|
||
| “Kim bunda (şu dünyada) a’ma ise o, Ahiret’te de a’madır… ” kur’an-ı mecid |
||
|
||
| Bu ayet'te a'ma dan kasıtın sizin anlatmak istediğinizden farklı olduğunu düşünüyorum,A'ma olmak ne demektir? Güzelliklerden gözün bihaber olması'mı dır??Yoksa görülmesi gerekenden gözlerini çekmek esirgemekmidir?Ya ''görmek'' görmek ne demektir?Görülmesi gerekeni görmek değilmidir? benim de kafamı karıştırdınız iyimi
|
||
|
||
| bu ayetten kastın benim anlatmak istediğimden farkılı olduğunu düşünüyorsunuz ama ne düşündüğünüzü açıklamamışsınız. zorla güzelliklere baktıracak değilim bakmayın istemiyorsanız
|
||
|
||
| ohooo,desenize bütün defterlerim sevapla dolmuş.. | ||
|
||
gördünmü ugrashaman tangonun işine yaradı bu söz (tango hiç te kaçırmıyorsu bakıyorum)
|
||
|
||
aaa,faydalı bilgileri direk bi kenara yazarım ayoll
|
||
|
||
| Goethe'nin annesi gibi Eşyanın hakikatini bilmek, hiç değilse bilme isteğini duymak, çok az insanın ayrıcalığıdır. Çok az insan ısrarla, inatla olup bitenlerin hakikatini bilmeyi ister; gerçekten de çok az insan... Çoğu insan, sadece kendilerine iyi gelecek olanı, işlerine gelecek olanı duymak ve bilmek ister. İnsanlar böylelikle kendi gerçekliklerini kurarlar. Kendi gerçeklerini üretirler. Bu gayet insanca bir eylemdir; zavallı hayvanların cahili oldukları bir eylem... * * * Goethe'nin annesi, fevkalâde neşeli, parlak bir hipomanik mizaca sahipmiş. Kadıncağız, bu nedenle, hizmetçisine, kendisine kötü haberler vermemesini sıkı sıkıya tenbih eder; böylece o yumuşak tabiatını, bizzat kendisine karşı, yapay önlemlerle korumaya çalışırmış. Sadece Dr. Ernst Kretschmer'in sikloit mizaçlar arasında değerlendirdiği hipomaniklere özgü bir hâl değildir böylesi kaçınmalar. Bilâkis insanların çoğu, doğru haberlerden ziyade iyi haberler duymak isterler. Hiç mübalağa etmiyorum, herkes kendi dünyasında yaşar. Ve yine bu nedenle herkesin, kendi kendine sarmalandığı perdelerle başı belâdadır. Gözlerimiz, muhataplarımızın fanusuyla karşılaşmadan önce kendi fanusuyla çarpışır; o görünmez fanusuyla... kendi fanusuyla... Kendi fanusunu kırmadığı/kıramadığı sürece, kimse başkasının fanusuna el uzatamaz. Hülâsa, kimse başkasından ve tabii ki kendisinden doğru haber almak istemez. İhtiyaç duyulan sadece iyi haberdir. * * * Hayal ve vehim yetileri ne işe yarar? Tamıtamına bu işe. Gerçek sevimsizdir çünkü. Acı verir. Bu yüzden de gerçeği bilmek ve gerçeğe uygun davranmak kimsenin işine gelmez. Gerçeklerden kaçınma, dört köşeli doktorlarımızın sıklıkla söylediği gibi, bir anomali, bir hastalık değildir; aksine normal olanı, doğal olanı gerçeklerden kaçınmadır. Bu dünyada işler böyle yürüyor, insan gerçeklerden kaçınmak suretiyle kendisini iyileştiriyor. Eskilerin tabiriyle hayal/tahayyül ve vehim/tevehhüm kabiliyetidir insanın gerçeklerden kaçınmasını mümkün kılan. İnsan, istemediklerini bazen görmez, bazen görmezlikten gelir. Her ikisi de bir sakınma, bir kaçınma yöntemidir. İstemediğin için görmezsin, göremezsin; veya görmemiş gibi davranırsın. Aradaki fark, fark-ı azimdir. * * * İsteksizliğin körlüğe yol açışını anlamak kolay. Burada devreye psikoloji değil, psikiyatri girer. Psikiyatrinin devreye girip daireye dahil olduğu her yerde misafirleri Hukuk karşılar. Hukuk, tabii bir de Ahlâk. İstemsiz körlük, görmeyenin/göremeyenin yazgısı. Hatta bir yönüyle ödül. Ödül, çünkü görmeyen, görmediğinin farkında değildir. Bilinci onun işini kolaylaştırmış, görmemesi gerekenleri görünmez hâle getirmiştir. Göremeyene gösteremezsin. Hâline bırakmalı. İnsanları zorlamamalı, hakikate salih olmayanları hiç tereddüt etmeden mağarada bırakmalı. İnsanları, yani insanların çoğunu, yani kalpleri mühürlenenleri... Unutma ey talib, gaflet, istemsiz körlüğün alâmetidir. * * * Bile isteye körlüğe gelince, ilkine nisbetle, bu daha kırılgan bir fanus camı gibi görünüyor. Cognitive terapinin gücüne inananlar, istemli körlüğün tedavi edilebileceğine inanırlar. Safdilâne bir inanıştır bu. İnanç ve fakat bâtıl bir inanç. Bilgilendirmek... gerçek(ler) hakkında muhatabının doğruyu bilmesini ve itiraf etmesini sağlamak... Oysa görmezlikten gelmek zâten bir tedavi tarzıdır. Bilincin kendi kendini tedavi edişi, çokluk, bilmek suretiyle değil, cahil kalmak suretiyledir. İnsanlar, tıpkı Goethe'nin annesi gibi, bile bile kötü haberleri duymak istemezler. Kötü haberleri, yani doğru ve gerçek haberleri... Mağaralarında mutludurlar. Bilmişler ve bilgiçler de kalkıp ısrarla ve inatla insanların fanuslarını kırmaya, onları mağaradan çıkarmaya, hem de hiç utanmadan hakikati o zavallıların gözlerine sokmaya çalışırlar. Ne büyük bir hamakat! * * * dücane cündioğlu |
||
|
||
| Öfke içinde değil, rahmetle; elinde kandille... — "... Ben müziği bilmiyorum tabii. Ayrıca dinlemeye gidecek olsam bile, müziğe kulak vereceğim yerde müzisyenleri seyrederim." Böyle söyler sanatın, resim sanatının büyük vicdanı. Vincent Van Gogh. 'Vicdan' deyince, güneşin battığı topraklarda akla gelecek ilk isimlerden biri. Van Gogh. Sanatın vicdanı; resmin, rengin, insanın.... pek tabii ki siyahın... kapkara siyahın... katranî siyahın... acının... ve mavinin... hep acının... Dahî, sarının... tuvalde erimiş altın gibi sarının... güneş sarısının... Sarı'nın sultanı... Ama gençken... henüz ümidini kaybetmemişken... Arles'te... Ne yazık ki hep Arles'te... Siyahı ise, Saint-Remy siyahıdır; Saint Paul Hastahanesi'sinin siyahı... Ölümün siyahı. Ürkütücü. Delici. Hoş. Hakikatın Siyahı. Gerçek. *** — "Öte yandan, kendi gövdemin içindeyim; gövdemse, değirmen taşlarının arasındaki mısır tanesi gibi güzel sanatların dişli çarkları arasında öğütülmekte..." Zavallı Van Gogh, sevdiklerine yük olmamak için yaşamın yükünü taşımaktan vazgeçti. Tutunamadı. Şuurlu şuurlu çıldırdı. Siyahı, karayı, kapkarayı sevimleştirmek uğruna. Henüz 37 yaşındayken kendi canına kasdettiğinde, üzerinden çıkan mektupta bile öylesine sakin, öylesine vakurdur ki! Kendi ifadesiyle: "elinden gelenin en iyisini yapmaya kararlı bir kafanın son kertesine dek zorladığı çabanın içtenliğiyle" söyler; ve üstelik "ölmüş ressamları satanlar ile yaşayan ressam ticareti yapanlar arasında durumun çok gergin olduğu bir anda" yazar. Birçok kez aklını kaybetmiş ama vicdanını hiç kaybetmemiştir. "Akıl içindeki akıl" diye tanımladığı o vicdanı... vicdanını.... *** Müziğe kulak vermek yerine, müzisyeni seyreden bu adam Zola'ya hayrandır. "Biz ki La Terre ve Germinal'i okumuşuz" diye neşeli neşeli kabardığı bile olur. Bir defasında, Zola'nın "Mes Haines" adlı kitabından küçük bir alıntı yapar; tek tek resimler üstündeki yargılarında korkunç yanlışlar yaptığını belirtmiş olsa da "çok güzel" bulduğu bir sözünü... — "Bir resimde, bir sanat eserinde benim aradığım, sevdiğim şey insandır, sanatçının kendisi." [dans le tableau (l'oeuvre d'art) je cherche, j'aime l'homme –l'artiste.] Zola'nın bu sözünü aktardıktan sonra, "Bak işte!" der Van Gogh, "bu çok doğru bence." Sanatta sanatçıyı görmekten hiç vazgeçmemek. Yaratıcıyı. İnsanı. Eylemde eylemcinin kendisini. Sanatının ihtişamı arkasında saklanan sanatçıyı. *** Ne tuhaf değil mi, Van Gogh'un en yakın arkadaşı Paul Gauguin de hiç farklı düşünmez. — "Ben resme değil, insana hayranım!" (Ich bewundere nicht das Bild, ich bewundere den Menschen) İnsana... hem resimdeki insana, hem de resmin önündeki insana... temsiline değil, gerçeğine... gerçeğe... gerçeğin kendisine... *** Bir düşün bakalım, HERŞEYE KADİR OLAN'ın bu âlemde kadir olamadığı tek şey nedir ey talib!? Van Gogh da düşünmüş bu sorunun cevabını, ve henüz 28 yaşındayken bu soruya bir cevap bulmuş: HERŞEYE KADİR OLAN TANRI ASLA BİR GÜNAHKARI TERKEDEMEZ! Rahmeti nefsine yazmış. Kullarını gazabıyla korkutmuş ve fakat hep rahmetiyle affetmiş. Beraat etmemişler hiçbiri, beraat ettirilmişler. Şefkat ve rahmetle. *** Ey talib! Putlarını terket, çünkü hepsi bir gün seni terkedecekler. Sen seni terketmeyecek olanı ara. Öfke içinde değil, şefkatle ve rahmetle. Beraat gecesinde. Kendini ara. Elinde kandille. dücane cündioğlu |
||
|
||
| bizde bir ziyaret var. adı karakapı. bazıları orada içeri geçerken sıkışıp kalırmış. ben görmedim, annatanların yalacısıyım. valla ben geçerken o koca omuzlarım bile heç biyere değmiyi. | ||
|
||
| “Şaban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, o geceyi ibadetle ihya ediniz ve gündüzünü de oruçlu geçiriniz. Çünkü Allah-u Teala o gece güneş doğuncaya kadar dünya alemine rahmet nazarı ile tecelli eder ve buyurur ki: - Yok mudur istiğfar eden, mağfiret edelim? - Yok mudur rızık isteyen, rızıklandıralım? - Yok mudur dert ve musibete dûçar olan, şifasını verelim? - Daha ne gibi dilekleri olanlar varsa istesinler verelim.” (Hadis) Berat,borçtan suç ve cezadan kurtulmak manasında olan BERAAT kelimesinin kısaltılmış şeklidir.Yani bu mübarek berat gecesi, günahlardan beraat(kurtuluş) gecesidir. Berat, mükelleflerin ödediği vergi karşılığında kendilerine verilen makbuza da denir. Bu itibarla da berat gecesi, günahlardan kurtuluş beratının yazıldığı ve mü’minlere verildiği bir gece demektir.Bu gecenin önemli olan bir tarafı da,her sene,bu gece, o senede olacak şeyler, ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar, yani her şey Levh-i mahfuzda yazılır. Resulullah efendimiz, bu gece, çok ibadet, çok dua ederdi. Herkes'in tüm şerlerden berat etmesini ve tüm hayırlara sahip olmasını diliyorum,geceniz mübarek olsun,insanların birbirlerinin gıyabında ettiği dualar daha makbuldür,gıyabımızda dua etmeyi unutmayalım
|
||
|
||
| Gerçek bizi özgür kılar Evlerimiz varsa, yıkılabilir. Huzurumuzun sütunları devrilebilir. Umutlarımızın çatısı çökebilir. Özlemlerimizin tül perdeleri yırtılabilir. Mutluluğumuza açılan kapılar kapanabilir. Sevdiklerimiz varsa, gidebilirler ve gidebiliriz. Yolumuzu ayrılıklar kesebilir. Kalbimizden kan çekilebilir. Göğsümüzde aşk sönebilir. Paramız varsa, tükenebilir. Eksilebilir elde ettiklerimiz. Ayakkabılarımız çekilebilir ayaklarımızın altından. Yokluğun kollarına düşebilir bileziklerimiz. Yangına kaptırabiliriz şehrimizi. Canımız varsa, çıkabilir. Yaralanabiliriz her ölüm haberinde. Hüzün toprağına bulanır ruhumuz toprağa verdiklerimizin donuk gözlerinde. İsmimiz silikleşebilir ömür defterinden yüzümüzdeki her kırışığın çentiğiyle. Yıkılmışsa evimiz, devrilmişse huzurun sütunları, kaybedebiliriz diye üzerine titrediklerimizin prangasından kurtarırız kalbimizi. Ne suyun kesilmesi üzer bizi, ne kahvaltının keyifsizliğine takarız. Tek bir nefese indirgenmiş varlığımızı yeniden keşfederiz tükenmişliğin avuç içlerinde. Küflü raflar arasında hiç umulmadık zamanda bulunmuş bir mücevher gibi pırıl pırıl bir huzurun dizi dibinde buluruz kalbimizi. Köşeyi döndüğümüzde bir teselli bekler belki bizi. Hep yürüdüğümüz sokakta sek sek oynayan kız çocukları. Epeydir selamlaşmadığımız komşumuzun telaşsızca caddeye açılan penceresi. Azıcık ürktüğümüz sokak köpeğinin hırıltısı. Yan daireden sızıveren kızartılmış ekmek kokusu. Mutluluk olduğunu unuttuğumuz mutluluklar taze bir bebe çığlığı olup yeniden doğar bıkkınlığın rahminden. Sütunları ayakta tutmaya çalışırken unuttuğumuz, odamızı genişletme arzusuyla bir kenara ittiğimiz kuru ekmek tadını yeniden keşfederiz. Yıkılabilir olan yıkılmışsa, yıkılacakların korkusuyla yaşamaktan kurtuluruz. Yıkılmışlıktan sıyrılır ruhumuz. Çekip gitmişse sevdiklerimiz, yitirmişsek yitirilecekleri, yalnızlığın buzdan odasında göğsümüzü inip kalkarken gördüğümüzde, belki ilk defa yaşatıldığımızı fark ederiz. Sayabiliriz nefeslerimizi. Gürültüler bittiğinde, koşturmalar kesildiğinde, çamurlar silinip tozlar dağıldığında, bir yudumcuk soğuk suya hazırlandığını hissederiz çatlak dudaklarımızın. Belki ilk defa su içeriz. Çökmüşse duvarlar, dağılmışsa oyuncaklar, ezilmişse şehrimizin yüzü bir titreyişte, titreye titreye yeniden eve döneriz. Sabaha ertelenmiş sıradan bir öpücük serinliği, duymazdan gelinmiş öylesine bir “anne!” çağrısı, nasılsa vakit var diye yüz üstü bırakılmış tek kırıntılık bir sevgi ifadesi, hiç yoktan eve geç kalındığı için ıskalanmış bir kapı arkası kız çocuğu neşesi yaldızla yazılır sıradanlığın defterine. Büyüttüklerimizin üstünü çizeriz bir anda, küçük gördüklerimizin altı çizilir gönlümüzde. Ters yüz ettiğimiz dünya düzelir. Altüst ettiğimiz önceliklerimiz hak ettikleri yere yerleşir. Paramız geçersizse artık bir ölümün eşiğinde, ne pazarlık iştahımız kalır ne kaybetme endişemiz. Paranın hayat etmediğini görürüz ilk defa. Biriktirme hevesi kayıp gider parmaklarımızın arasından. Sahip olma arzumuz küllenir dudak uçlarımızda. Çoğaltma hırsımız cansız düşüp yığılır ayak diplerine. Tuz buz olur güvendiklerimiz. Toza çamura bulanır allayıp pulladığımız hayallerimiz. Delik deşik olur inandıklarımız. Yeni baştan yazarız kalbimizi. Paraların çekildiği boşlukta, hırsların süpürüldüğü köşede, kaybedilecek hiçbir şeyin kalmadığı ıssızlıkta, nefesimizle baş başa kalırız. İlk defa. Can çekilmişse tenden, bir heveslik arzu kalmamışsa gözlerde, bir nefeslik durak kalmamışsa yüzde, ne güzel teslim ederiz toprağa sevdiklerimizi. Bir gün bizim de toprağa güzelce teslim edilesi “sevdikler”den olacağımızı hesaba katmadan severiz, sevilmeyi bekleriz. Sevdiklerimize acı ve beklenmedik bir “sensizlik” çoğaltıyoruz her adımımızda. Evlerimizde hazin yıkıntılar, ürkütücü viraneler ağırlıyoruz yiyip içtikçe. Ceplerimize ellerin iteceği, gözlerin savuracağı geçersiz paralar koyuyoruz her defasında. Canımızı acıta acıta kopacağımız, yüreğimizi yırta yırta ayrılacağımız bağlılıklar büyütüyoruz tattığımız her mutlulukta. Yıkılmasından korktuklarımızın yıkılmasının üzerinden, yitirilmesin diye üzerine titrediklerimizin yitirilmesinin ardından nice sabahlar geçti. Ve o sabahtan bu sabaha, her sabah bir melek kulağımıza şöylece fısıldadı: “lidû li’l mevti, vebnû li’lharâb.”* Bir bilebilseydik keşke, “gerçek bizi özgür kılar.” ( *) “Ölmek için doğuyorsunuz, harab olsun diye binalar yapıyorsunuz.” SENAİ DEMİRCİ |
||
|
||
nasılsa vakit var diye yüz üstü bırakılmış tek kırıntılık bir sevgi ifadesi, oysa, oysa taa! yüremizden hasretle kopan çığlıklar, sevgi diye diye ağlaşmaktadır, susturmaya çalıştığımız bir çocuk gibi, saf ve duru. ve biz kaparız kendimizi bu sevgilere, açarız kendimizi soysuzluklara... |
||
|
||
| Nuh gemisine almadı beni Nuh gemisine almadı beni. Tektim çünkü. Çokluğu tehdit eden teklikti tekliğim, tekilliğim. Nuh'unkine inat. Oysa gemiye binebilmenin ilk ve biricik koşuluydu çift olmak. Bu nedenle her türden birer çift alındı gemiye. Sürekliliği sağlamak için. Türün sürekliliğini. Türün vücud ve bekasını: varlığını, ve sürekliliğini. *** İnsanın ilk atası Adem, ikincisi atası ise Nuh. Adem yanına Havva'yı da alarak yola çıkmıştı. Nuh ise tek başına. Geminin çifti olmayan 'tek'yolcusu Nuh'tu. Kadınsızdı. Herkes çiftti. O ise tek. *** Böyle söylüyor kutsal kitaplar. Her şeyin çiftten yaratıldığını; çoğalmanın temelinde ikiliğin yer aldığını. Ezvacın. Çift olmak topluluk olmanın, toplum hâline gelmenin asgarî şartı. En az iki kişi. Türün kararı böyle. Tür kendisini korumak ister ve korur. *** Türkçe'de iki kişi çok kişidir. Kendimle başım belâda. Yine gemi dışındaydım. Suların ortasında. Birazdan suların üzerine çökeceği bir kıyıda. Suyun içinde. Tek başına. Artık sahilsizim. *** "Çiftlendürmek" kelimesi, Orhan Gazi'nin oğlu Ertuğrul Bey adına yapılmış yazma bir Kur'an çevirisinde geçer. "Evlendirmek" anlamında. Tıpkı günümüz Türkçesinde de kullanılan "çift çubuk sahibi olmak" mânâsında. XIV. asır Türkçesiyle tanışmak ister misiniz? Buyurunuz: — Ve bilgil ki bu surenün nüzuline [inişine] sebeb budur ki: Müşrikler Peygamber hazretine eyitdiler [dediler]: "Sen bizim sanemlerimize [putlarımıza] sebb idüb söğersin ve atalarumuzun dinine muhalefet idersin. Eğer fakirsen seni gani idelim, Ve eğer mecnun isen sana ilac idelim, Ve eğer avrata âşıkısan, ol avratı sana çiftlendürelim!" didüklerinde, Hazret-i Peygamber cevab virüb didi kim: "Ben fakir değülem, Ve mecnun değülem, Ve avrata âşık değülem, Bel ki ben Allah Teala'nun hak rasuliyem; sizi davet iderem: Allah'a kullık idün, asnama [putlara] kullık itmen!" *** O "Fakir (muhtaç) değilim ki zenginlikle kandırılayım; mecnun değilim ki tedaviye ihtiyaç duyayım; bir kadına âşık değilim ki onunla tutkularımdan vazgeçeyim" diyebildi. Çokluğa değil, o, bu yüzden hep tekliğe çağırdı. O bir tek O'na fakirdi. O bir tek O'nun mecnunuydu. O başkasına değil, bir tek O'na âşık idi. Biliyordu ki O tekti. Teki severdi. O'nun için, o, elini çekti. Güneş'i de, ay'ı da çokluğa terketti. *** Nuh, gemisine almadı beni. Tektim çünkü. Nuh da tekti, ama güvendeydi. İnananlarla. Hep seçtikleriyle. Eledikleriyle. Hep 'tenzih' içinde. *** Madem ki elenişin sırrını soruyorsun ey talib, o hâlde seni merakta bırakmayacağım: "Her şey O mudur, O'ndan mıdır?" diye sordu Nuh ve "Her şey O'ndandır" diyenleri gemiye aldı. Elendim, tek kaldım, çokluk içinde. Sular yükseldi, karanlık çöktü. Çaresizdim. Umman-ı hakikatte garkolmuştum. Hep 'teşbih' içinde. dücane cündioğlu |
||
|
||
nuh gemideki maymunlardan dişi olanı ile çifleşti ve böylece evrim teorisi gerçekleşti
|
||
|
||
| Mevlana Hazretleri, bir gün medresesinde ders verirken talebelerine: " (c.c.) Kur'an-ı Mecid'inde, en çirkin ses eşeğin sesidir." buyuruyor. "O kadar hayvanın içerisinde eşeğin seçilmesindeki hikmeti nedir?" diye sordu. Talebeleri, bu meselenin açıklamasını kendisine rica ettiler. Mevlana: "Her hayvanın kendisine mahsus bir zikri, tesbihi, iniltisi vardır. Mesela devenin böğürtüsü, aslanın kükremesi, av hayvanlarının inlemesi, sineklerin vızıltısı, arıların uğultusu onların zikirleridir. İnsanların tesbihi ve zikri olduğu gibi gökteki meleklerin de vardır. Halbuki biçare eşek sadece iki vakitte anırır. Birisi, cinsi yakınlık istediğinde, diğeri acıktığında. Demek ki eşek, şehvetinin ve boğazının esiridir. Gönlünde 'a ait bir dava, bir sevda bulunmayan, sadece midesini ve şehvetini düşünen birisinin sesi katında eşek sesi gibidir veya daha aşağıdır." * * * Hayvandan daha aşağı ayetinin tokadı da her halde böyle olan insanların suratına inmektedir. İnsan hayatı; midesi, arzuları, zevkleri, sadece beşeri dertleri için yaşarsa; hayatında hiçbir ulvî gaye olmazsa, onun çıkardığı bütün sesler böyle bir akibetin habercisidir. Mevlana, makam münasebeti ile bu dersi verirken, bir başka yerde de insana bu kadar hizmeti olan eşeğe eiyet edilmemesini, her mahlukun yemek ve şehevi istek mezuunda müşterek olduğunu anlatır. "Eğer, bu hayvan bu sebeple hakir görülürse, bu hisleri taşıyan her makluk olarak hakir görülmelidir." der. Mevlana Hazretleri, eşeğin o hallerinden, "İnsanlar böyle olmamalı." manasına bir ders çıkarmış, eşeği levm etmemiştir. Yoksa o fıtratının gereğini yerine getirmektedir. alıntı |
||