyalist addedilebilecek kitlesel başkaldırmalara hiç de yabancı olmadığına dair örneklerle dolu. Anadolu tarihinde Babaîler İsyanı'ndan Şeyh Bedreddin Olayı'na ve Osmanlı-Safevi çekişmesinin izdüşümünde beliren 'Kızılbaş' kalkışmasına kadar pek çok 'sosyalist' halk hareketinde din, ateşleyici güç oldu. Engels'in ayrıntılı olarak üzerinde durduğu 16. yüzyıl Alman köylü savaşları da öyledir. Yani din, insanlık tarihinde düzen yanlısı bir kurum olduğu kadar, düzen karşıtı, protest ve 'devrimci' bir dinamik olarak da kendini göstermiştir. ••• Sosyalistler dine değil, düzene düşman olur. Tıpkı Marx'in, Feuerbach'la polemiğinde berrak biçimde ortaya koyduğu gibi! Feuerbach'ın dine yönelik antipatisini ve onu tasfiye için mücadele önerisini 'gölge boksu' yapmaya benzetir Marx. Önceliğin dini değil, kapitalizmi tasfiye etmek olduğunu ekleyerek... Çünkü kapitalizm etkisizleştirilmeden dinin işlevsizleşmesinin mümkün olmayacağının farkındadır. O meşhur 'halkın afyonu' nitelemesini tam da bu minval üzre üretir. Burada 'afyon' zevk veren, edilginleştirici bir uyuşturucu olmaktan çok acı dindiren bir ağrı kesici anlamında kullanılmıştır. Din, hâkim sistemin tahripkâr etkisi karşısında sefil ve perişan halka tahammül gücü veren bir 'müsekkin'dir. Bugünün dünyasında anti-depresan 'prozac' ne işe yarıyorsa, dünün dünyasında da din o işe yaramaktaydı! Marx'in sözünün özü, budur. Bu, sosyolojik bir bakıştır. Marx dinden söz ederken hiç de öyle 'gerilik', 'karanlık', 'fenalık' gibi duygusal ifadeler laıllanmaz. 'Ezilmiş yaratığın iniltisi' der; 'kalpsiz bir dünyanın kalbi' der; 'insani özün düşsel dışavurumu' der.. Dini 'tu-kaka' etmekten çok, onun işlevini anlama derdindedir. ••• Türkiye'de de 'verili' haldeki dinsellik ne kadar olumsuz bir fiiliyat sergilerse sergilesin, sosyalistlerin dini hepten 'tu-kaka' etmesi gerekmez. Kapitalizmin bugün Türkiye'de dini nasıl kendi isterleri doğrultusunda güdümleyip yönlendirdiğini halihazırdaki AKP iktidarıyla izliyoruz. Sosyalist solun da dindarlarla iletişim, etkileşim ve hatta 'muhabbet' içinde olmaması için bir sebep yok. Kalıplaşmış, 'dindardan sosyalist olmaz' yargısından kurtulmak gerek. Dinselliğin yörüngesini sağdan ve kapitalizmden sola ve sosyalizme çevirmenin yollarını düşünmek gerek. Kısaca dine sosyalist bakışı yeniden gözden geçirmek gerek Çünkü artık 'yüzde ı'in ötesine geçmek gerek... |
||
|
||
| Ben ateistim bu konuda yorum yapmasam geleceğim açısından iyi olur sanırım | ||
|
||
| korsan ,olsun senide baglar yorumsuz olmaz şerihatı getirdilermi asarlar valla... |
||
|
||
| bir defa bir yanılgı var türkiyede tüm sosyalistler sol değildir eskeriyetle faşist kafalıdır türkiyedeki sosyalistler çoğuda paranoyaktır hybrid teknolojisyle kendielrine türk usulü bir şeyler uydrumuşlar Uyarı: Siz mesajınızı yazarken yeni bir mesaj daha gönderildi. İsterseniz gönderilen mesajı okuyun. I love you paranoya |
||
|
||
bir defa bir yanılgı var türkiyede tüm sosyalistler sol değildir eskeriyetle faşist kafalıdır türkiyedeki sosyalistler çoğuda paranoyaktır hybrid teknolojisyle kendielrine türk usulü bir şeyler uydrumuşlar sol hareketlere haksızlık etme sosyalizim ugrunda birçok idamlarla ödenmiş bedeller var.Uyarı: Siz mesajınızı yazarken yeni bir mesaj daha gönderildi. İsterseniz gönderilen mesajı okuyun. I love you paranoya yanlışı dogrusu ayrı tartışma konusudur. saygı lütfen.... |
||
|
||
| Militanlarının idam edilmiş olması devlet güçlerince öldürülmüş olması o kişinin davasının haklı olduğuna mı delalet eder?İdam edilmemiş olup idam edilmiş olanlarda öldürülmemiş olup ölenler değişik yerlkerde görünenelrde vardır (bazı şeyhlerin hem bağdatta hem şamda hemde mekkede görünmesi gibi ) İNSAN OLMADAN DİN VE İDEOLOJİ SAHİBİ OLMAK YASAKLANMALI (sigara yasağından sonra savunduğum ikinci bir yasak) |
||
|
||
Militanlarının idam edilmiş olması devlet güçlerince öldürülmüş olması o kişinin davasının haklı olduğuna mı delalet eder?İdam edilmemiş olup idam edilmiş olanlarda öldürülmemiş olup ölenler değişik yerlkerde görünenelrde vardır (bazı şeyhlerin hem bağdatta hem şamda hemde mekkede görünmesi gibi ) ideolojilerdir insanı insan yapan.İNSAN OLMADAN DİN VE İDEOLOJİ SAHİBİ OLMAK YASAKLANMALI (sigara yasağından sonra savunduğum ikinci bir yasak) boş insan hayvandan farksızdır.düşün........... |
||
|
||
| İnsan olamdan ideoloji sahibi olmak la pavlovun kepekelrinin durmu arasında hiç bir fark yoktur yerim ideolojini yerim dinini insan her eyelminin sonucunu düşünür insan olmadan din ve ideoloji sahibi olmuş kişi bunu düşünmez uzaktan kumandali bir oyuncak araba gibidir |
||
|
||
| eylem sonucuna gerek yok artık amerikayı yeniden keşfetmiyecen |
||
|
||
| o zaman kusura bakmayın her şey nafile olur. bir tiyatro esrindeki gibi siz bir ideolojiyi savunduğunu sanır onu hayata geçirmek için savaşırısnzı diğerlerini yok ederekten dieğride aynı şekilde sizi bir başkasıda yönetenlerde sizin kavagnızda yararlanıp beka garantisi içinde mutluca yaşarlar(yada onlara dikte edilmiş olan mutlu olma nednei gerçekleştiği için mutlu olmaları gerektiğinden öyledirler) | ||
|
||
korsan ,olsun senide baglar yorumsuz olmaz şerihatı getirdilermi asarlar valla... hiç problem değil |
||
|
||
| hayat şakaya gelmez dedigin gibi olsa bile hiçbirşey yapmamaktansa figüran olarakta mücadele etmek hiçbirşey yapmamaktan iyidir en azından amacın var... |
||
|
||
| buraya mesja ayzıyorsam bir şey yapmış oluyroum değil mi sayın durumdaşım ben insan olunca (dediğim manada insalıktan abshediyroum tabii) o zaman asıl eyleme geçerim belkdie yada o zaman düşüncem farklı olacğaı için o zamanki kafayla bu sorunuza cevap vermek isterim |
||
|
||
| Kitap Adı:Dine Karşı Din Yazar:Dr.Ali ŞERİATİ Yayınevi:Bilge Adam Yayınları Çeviren:Ali AYDIN Sayfa:96 Baskı:3.Baskı Yıl:Mart 2006 Yer:Van Boyut:13x21cm ISBN:975-8692-07 http://www.aliseriati.com/kitaplar.php?Makale_id=129&Kat_id=10 ************** Sol İslam, İslam`ın Solu, İslam Düşüncesinde Sol / Kenan ÇAMURCU NTV’de yayınlanan “Sol İslam” isimli dosyada -kendi hesabıma- ifade etmeye çalıştıklarımın, programın kısıtlı süresi içinde mecburi kısaltmalar nedeniyle maksadın hilafına yorumlandığını gördüm. Mesela Posta Gazetesi yazarı Erdoğan Aktaş, 30 Haziran’da internethaber.com’da da yayınlanan yazısında, hatalı bir yorumla, söylenenlerden İslam’ı sola oturtmaya çalıştığımı çıkarmış. Başka eleştirileri de dikkate alarak konuyu bir kez daha yazmamın yararlı olacağı kanaatine vardım. (“Sol İslam” meselesi, “AK Parti’nin Stra-trajik Meseleleri” isimli kitabımda yer alıyor.) Her şeyden önce bu meseleyi bir din olarak İslam’ın değil, mü’minlerin İslam’dan anladıkları ve bu anlayışlarla kendilerine dünyevî gerçeklik kurdukları düşünce (İslam düşüncesi) alanında konuştuğumuzu bilmemiz gerekiyor. Dolayısıyla sol ve sağ gibi politik kavramlar da ancak İslam’ın sosyolojisinde geçerli olabilecek düşünce faaliyeti ve tutumlardır. Yine modern politik tariflerin kavramları olarak sol ve sağı İslam düşüncesi içinde kullanabilmemizin mümkün yolu, bugünden geçmişe doğru bu politik tutumların temsil ettiği ilkeleri tesbit edip bir gelenek kurabilmektir. Tıpkı fıkıh, hadis, siyer, tefsir ve diğer disiplinlerin ortaya çıkış tarihlerinden geriye doğru giderek kendilerine gelenek kurdukları gibi. Bu bakımdan “sol İslam” veya “İslam solu” derken aslında daha çok “Müslüman solcu”yu kasdetmiş oluyoruz. Çünkü söylenen, dinin bizatihi kendisiyle ilgili değil, tezahürlerinden biriyle alakalıdır. Tıpkı İslam fıkhı, İslam adaleti, İslam tarihi derken kasdedilenin Müslümanların ürettiği fıkıh, adalet anlayışı ve tarih olması gibi. İslam’ın sağı ya da solunu tartışırken aslında bugüne ait bir sorunu tarihin içinden örneklerle doğrulamaya ya da yanlışmaya çalışıyoruz demektir. Bu satırların sahibinin uğraştığı problem açısından bakıldığında ise mesele, İslam’ın modern anlamda sağa ait bir din, dinî düşünce ve dinî sosyoloji olduğu önermesinin yanlışlanmasıdır. Nitekim bahsi geçen yazısında Erdoğan Aktaş da her zamanki önyargıyı tekrarlamış ve İslam düşüncesinin sağda durduğunu varsaymış: “Kenan Çamurcu, AK Parti’nin ‘yenilikçi bir çıkış’ olduğunu, ancak kimliğini ‘muhafazakar demokrat’ olarak tanımladığı için sağa düştüğünü savunarak eleştiriyor. Ancak Çamurcu’nun ıskaladığı nokta, AK Parti’nin kimlik tanımlaması nedeniyle değil, referans aldığı nokta itibariyle sağa oturmasıdır. AK Parti hangi açılımla sola oturacaktı?” Gerçi AKP ile ilgili eleştiri ve değerlendirmem böyle değildi, ama konumuz bu olmadığı için onu geçip bu partinin kimlik nedeniyle değil, referans aldığı nokta sebebiyle sağda olduğuna dair -kafa karışıklığı da hissettiren- cümleye bakılabilir. Bu önermeye göre AKP’nin sola oturması için yapması gereken açılım ne olabilir? Mesela İslam ve/ya İslam düşüncesiyle akrabalık ilişkisini reddetmesi açılım listesinin başında mı yeralmalıdır? Çünkü Türkiye’de bu sahada, sol düşüncenin Sosyalizmden Kemalizme kadar bütün türleri arasındaki farklılık, olsa olsa İslam’a mesafeleriyle ölçülebilir. AKP’nin tartışma içindeki anlamı, bu partinin kendi içinde sağ ve solu birlikte yaşatabilecek bir tecrübe olabilecekken “muhafazakar demokrasi” isimli ne idüğü belirsiz bir tanımlamayla bu fırsatı kaçırmış olmasıdır. Bu kimliği üreten bakış açısı İslam’ı sağda yorumladığı ve partiye de böyle bir bakış açısı referans olduğu için AKP içinde sol yorum barınamaz. Oysa AKP, 2001’in ekonomik ve siyasi travması koşullarında cumhuriyetin CHP’si gibi kurucu bir rol üstlenebilirdi ve partinin içinde sol ve sağı bir arada tutabilirdi. İslam solu, İslamî sol, sol İslam veya başka herhangi bir isimlendirme; Kur‘an-ı Kerim’in bütünlüğü, Rasûl-i Ekrem’in (sav) sünneti ve yakın arkadaşlarının (ashab) yorum ve uygulamaları içinde toplumsal hayat, farklılıkları kavrayış, siyaset, iktisat, hak hukuk ve benzeri konuların hangi vurguyla modellendiği ile ilgilidir. Faraza toplumsal hayatın tanzimi ve işleyişinde gizli açık sınıfsal ayrımlar meşrulaştırılmaya çalışılıyorsa sağ; bu ayrımlara karşı çıkılıyor ve oradaki farklılıklar arasında geçirgenlik, eşitleme ve dengeleme sağlanması savunuluyorsa sol anlayış hakim demektir. Toplumdaki ırk, inanç, cinsiyet farklılıkları üniter doku inşası içinde eritilmeye çalışılıyorsa sağ; farklılıkların kendilerini tanımlama biçimleriyle kabul edilerek özgürlükleri güvence altına alınıyorsa sol kavrayış yürürlükte demektir. Servet ve mülkiyetin bireysel özgürlüğü yüceltilip bireylerin “serbest” rekabet içinde kendilerini gerçekleştirmeleri bekleniyorsa sağ; servet ve mülkiyetin Allah’a aidiyetinden başlayarak insanoğlunun ona emaneten sahipliğinden söz ediliyor ve tekelleşmeye karşı kesin hükümler konuyorsa sol tutum geçerli demektir. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri ve Rasûl-i Ekrem’in sünnetine bakıldığında şu verdiğimiz örneklerde İslam’ın tarihsel tecrübesinde sağın mı, solun mu hakim renk olduğu hemen ortaya çıkar. İslam düşüncesi içinde, bugünkü anlamda sağ ve solun öncelikleri hep varolmuştur ve tarih boyunca bu iki tutum pek çok alanda yöntem farklılığı olarak da karşı karşıya gelmiştir. Hulasa meselemiz, mesela liberalizmle İslam’ı uzlaştırmaya çalışırken Kur’an’dan birey, özel mülkiyet, ticaret vs. için işaretler bulunduğunu gösterip bunu Sovyet tipi sosyalizmin karşısına çıkararak sağı haklılaştırmanın ötesine geçmektedir. İslam’ı filan ekonomik sistemle uzlaştırma denemelerinin tümü başarılı olabilir. Bütünlüğünden koparılmış referanslarla sosyalizmi de, komünizmi de, kapitalizmi de dinî kaynaklardan temellendirmek imkan dahilindedir. Oysa dinin, ilahî kitabı (Kur’an) ve tarihsel tecrübesi içinde neleri takbih (kötüleme), neleri terğib (teşvik) ettiğine, hangi ilkeleri sâbite hangileri ârızi bulduğuna, hangi kavramları belirleyici, hangilerini etkileyici saydığına bakmak gerekir. Şimdi soralım: İslam’ın ekonomiye dair nasihatları bireyin ve özel mülkiyetin yüceltilmesi üzerine mi oturur, yoksa mülkün Allah’a ait olduğu, paylaşımcı (zekat, sadaka, hums vs.), servetin tekelleşmesini engelleyen iktisat ilkesine mi dayanır? Kur’an’ın hükümleri, Peygamberimizin sünneti ve ulemanın içtihadları bize mülkiyet, girişim hürriyeti vs. gibi kavramların ikinci önermenin altında, denetiminde ve bağımlı değişkenler olduğunu söylüyor. Eğer birinciler sağın öncelikleri ve temel ilkeleriyse İslam iktisadı ve sosyolojisi kesin olarak soldadır. Sol iktisat denince akla neden sosyal adalet, sosyal denge, ekonominin tekel ve kartelleşmesine karşı refleks, denetim, insanî gelişim ve adaletli büyüme vs. gibi rekabette eşit ve adil yarışı sağlayacak iyi yönetişimin değil de ekonomide devlet/kamu kontrolü, devlet iştirakleri, kapalı ekonomi gibi kavramların geldiğini galiba sağ/kapitalist ekonomiyi müdafa eden Müslüman iktisatçılar açıklamalıdır. “Sol İslam”, bilindiği gibi 60’lı yılların başında Suriyeli Mustafa Sıbâî’nin “İslam Sosyalizmi (el-iştirakiyyûnu’l-islamî)” kitabı, 80’lerde de Mısırlı Hasan Hanefi’nin “İslam solu (yesâru’l-islamî)” dergisi vasıtasıyla doğrudan bu terkiple gündeme gelmişti. Fakat ne Sıbâî’nin “İslam Sosyalizmi”, ne de Hanefi’nin “İslam solu” Sovyet tipi devlet sosyalizmi ve devlet işletmeciliğine dayalı iktisat modeli değildir. Hele Hanefi’nin “İslam solu”nu ekonomi tartışmasına indirgemek tamamen yanlıştır. Hasan Hanefi`nin, 6. yüzyılın "dil"indeki "abd" ile Allah-kul ilişkisini tanımlamaya devam etmenin anlamlı olmadığı ve buradan çıkacak yeni kelama kulak vermek gerektiği fikrini "antroposentrik kelam"la tarif edip "yesaru`l-islam"ı bunun zorunlu sonucu sayanlar çıksa da Hanefi, İslam düşüncesi içinde felsefi temelleri güçlü bir sol kavrayış inşa etmeyi başarmış bir düşünürdür. Hanefi’nin konu ettiği sol İslam, dinin limitlerinden başlayarak, tüm tanım ve farklılaşmalarda insan hakları, özgürlük, eşitlik, siyasi katılım, servetin tekelleşmemesi ve benzeri idealler bütününün oluşturduğu dünya görüşünün adıdır. Ali Şeriati’nin "Dine karşı din (dîn ber aleyhi dîn)” kitabında sözü edilen iki din de sol ve sağ anlayışların karşılaşması olarak tercüme edilebilir. Aktüel olaylar ve profiller üzerinden bakıldığında ise İslamcılıklar ve politik dinî anlayışlar arasındaki farkı göstermenin en elverişli yolu, sol ve sağ ayrımıdır. Maddeler halinde sıralarsak: (Bu bölüm yazının girişinde bahsettiğim kitabımdan özetlenerek alınmıştır.) Sağ İslam, etnik ve politik bakımlardan mazlum-zalim ilişkisini üretecek türden bir iktidar hiyerarşisine dönüşmeye teşnedir. Sol İslam, dinin sağladığı barış ortamında oluşturulan ortak kültürel mirasla bir araya gelmiş toplulukların birliğinin parçalanmasına geçit vermez. Sağ İslam, toprak bağımlılığı ve tutkusu ile ateşlenmiş mülkiyet ve sahiplenme hırsının, hırsızlık dahil her yolla ‘edinme’ refleksine enerji ürettiği ortada iken edinmeyi kutsar. Her şeyin gerçek mâlikinin Allah olduğunu ezberletene kadar tekrarlayan bir kutsal kitaba (Kur’an) rağmen sağ İslam, tarih boyunca mülkiyetin yüceliğini, edinmenin kutsallığını, sahiplenmenin haklılığını propaganda etmiş ve kendi siyaset kurgusunu buradan çıkarmıştır. Sağ İslam için toprak önemlidir, sol İslam içinse o toprağın üzerinde yaşayan insan. Sağ İslam için toprağı korumak ve bu yolda gerekirse insanı yok saymak meşrudur. Sol İslam için herşeye karşın insanı korumak vazgeçilmezdir. Sağ İslam için (din kardeşiyle bile arasında olsa) topraktaki sınırlar ve onları can-kan pahasına korumak varlığın nedenidir, sol İslam içinse bütün bu ayrışmalar beşerî değildir, fiilî durumdur, yapaydır; ahlakî olan, bu yapaylığın insanlık ailesinde düşmanlık yaratacak şekilde zihni ele geçirmesini engellemektir. Sağ İslam için üzerinde durduğu kendi toprağından başka gerçeklik olamaz, sol İslam içinse öncelikli gerçeklik Allah’a imandır; bu nedenle Allah’ın arzı olan dünyanın tüm coğrafyaları kendi gerçekliği kadar evrende yer tutmaya hak sahibidir. Sağ İslam için inanç vardır, sol İslam içinse iman. İnancı oluşturan sadece imanın gerekleri değildir; inanç, teritoryal tasavvuru gerçeklik dünyasına taşıyan tüm değerlerin bileşkesidir. Toprağın tüm değerleriyle yoğrulan bu inanç, imanın yerine geçirildiğinde ortaya kurgulanmış seküler siyaseti ve onun kurumsallaşmış biçimlerini korumaya and içmiş kesin inançlılık çıkar. Peygamberler ve dinî önderlerin bu kesin inançlılığa ve atalar dinine karşı amansız bir mücadele vermeleri boşuna değildir. Sağ İslam farklılık ve çoğulculuktan hiç hoşlanmaz. Metnin tek tip ve tahakkümcü siyasetlere geçit vermemesinden de bu nedenle huzursuzluk duyar. Toprağı, ürettiği inancı ve kesin inançlılığı korumanın yolunun farklılaşmamaktan geçtiğini bilir ve metni alabildiğine böyle yorumlamaya özen gösterir. Bunu yanlışlayan tüm yorum, düşünce ve tarihi örnekleri zor kullanarak da olsa bertaraf etmeye çalışır. Sol İslam için ise tüm farklılıklar özgürce varolma hakkına sahiptir. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’in tüm örnekleri sol İslam’ın doğal dayanaklarıdır. Sağ İslam için dostlar ve düşmanlar vardır. Sağ İslam’ın militer bir kol olarak İslam faşizmini doğurmasının haklı nedeni de budur. Sol İslam için dünya dostlar ve düşmanlardan ibaret değildir. Medeniyet kurmayı sağlayan da zaten bu diyalektik olamaz. Büyük uygarlıklar kurmuş İslam düşüncesi, dünyaya çatışmanın diyalektiği içinden bakmadığından parlak medeniyet örnekleri ortaya koyabilmiştir. Sermaye birikimi ve servet konusunda dinin sınırlayıcı olmayan ilkeler getirdiğine ve teşvik edici olduğuna bizi ikna etmeye çalışanlar hep sağcılardır. İslam tarihinin ilk örneklerinden başlayarak tarih boyunca sermayenin baskı altına alıcı etkilerine, hiyerarşi doğuran sonuçlarına, dayanışma ve paylaşmayı kolaylıkla kast sistemine dönüştüren tarzına itiraz eden de sol tutum olmuştur. Sağ İslam’ı toprak bağımlısı yapan, o toprak üzerinde edindiği ve korumak için cansiperane mücadele vereceği birikimi ve servetinden başkası değildir. Ebu Süfyan’ı teritoryalist, milliyetçi, statükocu ve sağcı yapan buydu; Hz. Ali’yi, Ömer’i, Ebu Zer’i bunlara isyan eden karşı tarafın kahramanları yapan da. Ali Şeriati’yi rahmetle anmak gerekir. Bu ayrışmanın adını hayli erken zamanlarda koyup Müslümanlara armağan etmiştir. Sol İslam’ın aidiyetsizlik olarak tanımlanması sağın suçlamasından başka bir şey değildir. Sağ, kendi bağımlılık, saplantılılık, ayakları yere çakılmışlık, kuşatılmışlık, bağımsız olamama, edinme hırsı ve sahiplenme tutkusunu haklılaştırmak için solun özgürlüğü ve gerçekliği koruma yolunda yükselttiği itirazı “aidiyetsizlik” olarak tanımlayıp propaganda eder. Oysa “sol İslam”la vatansız bir dinden söz edilmemektedir. Bu dinin vatan(lar)ı hep olmuştur, şimdi de vardır. Bu dinin inananları yaşadıkları vatanlarına katkı sunmak için rasyonel çıkar değerlendirmelerinden çok romantik nedenleri önemserler. Solun özgürlük, eşitlik, insan hakları, sosyal adalet, evrensel insanî duyarlılık ve benzeri kavramlar üzerinden bireysel ve toplumsal olanın evrenini anlama çabası vatan, millet, birlik ve beraberlik gibi kavramların anlam ve değer dünyasını yok sayması demek değildir. Fakat sol İslam’ın vatancı, milletci, birlik beraberlikçi ideolojisi yoktur, olamaz. Sağı sağ yapan işte bu nesnel doğrulardan ideoloji çıkarmasıdır zaten. Vatancı ideoloji dini millileştirir, dinsel hayatı kültürel öğeye indirger, farklı milliyetlerden dindaşları bile kaçınılmaz olarak öteki görür. Karşılaştırmaların listesi uzatılabilir. İran’da sağ ve sol İslamî kavrayışlar siyasi sahanın gündelik dili olarak hiç tuhaf karşılanmıyor. Ama bizim diyarda bu tip açılımlar sık rastlanan bir şey olmadığı için bize garip görünebiliyor. Tıpkı Arap dünyasında ve başka yerlerde marksist aydınların bile İslamî kültürün bütünüyle dışında bir sol düşüncenin nasıl olabileceğine akıl sır erdiremedikleri gibi. Kaynak: www.fikritakip.com |
||
|
||
| sayın akell ali şeriatinin en öenmli kitaplarından olan dine karşı dinin Hüseyin hatemi çevirisi yerine ali aydın çevirisi ni yazmışısnız belşki siz onuı okudnuz ama o çeviri yeni olamsına rağmöen hatemi çevirinsin başarısna ulaşamıyor Hüseyin Hatemi çevirisi İşaret yayınalrından çıkmıştır ayrıca aynı yayınecvinden yine bir ali şeriati kitabı olan insanın dört zindanı da H. Hatemi tarafından çevrilip basılmıştır |
||