SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Din Felsefesi

Konu: 'dar kapıdan geçmek'

Sayfa: 1 2 3 4 5 [ 6 ]

UGraSHAMAN 30.11.2008 10:41:43
                      Mağara gevezelikleri


Mağara'nın içini konuşmak zorunda kalıyoruz. Mağaranın içinde konuşuyoruz çünkü. O hâlde kınamamalı, bilâkis anlamalı: Mağaradakiler için konuşuyoruz.Mağaradakilere ve mağaradakilerle. Karşılıklı konuyoruz.

Bu-arada dili belirleyen de bizzat mağara. Bu yüzden mağaranın diliyle konuşuyoruz. Anlaşabileceğimiz tek dille: mağaranın diliyle. Mağaranın dili, gerçekte siyasetin ve ticaretin dili. Mülkiyetin ve cinsiyetin. Gölgelerin. Evet, mağaranın dili, bil ki ey tâlib, gölge-hakikatlerin dili. Yerin. Yerin yüzünün.. Mağaranın dili, içerinin dili. Yüzeyin.

Şimdi içerideyiz. Dışarısı yasak. Hep içerideyiz. Yüzeydeyiz. Mülkiyetin ve cinsiyetin içinde.


* * *
Mutlakiyet yanlılarının dünyayı kavrayışları idealisttir, idealistçedir, böyle de olmak zorundadır. Çünkü idealizm'in özü 'mutlak'ı talep eder, tümdengelimcidir. Bütünden parçaya doğru hareket eder. Hep bir kalkış noktası vardır, dünyayı kendisinden hareketle yorumlayacağı bir bütünü vardır.

İdealist, iyilikten hareketle iyi'ye ve ardından iyilere yönelir. İyi eldedir. Elindedir. O iyi'ye göre iyiler arar ve bulur. O hep aradıklarını bulur. Ne bulacağını bilerek arar. Hem de en baştan.

Analitik zekâ, tabiatı gereği demokrat olamaz. Çeşitlilikten hoşlanamaz. Yaşlıdır. Tecrübelidir. Çelişkiden, tutarsızlıktan, karmaşadan nefret eder. Mutlakiyetçidir. Bütüncüdür. Kesinlikçidir. Çizgileri vardır. Nesnelerin dış çizgileri. Onları belirleyen, belirten çizgileri. Çokluk deterministtir. Belirlemeci.

Özgürlüğü sevmez. İmkânı. Olabilirliği. İhtimali. Farklı seçenekleri.


* * *
Ah o mantıkçılar, ve matematikçiler! Tarihçiler ve siyasetçiler! Bilimciler!

Bir tabloda aslâ renk çeşitliliğine, renklerin hareketliliğine tahammül edemezler. Resimde de, müzikte de. Nesnelerin düzenini ararlar. Tabloda her şeyin yerli yerinde olmasını isterler. Gerçekte nasılsalar aynen öyle. Gerçekte, yani doğada ve zihinde. Kendi hakikatinde. Önde olan, önemli olan çizgilerdir, sınırlardır, renkler değil.

VE sesler. Sesleri bile muayyen bölgelerde tutmak isterler. Sedayı da, edayı da bitirmek isterler. Çünkü eserin bitmişliği etkiler onları. Bitmemiş gibi duran eserlerden nefret ederler. Rembrandt'tan, Delacroix'dan, Manet'den... Cézanne'dan... hatta Rodin'den...

Nietzsche'den de... şizofreni'den de... hezeyan'dan da... dementia praecox'tan... Ah, bir de her fırsatta şatahat'tan... Bitmemiş gibi görünen ne varsa hepsinden. Karmaşık ve alacalı-bulacalı görünenden.

İdealar adına. Devlet adına. Millet adına. Kutsallaştırılmış bir 'takım' hakikatler adına. Oysa gerçekte hep o kahrolası kavrayış biçimleri adına.

Sadece Platon mu, Descartes da, Leibnitz de, Spinoza da, demokrat olamazlardı. Kant da, Hegel de. Eskiler değil sadece, yeniler de. Meselâ Heidegger de. Şaşırmayınız lütfen, Marx da, Lenin de. Fakihler de. Usulcüler de. Zahir ehli de. Hep akademisyenler. Hep skolastikler. Hep düzenciler. Özleri gereği.

Bilemediklerinden, bulamadıklarından değil, zihin yapılarından, dünyayı kavrama biçimlerinden ötürü. Bakışlarından, bakışaçılarından ötürü.


* * *
Sağcılık bir zihin biçimidir. Statükocudur. Düzeni sever. Düzene girmeyi. Düzen vermeyi. Her şeyi düzene koymayı. Kısacası, düzenliliği. Düzenliliği ve kesinliği. Sınırları.

Muhalefetteyken, muhalifken bile mutlakiyetçidir. Sırtını kesinliğe dayar. Sınıra. Özgürlüğü tehdit edici görür. Sistemi tehdit edici.

İdealist felsefe kendisini Newton fiziğiyle ifade etti. Birlikçi ve kesinlikçi idi. Belirlemeci olması kaçınılmazdı. Bilimde determinist, siyasette mutlakiyetçi, felsefede idealist, dinde akideci. İşte size mağaranın düzen yanlıları. Kuşku-düşmanları.

Mağaranın sağında da, solunda da böylesi belirlenimci zekâların sayısı hiç de az değildir. Tesadüflerden hazzetmezler. Tevekkül nedir, onu da pek bilmezler. Şöyle bir içten “Allah kerimdir” diyemezler. Dindarlıkları da hiç çekilmez bu yüzden.

Meraklısına not: Descartes —bazı bilgiçlerin zannettiği gibi— bir kuşkucu değildi, bilâkis dibine değgin bir kuşku-düşmanıydı. Matematikçiydi çünkü.

* * *
Bu mağaranın kuşkucuları da var pek tabii ki. Garipleri.

Bir tabloda ışığın dalgalanımlarını merak eden, renklerin çeşitliliğiyle coşan, bitmişlik duygusunu tanımayan, tanısa bile önemsemeyen abdalları. Fırçalarını atölye ışığına ayarlamaktan bıkıp doğaya çıkan delileri. Güneşe baktıkları için gözlerini kaybeden körleri. Anı yakalamaya çalışan, anda gördüğünü önemseyen, o ânı eteklerini çekiştire çekiştire genişleten, tüm dünyayı bir noktaya irca edip o dünyayı bir anda gören, görmeyi deneyen dervişleri.

Ah o sevimli ser-serîler! Mağaranın dışına çıkma şansına sahip çılgınlar! 'Risk' sözcüğünün 'rızık'tan dönüşmüş olduğunu unutmayan âşıklar! Riski rızık bilenler! “Allah kerimdir!” deyip dünyaya nanik yapanlar!

Ferdiyeti muhafaza kolay mıdır sanıyorsun ey talib?

Renklerin çeşitliliğinde ışığı, çizgilerin boyutlarında noktayı, koca zaman içinde ânı, çokluk içinde birliği görmek? Gölgeler uğruna gölgeleşmek? Mağara gevezelikleriyle koca bir ömrü tüketip Şems gibi tenden çıkıp canana gidememek?

Ne yazık ki Celâleddin'i sürüye kurban verdik, halkın nazarına. Şems'i ise mağaranın dışına çıkardık; cesediyle mağaranın dışında bıraktık.


* * *
Ferd olmak neyine ey talib, senin payına sade Celâleddin düştü, sade Şems'in gölgesi. Şems'in, yani güneşin.

Herkesle birlikte sen de karşındaki duvara bak dur, gölge-hakikatlere. Mevlâ'ya, Mevlâna'ya. Belki birgün dönersen görürsün, bakarsan. Hakikat arkanda.

dücane cündioğlu



UGraSHAMAN 06.12.2008 10:24:00
                              'Deli' derlerse sakın sesini çıkarma!


— "On peut acquérir la Liberté mais on ne la recouvre jamais!"

Jean-Jacques Rousseau'nun bu sözünü bir kitabından değil, bir restaurant'nın duvarından aktarıyorum; Paris'te Saint-Germain-des-Prés'nin saklı bahçelerinden Le Procope'un o yaşlı duvarından...

Masada dostların muhtelif çeviri denemeleri arasında kalınca ister istemez ben de bir teklifte bulundum, ve Rousseau'nun vecizesini şu şekilde Türkçeleştirdim:

— Özgürlük fethedilebilir ama aslâ işgal olunamaz!

Yani...

Bir gün, bir vesileyle, bir biçimde pekâlâ özgürlüğün kapısını açabilir, hatta kapısından içeri adım da atabilirsiniz, ve fakat hiç ısrar etmeyiniz, tüm lütufkârlığına karşın özgürlük yine de size kendisini işgal etme imkânını bahşetmeyecektir.

İşgal de edemezsiniz onu, meşgul de!

O, yurdunda sürekli ikamete izin vermeyen sevgili. Bütünüyle ele geçirilemeyen ilhâm perisi. Ele geçirilen değil, bizâtihi ele geçiren.

İnsan, özgürlüğün kendisine uzanan o nârin ellerinden tutabilir belki ama o ellere kelepçe vurmayı başaramaz.


* * *
Özgür olanın özgürlüğünde hangi anlamı aramalıyız: hürriyeti mi, serbestiyeti mi?

Her ikisini de. Çünkü 'esaret' tasavvur edilmeksizin hürriyet de, serbestiyet de tasavvur edilemez.

Esaret, yani kayıt, yani bağ.

Mukayyed olmanın bir diğer adı da esaret.

Bağlı olmak, bağımlı olmak. Kayda girmek. Nisbet ve münasebet bağları içinde yaşamak. Kayda ve izafete girmek. Tek başına olamamak, kalamamak.

İşte esaret!

Farsça "ser-best" (başı bağlı) sözcüğünün Türkçe'de tamamen aslının zıddı bir mânâ kazanıp "başı bağlı olmayan, bağsız, bağımsız" mânâsına gelmesi bir tesadüften mi ibaret acaba?

Ne gariptir ki eskiden nişanlı, nikâhlı kadınlar için kullanılırdı "başı bağlı" deyimi. Yani özgür kadınlar için. Bir erkeğe bağlanmak suretiyle etrafına baş eğmeme/boyun eğmeme hakkını kazanmış kadınlar için.

Bugün Türkçe'de "serbest kadın" tamlaması başı bağlı olan değil, olmayan kadınları gösteriyor. Yani özgür ve bağımsız kadınları.

Başa döndüğümüze göre, şimdi soru şu ey tâlib, bu kadınlardan hangisi özgür, hangisi serbest?

Meşgul olanı mı, olmayanı mı?

İşgale izin vereni mi, vermeyeni mi?


* * *
Özgürlük her defasında bir mekân olarak kavranır, bir alan olarak...

Fethetmekten, işgal etmekten söz etmeyi meşru kılan yahut "özgürlüğün başladığı veya bittiği yer' kabilinden metaforların yaygınlaşmasını sağlayan, özgürlük denince akla gelen işbu mekân duygusudur.

Bir mekânda veya bir mekândan özgürleşebiliriz; belirli bir mekânda veya belirli bir mekândan... ayrılabilir, kopabilir, çekilebilir, dışına çıkabiliriz.

Dikkat ediniz lütfen, ancak bir "alan"dan, bir 'saha'dan, en nihayet bir 'yer'den.

Peki mekândan? Mekânın kendisinden?

Aslâ!

Hep bir mekân içindeyizdir; tıpkı zamanın içinde olduğumuz gibi.

Bu nedenledir ki insanın zamandan özgürleşme imkânı olmadığı gibi, mekândan da özgürleşme imkânı yoktur! İnsan zamana ve mekâna bağlıdır, bağımlıdır. Zamanın ve mekânın içindedir çünkü.

Ölçülebilir olanın içinde. Hesaplanabilirin.

Zamanı da ölçer bu yüzden, mekânı da.


* * *
Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet

Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten


* * *
İnsanoğlu farkına vardığı andan itibaren zamanı ölçmeye başlar. Farkına vardıysa, zaman akmıyor demektir. Zaman geçmiyordur. Ölçtükçe zaman durur. Ölçüldükçe elinden özgürlüğünü alır insanın. Farkına varıldıkça. Canını sıkar da sıkar.

Zamanın farkına varmayanın ise canı sıkılmaz, zaman su gibi akar gider nazarında anlamaz bile. "Zaman nasıl geçti anlayamadım" der. Zamanın farkına varmamıştır. Varamamıştır. Gafilidir zamanın.

Ve çokluk mekânın. Nerede olduğunu unutmuştur meselâ. Zamandan ve mekândan münezzeh olmuştur. Zamansızdır. Mekânsızdır. Sadece "Lâ Mekânî" değil, aynı zamanda "Lâ Zemanî" hâline gelmiştir.

Cerrahpaşa'dadır şimdi. Şah Sultan Mescidi'nin yanıbaşında.

Kendinden geçmiştir. Kendinden, yani zamandan ve mekândan.

Zaman ve Mekân odur artık.


* * *
İmdi ey talib, cevap ver şu soruma: Zamanın farkında mısın, değil misin?

Şayet farkındaysan, özgürlüğüme ilişme de çekil bir kenara, bari mağara gevezelikleriyle canını sıkılmaktan kurtar.

Yok eğer farkında değilsen, dört tekbir vurup özgürlüğünün tadını çıkar. Gönlünce çıldır. Dilediğince şımar. Saçmala.

'Deli' derlerse sakın sesini çıkarma, haklılar, çünkü delinin tekisin sen!

Yani, özgürlük tarafından işgal olunansın!


dücane cündioğlu

nisan 15.12.2008 07:45:23
“Din adamlarının Tanrısı, benim için bir kapı tokmağı kadar cansız."

Bu cumle cok guzelmis UGraSHAMAN ..


Sayfa: 1 2 3 4 5 [ 6 ]