İhtiyatla, dengemin bozulmasına izin vermeden otobüsün arkadaki koltuğuna doğru ilerledim. İlerledim diyorum, ama otobüsün ilerlediği yönün aksi istikametinde ilerliyordum ve en arkadaydım işte. Arkada hiç yolcu yoktu. Oturdum ve oturduktan sonra aldığım ilk nefesi bir daha alamayacağımı bilerek azat ve hebâ ettim. Bedavaydı sanki. Oturdum ve oturmadan hemen önce önde oturanlara sebepsiz ve çok şiddetli bir kin duydum. Oturdum ve oturmadan hemen önce “sevmek, sevilmek istemidir” dedim kendim kendime. Otururken çok ağır ve çok kötü kokan bir çuvalı sürüklemekten kurtulur gibi oturdum. Otobüs büyük bir alış ve veriş merkezinin önünden geçerken çocukken öldürdüğüm bir kediyi seyredişimi hatırladım. Bu kediyi, büyük yani kaldırmakta zorlanacağım bir taşla öldürmek istiyordum, ama kedi bir türlü yerinde durmuyor ve ben taşı kedinin üzerine bırakamıyordum. En sonunda kedinin kuyruğunu kısa bir iple bir taşa bağladım ve kaldırmakta zorlandığım taşı kedinin kafasına doğru bıraktım. Doğal olarak kedinin kafası parçalandı. Daha sonra kedinin leşini tek bir açıdan (kediye yan tarafından bakıyordum) seyretmeye başladım. Bu seyir ne kadar sürdü hatırlamıyorum, ama o anda hissettiklerim hiçe tekabül ediyordu. Bunu hatırlamam bir saniyemi bile alamamıştı, ama o kediyi öldürmek yaklaşık olarak on beş dakikamı almıştı ve on beş dakika dokuz yüz saniye demekti. Bir saniyede otobüsün kat ettiği yol, alış ve veriş merkezini görmeme engel oluyordu. Aslında arkama dönüp de görebilirdim orayı, ama bu çok yorucuydu. Otobüs şoförü “vermesen de olur” gibi bir edayla aldı uzattığım parayı. İşte o anda şoförü yumruklamak geçti içimden. Bu yumruklama isteği öyle çabuk sıyrıldı ki benden ve bir anda “bırak ne derlerse desinler” dedim kendime. Bu telkin aldırmazlık anlamında değildi. Bir anlamın yükü altında değildi ve fakat mânâsız da değildi. Hem aldırmazlık kolaylık sağlayıcı bir şey değildi bazen. Yani bir sürü külfeti de getirebilirdi. İlla ki bir özne ve yüklem olurdu cümlelerin tümünde. Bu iyiydi. Çünkü bir suçlu bulmak imkân dahiline girerdi. Ama bütün cümlelerde suçu işaret etmezdi. Başarıyı da gösterirdi bazen. Başarının kendisi ödül katına yükselebilir miydi? Bu hiç de umurumda değildi o an. Kişi zamirleri işi zorlaştırabilirdi ve aslında hiç yoktan iyiydi. Bunları tüketirken otobüs hızını ya da hıncını alamamış bir kızgınlığı çağrıştırıyordu. Ama ben bu çağrışımın şoförle bir bağlantısı olabileceğini hesap ettim. Bu hesabın sağlamasıyla uğraşma gereği, bende kayda değer bir kayıtsızlık duygusuna neden oldu. Otobüs durmuştu ve kimi yolcular, inmeleri ile inmemeleri arasında bir fark yokmuş gibi indiler. Diğerleri ise inmemenin gereğine inanıyor ve inmiyorlardı. Bu kanıya nasıl vardıklarını düşündüm ve dedim ki, bunu onlar bilmiyorlar. Onları bu konuda mazur gördüm. Zira pabuçlarını nasıl giydiklerini bilmemeleri onların basiretlerini bağlıyordu. Bu arada yoldan geçen birine nasıl göründüğümü merak ettim. Bu merakın kendime dışımdan bakabilme imkânımın olmamasıyla bir ilgisi olabilirdi, ama bu ilginin kekre bir tadı vardı. İşte bu tat ağzımızın nasıl bir şey olduğunu gösterebilir dedim ve o anda otobüs yine durdu. Bu duruş tanıdıktı. Zihnim gibi duruyordu. Bu duruş elektrik kesildiğinde duran bir bilgisayarın duruşuna benziyordu biraz. Biraz benziyordu. Otobüs durdu ve sadece yaşlı bir kadın bindi. Bu biniş, anlamın nesneye bindirilişine benziyordu. Bunu nasıl ifade edeceğimi düşünürken yaşlı kadın ansızın yere düştü ve yavaşça dineldi. Hemen şöyle düşündüm nasıl ifade edeceğimi: Ani ve yavaş. Kadın yere düşünce o an taşıdığım kayıtsızlığın kadından kaynaklandığını fark ettim. Kadın aptal birine benziyor şeklinde düşündüm, ama daha sonra sadeliği gözüme göründü. Sadelik bilgelikle de yan yana olabilirdi aptallıkla da. Bu çetin bir meseleydi aslında. Dolayısıyla bunun bir çırpıda çözülemeyeceği gerçeği rahatlatmıştı beni. Biliyordum aslında bunu, hissediyordum. Kelimeler, isimler bildiklerimizi tanıyamayacağımız bir hale sokabilirlerdi kimi zaman. İsim, mevsimi tanınamaz hale sokabilirdi. İsim ile cisim örtüştüğü oranda gerçekten söz edebilirdik, ama insanlar şerefsiz de yaşayabiliyorlardı. Korkmayan, korkutanın başına taç olmamalıydı. Otobüs yine hareket etti, ama ben inmiştim. Otobüsteyken oturduğum yere baktım ve neden orada olmadığımı ya da neden burada olduğumu hatırlamaya çalıştım, ama hiçbir şey bulamadım. Her yere gidemezdim, çünkü gitmekten nefret ettiğim yerler de vardı ve gidebileceğimi bilmediğim yerler de vardı. Gidebileceğim yerler, her yer değildi. Kaybolmak buydu işte; Her yere gidebilmek. Oysa ben her yere gidemez ve her yeri, yolu yürüyemezdim. Meselâ bir mektup kayıp olamazdı. Çünkü adresi olurdu. Ama postacı da kaybolabilirdi. Akşam olmuştu ve hiç kimse yoktu indiğim yerde. Buraya Karaköprü deniyordu. Çok araştırmıştım Karaköprü’ ye ismini veren kara köprüyü ve bulmuştum daha önceki gezilerimde. Yürümeye başladım ve düşündüm ki, iki paralel çizgi hiçbir zaman ve mekânda kesişmezler. Neden kesişmezler? Neden? Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşurdu halbuki. Dağlar biri birine paraleldi, ama insanlar paralel değildi. Buradan şu çıkar: İnsanlar eğridir ve insanlar doğru değildir. Paralel çizgiler doğrudur ve kavuşmaz, kesişmezler. Paralel çizgiler birbirlerini itici bulurlar diye mi kesişmezler? Bir de şu vardı: Paralelin Türkçe’si Koşut demekti. Ağustos böceklerinden geceleri ötenlerinin sesleri gelmeye başlamıştı. Ağustos böceklerinden gündüzleri ötenlerini yakalamayı bilirdim çocukluğumda. Meselenin can damarı sesin geldiği yönü tespit etmedeydi. Bundan sonrası kolaydı ve çok güzeldi bu böcekleri yakalayıp dinlemek. Şehirden yaklaşık olarak 25 km. uzaktım ve daha da uzaklaşacaktım ki aklıma 25 km. nin, 25 bin metre olduğu geldi. Oysa benimle şehir ve şehirdekiler arasındaki uzaklık ya da mesafe km. cinsinden değildi ve daha da açılacağa benziyordu. Aslında yaşamak gerçektende bir çeşit diplomasiydi ve Georges de Porto-Riche’ in şöyle bir sözü vardı: “İşini yapmayı eğlenceli bulan diplomat işini ciddiye alan diplomattan daha az tehlikelidir.” Yaşamak bir çeşit diplomasi ise, yaşayanlar da birer diplomattı öyleyse. Ben bir diplomat mıydım? Buna kesinlikle inanmıyor ve kendime uygun bulduğum sıfat “yurttaş” idi. Ben sadece yurttaşın ne olduğunu açıklarsam eğer, diplomatı da açıklamış olurdum. Yurttaş demek, güvenliğini güvenilir olmakta aramaktı. Halbuki insan şartlar dolayısıyla kendine hangi yükümlülüklerin düştüğünü aklına getirmeyince, hoşuna giden her durumu uğurla, başına gelen her belâyı da uğursuzlukla açıklıyordu ve aslında bu budalanın durumuydu. Oysa insan budala olduğu için uğura inanmazdı; uğura inandığı için budala olurdu. Çirkinler reddedilmeliydi, ama çirkin oldukları için değil. Reddedilmeye müstahak özelliklerinden dolayı çirkinleşiyordu insanlar. E= MC² bu arada. Acıktığımı hissettim, ama bir sigara yaktım. Sigara açlığımı her zaman bastırmıştı. Baskın basanındı yani. Aslında şartların hangi sebeple kötü olduğunu keşfetme çabası insanların teselli buldukları bir şeydir. “Daha iyi olan” hakkındaki düşüncelerle hemhal olarak avuntular bulurlar. Ne mümkün ise onunla uğraşırlar. Tabi her mümkün şeyle uğraşmazlar. İnsan her bir şeyin yerine bir başka şeyi ikame edebiliyor. İkame mallar gibi. Meselâ birinci sınıf bir margarinin ikamesi, ikinci sınıf bir margarinle mümkündür. Peki ikamesi mümkün olmayan bir şey var mıdır? Var galiba. O da dosttur. Meselâ sevmedikleriyle dostluk yapmaz insanlar. Daha iyisi yok diye kötüsüyle idare etmez yani. Gerçekten her ortam cisimlerin hareketine direnç gösteriyordu. Çünkü yorulmuştum. Saat 9:00. Eve dönmeliyim dedim kendime. Eve dönme gereği. Bu gidişatla gece yarısı 12:00 de evde olurdum. Aslında kelime uydurma olunca, kelimeye konu olan faaliyet de uydurma oluyor. Bu böyle. Eve dönerken yol üzerindeki benzin istasyonunda biraz su içmiştim ve midem bulanmıştı. Oysa midem boştu ve boş bir yer bulanmazdı ve hatta bence mide hiçbir zaman duru bir yer değildi. Ayrıca benzin istasyonundaki adam benim deli olabileceğimi düşünmüş olabilirdi. Hesaplarıma göre, eve ulaşmam 02:00’ yi de bulabilirdi. Öyleyse bir arabaya binmeli ve 11:00 de evde olmalıydım. Ancak arabalar ısrarlarıma rağmen durmuyorlardı. En sonunda bir kamyon önce yavaşladı ve daha sonra duruverdi. Kamyona binip selam verdim. Yaklaşık 30 yaşlarındaki şoför selamımı aldı. Kamyon, bezgin sesinin yükselmesiyle harekete geçti. Kamyon şoförünün adı Hüseyin idi. Hüseyin‘e öncelikle, gece geç saatlerde kamyonun sesinin daha bir güzelleştiğini söyledim. Bana ortak bir dosttan söz ediyormuşum gibi baktı. Bu bakış keşif zevkiyle doluydu. Hüseyin’e sigara uzattım, o da sigaramı yaktı. Hüseyin de benim gibi Samsun içiyordu. Şoförlerin, yani kamyon şoförlerinin çoğu Samsun içerdi. Bu bilginin hiçbir değeri yoktu galiba, ama yine de bilinebilirdi. Yani bunu bilmekle hiçbir sorumluluğun altına girilemezdi. İçimden dua etmeye başladım. Dua ediyordum, çünkü eldekini ve elde olmayanı biliyordum. Biliyordum ki hiçbir önemim yok, duam yoksa. Hüseyin, Hüseyin Turan’ı dinliyordu ve en çok da ‘Ah le yar’ isimli türküsünü seviyordu, ama ne sararmış, ne de solmuştu. 90 kg.lık bir şeydi Hüseyin. Ben çıplak isem 48, giyinik isem 50 kg.a tekabül ediyordum. Ben 26, Hüseyin 30 yaşındaydı ve aramızda 56’lık bir uçurum vardı. Bu uçurumu Hüseyin’e gösterebilirdim ve aslında benim bunu göstermekten ötesine gücüm yetmezdi. En azından ben yetmesini istemiyordum. Çünkü damarlarımı kestiğim zaman kan dışıma değil, içime akıyordu ve bu kanı durdurmak fikrine kanım bitinceye kadar dayanabilirdim. Bunun ne demeye geldiği hususunda açık, duru bir fikre sahiptim, ancak bu fikrin bir teklif olduğunu ve bu teklifin doğal olarak bir sürü külfeti getirdiğini de biliyordum. Bu biliş, bir sürü zaaf demekti oysa. Tuhaf bir paradox. Aynen şunun gibi: Meselâ din sağırlığı, körlüğü kınar, eleştirir. Oysa sağır olmamak, kör olmamak şehvete daha da açık bir zemin demektir. Oysa din şehvete uymayı da kınar. Hem gör, hem duy ve hem de şehvete uyma. Bu bir paradox, ama aynı zamanda insan olmak demek. Paradox, bereketin kaynağı aslında. Bereket, Mübarek, Tebrik. Üçü de aynı kökten türemiş kelimeler. Bereket, tevekkül gibi bir şey. Tevekkül, yani suyun ya da denizin olmadığı bir yerde gemi yapmaya kalkışmak. Nanca yorulmuştum. İşte bu yorgunluk kurumsal değildi. Medenî değildi. Bu yorgunluk kroner de değildi. Katatonik de değildi. Şu değildi, bu değildi. Neydi peki? Halbuki hiçbir savaş hassa alaylarıyla kazanılamazdı, ama hassa alayları olmadan da kazanılamazdı. Hem zafer komikti. Düşmanına verecek şeyleri olanlar haklı idi ancak. Ancak onların savaşı haklı olabilirdi. Ötekilerinin cani olduğu gün gibi ortadaydı işte. Aslında insanlar ne yapmaları gerekiyorsa yapmıyorlardı, ama neyi yapabiliyorlarsa onu yapıyorlardı. Yapılması gereken-Yapılan=? E=MC². Vicdanen müsterih kişiyi aradığımda kendimi aradığımı fark ettim. Her zaman hiç yere açıyordum buzdolabını. Oysa ne ben, ne de “ o ” buzdolabında değildi. Aptallığımı keşfedince zekâmı fark ediyorum. Kütlenin artışı cisme verilen işe sıkı sıkıya bağlıysa, ben ne yapayım yani? Hiç de olağan üstü değildir, ışık kadar hızlı elektronlar elde etmek. Bu arada kamyon ve Hüseyin ve ben Abidiye’ ye ulaşmıştık ve saat 11:20 yi gösteriyordu. Halbuki diyordum kendi kendime, insan değerleri sermaye birikimini mümkün kılan bir değere indirgenmedikçe kapitalizm devam edemezdi. Bu anlamda bankacılık bir iskelet idi. Kafama dank etti ki, şu ana kadar olmuş olanları aşamam ve olanlar benim şahitliğime denk geldiği için hayret ediyorum. Hayret ! E=MC² bu arada
(kim ne derse desin bu yazıyı ben yazmadım )
|