SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Din Felsefesi

Konu: 'dar kapıdan geçmek'

Sayfa: 1 2 3 4 [ 5 ] 6

23.08.2008 21:01:05
Smiley
inşallah insanlar, arzu edilen seviyede olurlar. Kim neyi arzuluyorsa! Tabi Kİ, yukarda söz konusu olana ait sözümüz. Smiley
... "İnsanlar böyle olmamalı."

UGraSHAMAN 24.08.2008 13:12:09
Hakikat niçin hep ıslak, neden hep yaşlı?
Bir yaşama sahip olanların kökleri hep Nuh'un gemisinde. Yaşamlarını sürdürebildiler; çünkü gemiye alındılar. Gemi içinde korundular. Varoluşlarını, ister istemez, bir çiftin izdivacında buldular. Dünyayı bir "çiftlik"ten ibaret gördüler; "ikilik' içinde; "ikiliklerin yurdu" şeklinde. Gözlerinde, "çiftlik"ten ibaretti dünya. Çiftlikten, yani çokluktan...

Bir geminin yolcularıydılar hepsi de. Bir tufan sonrasının yolcuları. Hayatta kalmaktan başka bir becerileri var mıydı, bilinmez. "Herşey O'ndandır" dediler ve kurtuldular.

"Herşey O'dur" deselerdi boğulurlardı, nitekim dediler ve boğuldular. Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helâk oldu. Zahirde.


* * *
Gemi dışında kalanlar, Nuh'a karşı koyanlardı. Boğulanlar.

Kendisine karşı çıkanlar arasında Nuh'un iki yakını da vardı: karısı ve oğlu.

İnanmadılar Nuh'a, ve gemiye binmediler. Oğlu yükseklere tırmanıp kurtulabileceğini sandı. Kurtulamadı. Sulara gömüldü. Karısı da boğulanlar arasındaydı. Gemiye binmeyi reddedenler arasında. Çokluğun arasında. Tanrılar arasında. Tanrıları arasında.


* * *
İki peygamber, eşlerince inkâr olunmuştu: Nuh ve Lut.

Nuh'un kavmi sular altında kaldı; Lut'un kavmiyse taşlar altında...

Ah, Nuh'un o zavallı oğlu! Zirvelere tırmandı, "tepeler beni sulardan korur" dedi, lâkin korunamadı ve helâk oldu.

Nuh, tüm hayvanları gemiye bindirmeyi başardı ama karısını ve oğlunu gemiye bindiremedi. Yalvardı, yakardı ama yazgının önüne geçemedi.

Çiftlerin gemisinde yalnız başına kalan, bir tek Nuh'tu. Tekti ve fakat gemideydi.


* * *
Üzerine düşünülmemiş düşünceler vardır. Tehlikeli düşünceler. Tehlikeli, yani helâk edici düşünceler.

Şeyh-i Ekber'in işareti tehlikelidir; çünkü kurtulanlardan çok boğulanlara sahip çıkmıştır. Teşbih ehline. Ne olduğunu söyleyenlere. Kendileri gibi olduğunu söyleyenlere. Nuh'un ısrarında kusur bulmuştur. Tenzihe dair ısrarında. Muhatablarına makamınca hitab edemediğini söylemiştir.

Nuh, Varlık'ın birliğine değil, Tanrı'nın birliğine çağırdı; Tanrı'nın ne olduğunu söyleyenleri kınadı, ne olmadığını söyledi. "Teşbihi bırakın, tenzih edin O'nu!" dedi.Tanrı ile Varlık'ı ayırdı. Putperestleri lânetledi. Ortakkoşucuları.

Bir tarafta cem ehli, bir tarafta fark ehli.

Cem ehli birleştirir, fark ehli ayırır. Ayırdılar. ayrıldılar. Ayırmayanları, ayrılamayanları da gemiye almadılar.


* * *
Nuh gemisine almadı beni; tektim çünkü.

Elendim ve elenişin sırrını sulara gömdüm.

Sahilsizdim. Hakikat gibi.

Hakikat de sahilsizdi. Benim gibi.

Bir türlü göremedi dünya, ben bir hakikat idim.


* * *
Derken, tufanın öfkesi dindi ve sular çekildi. Üzerinden çok zaman geçti. Kimselerin hatırlayamadığı kadar uzun bir zaman...

Uzaklarda bir yerde... suların kendi hâline bıraktığı bir dağın eteğinde... birkaç haneli küçücük bir köyde... aksakallı bir pîrin huzurunda...

Şehirden bir konuk gelmiş. Heyecanıyla gelmiş. Tacirândan. Köyden alıp şehre götürür, şehirde bulduklarını köye getirir imiş. Alır satarmış.

Aksakallı pir, halkın şehirde neler konuştuklarını sormuş, tacir de cevap vermiş.

— "Efendim, demiş, koca şehir iki cepheye ayrıldı, tefrika aldı başını yürüdü. Çünkü bir taraf "Her şey O'dur" diyor, diğer bir taraf da "Her şey O'ndandır" diye iddia ve ısrar ediyor. Kimse de bu işin içinden nasıl çıkılacağını bilemiyor."

Aksakallı pir, sakalını sıvazlamış ve gözlerini uzaklara dikerek düşüncelere dalmış. Uzaklardaki bir levhayı okur gibiymiş. Gözleri âdeta nemlenir gibi olmuş.

Zaman durmuş.

Bu tuhaf hâleti gören tacir, yaşlı adamı sanki derin bir uykudan uyandırıyormuşcasına ürkek bir şekilde ve fısıldar gibi sormuş:

— "Efendimiz ne buyururlar acaba, Her şey O mudur, yoksa Her şey O'ndan mıdır?"

Yaşlı adamın yüz hatları gerilmiş, kaşlarını çatmış, kendi kendine konuşuyormuş gibi,

— "Her şey O'dur diyenler çok ama çok ciddi bir hata işliyorlar" demiş.

Tacir hemen atılmış, sevinçle "Demek ki Her şey Ondandır!" diye yaşlı adamın sözünü tamamlamak istemiş.

Yaşlı adam,

— "Elbette" diye mukabele etmiş gür bir sesle, "Her şey O'ndandır demek lâzım!"

Biraz duraksamış ve ağzından fısıltı hâlinde belli belirsiz bir cümle daha çıkmış:

— "Her ne kadar hakikatte her şey O ise de..."


* * *
Ey talib, bir düşün bakalım, hakikat niçin hep ıslak, neden hep yaşlı?



dücane cündioğlu

Terra 24.08.2008 14:09:33
iki saat konuşupta bir şey söyleyemeye güzel bir örnek olan bu yazı ile sen ne demek istediğini bari bir iki cümle öle özetlesende bizi UĞRAŞTIRMASAN böyle boş kişiliklerle....

UGraSHAMAN 24.08.2008 14:20:26
"ben dervişim" diyene, bir ün edesim gelir
seğirdüben* sesine, varıp yetesim gelir

sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedir
varıp anın* üstüne evler yapasım gelir!

altında gayya vardır, içi nâr* ile pürdür,
varuben* ol gölgede, biraz yatasım gelir!

"o da gölgedür?" deyu, ta'n eylemen* hocalar
hatırınız hoş olsun: biraz yanasım gelir!

ben günahımca yanam, rahmet suyunda yunam
iki kanat takınam, biraz uçasım gelir

andan cennete varam*, cennet'te huriler görem
huri ile gılmanı, bir bir koçasım gelir!

derviş yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
seni sıygaya çeker, bir molla kasım gelir!

24.08.2008 16:01:19
Gemi dışında kalanlar, Nuh'a karşı koyanlardı. Boğulanlar.

— "Her ne kadar hakikatte her şey O ise de..."


kendimizi içinde yada dışında bırakmakta, O' nun tecellisi ile bizim irademiz. paylaşımın için sağol.

UGraSHAMAN 28.09.2008 03:54:07
Deliler kendileri için dua etmezler
"Yaktığımdan daha büyük ateşlerde yandım" diyor Marguerite Yourcenar.

Ne kadar da şanslıymış!

Kendi yaktıklarımdan daha büyük bir ateşin alevleri hiç değmedi tenime.

Beni yakan ateşleri bıkmadan usanmadan hep ben tutuşturdum. Bir ömür boyu.

Cinnetim bundan.

İncizabım da... cezbem de... cazibem de...

İnadına.

İnadıma.

Kendimle başım belâda oldu hep.

Üstüne üstüne giden ben oldum kendimin... kendi ateşimin... kendi öfke ve şehvetimin... kendi aklımın...

Yok oldu dünya, bir ben kaldım.

Yapayalnız. Tek başıma. Bir başıma.

"Now the World is gone I'm just one."

***

Şimdi Metallica'yı anmanın sırası mı?

Elbette. Bir savaşçıydım mâdem, bu zorunlu.

Savaşın zararlarını anmadan edemem. Hiç değilse pişman olmadım. Gönlümce yenildim. Öyle ki sırtım yere yapıştığında bütün kemiklerim çatırdamıştı. Heybeti eksilmemiş muhteşem bir yenilgiydi.

Ben yenilmek için savaşmıştım. Yenildim.

O hâlde niçin zaferimle övünmeyeyim?

Bir kez daha kâhine kadının önünde diz çöktüm bu yüzden:

"L'amité est avant tout certitude, c'est ce qui la distingue de l'amour"

Yourcenar haklıydı, sevmek herşeyden evvel inanmak demekmiş; sevgiyi aşktan farklı kılan da buymuş!

Öyledir. Aşıkın maşuka inanması gerekmez!

***

Bir teselli mi?

Belki.

İnadına. İnadıma.

Çünkü rahmin içindeyken tanık oldum hakikate. Çıplak çıplak.

"Back in the womb its much too real."

***

İyi ki varsın ey ölüm!

Ölmeyeceğimi bilseydim, âşık olabilir miydim?

Aşk nedir, tutku nedir bilebilir miydim?

Anlayabilir miydim?

Aşkın, tutkunun ateşini tutuşturan, bizzat ölüm korkusu.

Öleceğim/ölebileceğim için tutkularım oldu. Tutkularımın hazzıyla ölümü erteledim, ötelere itelerken ölümü, tutkunun ve aşkın gücü benimleydi.

***

Ah o umarsızlık!

Bir elinde cımbız, bir elinde ayna / olan kadının / elbette umurunda olmaz dünya!

Niçin olsun ki?

Kendisiyle meşgul.

VE o denli de mağrur.

***

Abraham Maslow, hiç ölmeyeceğini bildiği takdirde insanoğlunun tutkulu bir biçimde sevip sevemeyeceğinden kuşkulanmakta haklı.

Ölüm olmasaydı, aşk da olmazdı!

Sonsuzluk ve sınırsızlık içerisinde aslâ güçlü arzulara, karşı konulamaz tutkulara yer yok!

Ölüm, mevcudiyetiyle çılgınlığı meşrulaştırıyor.

Ölüm olmasaydı, çıldırabilir miydik? Aklı elimizin tersiyle itip sonsuza değin bir delinin gözlerinden seyredebilir miydik âlemi?

Ölüm olmasaydı, yaşamak için böylesine aceleci davranabilir miydik?

Yaşam değerli. Çünkü sınırlı. Çünkü geçici.

Hafif bir meltem gibi.

Ölüm gibi.

Bir sır gibi.

***

Deliler kendileri için dua etmezler.

Kendileri için bir şey istemezler/isteyemezler.

Hakkında bir istekte bulunabilecekleri bir ben'den mahrum oldukları için isteyemezler. Kendilerine işaret edebilecekleri bir 'ben' bulamazlar ki onun için bir şey istesinler.

İsteyemezler.

***

Ey talib!

Sen bu yazıyı okuduğunda bil ki ben çoktan çokluğun merkezine varmış olacağım. Çokluğun. Çocukluğun. Gürültünün.

Bir hasreti dindireceğim sükûtumla. Gürültünün içindeki iniltiyi dinleyeceğim. Feryaddan teeddüb edenin iniltisini.

Bilen kim, gören kim?

Biliyorsam göreceğim. Göreni.

Görüyorsam bileceğim. Bileni.

Nasibim varsa, tüm ilmi bir evet ile bir hayır'ın içine sıkıştıracağım.

Bir noktanın içine.

***

Benim için bu sefer sen dua et ey talib!

Duyur semaya. Semanın dostlarına.

Noktanın içindeyim. Noktadayım.

Bir noktada. O noktada.


  dücane cündioğlu

UGraSHAMAN 05.10.2008 20:43:04
Tanrı konuşmak için yalnız olanları seçer     / dücane cündioğlu


Yazılarımın anlaşılabilirliği ile ilgili 'kimi' okurlar zaman zaman şikâyette bulunup

bazen kullandığım sözcüklerin kullanım-dışı olduğunu,

bazen temas ettiğim konuların saded harici kaldığını,

bazen de yorumlarımın kendilerini ziyadesiyle yorduğunu bildiriyorlar.

Kendimi savunmak, benim altından kalkabileceğim bir iş gibi görünmediğinden, çaresiz, kimi noktaları açık kılmakla, açıklık getirmekle, açıklamakla yetinmek durumundayım.

Doğrusu “kılmak, getirmek, yapmak” eylemlerinin iktidar kokan yanlarında —hiç değilse tarafımdan— bir sevimsizlik hissediliyorsa da özenli bir yakınmanın bu sevimsizliğe yol açtığını söylemek durumundayım.

Bu nedenledir ki yazma iktidarının okura ilişen yönünde bir tasallut halinin boy göstermesine katlanamayacağım gibi, pervasızlığımın gereksiz yere yanlış algılanmasından hoşnutluk duyacak da değilim.

Güzel bir Türkçe'yle yazılmış özenli bir yakınmanın, hele hele mütebessim bir dertlinin şikâyetlerine kulak tıkamak, kimin haddine!

Ben kendimi hiç savunmadım ki. Hâlimi savunmaya gerek duyacak hiçbir şey yazmadım ki. Tamıtamına öyle. Sözcüklerimin bir kısmı kullanım-dışı, konularımın önemli bir kısmı saded harici, yorumlarımın çoğu ise ziyadesiyle yorucu.

O halde sondan başlayayım: Yorum yorar; hayra yorsanız da yorar, şerre yorsanız da yorar. Evet, yorum yorumlayanı da yorar; yorumlananı da... “Yoruma seyirci kalmak” durumunda olanlar, meclisi terkedeceklerdir. Burası kaçınılmaz. Çünkü meclisi terketmek, kelimenin tam anlamıyla yoruma seyirci kalmak, yorumu anlamamak, yorumun konusuyla ilgisi bulunmamak demektir. Yorulmaktan kaçınanların, yorumların ikamet ettiği o izbe sokakların kokusundan kaçtıklarına dikkat etmek gerekir.

Bilmeli ki kendi klozetinin kapağını açmaya cesaret ve kapağın altından sızan pis kokulara tahammül edecek kimselerin sayısı çok değildir; çünkü yalnızlığın değerini bilecek olanların sayısı çok değildir.

Anacaddelerde parlak vitrinlerin önlerinde vakit geçirenlere, zamanın, kazanılacak en kıymetli nesne olduğunu hatırlatmaktan gayrı elimden ne gelebilir ki?

Tanrı konuşmak için yalnız olanları seçermiş. Yalnızlara sözüm de yok; kalabalıklar arasından onları seçmeye gücüm de.

Peki, sözcüklerin kullanım-dışılığı ya da konuların çokluk saded harici kalışı?

“Mürüvvete endaze olmaz” demeyeceğim. Biliyorum ki bir belağat kaidesidir, sözün beliğ olması için mukteza-yı hâle mutabık bulunmalı; sözü, muhatabın hâlini nazar-ı itibara alıp da öyle söylemeli.

Sözlerimin muhatabımın değil de benim mukteza-yı hâlime mutabık olması, başka bir şeyden değil, tamıtamına yaşam yorgunluğundan... sözün niçinini nasılına tercih etmek zaafından... içine çekilişin kaygan zemininde kaymayı, kayıp gitmeyi, kaygı duymayı mermer karoların o muhkem zeminlerine basmaya yeğ tutmaktan...

Bakınız Halikarnas Balıkçısı bir mektubunda Azra Erhat'a ne diyor:

— “Enginarın büyük kelle çevirmesi için, çıkacağı yerin üzerine ağırca bir taş korlar; ya kelle kuvvet toplar ve taşı bir yana devirir çıkar, yahut taşın altında ezile kalarak çürür. Kitap yukarıdaki bir daldır, insan onu tutarak kendini yukarı çeker, sonra ona basarak daha yükseğe bakar. Kitabı yazan, tırmanmakta, insana yardım olsun diye bir kol salmış gibidir. “Tut elimden, seni başımın üzerine çıkarayım!” dermiş gibi. Yoksa bütün ağırlığımla üstüne abanayım da ezeyim diyen bir marifet değil. Kitap böyle olmayınca hikmet-i vücudu kalmaz. Hep bunlar alelâde gerçekler. Fakat insanlar bunları unutuyor bazen.” (s. 26, İstanbul, 1979)

Enginarla üzerine konan taşın hareketi aksi istikamette: biri aşağıya, diğeri yukarıya doğru. Taşın ağırlığı enginarı ezmek için ve ezecek kadar değil, bilâkis daha da güçlenerek büyümesi için, kuvvet toplaması için, taşı üzerinden atıp kendi yolunu bulması için.
Balıkçı, ne kadar dertlenmiş olmalı ki birkaç sayfa sonra da şöyle diyor:

— “Diyeceksin ki doğrudan doğruya yazı yazarak açlıktan ölmemek mümkün değil mi? Mümkün. Fakat Bâbıâli yokuşunu bilirsin. Zaten oranın yabancısıydım; ve yabancısı kaldım. Tamamen yazıdan geçim sağlamak için orada mutlaka birisinin hoşuna gitmek lâzım. “Hoşuna gitmek”ten dalkavukluk kastediyorum. Bu ise imkânsız. Kimisi para kazanmak için yazar, devleti veya birisini pehpehler; kimisi de yazı yazabilmek için para kazanır. Aralarında derece farkı değil, kategori farkı vardır. Tavşanla yengeç yarışa çıkmışlar yarış bitmemiş; çünkü aralarında istikamet farkı var.” (s. 31)

Tavşanlar bütün güçleriyle dağa, yukarıya, yukarılara doğru koşarlarken, yengeçler çaresiz denize, aşağıya, aşağılara doğru yürürler. Farklı yönlerin yolcularıdır onlar. Bu nedenledir ki yarışamazlar; yarışsalar bile tarafı oldukları yarış bitmek bilmez bir türlü.

Taş mısın, enginar mı? Tavşan mısın, yengeç mi?

Kararını ver, bir daha konuşalım.

İstemiyorsan, söyle susayım.


05.10.2008 22:56:37
tasallut halinin boy göstermesine katlanamayacağım gibi,
bende bende.

06.10.2008 02:49:52
ugrasaman  bey 

yazılarınız  çok sofistike  bu nedenle  içerik olarak her derde deva merhem  olmayı iddia  etme  tanımı  yüzünden  bilirsinizki

her derde deva merhem  hiç bir derde deva olmaz

olabildigince  az kelimeyle   anlam  niteliği  zengin  yorumlar yapmanız  hem bizi  hemde sizi   anlamadım anlaşılamadım

kaygısından  kurtarır  ; ne dersiniz ?

06.10.2008 04:29:20
ne anlamlar yükledik anlayana...
ne kaygılar taşıdık, alakası olmayana...

UGraSHAMAN 06.10.2008 08:43:30
Meyva vermeyen bir ağaç kadar
faydasız olsun bu yazdıklarım.
Dallarını meyvasına tamâ edip
kimse taşa tutmasın.
Bu yazdıklarım çok budaklı, cok bükümlü
bir ağaç kadar faydasız olsun.
O zaman marangozlar
kesip biçmeye değer bulmaz böyle bir ağacı.
Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz
bir ağaç gibi faydasız olsun bu yazdıklarım.
Odun olmaz bu ağaçtan desinler,
yakmasınlar.
Faydasız olsun, yine de
bir ağaç gibi olsun bu yazdıklarım:
Kökü toprakta;
başı gökyüzüne dönük.
Belki kimse bahçesine dikmez,
şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu.
Ama
uzak, kıraç bir ıssızlıkta
bunalmış bir yolcu
dibinde oturacağı,
sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye
ferahlarsa
bu yeter.

CHIN TZU-HAO



(Faydasız Yazılar / ismet özel )

07.10.2008 02:58:35

uzak, kıraç bir ıssızlıkta
bunalmış bir yolcu
dibinde oturacağı,
sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye
ferahlarsa
bu yeter.

afro

işte budur, gülüm gerisi hikaye,
yarım kaldı ise hikayen, üzülme
Biz seni anlıyoruz, yansımalarından
Kal öylece, mağlum!

UGraSHAMAN 11.10.2008 10:28:40
Kapı tokmağı kadar cansız bir tanrının hikâyesi  / dücane cündioğlu


“Ben de İncil'i okuyorum arasıra, tıpkı Michelet'yi, Balzac'ı ya da Eliot'u okuduğum gibi; ama İncil'de babamın gördüklerinden çok daha değişik şeyler görüyorum; babamın o akademik görüşüyle Kutsal Kitap'ta bulduklarını ise ben hiç bulamıyorum orada.” (s. 54)

Aralık 1881'de kardeşi Theo'ya böyle yazar 28 yaşındaki Vincent Van Gogh (1853-1890).

Genç ressam, İncil'i tıpkı Michelet'yi, Balzac'ı, Eliot'u okuduğu gibi okuduğunu belirtmekte; Kutsal Kitap'ta babasının görmediği çok farklı şeyler gördüğüne, üstelik onda babasının bulduğu manâları da bulamadığına işaret etmektedir.

Oysa bu kanaate ulaşması hiç de kolay olmamıştır.

***

Zikrettiği isimler arasında, bilhassa Michelet, Van Gogh açısından büyük bir önem arzeder.

Bu yüzden önce biraz geriye gitmeliyiz; hiç değilse, yedi yıl kadar geriye.

Michelet'nin “L'amour et la femme” (Aşk ve Kadın) adlı kitabını okuduktan sonra, 21 yaşındaki Van Gogh, 31 Temmuz 1874'de kardeşine şöyle yazacaktır:

- Sevgili Theo,

Michelet'yi okuduğuna ve bu kadar iyi anladığına sevindim. Böylesi bir kitap, aşk denilen şeyin insanların genellikle sandıklarından çok daha derin ve çok yönlü olduğunu öğretiyor bize.

Bu kitap yepyeni ufuklar açtı bana, aynı zamanda dinsel bir ilham gibi geldi.” (s.12)

Tarih: 25 Eylül 1875. Yukarıdaki satırların üzerinden yaklaşık on dört ay geçmiştir. Genç ressamımız 22 yaşındadır ve Paris'tedir.

Kardeşine tavsiyesi de gayet dindarcadır: Ora et labora.

Yani: Dua et ve çalış.

Artık kendini İsa'da bulmaktan söz etmekte ve yepyeni bir varlık olmaya çalıştığını îma etmektedir.

Dindar ressamın mektubuna sıkıştırdığı şu kısa tavsiye, gerçekte, bize, geçen bu ondört ay içinde nelerin değiştiğini de gösterir:

- “Bendeki, Michelet'nin ve benzerlerinin yazdığı tüm kitapları yok edeceğim. Senin de aynı şeyi yapmanı dilerim.” (s. 16)

Bir ay sonra, 14 Ekim 1875'de ise aynı tavsiyeyi yineler:

- “Sevgili Theo,

Senin kadar kendimi de avutmak için birkaç satır yazıyorum. Kitaplarını yok etmeni söylemiştim, bunu hemen yap. Evet, hemen. Yaparsan huzura kavuşacağına eminim. (...) Aydınlığı, özgürlüğü ara; yaşamın kötülükleri üstüne fazla derinden kafa yorma!” (s. 16)

***

Biraz daha sabreder ve beş yıl daha beklersek Van Gogh'un görüşlerinin yine değiştiğini göreceğiz.

Tekrar başa dönmüştür; hem de fazlasıyla.

Tarih: Temmuz 1880. Van Gogh şimdi 27 yaşındadır.

- “Herhangi bir değişme olmuşsa, o da şudur: eskiden düşündüklerime, inandıklarıma, şimdi daha çok inanıyorum, eskiden sevdiklerimi şimdi daha çok seviyorum.

(...) Anlasana işte, sevilecek, inanılacak pek çok şey var. Shakespeare'de Rembrandt'dan, Michelet'de Corregio'dan, Victor Hugo'da Delacroix'dan bir şeyler bulmak olası. Ayrıca İncil'de Rembrandt'tan bir şeyler, ya da Rembrandt'da İncil'den bir şeyler var, nasıl istersen artık! İkisi de aynı kapıya çıkıyor insan olayı doğru anladığı, yanlış yorumlar yapmadığı, kıyaslamaların eşitleme anlamına gelmediğini bildiği sürece. (s. 43)

Ressamın görüşlerinde bundan böyle pek köklü bir değişiklik olmaz.

Yazımızın başında yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı üzere, dengeyi kurmuş gibidir; babasının diniyle arasına koyduğu o koca mesafeye rağmen.

Babasının dinini bir türlü hazmedemez; kabullenemez; kendisini ikna etmeyi bir türlü beceremez.

Çığlığı çok sade ve bir o kadar da etkileyicidir:

- “Din adamlarının Tanrısı, benim için bir kapı tokmağı kadar cansız. Bu durumda ben bir ate mi oluyorum şimdi?”
Ate, yani tanrıtanımaz.

***

Zavallı Van Gogh, 37 yaşında hayata veda etti, cinnet krizlerine dayanamayıp intihar etmek suretiyle.

Kardeşi Theo da çok gecikmeden, altı ay sonra ağabeyi Vincent'in yanına gitti. Frengiden.

***

Ne dersiniz, din adamlarının kapı tokmağı kadar cansız olan Tanrısına bir türlü ısınamadı diye bu talihsiz ressamı ate mi saymak gerekir sizce?

Haydi, bari bu sefer bir şeyler söyleyin de bir kez olsun hayatınızda, üzerine basa basa 'bence' deyin, eğer 'bence' demek o kadar kolaysa!

***

Not 1: The Metropolitan, Guggenheim (New York) ve National Gallery of Art'ta (Washington) iki hafta boyunca kimi dostların izini sürdüm-durdum. Bendenizi bütün cömertliğiyle karşılayanlardan biri de Van Gogh oldu. Bu yazı, onun anısına.

11.10.2008 11:32:27

Yani: Dua et ve çalış.


Allah diyen mahrum kalmaz. Çalışan kazanır.
bence, bnce, bence,bence,bence...........bu bence değil asla; dünyaca böyle.

 eskiden düşündüklerime, inandıklarıma, şimdi daha çok inanıyorum, eskiden sevdiklerimi şimdi daha çok seviyorum.

  Heyhat! kim demiş ona buna bakarak din şöyle sanılır, böyle sanılırda, nefret edilir dinden. Kim neye hazırlamış ki, kendini yarım akıllı olsunda ona buna bakarak kendini olanmı olmayanmı diye akıl yoramadığı, değrlenditremediği bişi için sırf gördüklerine datyanarak hayatını şekillndirsin. Ne kadar kocaman bir saçmalık olsa gerek bu.
       Oysa, gören , bilen, duyan, araştıran aklı selim bir insan nasıl olurda inancını kaybedebilir, insan olmayı başaramamış insanlar için.Komik değil mi, hee hele ben aklımla hareket ederim diye sayıklayanlar için de son derece vahim bir durum.

UGraSHAMAN 22.11.2008 10:50:10
Mağdur olan mağrur olur

İnsan, kendisine bağışta bulunanları aslâ bağışlamaz. Minnet duyduklarını. Borçlu olduklarını. Dilenmek zorunda olduklarını. Neden?

Neden olsun, elbette minnet yükünün ağırlığından, ya da lütuf ve ihsan sağanağı altında kolayca eridiğine/eriyeceğine inanan ruhların hamlığından.

Böyleleri minnet duygusunun eziciliğine uzun süre katlanamazlar. Nefislerine ağır gelir. Ham ervah, minnettârlık duygusunu başa belâ bir düşüklük gibi algılar. Kahredici bir düşkünlük olarak. Sanki kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlayan tüm meziyetler silinirmiş gibi...

Tuhaf gelecek belki ama öyle, lütuf ve ihsan ne kadar büyükse/büyürse, nankörlük belirtilerinin şiddeti de o denli büyük olur. Çoğu zaman.


* * *
Dikkatle bakılırsa görülür, dilenciler yüzlerinden mağruriyet ifadesini silmeyi pek beceremezler.

O gurur ifadesi, elbette mahcubiyetlerinin değil, bilâkis üstesinden gelemedikleri bir mağduriyet hissinin eseridir.

Mağdur olduklarına inandıkları için mağrurdur dilenciler.

Zavallı nefis ne yapsın, zâten boğazına kadar batmış olduğu o hiçlik çukurunun içinden çıkmak zorundadır. Çıkabilmek için, kendini saçlarından tutup yukarıya çekmek zorundadır.

Mağdurdur mâdem, mağrur da olmak zorundadır.

Zift deryasının içine gömülmüşken kendisini oradan çekip çıkarmaya çalışan hemen her elin parmaklarını kırmak zorundadır.

Çıktıkça değil, battıkça.

Yenildikçe kızar ve küser ve kahreder; üstelik yenildiği için şükretmesi gerekirken.

* * *
El uzatanın elini niçin ısırır ki insan?

Şükretmekten, teşekkür etmekten, minnet duymaktan niçin kaçınır?

Kanaatkâr davranmayı neden beceremez, elindekileri daima küçümseyip hep daha fazlasını ister?

Doğrudan maddî yardımları bir yana, bizzat talep ettiği manevî destek çabaları karşısında dahî insanoğlu direnç göstermekten kendini alıkoyamaz.

Kimse deşifre edilmek istemez!

Hakikat, zannedildiği gibi pek öyle ısrarla aranılan, istenilen bir 'şey' olarak görülmez. Görünmez.

Kendi hakikatinin peşine düşen insan sayısı ne de azdır!



* * *
En alt düzeyde bile olsa, insan nefsinin psikolojik yardımı kabullenmekte gösterdiği dirence işaret etmesi bakımından, Melanie Klein'ın ünlü Haset ve Şükran adlı eserinde yer alan şu tesbitler bütünüyle dikkate değer görünüyor:

— "Deneyimlerimde şunu da gördüm: Bu en temel itkilerin, fantezilerin ve duyguların analizinin başarısız kalmasının bir nedeni, bazı insanlarda, analiz sırasında açığa çıkan depresif kaygı ve acıdan kaçınma çabasının hakikati bulma isteğine (ve son kertede de yardım alma isteğine) ağır basmasıdır.

Hastanın bu en derin ruhsal katmanlara ilişkin olarak analistin sunduğu yorumları kabul edip özümleyebilmesi için, analistle yaptığı işbirliğinin kendisiyle ilgili hakikati bulma kararlılığına dayanıyor olmasıdır." (s. 83)


* * *
Klein'ın metninde özellikle iki tamlamanın altını çizmekten kendimi alamadım:

1. Hakikati bulma isteği

2. Hakikati bulma kararlılığı

Hakikati, kendi hakikatini bulma isteği, bu hakikatten mahrumiyetin ağır bedeli farkedilmedikçe ortaya çıkmaz.

Bu yüzden, talib, her defasında yola hep 'sen'den düşer, 'sen'le düşer; aslâ 'ben'den değil, 'ben'le değil. Daima 'sen'le.

Kendinden mahrumiyetini genellikle çok geç farkeder. Kaçınılmaz olarak. Gözleri hep kendi-dışına-doğru'dur.

İnsan "kendi-dışına-doğru" olarak dünyaya gözlerini açar. Çokluk öyle de kapar.

Kendine bakmayı, kendini bulmayı bir türlü beceremez; insanların çoğu "kendi-içine-doğru" bir varlık hâline gelemez. Getirilemez. Bu yüzden de hakikati bulma isteği taşımazlar. Gölgelerle yetinirler.

Bazen bu isteği ortaya çıkaran durumlar yaşanır, ama bu istek de çoğu kez bir kararlılık suretine bürünemez. Bir heves olarak kalır.

Kişi "kendi-içine-doğru" durmaya tahammül edemez, ve süratle dışına yönelir.

Dışına, yani 'sen'e.

Kısacası, kendini tanıma çabası acı vericidir; aynı yoldan geçmiş bir ustanın gözetiminde bile olsa.


* * *
Ey talib, "kendi-içine-doğruluk" hâlini başlı başına bir marifet sanmayasın. Dikkat edersen bu hâlde dahî ikiliğin gizli yüzü sinsi sinsi gülümser sahibine.

Lâkin sen önce "kendi-dışına-doğruluk" hâlinden uzaklaşıp kendi içine dön; ki sonra sana "kendi-içine-doğruluk"tan ne zaman ve nasıl kaçınacağın söylenebilsin.

Yani yönelmişliği ne zaman ve nasıl terkedeceğin, zamanı gelince ruhuna üflenebilsin.

Bir esinti gibi. Bir soluk gibi.

Hepsi de başını okşayan o ele karşı şükredesin diye.

"Tanrım! Tanrım! Beni niçin terkettin?" demeyesin diye

dücane cündioğlu


Sayfa: 1 2 3 4 [ 5 ] 6