|
||
| Teori ve pratik arasındaki fark kapanmıyor. Hani bildiklerimiz vardır: "babana bile güvenme"den tutta "herşeyin başı sağlık", "kesin sirke küpüne zarar" yada "hatasız kul olmaz" gibi... ve bunun gibi daha birçok klişe..biliriz ama anlamayız. Konu bildiklerimizin aslında hayatımıza yansımaması, yansıtamamamız. Biri bize küfür ederse hala kızıyoruz mesela, küfrün aslında onu küçülttüğünü bildiğimiz halde.. Veya birini seviyoruz ve buna karşılık bulamayabileceğiz ihtimali de varken ve doğalken - bunu kabul edemiyoruz.. Sevdiğimiz insanlardan kötülük gelince kahroluyoruz.. Taktir görünce, şişiyoruz - kendimizi kaybediyoruz.. ... Buna benzer bir çok örnek verebiliriz, bunlar egoyla alakalı örnekler tabiki ve belki de hayatımızda en çok karşılaştığımız örnekler Lakin sorun insanın nasıl ve ne zaman öğrendiği ? İnsan teoriyi ne yolla ve ne zaman pratiğe geçirebilir ? |
||
|
||
| "işime yaramayacak şeyi niye öğreneyim ki" der çoğu insan. ve bazı öğrendiklerini pratiğe aktarırken de böyle düşünerek, kayıplarını, eksilerini artırır farkında olmadan. insanlar artık, böyle düşünmek yerine; "öğreneyim de belki işime yarar" diye düşünmeli. pratiğe geçirirken de o kadar sakınmamalı ve çekinmemeli, çünkü pratik düşüncelerin reele, maddeye dökülmesini en iyi sağlayanlardandır. insan teoriyi, dediğim gibi kendini kısıtlamıyor ve üşenmiyorken pratiğe geçirebilir. ufuğu biraz daha aralamak lazım, olmuyor ise de var olan tüm güç ile itmeliyiz gerekirse... yeter ki, yarayacak diye öğrenmek yerine, öğrenelim de yarasın. |
||
|
||
| Sartlar uygun oldugunda veya beklenmedik zaman dilimlerinde istemeden (bazen)teoriyi pratige gecirebilir. | ||
|
||
| insanın en büyük lüksü teori /pratik çelişkisi ... her teori pratik bulur!her teori ;teoriyi üretende pratik bulmayabilir ama pratik bulur. bu yaşamın kollektif olma özelliğidir.bu yaşamın bütünlük özelliğidir.ve bu büyük bir şanstır1 |
||
|
||
insanın en büyük lüksü teori /pratik çelişkisi ... her teori pratik bulur!her teori ;teoriyi üretende pratik bulmayabilir ama pratik bulur. bu yaşamın kollektif olma özelliğidir.bu yaşamın bütünlük özelliğidir.ve bu büyük bir şanstır1 ama bireyden bahsediyoruz, kendi teorilerimizi desteksiz bırakmak-destekleyememek burda asıl sorun. |
||
|
||
| Öğrenme sancısı ve teori/pratik ilişkisini iki ayrı aşamada düşünebiliriz... birincisi, bireysel ikincisi, toplumsal bireysel anlamda kişiler başarı kazanmak ve ilerlemek için alanlarıyla ilgili öngörülerde bulunurlar. bu öngürülerini hayata uygulamadaki katettikleri yol, onlara başarı olarak döner. daha sıradan insanlar ise somut bir öngürüden çok deneme/yanılma yöntemiyle pratik yaparak öğrenirler. her iki tarz arasındaki makasın açılması sınıflar arası makasın açılmasına neden olur. Yani hayattan öğrendiklerini yeni teorilerle zenginleştirip hamleler yapanlar hem daha hızlı öğrenmiş olur, hemde diğer insanlardan daha hızlı büyümüş olur. toplumsal alandaki teori/pratik ilişkisi biraz daha farklıdır. bu alanda da aynı düşünce akımlarında bile yine iki tür insan vardır. birincisi, geçmişi inceler, araştırır ve gelecek için yeni teoriler oluşturur. bu tür insanların önemli bir bölümü yaptıkları teoriyi hayat uygulamada yetersiz kalırlar. liderler hem teori üretip, hem hayata uygulayanlardan çıkıyor. fakat aynı düşünce akımında hayata uygulama daha çok teorik tarafı daha yetersiz kişiler tarafından yürütülür. bu kişiler teoriyi üretmekte yetersizlerdir fakat, kavrayıp hayata uygulamada teorisyenlerden daha başarılıdırlar. aynı düşünce akımı içindeki bu farklılıklar aslında birbirini tamamlamasına karşın çoğu zaman ciddi çatışmaları da yanında getirir. liderlik sanat ise, hem teori üretebilme, hem pratik yapabilme, hemde bu iki önemli unsuru beraber çalıştırma yeteneğidir. tabi bu olayın sadece içe dönük tarafı. tüm bu ilişkilerin tamamı insanın öğrenme sinsilesini oluşturur... |
||
|
||
| Doğru ama bir eksiklik var sanırım, Bildiğimiz ve anlamaya kabul etmeye yanaşmadığımız gerçeklikler - ki bunlar daha çok duygusal yoğunluğu olanlardır.. Bilinen bir şeyi anlamak yani onu içselleştirmek farklı bir proses, deneyimleyerek ve deneme yanılmalarla bu konuda daha doğru yargılara varılacaktır, buna katılırım. Ama bu olayın, yani teori ve pratik ayrımının gerçekliginin sadece olgunlukla ve hayat tecrübesiyle ilintili olduğuna inanmam. |
||
|
||
| Öncelikle şöyle bir şey var; teorik olanı içselleştiremezsiniz yani aslında teorik olan,sonuç olarak bir sav ve siz onu sadece bilgi olarak bilirsiniz. Ve içselleşltiremediğiniz hiçbirşey sizin/sizden değildir!(hissetmezsiniz onu) Kişinin teorisi ve pratiği ayrı olmaz. Teori ve pratik; akımlarda ,savlarda vs.lerde olur. Şimdi nasıl olacak,teorik olarak bir fikri taşıyacaksınız ama pratiksiz bırakacaksınız. Bu mümkün mü? Bu bana şunu anımsattı;komünist olduğunu lakin kapitalizm içinde komünist yaşanamayacağını söyleyenler var. Bu aslında bir fikrin sizde yer edinmesi ama karşılığını bulamaması demek,koşullarınızın onu kendi süzgecinden geçirmesine izin vermeniz demek,onu kendi kapınıza göre eğip-bükmeniz demek ve sonuç olarak içselleştirememeniz demek. Kişinin teorisi de birdir pratiği de... |
||
|
||
| Kullanılan kelimelere takılmayınız, bu konu sadece fikir üretmek için ve bu noktada bir yanlışlık göremiyorum. Evet özetlemişsin zaten "Bu aslında bir fikrin sizde yer edinmesi ama karşılığını bulamaması demek,koşullarınızın onu kendi süzgecinden geçirmesine izin vermeniz demek,onu kendi kapınıza göre eğip-bükmeniz demek ve sonuç olarak içselleştirememeniz demek." ama sorun içselleştirememe zaten, gündelik yaşamımızda sıkça karşılaştığımız halde, bizde yer eden "doğruların" hayata geçerkenki sakatlıklarının nedenini ve nasılını sordum.. |
||
|
||
Teori ve pratik arasındaki fark kapanmıyor. Hani bildiklerimiz vardır: "babana bile güvenme"den tutta "herşeyin başı sağlık", "kesin sirke küpüne zarar" yada "hatasız kul olmaz" gibi... ve bunun gibi daha birçok klişe..biliriz ama anlamayız. Konu bildiklerimizin aslında hayatımıza yansımaması, yansıtamamamız. Biri bize küfür ederse hala kızıyoruz mesela, küfrün aslında onu küçülttüğünü bildiğimiz halde.. Veya birini seviyoruz ve buna karşılık bulamayabileceğiz ihtimali de varken ve doğalken - bunu kabul edemiyoruz.. Sevdiğimiz insanlardan kötülük gelince kahroluyoruz.. Taktir görünce, şişiyoruz - kendimizi kaybediyoruz.. ... Buna benzer bir çok örnek verebiliriz, bunlar egoyla alakalı örnekler tabiki ve belki de hayatımızda en çok karşılaştığımız örnekler Lakin sorun insanın nasıl ve ne zaman öğrendiği ? İnsan teoriyi ne yolla ve ne zaman pratiğe geçirebilir ? bunlar bildiklerimizden ziyade bize yüklenenler ve zamanla beynimizde yer eden cümleleR(örnk:babana bile güvenme)...bunu pratiğe geçirmemi kimse benden beklemesin(benimseyebileceğim bir durum değil)!!! şimdi niçin bunları yazdım...tartışılır(?) mı? hayır..bu kişisel bir seçim ve ben toplumun her yüklediğini kabul edip benimsemek durumunda değilim.. küfÜr eden birinin kendini küçülttüğü doğru fakat bunun doğruluğunu bilmek te ona tepkisiz kalacağımız anlamına gelmiyor..neden mi? çünkü her önüne gelen istediği zaman istediği kişiye küfretme hakkına sahip değildir.peki bu insan bunu biliyorken niçin küfreder?bunu niçin pratiğe dökemez? sevdiğimiz insanlardan beklemediğimiz davranışlar görebileceğimizi biliyorken ve bunu kendi kendimize tekrar etmişken...evet yine de üzülürüz çünkü bunda da bilmek yetmiyor... bilmek herzaman yetmiyor hatta tecrübe bile yetmiyor.. neden?işte nedenini bilsek bile yetmiyor... neden?............. verdiğin örneklerden yola çıkarak yazdım Oresteciğim.. |
||
|
||
| Ben bunların gayet kendimizle ilgili problemler olduğunu düşünüyorum, hepsinde bir kalp kırıklığı yaşadığımız aşikar, yaşamamamız gerekir demiyorum, ama bilincimizi duygularımıza dökemiyoruz, sorun burda.. (yoksa kimin istediği gibi küfür etme hakkına sahip olup-olmadığı hiçte umrumuzda değildir) Hep kaybedeni oynamamız da bundan, kendimizi yaşadığımız her tecrübede kaybeden yada ezilen taraf olarak görüyoruz bir nevi, çünkü kendimizin daha iyisini hakkettiğimizi düşünürüz - hayatımızdan kopacak en basit parça bile bizden icazet almadan koptuğunda, bir nevi kendi özgürlügünü bize göstererek bir şekil kazanıyor ve biz onun için bile üzülebiliyoruz. Yani hayat önümüze beklediklerimizden farklı şeyler koyunca şaşırıyoruz ve panikliyoruz, her defasında dürtülüyoruz. Haylaz çocuklar gibiyiz, bağırıp çağırıyoruz hoca kulağımızı çekiyor ama biz bağırmaya devam ediyoruz, bağırmamız gerektiğini biliyoruz, beceremiyoruz. Sanırım daha büyük cezalar gerekiyor bize uslanmamız için - aldatılacaksak en kralından aldatılmalıyız mesela yalnızlıktan kıvranırken herkesin geçiciliğini idrak edebiliriz. Yada toplumun içinde yerin dibine sokulmanın utancını iyice bellemeliyiz ki, başkaları sinirimizi bozamasın çünkü artık toplumu önemsememeye başlayalım. Yada göklerin üzerine öyle bir çıkmalıyız ki, insanlar karınca dahi olamamalı o noktada böylece yalnızlığımız karıncaların birlikteliğine duyulan özlemle birleşince kibrimizi yenebilelim. ve dahası işte.. bahsettiklerimin bize yüklenen şeyler olduğunu düşünmüyorum, bunları bizde onayladık ve doğruluklarını biliyoruz, aklıma o klişelerle ilgili o kadar örnek geldi ama hayat benzeri durumlarla dolu.. |
||
|
||
Kullanılan kelimelere takılmayınız, bu konu sadece fikir üretmek için ve bu noktada bir yanlışlık göremiyorum. Üslubum sert gelmiş olabilir,yazımlı tartışmalara uyumsuzluğumdan kaynaklı.("Yanlış"lık görmedim,fikrimi beyan etmek istedim) Konuya örneklemeyle bakmaya çalışalım. Bilindik bir söz vardır;"İyi gün dostu ,kötü gün düşmanı." Bu söz bize, dostu kötü günde sınayabileceğimizi anlatmak ister. Ama insan zamanla başka deneyimler de yaşar,dostluk denen duygunun herşey gibi evrimleştiğine şahit olur. Ve her ruh halinizi paylaşabileceğiniz birini bulmanız pek mümkün değildir. "İyi günümün dostu,kötü günümün düşmanı değildir!" İnsan her ruh halini, ayrı birinde yaşamayı da öğrenir. Eğlenebildiğiniz biriyle çoğu zaman kederlenemezsiniz ya da onda kederinize merhem bulamazsınız. Kederi paylaştığınız biriyle de ,çoğunlukla eğlenemezsiniz. Şimdi her ikisi de sizin duygulanımlarınız ve ayrı kişilerde karşılık yaratabiliyor. İkisini bir kaba sığdırmaya çalışmak -aynı kişinin omzuna yüklemek- paylaşımı koşullandırmak demek. Paylaşım ne denli içselleştirelerek gerçekleşirse, o denli insani,samimi... Samimi bir "iyi gün dostu" , koşullandırılmış "kötü gün dosta" tercih ederim. "Teori ve pratik arasındaki farkın kapanmaması" ,toplumsal öğretinin dışına çıkıp bakmak-ama aynı zamanda,yarınız çemberin içinde- yarattığınız değerlerin ,toplumda karşılık bulamayışını izlemek demek.(belki de bulunduğunuz konumu tanımlayamayışınız demek) Toplumsal öğreti , kişinin ilk bakışıdır yaşama,onu ilk tanımlayışı... Her insan o öğretiyle evrimleşir ve aynı zamanda öğretiyi evrimleştirir. Bu evrimleşme sürecinde toplumun/öğretinin sundukları zaman zaman sizde karşılık yaratmaz;bilgi olarak varolur yalnızca. İşte, "teori ve pratik arasındaki fark" bu sebepten hiç kapanmaz. |
||
|
||
Kullanılan kelimelere takılmayınız, bu konu sadece fikir üretmek için ve bu noktada bir yanlışlık göremiyorum. Üslubum sert gelmiş olabilir,yazımlı tartışmalara uyumsuzluğumdan kaynaklı.("Yanlış"lık görmedim,fikrimi beyan etmek istedim) Konuya örneklemeyle bakmaya çalışalım. Bilindik bir söz vardır;"İyi gün dostu ,kötü gün düşmanı." Bu söz bize, dostu kötü günde sınayabileceğimizi anlatmak ister. Ama insan zamanla başka deneyimler de yaşar,dostluk denen duygunun herşey gibi evrimleştiğine şahit olur. Ve her ruh halinizi paylaşabileceğiniz birini bulmanız pek mümkün değildir. "İyi günümün dostu,kötü günümün düşmanı değildir!" İnsan her ruh halini, ayrı birinde yaşamayı da öğrenir. Eğlenebildiğiniz biriyle çoğu zaman kederlenemezsiniz ya da onda kederinize merhem bulamazsınız. Kederi paylaştığınız biriyle de ,çoğunlukla eğlenemezsiniz. Şimdi her ikisi de sizin duygulanımlarınız ve ayrı kişilerde karşılık yaratabiliyor. İkisini bir kaba sığdırmaya çalışmak -aynı kişinin omzuna yüklemek- paylaşımı koşullandırmak demek. Paylaşım ne denli içselleştirelerek gerçekleşirse, o denli insani,samimi... Samimi bir "iyi gün dostu" , koşullandırılmış "kötü gün dosta" tercih ederim. "Teori ve pratik arasındaki farkın kapanmaması" ,toplumsal öğretinin dışına çıkıp bakmak-ama aynı zamanda,yarınız çemberin içinde- yarattığınız değerlerin ,toplumda karşılık bulamayışını izlemek demek.(belki de bulunduğunuz konumu tanımlayamayışınız demek) Toplumsal öğreti , kişinin ilk bakışıdır yaşama,onu ilk tanımlayışı... Her insan o öğretiyle evrimleşir ve aynı zamanda öğretiyi evrimleştirir. Bu evrimleşme sürecinde toplumun/öğretinin sundukları zaman zaman sizde karşılık yaratmaz;bilgi olarak varolur yalnızca. İşte, "teori ve pratik arasındaki fark" bu sebepten hiç kapanmaz. Evet, evet fevkalade açıklamışsın. Bir sav'ın bilgi olarak alınması ama bizde bir karşılık bulamaması - yani bu sorun insanın idrakı ve içselleştirmekte kullandığı kalıplarıyla ilgili. Kalıplar diyelim o zaman, bir şeyin bizde karşılık bulması - kalıbımızı doldurması - yani bir şeyi anlayabilmek için bile idrakımızın doğrulanmasını istiyor oluşunun saçmalığı... Yani genellersek hayatı öğrenmenin kişisel tatmin/haz temelli olması... ? ? |
||
|
||
| Teorilerimizi pratiğe dökemememizin nedenlerinden biri de duygusal yapımız bence. Mantığımızı harekete geçirebilsek belki başaracağız ama bunu yapamayız ya da yapmayı göze alamayız. Aslında neyin nasıl olduğunu biliriz, ama ya o anda işimize gelmediği için ya da kabullenemediğimizden uygulayamayız bildiğimizi. |
||