SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Din Felsefesi

Konu: 'dar kapıdan geçmek'

Sayfa: [ 1 ] 2 3 4 5

UGraSHAMAN 14.09.2007 02:28:58

* Bir bölük halk sevâp için Allah'a kulluk eder; bu kulluk, tâcirlerin kulluğudur. bir bölük de Allah'a korkudan kulluk eder, bu da kölelerin kulluğudur. Bir bölükse, Allah'a şükrederek kullukta bulunur; işte hür kişilerin kulluğu budur.

* Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ı, yapmayı iyice dilediğim şeyleri yapmamakla, bağladığım düğümleri çözmekle tanıdım.

imam Ali

Ruler of the Ruins 14.09.2007 02:55:27
kul derken ? Smiley

genede güzel demiş..

UGraSHAMAN 15.09.2007 03:18:24
Kendi malına ve hissesine kanâat eden her zaman zengindir. Fakat bir insan ne kadar zengin olursa olsun, eğer başkalarının malında gözü varsa o fakirdir. Ve fakir, muhtaç olarak dünyadan gider. Hayatında da hiçbir zaman rahat edemez.
İlâhi kazaya razı olmayanlar, bunu tâyin etmiş bulunan Cenâb-ı Hak’kın emirlerine karşı gelmiş sayılırlar.
Kendi hatasını, noksanını bilmeyen ve anlamayan bir kimse, başkalarının hatâ ve noksanlarını olduğundan büyük görür. Böyle bir kimse, herkes de kusur bulmağa çalışır. Böylelikle de hiçbir zaman kendi noksan ve kusurunu göremez. Kendisini ıslâh edemez ve çok yazık etmiş olur.

imam cafer

ey tencere yavaş yavaş,ustaca kayna. delice kaynayan yemek lezzetli olmaz. Allah'ın alemi bir kün emriyle yaratmaya gücü yetmez miydi? peki niçin altı gün sürdü? neden çocuk dokuz ayda yaratılmakta. çünkü Allah'ın sünneti birşeyi yavaşlıkla yapmaktır.

mevlana celaleddin
kişi Allah'ı O'ndan korkmaksızın sevemez,kaldı ki kişi komşusunuda ona saygı duymaksızın sevemez;Allah'tan korkmamak O'nu merhamet göstermekten engellemektir.

isa nureddin
‘Hüsn-ü mutlak değil midir Allah, Niçin temaşa-i hüsn olsun günah, Her hüsn bir delil-i kudrettir, Onun temaşası aynen ibâdettir’

kenan rıfai
Hiç kimse kendi Yaratıcısından başkasını sevmez. Fakat Zeyneb’in, Suad'ın. Hind'in ve Leylâ'nın sevgisiyle, ya da bu dünya sevgisiyle, ya da para ve makam hırsıyla ya da bu âlemde sevilen şeylerin sevgisiyle Allah gizlenmiştir. Şairler bütün sözlerini yaratıklar üzerine harcadılar ve O'nun hakikatini tam anlamıyla bilemediler. Arifler ise, duydukları her şiirde, her bilmecede (lügaz), her methiyede ve her gazelde (tegazzül), şekillerin ve suretlerin perdesi arkasından sadece O'nu görürler. Bütün bunların sebebi, Tanrı'nın Kendinden başkasının sevilmesini kabul etmediği, ilâhî kıskançlıktır.

ibn-i arabi


ben 15.09.2007 03:47:38
andre gide'nin kinden mi?
hangi kapı olduğunu bilmemiz lazım..

UGraSHAMAN 20.09.2007 03:07:13
"Göklere çıkmak istiyorum, lütfen bana merdiveni gösteriniz!" diye niyazda bulundum. Buyurdu ki: "Senin başın merdivendir. Başını ayak altına al, başına bas da yüksel!
Ayağını başının üstıine koymak demek, aklını ayak altına alıp, gönül yolu ile, aşk yolu ile Hakk'a yönelmektir. Mevlana bir Mesnevî beytinde; 

"Mademki gökyüzünün damlanna çıktın, oralarda geziyorsun, artık merdiven aramak mana-sızdır, soğuktur." diye buyurur Mevlana. Dîvan-ı başka bir beytinde de;
"Göklerin yolu, Içtedir, gönüldedir, sen aşk kanadını aç, aşk kanadı kuvvetli olursa merdiven arama derdi kalmaz." diye buyurur.
• Ayağını başının üstüne koyunca yıldızların üstüne ayak basarsın, nefsanî ar-zularını, şehveti yendiğin zaman havada yürürsün; haydi adımını at, ayağını havanın üstüne koy da yüksel!..

• Şehvetini ayak altına aldığın, nefsanî isteklerini yendiğin zaman göklerde havalarda sana yüzlerce yol belirir ve sen seher vaktinde yapılan dua gibi göklere yükselirsin."

 


29.02.2008 22:48:42
derdin senin mürşidindir
SORULARI kadar büyüktür insan… Büyük sorular demek engin cevapların duası, talebi demektir. Neyin duasındaysanız, nelerin talibiyseniz onlarla muhatap olur, o türlü cevaplara nail olursunuz. Fakat, ‘çünkü insanlar yıllar boyunca, hiç soru sormadan durur…’ bir şarkıda söylendiği gibi. Dağ taş soruya durur, kurt kuş soruya durur, gökle yer birlik edip bir sual olur, içimizin kuytuları soru işaretleriyle doludur ama gel gör ki insan kendi üstüne kapanır, uyuşmanın koynunu bulur…
Hatta zannımca her şey bir sorudur, varolan her şey bir soruyu önümüze kondurur: Ayağımıza takılan taş, beton duvarlarda gülümseyen çiçek, bir sosyal hadise, başa gelen bir musibet, içimizden geçen bir duygu durumu, okunan bir ayet hep aynı soruyu kıyılarımıza vurur: Men rabbuke? (Rabbin kim?) Yani ki elest bezminde sorulan soru bugün hâlâ hayatın bütün kıvrımlarında yankılanmaya, şimdi ve burada sorulmaya her an devam eder: Men rabbuke?

Bahar bahçesinde tennure giymiş ağaç soruyor: Men rabbuke?

Cumhurbaşkanlığı seçimleri soruyor: Men rabbuke?

İçindeki şuurlu yasa olan vicdanın soruyor: Men rabbuke?

Ağlayan bir çocuğun gözyaşları soruyor: Men rabbuke?

Elest bezminde ruhlara sorulan soruyu ve verilen cevabı yaşadığımız gündelik hayatın içinde sayhalandırmadıkça, hayatımızı samimi bir cevap arayışına, bir ‘ince derde’ dönüştürmedikçe Hıra Mağarası’nda Emin Muhammed’in (a.s.m) sorduğu varlık sorularının cevaplarını çözemeyeceğiz. “Derdin senin mürşidindir” diye elbet boşuna dememiş Hz. Mevlana.


Hazret-i Muhammed’e (a.s.m.) ilk olarak indirilen Alak Suresi’nin ilk beş ayetinin, Peygamber’in belki aklı erdiği ilk günden o güne ama özellikle inzivaya çekilmeye başladığı 35 yaşından vahyin indiği 40 yaşına kadar olan süreçte sorduğu hayati varlık sorularına bir cevap mahiyetinde olabileceğini hiç düşündünüz mü? Belki bir açıdan bakıldığında Kur’ân’ın tamamını tüm mahlûkat ve tüm insanlık adına sorular soran bir Peygamber’e verilen cevaplar şeklinde okuyabiliriz… Şöyle bir bakalım isterseniz:

Hz. Peygamber’in sorusu: Yaradılışı bir kitap gibi nasıl oku’yabilirim?

Vahyin cevabı: İkra, bismi rabbikellezi halak… (Yaratılışı rububiyetiyle terbiye eden Rabbinin Esma’ül-Hüsna’sı, isimleri ile oku!)

Hz. Peygamber’in sorusu: İnsan ne’den ve nasıl yaratıldı?

Vahyin cevabı: Halakal insane min alak… (O, insanı bir kan pıhtısından, alak’tan yarattı ve yaratmaya devam ediyor…)

Kur’an’ı, cümle varlıklar ve tüm insanlar adına temsilci olarak soru soran bir Peygamber’e verilen cevaplar manzumesi şeklinde bir usul ile baştan sona okuyabilirsiniz. Çok da ilginç sonuçlara varılacağı kesin.


Bu girizgahtan sonra sadede gelelim: Geçmişten günümüze, bilim de, felsefe de kimi zaman fıtrata yaklaşarak, kimi zaman fersah fersah uzak düşerek olayları, insanı, kainatı hatta vahyi okumaya çalışıyor, benzer sorular soruyor. Örneğin, yukarıda değindiğimiz sorunun birincisini (Hz. Peygamber’in sorusu: Yaradılışı bir kitap gibi nasıl oku’yabilirim?) bilim, ‘Doğa’nın işleyiş ve yapısı nasıl çözülebilir?’, felsefe ise, ‘Doğanın anlamı ve oluşumu cevherinde (tözünde) nedir?’ tarzında soragelmektedir.

Bu soruş biçimleri bile (hatta kavramsallaştırma tarzları bile) felsefe, bilim ve ‘iman ilmi’ arasındaki farka işaret etmekte fakat asıl ayrım cevaba ulaşma ve cevabı dillendirme biçimlerinde ortaya çıkmaktadır… Felsefe ve dünyevi bilimi oluşturan zihinler sözkonusu sorulara eşyanın kendi varlığından, görünen bağlantılarından ve kendisinde ne olduğundan hareketle çözümlemeler ortaya koymaktadır: Doğa bir olayın diğerini doğurduğu bir döngü içinde, kendi içinde parçalanabilen parçacıkların birliğinden oluşmaktadır…. Ya da, ‘Kendinde şey olarak doğanın anlamlılığı tartışmalıdır, oluş başlı başına bir soru yumağıdır’ filan gibi cevaplar geliştiriliyor… Bilim ve felsefenin en genel anlamda ortak noktası ise (mutlaka içinde farklılaşan yanlar olmakla birlikte ki Demokritos ile Pascal’ı, Einstein ile Hawking’i aynı kefeye koyamazsınız) varlığı ‘kendine işaret eden bir levha’ gibi anlamaya çalışmak şeklinde özetlenebilir. Yani levhanın hammaddesi ve diğer levhalarla bağlantılarının araştırılması biçiminde özetlenebilecek bir kavrama etkinliği…

İman ilminin usulüyle bilgiye ulaşmak, cevaplara varmak ise başka bir düşünme, kavrama ve algılama şeklini gerekli kılıyor… Bir kere, eşyaya ‘kendini gösteren bir levha gibi’ değil adı üstünde levha gibi, ‘kendinden başka bir şeyi işaret eden’ anlamlı bir harf gibi okumak niyetiyle bakmayı gerekli kılıyor. Sağlıklı bir niyet ve bakış açısıyla yaradılışa bakmak ise Vahiyle pişmiş, Esma taliminden geçmiş, her şeye Rabbin bir ismi penceresinden görmekle mümkün olabiliyor.


Daha net konuşalım. Okunacak dört kitap var: Olaylar kitabı, kainat kitabı, insan kitabı ve vahiy kitabı. Bu dört kitabın oku’nması da yaradılışın oku’nması sonucunu doğuruyor. Yaradılışın okunması ise ayetin bize işaret ettiği gibi Rabbin ismi ile (buradaki ‘ism’ Esmau’l-Hüsna’dan kinayedir) mümkündür. Yaradılan her şeye bir Esma tefekkürü ile yaklaşmazsak oku’mak sözkonusu olmaz. O halde mü’min bir zihnin ve kalbin ciddi anlamda, tıpkı Hz. Yusuf’un kuyuda ‘talim-i Esma’ yapması gibi Esma tefekkürü terbiyesinden geçmesi gereklidir. Baktığın her şeye ya bir ilâhî ismin ilk harfi ya da ilk kelimesi gözüyle bakmak gerekmektedir. İsimlerin göründüğü yer olarak varlığı oku’mak bizi Rabbin terbiyesine, o terbiye ile kendi nefsimizi terbiyeye götürmelidir ki öğrendiklerimizin ilim olduğunun sağlaması da burada gizlidir. Nefs terbiyesine dönük olmayan hiçbir öğrenme ilim değil, olsa olsa veri, data, malumat, kültür, bilgi cinsinden bir yığındır.



Peki bu çerçevede yaradılışı Rabbin isimleri ile oku’maya başlamanın öncesinde ne vardır? diye sorarsak bu soru bizi başka bir ayetin kapısına iletir. Aynı zamanda meleklerin duası olan ayet şöyledir: Sübhaneke la ilmelena illa maallemtena inneke entel Alimu’l Hakim… (Sübhan olan Allah, seni tenzih ederiz ki biz bilmiyoruz, senin öğrettiklerin (talim ettiklerin) dışında, sensin Alîm ve Hakîm olan…)

Meleklerin duası olan bu ayet önceki tahlillerle birlikte düşünüldüğünde bize âdeta iman ilminin, mümince bir epistemolojinin (marifet nazariyesinin) ana kodlarını, elifbasını sunmaktadır. Şöyle ki:


1-Yaratıkları aracılığıyla Yaradan’ı tenzihe yönelik olmayan hiçbir bilme eylemi ‘ilm’e (el-İlm) dönüşemez.


2-Bilme eylemine girişen, hilkati oku’maya talip olan kişi her işin başında edep ve tevazuu giyinip ‘bilmiyorum’ demenin erdemini kuşanmalıdır. ‘Ben bilmem, bilmiyorum, biz bilmiyoruz’ demeyen hiçbir kişi veya zümre bilmenin hakikatine ulaşamayacaktır.


3-‘Bilmiyorum’ demek tasavvur ve zihnimizi dünyevi kavram ve düşünme biçimlerinden arındırıp ‘ümmileşme’ye giden kapıyı açacaktır. Ancak ümmi bir zihinle (yani dünyevi kalıpların kirinden arınmış bir zihinle) yaradılış oku’nabilir.


4- Ya bir ilâhî isimden kalkmayan ya da bir ilâhî isme varmayan her türlü bilme çabası anlamsızlığa, kaosa gömülmeye mahkûmdur.


5-Kendisi gayret gösterdikten sonra öğrendiklerinin, kendisinde görünen meziyetlerin ve ilimlerin ancak Alim ve Hakim olan, Sübhan olan Rabbin bir talimi olduğunu anlamayan kişi tevhid ve iman ilmi olan marifetullahın kokusunu alamayacaktır.

Bu dört kitap bize hâl diliyle, hatta kaburga kemiklerimizi birbirine değdirircesine sıkarak sürekli, her an ‘Oku’ diyor… Tüm kâinat bir Cebrail olmuş bizi içimizden ve dışımızdan sıkarak, ‘Oku’ diyor… Bizden dudağımızı Mağaradaki Ümmi’nin (a.s.m.) titrek dudaklarına yaklaştırıp, meleklerin tenzih diliyle söylediği gibi bir tek cümleyi söylememiz bekleniyor: “Ben okuma bilmem!”


yusuf özkan özburun

29.02.2008 22:49:09
e. m. cioran

* Bizi çevreleyen şeylere, onlara isim verdiğimiz ve ötelerine geçtiğimiz ölçüde tahammül ederiz.

* Bir inanç için acı çekmiş olandan daha tehlikeli varlık yoktur: En büyük zalimler, kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar.

* Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik, eğer kıyaslamak yaşamaktan ayrılmaz olsaydı, varlığımızın minicikliğinin açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak kendi boyutlarına karşı körleşmektir.

* Evren, hüznümüzün bir yan ürünüdür.

* Zaman boşluğunun önünde yürek boşluğu: Karşı karşıya birbirlerine yokluklarını yansıtan iki ayna, iki hiçlik görüntüsü.

* Hayat: koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır, evren ise sara hastalığına tutulmuş bir geometri.

* Hayat ancak hayal gücümüzün ve hafızamızın zayıflıklarıyla mümkündür.

* Dünya her adımda ümitlerimizi geçersiz kılar. Artık bilgelikten başka tehlike kalmamıştır.

* Yeryüzü, varılamayan hedefler ve ayaklar altına alınmış sırlarla doludur.

* Başka yer saplantısı, anın imkansız olmasıdır. Bu imkansızlık da nostaljinin ta kendisidir.

* Bu dünyada önümüze geleni kabul etmemize neden olan, ama bu dünyanın kendisini bize kabul ettirecek güçte olmayan bir bayağılık vardır.
Böylelikle hem hayatı boşlayıp hem de onun dertlerine tahammül edebilir, hem arzuyu reddedip hem de kendimizi arzunun aktığı maceralarda sürüklemeye bırakabiliriz.
Varoluşa rıza göstermede bir nevi alçaklık vardır!

* Hayatın anlamı yoktur, olamaz da...

* Melankoli, egoizmin düş halidir.

* Hayat, maddenin romanıdır.

* Hayaletlere gönül vermiş bir toz zerresi: İnsan budur işte.

* Bütün duygular mantıklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. Aşk: iki tükürüğün karşılaşmasıdır.

* Aşk, düşüncelerin ortasındaki sapıtmadır.

* Dünyaya evet demekten daha aşağılık bir şey var mıdır? Diğerlerinin yaşadıkları gibi yaşayabilir, ama yine de dünyadan bile daha büyük bir HAYIR’ı gizleyebiliriz.

* İnsan gerçekliği üzerine yanılsamaz kafa yoran düşünür, eğer dünyanın içinde kalmak istiyorsa, bir de kaçış yolu olan mistikliği bertaraf etmişse, BİLGELİK, BURUKLUK ve ŞAKANIN birbirine karıştığı bir görüşe varır.

* En esrarengiz baş dönmelerimizin sadece asabi rahatsızlıklardan ileri geldiği nasıl kabul edilebilir? İçsel dertlerimizi nesneleştirme eğilimi atalarımızdan gelmektedir. Kanımıza mitoloji sinmiştir.

* Mahvımıza sebep olan DERT'e bir açıklama bulmaktan vazgeçmek zorundayız.

* Bir varoluşun aslında uygunluk derecesi kendi yıkımından ibarettir.

* Hangi hünerlerin yardımıyla başka bir hayatın, yeni bir hayatın peşinden gidebilecek yanılsama kuvvetini bulabiliriz?

* İçimizde “derin” olan şeyden dolayı bütün dertlere maruz haldeyiz. Varlığımıza uygun olma halini korudukça hiçbir selamet mümkün değildir.


( E. M. Cioran, Çürümenin Kitabı, Metis Yay. )

29.02.2008 22:49:50
Asla kendine kendinle yardım etmeye kalkma ki, Allah seni nefsinle baş başa bırakmasın (s.84)

 

* * *

 

Kendimi hem günah, hem de nimet içinde buluyorum. Fakat günaha istiğfar mı edeceğim; yoksa nimete şükür mü edeceğimi bilemiyorum. (s.100)

 

* * *

 

Ben susuzluk hissederim. Zikre sığınırım. Ve hararetimi söndürürüm. Şayet bu olmazsa, Rabbımın huzurunda bir an bile durmaya cesaret edemem. (s.102)

 

* * *

 

Bedenin hastalığı açlıklarda, kalplerin hastalığı ise günahlardadır. Hasta bir vücut nasıl yemeğin lezzetini alamazsa, aynı şekilde günahlara dalmış bir kalp de ibadetlerin halâvetini hissedemez. (s. 132)

 

* * *

 

Allah’ın öyle kulları vardır ki; daha önce azabından korkarak günah işlemezlerken, şimdi O’nun cömertliğinden utanarak günahı terk etmişlerdir. (s. 164)

 

* * *

 

Hayat, salih insanlarla arkadaşlıkla tatlılaşır. Hayır, salih bir arkadaşta toplanmıştır. Unuttuğunda hatırlatır. Hatırladığında, sana yardımcı olur (s. 166)

 

* * *

 

Senin Allah'a hüsn-ü zan besleyip de, Allah'ın sana iyilikle muamele etmemesi hiç mümkün değildir. (s. 172)

 

* * *

 

Kul, korktuğunda O’nunla ünsiyete geçer. Günahları işlemeye devam eden kişinin, Sevgilinin kapısından da uzaklaştırıldığını biliyor musunuz? (s. 174)

 

* * *

 

Mahabbet ehli birinin gözü, sevdiğinin mülkünde bulunan hangi şeye değerse, orada sevgilisinin sevgisi mevcuttur (s. 175)

 

* * *

 

Üç şey Allah'a hüsn-ü zan alametidir:

 

* Tökezledikten sonra, kalpte bulunan metanet

* Hataya düştükten sonra, geniş bir umut

* İçten bir pişmanlıkla, karamsarlığı red. (s. 177)

 

* * *

 

Allah için sevgi geneldir. Allah için yürekten bağlılık ise özeldir. Çünkü her mümin O’nun sevgisinin tadını almıştır ve ona ulaşmıştır. Halbuki her mümin O’na yürekten bağlılığa ulaşamamıştır (s. 181)

 

* * *

 

Zunnûn’a şöyle soruldu: 

 

“Bize ne oluyor ki nafilelere güç yetiremiyoruz?”

 

Zunnûn şöyle cevap verdi:

 

“Çünkü sizler, farzları henüz sağlıklı ve doğru bir biçimde yapamıyorsunuz.” (s.193)

 

* * *

 

Arifin arkadaşlığı, Allah’ın dostluğu ve ahbaplığı gibidir; Allah’ın eşsiz sıfatları kendisinde tecelli ettiği için, (kendisi yük olmadan) senin sıkıntılarına katlanır, yükünü taşır ve sana karşı hoş görülüdür (s. 199)

 

* * *

 

Allah’ı en fazla arif olan kişi, Allah konusunda hayreti en şiddetli olan kişidir. (s.204)

 

* * *

 

İnsanların çoğu sebep-sonuç ilişkisinin peşine düştüler; sıddîklar ise, sebeplerin Sahibiyle ilişki kurmanın yoluna koyuldular. (s. 229)

 

* * *

 

Onlar Kur’an’ı, gönüllerin en üstüne yerleştirdiler ve onunla teselli buldular. Onlar Kur’an’ı sadırlarına yapıştırdılar ve onunla huzur buldular. Arzuları onunla yatıştı ve gayrete geldi. Kur’an’ı, kendi zulmetleri için kandil; uykuları için yatak; yolları için izi belli bir yön; hüccetleri için kesin bir zafer olarak gördüler. (s. 258)

 

* * *

 

Allah, mahabbetinden her tarafa yayılan nûru onlara elbise olarak giydirmiştir. (s. 261)

 

* * *

 

Allah’ın öyle kulları vardır ki, Allah onların gönüllerini sırf Kendi mahabbetinin saf suyu ile doldurmuştur. Ruhlarını ise, Kendisini görme iştiyakıyla allak bullak etmiştir. (s. 264)

 

* * *

 

Arifin gönlü, Allah’a kavuşma isteğinde, rüzgârlardan ve fırtınalardan daha süratlidir. (s. 373)

 

* * *

 

Biliniz ki, Allah için seven kişiye, Allah için, başkalarını kendisine tercih etmek ağır gelmez. Çünkü onun katında, Allah’tan daha üstün bir şey yoktur. (s. 374)

 

* * *

 

Allah’ın (c.c.) hoşlanmadığı şeyleri yapıp dururken, kendinin hoşuna giden şeyler Allah’tan (c.c.) istemekten utan! (s. 378)

 

* * *

 

Sadrına Allah sevgisini yerleştirmen, kalbindeki hikmet pınarlarına vakıf olman demektir. (s. 384)

 

* * *

 

Eğer istiğfarımız yalnızca laftan ibaret olursa, taatımız yalnızca uyku olur (s. 386)

 

* * *

 

Yumuşak muamele ve anlayışlılık her türlü başarının aracıdır. (s. 388)

 

* * *

 

Eğer dünya düşkünleri yakınlaştırılmış olanların alacağı nasibi, zikredenlerin alacağı tadı ve sevenlerin ulaşacağı sevinci bir bilmiş olsalardı, buna ulaşamama üzüntüsüyle ölürlerdi. (s. 389)

 

* * *

 

Kim himmet eksikliğinden şikâyet etmeyi bırakırsa, ilahi lütuf denizinde seyre başlar. (s. 390)

 

* * *

 

Allah’ın (c.c.) senin hakkında bildiğini kendisinden gizlemeyeceğin kişiyle sohbet et. Dış yüzün insanlara, iç yüzün ise yalnız Allah’a dönük olsun! Ve insanlarla olan ilişkin, daima en güzel bir biçimde olsun! (s. 391)





İbn Arabi, Şeyh-i Ekber’in Kaleminden Bir Sûfi’nin Portresi – Zunnûn-i Mısrî, Çev: Dr. Ali Vasfi Kurt, Gelenek Yayıncılık

UGraSHAMAN 10.03.2008 17:22:53

* "Ben sizlere gözün görmemiş, kulağın duymamış ve elin dokunmamış ve de insanın kalbine asla gelmemiş olanı vereceğim"

* "Kim ki benim ağzımdan susuzluğunu giderir, benim gibi olur. Ben de o olurum; ve gizli olanlar da [artık] ona ifşâ edilir".

* - "Bizlere kendini[n hakîkatını] ne zaman izhâr edeceksin de bizler ne zaman Sen'i[n hakîkatını] görebileceğiz?".
- "Bize bulunduğun Makam'ı öğret! Çünkü onu bizim de bulmamız gerekiyor..."
"Arayan bulacak, [kapıya vuran] kimseye[kapı] açılacaktır"

* "... kendi önün[üz]dekiniteşhis ed[in], örtülü olan da ... [sizlere]izhâr edilecektir"

*Şunu bilin ki "...Eğer benim mürîdlerim olur da sözlerimi dinlerseniz bu taşlar bile sizlere hizmet edecektir..."

                                                                                                                                                  isa ( selam olsun )


UGraSHAMAN 21.03.2008 17:56:05



Ey derde derman isteyen yetmez mi derd derman sana
Ey rahat-ı can isteyen kurban olandır can sana
Yağma edersin varlığın gider gönülden darlığın
Mahveyle sen ağyarlığın yar olısar mihman sana

İven kişi yol alamaz maksudu hergiz bulamaz
Bekle maarif kapusun yüz göstere irfan sana
Dünya ile ukbayı ko, ulâ ile uhrâyı ko
Var ol kuru sevdayı ko, matlab yeter Sübhan sana
Candan talep kıl yarini ver canı bul didarını
Yok eyle kendi varını kim var ola canan sana

                            niyazi mısri









UGraSHAMAN 26.03.2008 13:41:00
“İçinde bir tür “özgür ruh” bulunan bir ruhun günün birinde mükemmel bir olgunluğa ve sevimliliğe
ulaşmasının onun için belirleyici bir olay, büyük bir devrim olacağı ve onun daha önce köşesine ve
sütununa sıkıca bağlanmış olduğu ve sonsuza dek prangalanmış olduğu düşünülebilir. En sağlam
biçimde bağlayan nedir? Parçalanmaları neredeyse imkansız olan prangalar hangileridir?
Üstün ve
seçkin türden insanlar için, bu prangalar onların görevleridir: Gençlik için uygun olan o saygı ile eğilme,
ezelden beri tapınılan ve değerli olanın huzurundaki o utangaçlık ve kibarlık, içinden çıktıkları
topraklara, kendilerini yöneten o ele ve tapınmayı öğrendikleri o kutsal yere duyulan şükran –tam da
onların en yüce anları onları en güvenli biçimde bağlayacak, en uzun süreli biçimde mecbur edecektir.

Bu ölçüde bağlanmış olan insanların devrimi birdenbire gerçekleşir, adeta bir deprem gibi: Gençlik ruhu
birdenbire derinden sarsılır, denetimden ve yerinden çıkar –ne olduğunu kendisi de anlamaz. Bir dürtü
ve bir baskı adeta emrederek onu yönetir ve ona hakim olur; ne pahasına olursa olsun, başka bir yere
doğru yola çıkmak üzere bir istenç ve arzu uyanır; açığa çıkmamış bir dünyaya ilişkin yoğun ve tehlikeli
bir merak onun tüm duyularında alevlenerek titreşir. “Burada yaşamaktansa ölmek daha iyidir.” Böyle
haykırır mübrem: ve bu “burası”, “bu kendini evde hissetme duygusu” bugüne kadar sevdiği tek şeydi!
Sevdiğinden duyulan ani bir ürküntü ve evham kendisinin görevini tanımlamış olana yönelik şimşek gibi
çakan bir küçümseme, asi, kaprisli, volkan gibi fışkıran bir yolculuk, uzak ülkeler, yabancılık, soğukluk,
ılımlılık, donukluk arzusu, sevmekten nefret etme belki de şu ana taptığının ve sevdiğinin
gerisindekilere kirletici bir sarkıntılık ve bakış belki de henüz yapılandan duyulan yakıcı bir utanç ve
ayrıca böyle yapıldığı için sevinçten uçma, kazanılan zafere ihanet eden sarhoş, içsel, coşkun bir ürperti

–Zafer mi? Neye karşı? Kime karşı? Esrarengiz, kuşkulu, tartışmalı ama yine de ilk zafer -böylesine
rezil ve acı verici şeyler büyük devrimin tarihine aittir. Ama bu kendi kaderini tayin etme, kendi
değerlerini yaratma gücünün ve iradesinin ilk patlak verişi, bu özgür irade aynı zamanda birilerine zarar
verebilecek bir hastalıktır da: Özgürleşmiş olanın, kurtulmuş olanın bundan böyle şeyler üzerindeki
efendiliğini kanıtlamak için başvurduğu vahşi deneylerde ve ayrıksı davranışlarda ne kadar çok hastalık
kendisini ifade eder! O haşin bir şekilde, tatmin edilmemiş bir şehvetle ortalıkta dolanır; ele geçirdiği
her şey onun gururunun tehlikeli geriliminin gönlünü almalıdır; kendisini çeken her şeyi parçalar o.
Şeytanca bir gülüşle, herhangi bir utanç tarafından gizlenen ya da korunan her şeyin etrafında dolanır:

Eğer kişi bu şeyleri tersine çevirirse nasıl göründüklerini araştırır. Desteğini şu ana kadar kötü bir
şöhrete sahip olan şeye yöneltmesi belki de keyfilik ve keyfiyetten duyulan hazdır –belki de en çok
yasaklanmış olanın etrafında meraklı ve kuşkucu bir şekilde dolanması. Bu etkinliğin ve dolanmanın
gerisinde –çünkü o tıpkı bir çöldeymişçesine, durmadan ve amaçsızca yürür –bundan çok daha tehlikeli
bir merakın soru işareti yatar. “Tüm değerleri tersine çeviremez miyiz? Yoksa iyi aslında kötü müdür?
Yoksa Tanrı şeytanın icadı ve kurnazca bir oyunu mudur? Yoksa her şey son adımda yanlış mıdır? Ve
eğer aldatılıyorsak, böylece bizler de aldatıcı değil miyiz?Bizler de aldatıcı olmamalı mıyız?” –Böyle
düşünceler onu her zamankinden daha öteye, her zamankinden daha uzağa sürükler. Yalnızlık, o
korkutucu tanrıça ve mater saeva cupidinum (tutkuların vahşi annesi) her zamankinden çok daha
tehditkar, boğucu iç daraltıcı şekilde onu sarıp kuşatır –ama günümüzde yalnızlığın (yalıtılmışlığın) ne
olduğunu kim biliyor?”

Friedrich Nietzsche
1886

UGraSHAMAN 28.03.2008 15:22:08
“Âşık mıyım? -Evet, beklediğime göre.”
 Öteki asla beklemez. Bazı bazı beklemeyen kişiyi oynamak isterim; başka bir yerde oyalanmayı, geç gelmeyi denerim ama her zaman yenilirim bu oyunda; ne yaparsam yapayım boşuna, tam zamanında, hatta saatinden önce orada olurum. Âşığın kaçınılmaz kimliği yalnızca budur: Ben bekleyenim.

(ROLAND BARTHES Bir Aşk Söyleminden Parçalar)

UGraSHAMAN 01.04.2008 11:59:48
Birisi ile sohbet etmek canı onun rengine boyar. Yani insan konuştuğu, arkadaş edindiği kişinin huyunu benimser. Yıldızlar, gökyüzü ile konuşup görüştükleri için güzelleştiler; nürlu, güzel bir yüze sahip oldular.

Bedende canla düşüp kalktığı. konuşup görüştüğü için güzel yüzlü, hoş huylu deyilmi? zavalı beden, candan ayrı düşünce ne hale gelir ..
                                      mevlana

kelime 22.04.2008 20:00:05
dar kapıdan geçmeye çalışmak yerine duvarları yıkmak daha doğru değil mi ?

UGraSHAMAN 22.04.2008 20:13:00
evet malesef kapı bile görünmüyor değil mi Smiley yıkmalı o halde


Sayfa: [ 1 ] 2 3 4 5