|
||
| SANATÇI OLARAK SİNEMACININ DURUMU ÜSTÜNE BİR SİNOPSİS Teorik olarak; kapitalist üretim ilişkileri içinde, bir üretim nesnesi olarak “Sinema”, Yapım Öncesi, Çekim ve Yapım Sonrası aşamalarında, alanlarında (kısmen) uzman yaratıcı ve emekçilerin, aralarında (kısmi) bir işbölümü yaparak, taslak olarak ürettikleri yaşantının zaman/uzam parçalarını, çekim sırasında, “motor” ve “stop” komutları arasında, senkronize ederek kayıt altına aldıkları, bir sanat olarak tanımlanabilir. Bilindiği gibi “Sinema”, kapitalizmin emperyalizm çağında doğdu. Kapitalizm hemen başlangıçta, sinemanın sermayedarı oldu ve onu geniş halk kitleleri için piyasaya sürdü. Başlangıcından bugüne, sinemanın kapitalist toplumdaki trajedisi, onun kapitalist üretim ilişkileriyle kurduğu organik bağlar olmuştur. Üstelik kapitalizm, sinemanın sırtından para kazanmak için, o kadar acele etti ki sinemadan önceki diğer kadim sanatları dahi sıraya koymaya zahmet etmedi ve onları toplu sayıp, sinemaya da “7.Sanat” adını verdi...! Dolayısıyla, kapitalist üretim ilişkileri içinde üretilen bir filmin; bütün süreçleri (yani Yapım Öncesi, Set ve Yapım Sonrası üretim ilişkileri) değişim değerleri ilişkileri ortamıdır. Bu yüzden her set aslında, Yapımcı’nın kendisine bir artı değer yaratmak için kurduğu bir üretim bandıdır. Bu bantta her Yapımcı; ücretli yaratıcıları ve emekçileri sette çalıştıran bir sermayedardır. Yapımcının kurduğu her set, önü ve arkasıyla, artı değerin sömürüldüğü bir zaman/uzam’dır. Bu bantta her Set, bir anlamda kapitalist üretim ilişkilerin kol gezdiği ve sinemayı iğdiş eden bir çalışma ortamıdır. Sonuçta; Kapitalist üretim ilişkileri içinde film yapımına katılan herkes ücretli emekçidir. Sanat, tarih içinde hep bir sonuç olmuştur. Eski toplumların büyüleyen sanatçıları her zaman toplumsallığın en ayrıcalıklı nimetlerinden sonuna kadar yararlanmışlardır. Ama kapitalist toplumda sanatçı ve içinde yaşadığı sanat ortamı eskisinden çok daha fazla sömürüye ve sömürmeye açıktır. Bu yüzden sinema, diğer sanatlara göre çok daha fazla kapitalist üretim ilişkilerinin kavramlarıyla konuşur ve kendisini tanımlar. Oscar gecelerine çıkan herkes bu yüzden cümlesine “Bizim gösteri dünyamız...” diye başlar. Geçmiş toplumlara göre, kapitalist toplumda sanat ve sanatçının tahtı daha da yukarıya kaldırılmış, herkese de sanatın bir ayrıcalık ve yetenek işi olduğu öğretilmiştir. Oysa bu koca bir yalandır. Çünkü kimse anasının karnından sanatçı olarak doğmaz. Sinemayı “bir üretim nesnesi olarak” tanımlamak bize bu süreçten bazı kapitalist üretim ilişkilerini de ayıklamaya yardımcı olacaktır. Bu yüzden yukarıda yaptığımız tanımı bir kez daha okumanın yararı var. Şöyle bir hatırlayalım. Her film setinde, her çekim öncesi bir sessizlik olur. Bu kamera önünde ve arkasında işini bitirmiş herkesin, yönetmeninin “motor” demesini beklediği andır. O an herkes, bitirip getirdikleri ve sette kamera önüne koydukları yaratıcı emeklerini senkron etmek için dikkat kesilmiştir. Yönetmenin “motor” demesi ile herkes yaratılan zaman/uzam parçasına kendi katkısını büyük bir dikkatle izler. Çekim yine yönetmenin “stop” sesiyle biter. Burada aslolan tekil üretimlerin “senkronize” edilmesidir. Bu senkronizasyonun yoğunluğu aslında yapım öncesi başlar. Birbirleriyle çalışan ve giderek artan yaratıcılar arasında giderek artan yoğunluk, “motor” ve “stop” sesleri arasında en yüksek seviyeye ulaşır. Çekim sonrası ise birbirleriyle çalışanların sayısı ve yoğunluk giderek düşer ve biter. Kopyaların basımıyla artık film gösterime hazırdır. ‘Zaman’ ve ‘Uzay’ sinemanın temel kavramlarıdır. Sinemacılar bir anlamda bu iki kavramı “zaman/uzam”, veya “bir toplumsal formasyonun yaşantı parçaları olarak” yeniden yaratıp kurgularlar. Sinema madem ki budur, bu üretimin sermaye ile de hiçbir ilişkisi yoktur. Sermaye sadece bu üretim sürecini kendi egemenliği altına alarak ve bu süreci bir artı-değer üretmek için kullanmaktadır. Sinemacıların kendi tarihlerini kendilerinin yapması gerekir. “Fakat bu keyfi olarak kendilerince seçilmiş koşullar içinde değil, doğrudan doğruya geçmişten devir alınan, verili koşullar içinde başlar.” (E.Balibar) Sinemanın kurtuluşu ancak ve ancak onu yapan ‘bireylerin ve onların toplumsal ilişkilerinin maddi varlığında bulunan koşulların devrimindedir...’ Sinemaya adım atmak bu dönüşü olmayan noktayı kabul etmek demektir. Sinemacılar, “dünyanın düzenini, ‘fikirler’ in önceliğinde, temsil (yorumlama, bakış) veya öznelliği birleştiren bir (İdealist) eylem felsefesi içinde olabilirler. Onlar için dünya, uyumu, ‘anlamı’ araştırılan ve bu yolla da ister kendisinden istensin ya da istenmesin bir düzen empoze edilen bir seyir nesnesidir. Bu yüzden onların felsefesi seyir nesnesi bu dünyanın düzenini, ‘temsil’e, onları yaratan ya da ‘kuran’ bir öznenin faaliyetine yansıtmaktır.” (E.Balibar) Bir film başlayınca dünyanın görüntüleri ve kültürü eylem halindedir. O halde sinemacılar yaptıklarının nesnesine uymalı, bir film çekiminde olduğu gibi, eylem içinde ve ‘şimdiki zamanda ‘davranıyor’ olmak zorundadır. Sinemacılar bunu herkesten çok iyi bilirler. Çünkü her şey aynen ‘motor’ ve ‘stop’un arasındaki gibidir. Ne kadar önceden tasarlanmış olsa da aslolan pratikteki kayıttır. Bu ister film olsun ister yaşam, fark etmez... Teorik olarak; kapitalist üretim ilişkileri içinde, Bir üretim nesnesi olarak “Sinema”, Yapım Öncesi, Çekim ve Yapım Sonrası aşamalarında, alanlarında uzman yaratıcı ve emekçilerin, aralarında bir işbölümü yaparak, taslak olarak ürettikleri yaşantının zaman/uzam parçalarını, çekim sırasında, “motor” ve “stop” komutları arasında, senkronize ederek kayıt altına aldıkları, bir sanat olarak tanımlanabilir. ************ |
||