SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Felsefe

Konu: Şey

Sayfa: [ 1 ]

16.09.2007 02:03:27


Zaman ve mekânda tüm mesafeler büzülmektedir. İnsanoğlu artık, bir gece içinde, uçakla, eskiden haftalarca, aylarca yolculuk etmesini gerektiren mesafelere ulaşabilmektedir. Şimdi artık radyo sayesinde, eskiden – elbette öğrenme şansını bulursa – belki de yıllarca sonra edinebildiği haberleri anında öğrenebilmektedir. Mevsimler boyu gizliliğini koruyan tohumun yeşermesi ve bitkilerin yetişmesi süreci, artık sinema filmiyle bir dakika içinde herkesin gözü önünde sergilenebilmektedir. Kadim kültürlerin uzaklardaki kalıntıları, şimdi film üzerinde sanki dışarıdaki caddede gelip geçenlerin arasında duruyorlarmış gibi gözlerimizin önüne serilebilmektedir. Dahası, film kamerayı ve onu kullananları da çalıştıkları sırada gözlerimizin önüne sunarak, gösterdiğinin gerçekliğine dair yeni bir kanıt daha ortaya koymaktadır. Mesafelerin bu ortadan kalkışının son noktası televizyonun her tür uzaklığa erişebilir hale gelmesidir ki yakında bu iletişim mekanizmasının tümüne yayılarak, onu egemenliği altına alacaktır.

İnsanoğlu artık en uzun mesafeleri, en kısa sürede ardında bırakmaktadır. En büyük mesafeleri ardında bırakmakta ve böylece ulaşabileceği her şeyi en küçük mesafeye taşımaktadır.

Yine de tüm mesafelerin bu şekilde aceleyle ortadan kaldırılması, bir yakınlık getirmemektedir, çünkü yakınlık mesafenin kısalığından oluşmaz. Ekrandaki görüntüsüyle olsun ya da radyodaki sesiyle olsun, mesafe bakımından en yakınımızda bulunan bir şey, bize hâlâ uzak kalabilir. Mesafe bakımından bize ölçülemeyecek derecede uzakta bulunan bir şeyse, yakınımızda olabilir. Mesafenin kısalığının kendisi yakınlık değildir. Mesafenin uzunluğu da uzaklık değildir.

Nedir bu yakınlık, en uzun mesafelerin en kısa aralıklara indirgenmesine rağmen bir türlü ortaya çıkmayan? Nedir bu yakınlık, mesafelerin durmaksızın ortadan kaldırılmasıyla bile bizden uzaklaşan? Nedir bu yakınlık, onun görünmemesinin yanında, uzaklığın da ortaya çıkmadığı?

Büyük mesafelerin ortadan kalkmasının sonucunda her şey eşit derecede uzak ve eşit derecede yakın hale geldiğinde, burada olup biten nedir? Her şeyin ne yakın ne de uzak olduğu – sanki mesafenin ortadan kalktığı – bu tekbiçimlilik nedir?

Her şey tekbiçimli bir mesafesizlik içinde kümelenmektedir. Peki, ama nasıl? Her şeyin bu mesafesizlik içinde bir araya toplanması, her şeyin paramparça olmasından daha anlaşılmaz değil midir?

İnsanoğlu, atom bombasının yol açabileceği patlamayı seyreder. Gördüğü atom bombasının kendisi değildir, izlediği patlama ise yalnızca çok önceden gerçekleşmiş, zaten olup bitmiş bir olayın son anında yayılan görüntüdür sadece. Bir de hidrojen bombasını düşünün, tek bir bombanın ateşlenmesiyle, sahip olduğu potansiyelin en uç noktasına ulaştığı düşünüldüğünde, dünya üzerindeki tüm yaşamı silip atabilecek olan. Nedir bu umarsız kaygı hâlâ beklenmekte olan, eğer en korkuncu çoktan olupbittiyse?

Dehşet verici olan, her şeyi yerinden eder, her şeyi kendi özü dışında bir yere yerleştirir. Nedir bu her şeyi yerinden eden/dehşete düşüren? Bu, kendisini her şeyin görünüşe çıktığı şekilde, bir başka deyişle, bütün o mesafelerin fethedilmiş olmasına karşın şeylerin yakınlığının yine de ortaya çıkmadığı olgusunda, gösterir ve gizler.

Peki ya yakınlık? Onun özünü nasıl deneyimleyebiliriz? Öyle görünüyor ki, yakınlık ile dolaysızca karşı karşıya gelinemez. Ona daha çok, yakın olanlara kulak vererek ulaşmayı başarabiliriz. Yakınımızda olanlar ise, genelde Şeyler diye adlandırdıklarımızdır. Peki, ama bir Şey nedir? İnsanoğlu, şimdiye kadar Şeyi Şey olarak düşünmeye, yakınlığı düşündüğünden daha fazla zaman harcamamıştır. Testi bir Şeydir. Peki, testi nedir? Deriz ki: bir kaptır, başka bir şeyi kendinde kapsayan/kavrayan/tutan [fassen]. Testideki kapsayan, taban ve kenarlardır. Yine bu kapsayan testinin kendisi de, kulbuyla kavranabilir. Kap olarak testi, kendinde duran bir şeydir. Bu Kendinde Durma, kendi kendine yeterli-bağımsız bir şey olarak testiyi niteler. Bağımsız bir şeyin kendi kendine yeterli bağımsızlığı gibi, testi de bir nesneden/karşıda durandan [Gegenstand] farklıdır. Bağımsız-kendi kendine yeterli bir şey, onu ister dolaysızca algılayabileceğimiz, isterse de hafızamızdaki tasarımını zihnimize taşıyabileceğimiz şekilde olsun, önümüze koyduğumuzda bir nesne haline gelir. Ancak, şeyin şeyselliği ne onun tasarımlanan bir nesne oluşunda bulunur; ne de nesnenin nesneselliğiyle belirlenebilir.

Testi, onu zihnimizde tasarlasak da, tasarlamasak da bir kap olarak kalır. Bir kap olarak testi, kendinde durur. Ama bir kapsayan olarak kendinde durması ne demektir? Kabın kendinde durması, testiyi bir Şey olarak belirlemeye yeterli midir? Açıktır ki, testinin bir kap olarak karşımızda durmasını sağlayan, onun karşımızda durmaya getirilmiş olmasıdır. Bu olup bitme, bir getirip-yerleştirme süreci, bir başka deyişle testinin üretimi sırasında ve bu süreç aracılığıyla gerçekleşir. Çömlekçi toprak testiyi, onun için özel olarak seçtiği ve hazırladığı topraktan yapar. Testi, topraktan oluşur. Testi, kendini oluşturan sayesinde, ister dolaysızca isterse de masanın ve sıranın dolayımı ile toprak üzerinde durabilir. Bu tür bir üretim sonucunda ortaya çıkan, kendinde durandır. Testiyi üretilmiş bir kap olarak ele aldığımızda, öyle görünüyor ki, onu asla salt bir nesne olarak değil, bir Şey olarak kavrarız.

Veya biz testiyi şimdi hâlâ bir nesne olarak mı ele alıyoruz? Kesinlikle öyle. Elbette, artık onu sadece bir tasarım nesnesi olarak görmesek de, bu kez de bir üretim süreci sonucunda ortaya çıkmış ve karşımıza getirilmiş bir nesne olarak kabul ederiz. Kendinde durma, testinin bir şey oluşunun alâmeti gibidir. Aslında bu kendinde durmayı, üretim süreci bakımından tasarımlamakta-düşünmekteyizdir. Kendinde durma, üretim etkinliğinin amacıdır. Ama bu durumda bile, üretilmiş olanın karşıda durması sadece tasarımlamayla temellendirilmese de, kendinde durmayı hâlâ nesnesellikle düşünmekteyizdir. Ama nesnenin nesneselliğinden ve kendine yeterli olanın kendinde durmasından, şeyin şeyselliğine giden bir yol yoktur.

Şeydeki şeysel olan nedir? Kendinde şey nedir? Düşünmemiz ilkin bir şey olarak şeye erişmeden, kendinde şeye de erişemeyiz.

Testi, kap olarak bir şeydir. Elbette, kapsayanın da üretimi gerekir. Ama çömlekçi tarafından üretilmiş olması, bir testi olmasını sağlayacak derecede testiye özgü ve uygun olanı oluşturmaz. Testi üretilmiş olduğu için kap değildir, aksine bu kapsayan kap olduğu için testinin üretilmiş olması gerekir.

Açıktır ki, üretim testiyi kendi olmasına bırakır. Ama testinin özünün bu kendiliği, hiçbir zaman üretim aracılığıyla olmamıştır. Şimdi artık üretim sürecinden çıkmış olduğuna göre, kendinde duran testi, kapsama ödevine uygun olarak kendini bir araya toplamalıdır. Elbette üretim süreci sırasında, testi ilkin kendini üretene dış görünüşünü göstermelidir. Ama bu kendini gösteren, görünüş (eidos, idea), testiyi sadece kabı üreten kişinin önünde üretilecek bir şey olarak durduğu sürece niteler.

Bu testi olarak görünen kabın, testinin neden ve nasıl bu testi-şey gibi olduğunu, – iyice düşünsek de – hiç bir zaman dış görünüşüne, idea’sına bakarak öğrenemeyiz. İşte bu yüzden, varolanların varolmalıklarını dış görünüşleri üzerinden tasarlamaya çalışan Platon, şeyin özünü Aristoteles’ten ya da sonraki tüm düşünürlerden daha fazla anlamış değildi. Aksine Platon (düşüncesinin devamındaki çıkarımlar için olması gerektiği gibi) varolan her şeyi, üretilmiş nesne olarak kabul ediyordu. “Nesne/karşıda duran” yerine “buraya-duran”ı [her-stand] kullanacağız. Buraya-duranın özünde, buraya-durmanın [her-stehen] ikili bir anlamı hüküm sürer. İlki, buraya-durmakta .…den kaynaklanma anlamı vardır, bu kaynak bir kendini açığa çıkarma veya başkası tarafından üretilme süreci olabilir; ikincisi, burada-durmakta açığa çıkarılmış olanın, zaten varolanların gizlenmemişliğine doğru çıkışı anlamı vardır.

Yine de, buraya-duranlar ve nesneler/karşıda duranlar anlamında bir varolan tasarımı, hiçbir zaman Şey olarak Şeye erişemez. Testinin şeyliği, onun bir kap olarak varoluşunda bulunur. Kabın kapsayan özünün farkına, testiyi doldurduğumuzda varırız. Testinin tabanı ve kenarları açıkça kapsama ödevini üstlenirler. Ama hemen değil! Testiyi şarapla doldurduğumuzda, şarabı tabana ve kenarlara mı dökeriz? Olsa olsa, şarabı kenarların arasına ve tabanın üzerine dökeriz. Elbette taban ve kenarlar, kabın içine işlenmez kısımlarıdır. Ama içine işlenmez kısımlar, kapsama işini yapan değildir henüz. Testiyi doldurduğumuzda, testinin dolmasını sağlamak için dökülen, boş testinin içine akar. Boşluk kabın kapsayanıdır. Testiye ait olmayan bu Boşluk, kapsayan olarak testidir.

Ama testi gerçekten de kenarları ve tabanından oluşur. Testi, kendisini oluşturanlar sayesinde durur. Ayakta duramayan bir testi nasıl olurdu? Belki başarısız bir testi olurdu, ama yine de bir testi olurdu; başka bir deyişle, kapsayan, ama sürekli olarak devrildiği için, içinde tuttuğunu akıtan bir testi olurdu. Yine de, ancak bir kap kendi içindekini akıtabilir.

Testiyi oluşturan ve ayakta durmasını sağlayan kenarları ve tabanı, asıl kapsayan değildir. Ama kapsama testinin boşluğu tarafından yapılıyorsa, tezgâhında testinin kenarlarını ve tabanını biçimlendiren çömlekçi, kesin bir ifadeyle konuşursak, testiyi yapan değildir. O sadece kili biçimlendirir. Hayır - o boşluğu biçimlendirir. Çünkü boşluğun içinde ve boşluğun dışından, kile biçim verir. Daha en baştan en sona dek, çömlekçi elle tutulamayan boşluğu kavrar ve onu kapsayan bir kap biçiminde üretir. Testinin boşluğu, kabın üretiliş sürecindeki tüm kavrama şekillerini belirler. Kabın şeyliği, onu oluşturan malzemede değildir asla, ama kapsadığı boşluktadır.

Peki, ama testi gerçekten boş mudur?


Çevirenler:
Erdal Yıldız-Ali Kaftan
Devam edecek...

16.09.2007 04:31:40
İnsanoğlu ancak, her ne şekilde olursa olsun, kendi yolunca görünüşe çıkan ve kendi getirdiği ışıkla kendini insana görünür kılanın tasarımını yapabilir.

Fizik bilimi, bize testinin havayla ve havanın bileşimine giren her tür maddeyle dolu olduğunu bildirir. Testinin bir kap olarak etkinliğini anlatmak için, içindeki boşluğa işaret ettiğimizde, şeylere bakışımızda biraz şiirselliğe kapılarak yanılmamıza izin verdik.

Ama gerçek testiyi bilimsel olarak, gerçekliği bakımından incelemeye karar verdiğimizde, olgular başka bir biçimde kendini gösterir. Şarabı testiye döktüğümüzde, testiyi önceden doldurmuş olan hava basitçe yerini bir sıvıya bırakır. Bilimsel açıdan düşünüldüğünde, bir testiyi doldurmak, içindekini başka bir dolgu malzemesiyle değiştirmek demektir.

Fiziğin bu önermeleri doğrudur. Bu önermeler aracılığıyla, bilim gerçek bir şeyin, kendisinin nesnel olarak kontrol edilmesini sağlayan bir şeyin tasarımını sunmaktadır. Peki, ama - bu gerçek olan testi midir? Hayır. Bilim her zaman kendi tasarım biçiminin önceden bilime uygun bir nesne olarak kabul ettikleriyle uğraşır.

Bilimsel bilginin zorlayıcı olduğu söylenir. Kesinlikle. Ama bu zorlayıcılığı oluşturan nedir? Bizim durumumuzda zorlayıcılığı oluşturan, şarapla dolu testiyi bir kenara bırakmamız ve yerine içine bir sıvının aktığı bir oyuk mekân koymamız yönündeki baskıdır. Bilim, şeylerin gerçek olanlar için bir standart haline gelmesine izin vermeyerek, testi-şeyi olmayan bir şey yapar.

Kendi düzleminde, nesneler düzleminde zorlayıcı olan bilimin bilgisi, atom bombasının patlamasından çok daha önceleri Şey olarak Şeyleri ortadan kaldırmıştı. Bombanın patlaması, şeyin çok uzun süre önce başarılan ortadan kaldırılışının tüm o devasa doğrulamaları arasında en devasası oldu ancak: şey olarak şeyin hâlâ bir hiç olduğunun doğrulaması. Şeyin şeyliği hâlâ gizli kalmış, unutulmuştur. Şeyin özü asla günışığına çıkmaz, yani dile gelmez. Şey olarak Şeyin ortadan kaldırılışı hakkında konuşmamızın anlamı budur. Bu ortadan kaldırma çok tekinsizdir, çünkü ikili bir yanılgıdan kaynaklanmaktadır: ilki, bilimin gerçek olanın gerçekliğine erişmekte diğer tüm deneyimlerden üstün olduğu fikri, ikincisi gerçekliğin bilimsel olarak araştırılmasına karşın, şeylerin yine de şey olarak kalabilecekleri yanılgısıdır ki bu yanılgı da şeylerin daha önceden kendi şeyliklerine tamamen sahip oldukları kabulüne dayanmaktadır. Ama şeyler, kendilerini şeylikleri içinde şeyler olarak göstermiş olsalardı, şeyin şeyliği açığa çıkmış olacaktı ve düşünce üzerinde hak iddia edecekti. Oysa aslında şey olarak şey hâlâ yasaklanmış, hiçe indirgenmiş haldedir, bu anlamda tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu öylesine zorunlulukla olmuş ve hâlâ olmaya devam etmektedir ki, şeylerin şey olarak kabul edilmemeleri bir yana, hiçbir zaman düşünmenin önünde şeyler olarak belirememişlerdir.

Şeyin şey olarak belirememesinin nedeni nedir? Sadece insanoğlunun, şeyi şey olarak tasarımlamayı ihmal etmiş olması mıdır? İnsanoğlu, ancak kendine bildirilmiş olan bir şeyi ihmal edebilir. İnsanoğlu ancak, her ne şekilde olursa olsun, kendi yolunca görünüşe çıkan ve kendi getirdiği ışıkla kendini insana görünür kılanın tasarımını yapabilir.

Peki, öyleyse, asıl özü henüz hiç görünüşe çıkamadığına göre, şey olarak şey nedir?

Şey, insanın şeye bir şey olarak nasıl yaklaşacağını öğrenebileceği kadar yakınına gelmemiş midir hiç? Peki, yakınlık nedir? Bu soruyu daha önce de sormuştuk. Yakınlığın ne olduğunu öğrenmek için, testiyi yakından inceledik.

Testinin testiliğini oluşturan nedir? Bunu bir anda gözden kaçırdık, aslında tam da, bilimin bize testinin gerçekliğini sunabileceği yanılgısı araya girdiği anda. Kabın etkin niteliğini, kapsama özelliğini, boşluk, içi havayla dolu bir oyuk olarak tasarımladık. Fizik biliminin terimleriyle düşünüldüğünde, boşluk gerçekten de budur: ama testinin boşluğu bu değildir. Testinin boşluğunun, kendi boşluğu olmasına izin vermedik. Kapsama işini yapan kabın içindeki boşluğa hiç dikkat etmedik. Kapsamanın kendi özünü nasıl sürdürdüğünü hiç düşünmedik. Bu yüzden, testinin kapsadığını bile elimizden kaçıracak hale geldik. Bilimsel tasarımlamayla, şarap bir sadece sıvı haline geldi, sonra da sıvılık maddenin, her yerde karşımıza çıkması olası olan, hallerinden birine dönüştü. Testinin kapsadığını ve onu nasıl kapsadığını düşünmeyi unuttuk.

Testinin boşluğu nasıl kapsar? İçine döküleni alarak kapsar. İçine aldığını tutarak ve koruyarak kapsar. Boşluk ikili bir şekilde kapsar: alarak ve tutarak. Bu yüzden “kapsamak” kelimesi iki anlamlıdır. Yine de içine döküleni almak ve alınanı tutmak birbirine aittir. Ama onların birliğini belirleyen, testinin testi olmaya uygun olmasını sağlayan taşma etkinliğidir. Boşluğun ikili kapsaması, taşmaya dayanır. Taşmada, kapsama asıl olarak olduğu gibidir. Testiden taşmak, vermek/armağan etmektir. Taşanın vermesi/armağan etmesi, kabın kapsayanında özünü sürdürür. Kapsama, kapsayan olarak boşluğa ihtiyaç duyar. Kapsayan boşluğun özü, vermede/armağan etmede bir araya toplanır. Ama vermek/armağan etmek, sadece dökmekten daha fazlasıdır. Testi bir testi olduğunda, vermek/armağan etmek ikili kapsama bir araya toplanır yani taşmada. Biz dağların bir araya toplanmasına sıradağlar deriz. Bir birlikte oluş olarak, vermenin/armağan etmenin tam görünüşe çıkışını ilk kez oluşturan taşmadaki ikili kapsamanın bir araya toplanmasına armağan deriz. Testinin testiliği, taşmadaki armağanda özünü sürdürür. Boş testi bile armağan sayesinde özünü sürdürür, boş testi bir dışarı vermeye olanak tanımasa da bu böyledir. Ama bu olanak tanımama, testiye ve sadece testiye aittir. Örneğin bir tırpan ya da bir çekiç, bu vermeye olanak tanımamaya sahip olamaz.

Taşmanın armağanı bir içecek olabilir. O su verir, içmek için şarap verir.

Pınar, armağanın suyunda durur. Pınarda kaya durur, kayada yağmuru ve göğün çiyini alan toprağın koyu uykusu durur. Pınarın suyunda, yerin ve göğün evliliği durur. Pınarın suyu asmanın meyvesinin, içinde toprağın besleyiciliğinin ve göğün güneşinin nişan kestikleri meyvenin verdiği şarapta durur. Suyun armağanında, şarabın armağanında, her defasında gök ve yer durur. Ama taşmanın armağanı, testinin testiliğidir. Testinin özünde, gök ve yer durur.

Taşmanın armağanı, ölümlüler için içecektir. Susuzluklarını giderir. Şenliklerini canlandırır. Ama testinin armağanı bazen de kutsama için verilir. Taşma kutsama içinse, artık susuzluk gidermez. Yortunun kutlanışını dingin kılar ve yüceltir. Taşmanın armağanı artık ne bir handa verilendir ne de ölümlüler için bir içecek armağanıdır. Taşan, ölümsüz tanrılara sunmak için yere dökülen adak içkisidir. Taşmanın armağanı, tanrılara sunulan içki olduğunda, asıl armağandır. Adak içkisini vermesinde, taşan testi armağan eden armağan olarak özünü sürdürür. Adak içkisi, taşan güçlü bir akıntı için kullandığımız “Guss” (taşkın) kelimesinin gerçek anlamıdır: armağan ve kurban. Almanca “Guss”, “giessen”, Yunanca’daki kheein, Hint-Avrupa dillerindeki ghu’dur. Kurban olarak sunmak demektir. Taşkınca dökmek, özündeki gibi gerçekleştirildiğinde, yeterince cömertlikle düşünüldüğünde ve hakiki bir şekilde dile getirildiğinde bağışlamak, kurban olarak sunmak, dolayısıyla vermektir. İşte ancak bu nedenle taşkınca dökülen, özünü yitirdiğinde, bir doldurma ve boşaltma haline gelir ve nihayet iyice bozularak handa içkilerin dağıtılmasına dönüşebilir. Taşanın dökülüşü, sadece bir doldurma ve boşaltma değildir.

Taşmanın içki olan armağanında, ölümlüler kendi tarzlarında dururlar. Taşmanın adak içkisi olan armağanında, tanrısal olanlar, vermenin armağanını bağışlamanın armağanı olarak kabul edenler, kendi tarzlarında dururlar. Taşmanın armağanında, ölümlüler ve tanrısal olanlar kendi tarzlarında dururlar. Gök ve yer, taşmanın armağanında durur. Taşmanın armağanında yer ve gök, ölümlüler ve tanrısal olanlar hep birlikte dururlar. Oldukları olmaları yüzünden bir arada olan bu dördü, birbirlerine aittirler. Varolanların tümünden önce gelerek, tek bir dörtlü içinde toplanırlar.

Taşmanın armağanında, dördün sade birliği durur.

Taşmanın armağanı bir armağandır, çünkü yer ve gök, tanrısal olanlar ve ölümlüler olarak durakalırlar. Yine de, durakalmak artık sadece burada olan bir şeyin burada kalmayı sürdürmesi değildir. Durakalmak olagelir. Dördü, birbirlerine ait oluşlarının ışığına getirir. Durakalmanın sade birliğinden çıkarak nişanlanırlar, birbirlerine emanet olurlar. Bir arada böylece birbirlerine emanet olduklarında, gizlenmekten çıkarlar. Taşmanın armağanı, dördün dörtlüsünün sade birliğinde durakalır. Ama armağanda, testi testi olarak özünü sürdürür. Armağan, vermeye ait olanları bir araya toplar: ikili kapsamayı, kabı, boşluğu ve bağış olarak taşmayı. Armağanda bir araya toplanan, dörtlünün olageliş içindeki durakalışında bir araya toplanır. Bu çoklu sade bir araya toplanış, testinin özünü sürdürüşüdür. Dilimiz bir araya toplanmanın ne olduğunu, eski bir sözcükle ifade eder. Bu sözcük şöyle seslenir: thing.

Testinin özü bir dinginlikte sade birlikli dörtlünün saf veren bir araya toplanışıdır. Testi bir şey olarak özünü sürdürür. Testi, bir şey olarak testidir. Peki, ama şey nasıl özünü sürdürür? Şey şeyler. Şeylemek bir araya toplar. Dörtlüyü olagelirken, dörtlünün durakalışını, süresini bir araya toplar, bir süre boyunca durakalan bir şey olarak bir araya toplar: bu şeye, şu şeye.

Böyle deneyimlendiği ve düşünüldüğünde Testinin özü, özünü sürdürüşü, bizim şey dediğimizdir. Şimdi bu kelimeyi dörtlünün bir araya toplayan-olagelen durakalışı aracılığıyla düşünüyoruz. Aynı zamanda da Eski Yüksek Almanca thing kelimesini hatırlıyoruz. Dilin tarihine yaptığımız bu atıf, bizim kolayca şimdi şeyin özüne düşünmekte olduğumuz yolu yanlış anlamamıza neden olabilir. Sanki şeyin özü, şimdi üzerinde düşünmekte olduğumuzda, Eski Yüksek Almanca thing kelimesinin rastlantı eseri karşımıza çıkan anlamından, tabiri caizse, düşünmeksizin çekip çıkarılmış gibi görünebilir. Burada ulaşmaya çalıştığımız şeyliğin özünü deneyimleme işinin, etimolojik bir oyunun rastlantılarına dayandığı gibi bir şüphe uyanabilir. Özlü konuları düşünmek yerine, burada sadece sözlüğü kullanmakta olduğumuz fikri oluşabilir ve zaten böyle bir fikir yayılmıştır.

Doğrusu bunun tersidir. Elbette, Eski Yüksek Almanca thing kelimesi, bir araya toplanma anlamına gelir, özellikle de bir tartışma, çarpışma konusu hakkında düşünmek için bir araya toplanma anlamına gelir. Daha sonraları, Eski Almanca thing ve dinc kelimeleri, bir ilişkinin ya da bir uygunluk konusunun isimleri haline gelirler. Herhangi bir şekilde insanlara yüklenen, onları ilgilendiren ve bu yüzden de bir söyleşi konusu olan her şeyi ifade ederler. Romalılar, söyleşi konusuna res diyorlardı; Yunanca eiro (rhetos, rhetra, rhema) bir şey hakkında konuşmak, düşünmek demektir. Res publica, devlet demek değildir, herkes tarafından bilinen, herkesi ilgilendiren ve bu yüzden de herkesin içinde düşünülen demektir.

Ancak res anlam olarak insanları ilgilendiren her şeyi ifade ettiği için, res adversae ve res secundae gibi tamlamalar mümkündür. İlki insana olumsuz olarak yüklenen ya da atfedilendir; ikincisi ise insana olumlu olarak yüklenendir. Elbette sözlüklerde res adversae, doğru olarak, kötü talih; res secundae de iyi talih olarak tercüme edilir; ancak sözlükler, incelikle ifade edilen sözcüklerin söylediklerini pek az iletirler. Öyleyse; aslında düşünmemiz etimolojiden besleniyor değildir, aksine etimolojinin kurucu buyruğu ilkin sözlükteki sözcüklerin, bir sözcük olarak, gönderme yoluyla ifade ettikleri temel içeriğin düşünülmesidir.

Romalı sözcük res, bir ilişkiyi, bir çatışma durumunu ve yasal bir durumu işaret eder. Romalılar bunun için causa sözcüğünü de kullanırlar. Bu sözcüğün ilk ve asıl anlamı, hiçbir şekilde “neden”i ifade etmez; causa durum demektir ve böylece vadesi gelen ve gelip geçen anlamında durum olandır. Ancak – res ile hemen hemen eşanlamlı olan – causa durum anlamına geldiği için; causa sözcüğü daha sonraları etkinin nedenselliği anlamında neden anlamını yüklenebilmiştir. Eski Almanca’daki thing ve dinc sözcüğüne, bir durum ya da konuyla uğraşmak amacıyla özel olarak bir araya toplanma anlamında kullanıldığında, uygun olan, uygun gelen olarak tercüme edilen Roma dilindeki res sözcüğünden başka hiçbir sözcük karşılık gelmez. Res kelimesine karşılık gelen Roma dilinin bu sözcüğünden – uygunluk konusu, ilişki, durum anlamındaki causa sözcüğünden – burada sırayla Latince kökenli dillerde la cosa ve Fransızca’da la chose türemiştir; biz buna Şey deriz. İngilizce’deki şey, Roma dilindeki res sözcüğünün tüm semantik gücünü tamamıyla korumaktadır: he knows his things [O – şeyleri – ne yapacağını bilir], onu ilgilendiren konuları anlar/bilir; he knows how to handle things [O başına gelen –şeyler–le nasıl baş edeceğini bilir], her durumda nasıl davranacağını bilir; that's a great thing [harika – bir şey –] kendiliğinden gelen ve insana yüklenen büyük (şahane, muazzam, görkemli) şeylerdir.


16.09.2007 15:29:39
Ancak şu anda asıl konumuz, res, ding, causa, cosa, chose ve thing sözcüklerinin burada verilen bütün bu kısa anlam tarihleri değildir, aksine bambaşka bir şey, şimdiye kadar üzerinde hiç düşünülmemiş olan bir şeydir. Romalı res sözcüğü, herhangi bir tarzda insanı ilgilendiren bir şeyi adlandırır. İnsanı ilgilendiren, res’in gerçeğidir. Romalıların res’in realitas’ını deneyimlemeleri, bir ilgilenme biçimindedir. Ama Romalılar, deneyimlediklerinin özünü tam anlamıyla düşünmemişlerdi. Aksine Roma’da res’in realitas’ı tamamen geç Grek felsefesinden aldıkları on anlamında tasarımlanmıştır; on, Latince’siyle ens, buraya-durmak anlamında varolan demektir. Res, ens – yani üretilmiş ve tasarlanmış anlamında varolan – olur. Res’in realitas’ının ilkin Romalılarca deneyimlenen, bir ilgilenilen, başka bir deyişle, varolanların asıl özü şeklindeki kendine özgü biçimi hâlâ örtülü kalmıştır. Tersine sonraki dönemlerde özellikle Ortaçağ’da res terimi, her ens qua ens’i, yani her ne olursa olsun herhangi bir biçimde varolan her şeyi adlandırmaya hizmet eder; sadece tasarımda bir ens rationis olarak buraya-dursa ya da varoluşunu sürdürse bile bu böyledir. Aynı şey, res karşılığı olarak kullanılan dinc terimi için de geçerlidir, çünkü bu terim her şekilde öyle olan herhangi bir şeyi ifade eder. Bu yüzden Meister Eckhart, dinc sözcüğünü hem Ruh hem de Tanrı için kullanır. Tanrı, onun için “hoechste und oberste dinc” (en yüce ve en yüksek şey)dir. Ruh, “groz dinc” (büyük bir şey)dir. Bu düşünce ustası hiçbir şekilde Tanrı ve Ruhun iri bir kaya gibi maddi bir nesne olduğunu söylemek istemez; dinc burada genel bir şeye verilen mutedil ve ihtiyatlı bir addır. Bu yüzden Dionysios Areopagita’nin ifadesini uyarlayarak Meister Eckhart, - diu minne ist der natur, daz si den menschen wandelt in die dinc, di er minnet [sevgi öyle bir doğadadır ki, insanı sevdiği şeylere dönüştürür] der.

Ding sözcüğü, Batı metafiziğindeki dil kullanımında olduğu gibi, genel bir şeyi veya şu ya da bu şekilde olan herhangi bir şeyi ifade ettiği için “Şey” isminin anlamı, olanın, varolanın yorumuna uygun olarak değişir. Kant da şeyler hakkında Meister Eckhart’la aynı tarzda konuşur ve bu addan, olanı anlar. Ama Kant’a göre olan, insan beninin özbilincinde sürüp giden bir tasarım etkinliğinin nesnesine dönüşür. Kant’a göre “kendinde şey”, kendinde nesnedir. Kant’ta “kendinde olan”, nesnenin onu tasarımlayan insan etkinliğine, yani nesneyi en başta bu tasarım etkinliğinin önüne taşıyan “karşıda durma” durumuna herhangi bir atıfta bulunulmaksızın, bir kendinde nesne olduğuna işaret eder. Katı Kantçı bir tarzda düşünüldüğünde, “kendinde şey”, bize göre nesne olmayan bir nesne anlamına gelir; çünkü nesnenin onunla karşı karşıya gelen tasarımsal insan etkinliği için, olası bir karşıda-durmaya gereksinim duymadan durduğu, değişmeden kaldığı kabul edilir.

Bununla beraber ne “Ding” sözcüğünün, felsefede de kullanılan, uzun süre önce geçerliliğini yitirmiş genel anlamı ne de “thing” sözcüğünün Eski Yüksek Almanca’daki anlamı, testinin özü hakkında söylemekte olduklarımızın asıl kökenini deneyimlemek ve üzerinde yeterince düşünmek için duyduğumuz acil gereksinimi karşılamakta bize yardımcı olmaktadır. Ancak, thing kelimesinin eski kullanımındaki bir anlam uğrağı, yani “bir araya toplanma” uğrağı, daha önce de düşünmüş olduğumuz gibi, gerçekten de testinin özünden söz eder.

Testi, ne Romalı res anlamında ne de Ortaçağ’a ait ens anlamında bir şeydir; hele modern anlamda tasarımlanmış bir nesne hiç değildir. Testi, şeylediği sürece bir şeydir. Varolanın varlığı, testide olduğu gibi, ancak şeyin şeylemesiyle olagelir ve kendini belirler.

Çevirenler:
Erdal Yıldız-Ali Kaftan
Devam edecek...

Hiçlik her bakımdan sadece varolan bir şey değildir, yine de Varlığın kendisinin gizemi olarak bile özünü sürdürür. Hiçliğin muhafaza kutusu/tapınağı olarak ölüm, özünü sürdüren Varlığı içine alır.

Bugün bütün varolanlar eşit ölçüde yakın ve uzaktır. Mesafesizlik hüküm sürmektedir. Ama mesafelerin ortadan kaldırılması ve kısaltılması, yakınlığı getirmez. Nedir bu yakınlık? Yakınlığın özünü bulmak için, yakınlıktaki testiyi düşündük. Yakınlığın özünü aradık ve bir şey olarak testinin özünü bulduk. Ama bu buluşta, biz aynı zamanda yakınlığın özünün de farkına varırız. Şey şeyler. Şeylerken, o, yeryüzü ve gökyüzü, ölümlüler ve tanrısal olanlar olarak durakalır. Durakalınca, şey dördü uzaklıklarında, birbirlerinin yakınına getirir. Bu yakına-getirme yaklaştırmaktır. Yaklaştırmak, yakınlığın özüdür. Yakınlık uzağı yakına getirir, hem de uzak olarak. Yakınlık uzaklığı korur. Uzaklığı korurken, yakınlık bu uzaklığı yaklaştırmasında yakınlığın özünü sürdürür. Bu şekilde yakına getirmekle yakınlık kendini gizler ve kendi tarzınca, en yakında kalır.

Şey, sanki yakınlık bir kapmış gibi, yakınlığın “içinde” değildir. Yakınlık şeyin şeylemesi olarak, yaklaştırmada hüküm sürer.

Şeyleyen şey birlikteki dörtte, yeryüzü ve gökyüzü, tanrısal olanlar ve ölümlüler olarak durakalır, dörtlünün sade birliğinde.

Yeryüzü, inşa ederek taşıyan, meyveleriyle besleyen, suları ve kayaları, bitki ve hayvanları gözetendir.

Yeryüzü dediğimizde bu yolla dördün sade birliğiyle, diğer üçünü de düşünürüz.

Gök, Güneşin yoludur, Ayın yörüngesidir, Yıldızların ışıltıları, yılın mevsimleri, Günün ışığı ve kararması, Gecenin karanlığı ve aydınlanmasıdır, Havanın yumuşaklığı ve sertliği, Bulutların göçü ve mavileyen Esirin derinliğidir.

Gökyüzü dediğimizde bu yolla dördün sade birliğiyle, diğer üçünü de düşünürüz.

Tanrısal olanlar Tanrının çağrısını getiren habercilerdir. Tanrısal olanların saklı hükümlerinde Tanrı özünde görünür, bu öz onu varolanlarla bir karşılaşmanın uzağına çeker.

Tanrısal olanlar dediğimizde bu yolla dördün sade birliğiyle, diğer üçünü de düşünürüz.

Ölümlüler insandır. Onlara Ölümlü denir, çünkü ölebilirler. Ölmek, ölümü ölüm olarak ölebilmek demektir. Sadece insan ölür. Hayvan sonlanır. Ölüm hayvanın, ne önünde ne de arkasındadır. Ölüm Hiçliğin muhafaza kutusudur/tapınağıdır [Schrein], Hiçlik her bakımdan sadece varolan bir şey değildir, yine de Varlığın kendisinin gizemi olarak bile özünü sürdürür. Hiçliğin muhafaza kutusu/tapınağı olarak ölüm, özünü sürdüren Varlığı içine alır. Şimdi ölümlülere ölümlüler diyoruz, yeryüzündeki yaşamlarının bir sonu olduğu için değil, ölüm olarak ölmeye yetili oldukları için. Ölümlüler olarak ölümlüler, Varlığın barınağında-sıradağlarında özlerini sürdürürler. Onlar Varlık olarak Varlığa yönelik özünü sürdüren ilişkidirler.

Diğer yandan Metafizik insanı hayvan olarak, yaşayan bir varlık olarak tasarımlar. Ratio, animalitas’a hâkim olduğunda, insanın varlığı yaşamı ve yaşama deneyimleri ile belirlenmiş olarak kalır. Akıllı varlık, önce ölümlü hale gelmelidir.

Ölümlüler dediğimizde bu yolla dördün sade birliğiyle, diğer üçünü de düşünürüz.

Yeryüzü ve gökyüzü, tanrısal olanlar ve ölümlüler – kendiliklerinden karşılıklı olarak bir arada olmalarıyla – dörtlünün birleşmiş sadeliği yoluyla birbirlerine aittirler. Dördün her biri kendi tarzında diğerlerinin özünü tekrar tekrar yansıtır. Böylelikle her biri kendi tarzında kendini dördün yalınlığı içinde kendisine geri yansıtır. Bu yansıtma bir benzerliğin tasviri değildir. Yansıtma, dördün her birini aydınlatarak, kendi özlerini sade bir arada oluşlarında birbirleriyle olagelir. Dördün her biri, bu olagelen-aydınlatan tarzda yansıtarak, diğerlerinin her biriyle oynar/paslaşır. Olagelen yansıtma dördün her birini kendinde özgür bırakır, fakat Özgür olanları asıl özlerinin birbirlerine doğru oluşlarının sadeliğine bağlar.

Özgürlüğe bağlayan yansıtma, dördün her birini karşılıklı olagelişlerinin toplayan duruşunda birbirine nişanlayan/güven duyduran [zutrauen] oyundur. Dördün hiçbiri kendilerine özgü ayrı özelliklerinde ısrar etmez. Daha ziyade, dördün her biri karşılıklı olagelişleri içinde, kendiliklerine olageldirilirler. Bu olageldirilen bir arada oluş, dörtlünün ayna-oyunudur. Dörtlüden, Dördün sade birliğine varılır.

Yeryüzü ve gökyüzünün, tanrısal olanlar ve ölümlülerin sade birliğinin olageldiren ayna-oyununu dünya olarak adlandırırız. Dünya dünyaladığında özünü sürdürür. Bu şu anlama gelir: dünyanın dünyalaması ne başka birşeyle açıklanabilir ne de bir başka şey aracılığıyla temellendirilebilir. Bu olanaksızlık, insanın düşünme ediminin bu şekildeki bir açıklamaya ve temellendirmeye yetersiz oluşundan kaynaklanıyor değildir. Daha ziyade, dünyanın dünyalamasının açıklanamaz ve temellendirilemez karakteri, nedenlerin ve temellerin dünyanın dünyalamasına uygunsuz oluşuna dayanır. İnsanın kavrama yetisi burada bir açıklama aradığı anda, dünyanın özünü aşmayı başaramaz, aksine dünyanın özünün içinde kalır. İnsanın açıklama istenci dünyalamanın sade birliğinin sadeliğine ulaşamaz. Kendileyen Dördü, birbirlerine göre temellendirilmiş ve açıklanmış ayrı ayrı gerçeklikler olarak düşündüğümüzde, zaten onlar kendi asıl özlerine gömülmüş haldedirler.

Dörtlünün birliği dörtlemedir. Dörtleme, dörtlüyü çevreleyen ve [onları çevreleyen] sınır olarak onlara sonradan eklenmiş bir tarzda ortaya çıkmaz. Dörtleme, dördün – bir kez varoldukları zaman – ayrı ayrı yan yana duruşlarında da kendini tüketmez.

Dörtleme, sade birlik içinde birbirleriyle nişanlanmış/güven duydurulmuş olanların olagelen ayna-oyunu olarak özünü sürdürür. Dörtleme dünyanın dünyalaması olarak özünü sürdürür. Dünyanın ayna-oyunu, olagelmenin halka oyunudur. Bu nedenle halka oyunu, dördün etrafını ilkin bir halka gibi sarmaz. Halka oyunu, oynarken – aynalama olarak – halkalayan halkadır. Olagelerek, dördü sade birliklerinin ışıltısına ışıtır. Halka, ışıldayarak, kendi özlerinin bilmecesine açık olan her yerde dörde katılır. Dünyanın ayna-oyununun böylece halkalayan [ringenden], bir araya toplanmış özü halkalamadır [Gering]. Aynalayan-oynayan halkanın halkalamasında, dördün her biri kendine ve bununla birlikte kendi özüne eğilir/bükülür. Bu şekilde eğilerek/bükülerek, uysallıkla dünyalayan dünyayı tamamlar.

Eğilebilir/bükülebilir, kolay biçimlendirilir, esnek, uysal, külfetsiz, bunlar Eski Almancamızda “ring” ve “gering” diye adlandırılır. Dünyalayan dünyanın ayna-oyunu, tıpkı halkanın halkalaması gibi, dördün birliğini kendi uysallıklarından, kendi özlerinin halkalayan uysallıklarından çekip çıkarır. Halkanın ayna-oyunu halkalamasından, şeyin şeylemesi olagelir.

Şey, dörtlüde durakalır. Şey dünyayı şeyler. Her Şey, dünyanın sade birliğinin kısa bir oluşbitişindeki dörtlüde durakalır.

Şeyi dünyalayan dünyanın şeylemesinde özünü sürdürmesine bıraktığımızda, şeyi şey olarak düşünürüz. Düşünceyi bu şekilde alırsak, kendimizi şeyin dünyalayan varlığı ile ilgilenmeye bırakmış oluruz. Bu şekilde düşünerek, şey tarafından şey olarak çağrılırız. Kelimenin kesin anlamında, biz şey-olmuş-olan/koşullu [Be-dingten] olanızdır. Tam bir koşulsuzluk [Unbedingten] iddiasını ardımızda bırakmış oluruz.

Eğer şeyi şey olarak düşünürsek, şeyin kendi özünü sürdürdüğü menzildeki özünü koruruz. Şeylemek, dünyanın yaklaş[tırıl]masıdır. Yaklaş[tırıl]ma yakınlığın özüdür. Şeyi şey olarak korurken yakınlıkta otururuz. Yakınlığın yaklaş[tırıl]ması dünyanın ayna-oyununun tek ve asıl boyutudur.

Tüm mesafelerin ortadan kalkmasının sonucu olarak yakınlığın cisim bulamaması, mesafesiz olanı hâkim kılmıştır. Yakınlığın yokluğunda, şey bizim anladığımız anlamda bir şey olmaktan çıkar. Fakat şeyler nasıl ve ne zaman şeylerdir? Mesafesiz olanın hâkimiyeti içinde bunu soruyoruz.

Şeyler şeyler olarak nasıl ve ne zaman gelirler/görünürler? Şeyler, insanın teknik yapıp etmeleri aracılığıyla gelmezler. Şeyler, ölümlülerin farkındalığı olmadan da gelmezler. Böyle bir farkındalığa yönelik ilk adım, sadece tasarımlayan – yani açıklayan – düşünmeden, anımsayan düşünmeye geri adım atmaktır.

Bir düşünmeden diğerine geri adım atmak sadece bir tutum değişikliği değildir. Sadece şu nedenle bile böyle bir şey olamaz: aldıkları biçimler de dahil olmak üzere tüm tutumlar, tasarımlayan düşünmenin alanına bağlı kalırlar. Geri adım, tam da, salt/kendinde tutumlar alanından ayrılır. Geri adım, dünya varlığı tarafından dünya varlığına çağrıldığında, bu çağrıya kendinde yanıt veren bir yanıt-verme/uygun-gelmede ikamet eder. Şeyin şey olarak teşrifi için, salt bir tutum değişikliği yeterli değildir; tıpkı günümüzdeki mesafesizlikte nesne olarak duranın, kolayca şeye dönüştürülemeyecek oluşu gibi. Ne de, sadece nesneleri görmezden gelmemiz ve belki de bir zamanlar şey haline gelme ve hatta gerçekten de şeyler olarak özlerini sürdürme yolunda olan, ilk nesneleri anımsamamızla, şeyler şeyler olarak gelmezler.

Şey olan, dünyanın ayna-oyununun halkalamasından olagelir. Sadece – diyelim ki, birdenbire – dünya dünya olarak dünyaladığında, ancak o zaman halka – yer ve göğün, tanrısal olanlar ve ölümlülerin halkalamasının, sade birliğin halkasından kendini çekip çıkarması – ışıldayadurur.

Aynı şekilde, bu halkalamadaki şeyleme kendinde gösterişsizdir ve her özünü sürdüren şey – alçakgönüllülükle uysallık ederek – kendi varlığına uyar. Halka şeydir: testi ve tezgâh, küçük köprü ve saban. Fakat ağaç ve gölcük, ırmak ve bayır da, her biri kendi tarzlarında şeydirler. Şeyler, her defasında kendi tarzlarında şeyleyerek, balıkçıl ve karaca, geyik, at ve boğadırlar. Şeyler, her defasında kendi tarzlarında şeyleyerek, ayna ve bilezik, kitap ve resim, taç ve haçtır.

Fakat şeyler, her yerde eş değerde olan sayısız nesne ile karşılaştırılınca, yaşayan canlılar olarak insanın ölçüsüz çokluğu ile karşılaştırılınca sayı olarak da uysal ve mütevazıdır.

Her şeyden önce ölümlüler olarak insanlar, dünya olarak dünyaya oturarak ulaşır. Sadece dünyadan ötürü mütevazi olan, günün birinde şey olur.

Çevirenler:
Erdal Yıldız-Ali Kaftan
Devam edecek...


Sayfa: [ 1 ]