SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Felsefe

Konu: Mağara Benzetmesi ve Takibindeki Düşünler

Sayfa: [ 1 ]

16.09.2007 14:26:59
Şimdi dedim, insan denen yaratığı eğitim ile aydınlanmış ve aydınlanmamış olarak düşün. Bunu şöyle bir benzetme ile anlatayım: Yer altında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önde boydan boya ışığa açılan bir giriş... İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından boyunlarından zincire vurulmuş bu mağarada yaşıyorlar. Ne kımıldayabiliyorlar, ne de burunlarının ucundan başka bir yeri görebiliyorlar. Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki kafalarını bile oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendileri arasına koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme var ya, onun gibi bir duvar, Böyle bir yeri getirebiliyor musun gözünün önüne?

-Getiriyorum.

-Bu alçak duvar arkasında insanlar düşün. Ellerinde türlü türlü araçlar, taştan, tahtadan yapılmış, insana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşıyorlar. Bu taşıdıkları şeyler, bölmenin üstünde görülüyor. Gelip geçen insanların kimi konuşuyor, kimi susuyor.

-Garip bir sahne doğrusu ve garip mahpusla!

-Ama tıpkı bizler gibi! Bu durumdaki insanlar kendilerini ve yanlarındakileri nasıl görürler? Ancak arkalarındaki ateşin aydınlığı ile mağarada karşılarına vuran gölgeleri görebilirler değil mi?

-Ömürleri boyunca başlarını oynatamadıklarına göre, başka türlü olamaz.

-Bölmenin üstünden gelip geçen bütün nesneleri de öyle görürler.

-Şüphesiz.

-Şimdi bu adamlar aralarında konuşacak olurlarsa, gölgelere verdikleri adlarla gerçek nesneleri anlattıklarını sanırlar değil mi?

-Öyle ya.

-Bu zindanın içinde bir de yankı düşün. Geçenlerden biri konuştukça, mahpuslar bu sesi karşılarındaki gölgenin sesi sanmazlar mı?

-Sanırlar tabii

-Bu adamların gözünde gerçek, yapma nesnelerin gölgelerinden başka bir şey olamaz ister istemez değil mi?

-İster istemez.

-Şimdi düşün: Bu adamların zincirlerini çözer, bilgisizliklerine son verirsen; her şeyi olduğu gibi görürlerse ne yaparlar? Mahpuslardan birini kurtaralım; zorla ayağa kaldıralım; başını çevirelim, yürütelim onu; gözlerini ışığa kaldırsın. Bütün bu hareketler ona acı verecek. Gölgelerini gördüğü nesnelere gözü kamaşarak bakacak. Ona; “Demin gördüğün şeyler sadece boş gölgelerdi. Şimdi ise gerçeğe daha yakınsın, gerçek nesnelere daha yöneliksin, daha doğru görüyorsun” dersek; önünden geçen her şeyi birer birer ona gösterir, bunların ne olduğunu sorarsak ne der? Şaşakalmaz mı? Demin gördüğü şeyler, ona şimdikinden daha gerçek gibi gelmez mi?

-Daha gerçek gelir.

-Ya onu aydınlığın ta kendisine bakmaya zorlasak? Gözlerine ağrı girmez mi? Boyuna başını bulabildiği şeylere çevirmez mi? Kendi gördüğü şeyleri, sizin gösterdiklerinizden daha açık, daha seçik bulmaz mı?

-Öyle sanırım.

-Onu zorla alıp götürsek, dik ve sarp yokuştan çıkarıp, dışarıya gün ışığına sürüklesek, canı yanmaz, karşı koymaz mı bize? Gün ışığında gözleri kamaşıp bizim şimdi gerçek dediğimiz nesnelerin hiçbirini göremeyecek hale gelmez mi?

-İlkin bir şey göremez her hâlde.

-Yukarı dünyayı görmek isterse, buna alışması gerekir. Rahatça görebildiği ilk şey gölgeler olacak. Sonra, insanların ve nesnelerin sudaki yansımaları, sonra da kendileri. Daha sonra da gözlerini yukarı kaldırıp güneşten önce yıldızları, ayı, gökyüzünü seyredecek.

-Her hâlde

-En sonunda da güneşi, ama artık sularda ya da başka şeylerdeki yansılarıyla değil, olduğu yerde, olduğu gibi.

-Öyle olsa gerek.

-İşte ancak o zaman anlayabilir ki, mevsimleri, yılları yapan güneştir. Bütün görünen dünyayı güneş düzenler. Mağaralarda onun ve arkadaşlarının gördükleri her şeyin asıl kaynağı güneştir.

-Bu değişik görgülerden sonra, varacağı sonuç bu olur elbet.

-O zaman ilk yaşadığı yeri, orada bildiklerini, zindan arkadaşlarını hatırlayınca, hâline şükretmez, orada kalanlara acımaz mıyız?

-Elbette

-Ya orada birbirlerine verdikleri şerefler ünler? Gelip geçen şeyleri en iyi gören, ilk veya son geçenleri ya da hepsini en iyi aklında tutup gelecek şeylerin ne olabileceğini en doğru kestirenin elde ettiği kazançlar? Mağaralardan kurtulan adam artık onlara imrenir mi? O ünleri kazançları sağlayanları kıskanır mı? O boş hayallere dönmekten, eskiden yaşadığı gibi yaşamaktansa, Homeros’taki Akhilleus gibi, “fakir bir çiftçinin hizmetinde uşak olmayı” dünyanın bütün dertlerine katlanmayı bin kere daha iyi bulmaz mı?

-Bence bulur; her mihneti kabul eder de bir daha dönmez o hayata.

-Bir de şunu düşün: Bu dediğimiz adam yeniden mağaraya dönüp eski yerini alsa; gün işiğindan ayrılan gözleri karanlıklara dayanabilir mi?

-Dayanamaz.

-Daha gözleri karanlıklara alışmadan, ki kolay kolay da alışamaz, yeniden bu karanlıklar içinde düşünmek, zincirlerinden hiç kurtulmamış mahpuslarla gördükleri üzerinde tartışmak zorunda kalsa herkes gülmez mi ona? Yukarıya boşu boşuna çıkmış, üstelik de gözlerini bozup dönmüş demezler mi? Bu adam onları çözmeye, yukarıya götürmeye kalkışınca ellerinden gelse öldürmezler mi onu?

-Hiç şaşmaz öldürürler.

-Şimdi, sevgili Glaukon, bu benzetmeyi demin söylediklerimize uyduralım. Görünen dünya mağara zindanı olsun. Mağarayı aydınlatan ateş de güneşin yeryüzüne vuran ışığı. Üst dünyaya çıkan yokuş ve yukarıda seyredilen güzellikler de, ruhun düşünceler dünyasına yükselişi olsun. Benin nereye varmak istediğimi merak ediyordun ya, işte bu benzetme ile onu iyice anlamış olursun. Doğru mu yanlış mı orasını Tanrı bilir. Her hâlde benim düşünceme göre kavranan dünyanın sınırlarında iyi ideası vardır. İnsan onu kolay kolay göremez. Görebilmek için de dünyada iyi ve güzel ne varsa, hepsinin ondan geldiğini anlamış olması gerekir. Görülen dünyada ışığı yaradan ve dağıtan odur. Kavranan dünyada da doğruluk ve kavrayış ondan gelir. İnsan ancak onu gördükten sonra iç ve dış hayatında bilgece davranabilir.

Platon - Devlet VII. Kitap 516a-517c
Çeviri: S. Eyüboğlu - M.A. Cimcoz


Sayfa: [ 1 ]