SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İslamiyet

Konu: İbn-i Arabi ve felsefesi

Sayfa: 1 [ 2 ]

09.06.2007 22:06:02
Muhyiddin İbn-i Arabî

Okumak ve anlamak isterdim, İnanç kavramını ancak  hissedip anlayabilirim. Oysa benhala inançsızım. Belki de yeterince anlama büründürmedim hala onu... Ya da tüm anlamlarını aldım ve çıplak kaldı..

hoşgeldin neretva..

UGraSHAMAN 29.06.2007 10:01:10
MUHYİDDİN ARABİ'DE İTİKATLARIN ÇEŞİTLİLİĞİ
William Chittick

Türkçesi
Mehmet Demirkaya

II. Bölüm
İtikadların Çeşitliliği

İbn Arabi diğer Müslümanlar gibi, Kur'an ve Hz. Muhammed'in Sünnetini, insan imkanının gelişmesi isteniyorsa, izlenmesi gerekli rehberler olarak görür. İnsanlar tevhide istidatlı bir fıtrata sahip olarak bu dünyaya gelirler ama çoğunlukla çevre ve sosyal faktörlerle belirlenerek büyür ve gelişirler. her nefs bir şekilde geliyir; ne var ki nefsin her gelişme yolu insan mümkünatının tam bir olgunlaşmasını doğurmaz. Saadet her varlığın en son kaderi olsa bile insanlar bunu berzahta ya da elli bin yıl süren kıyamet gününde sağlamayı düşünmemelidirler. allah'ın tecellisinin tüm heybetiyle görülmesine yol açan tam "insan" saadeti insanın yaratılış fıtratında bulunan ilahi sıfatların hepsinin gerçekleştirilmesine bağlıdır. Bu gerçekleştirme bir yönden de insani çabaya bağlıdır. Allah'ın suretinde yaratıldıkları için insanlar hürriyete ait ilahi sıfata sahiptirler. Hür olmaları gerçeğine göre fıtratlarında bulunan ilahi sıfatların ne kadarının nefslerinde ortaya çıkacağını belirlememeleri için "zorlanırlar." Şeyh'in ortaya koyduğu üzere, "Hür irade ile insanlar hür bir seçim yapmaya zorlanırlar." (III. 300.22) Eğer insanlar dengesizliğe ve uyarsızlığa yol açan seçimler yaparlarsa, varoluşun sonraki düzeylerinde saadet imkanını ceza olarak kaybedebilirler.

İbn Arabi Kur'an'daki kıyamete ait öğretilerin, algılanabilir her türlü insan denge ve dengesizlik biçimine, mükemmellik ve eksikliğine, ilahi suretin gerçekleştirilişine ve başarısızlığına göndermeler yaptığını savunur. 5105 derece cennetten bahseder ve bunların sadece 12 tanesi Müslümanlar içindir. (I 319.18) Şeyh'e göre ölümden sonraki alemlerin her seviyesi veya düzeyi mümkün insan kaderlerinin çok geniş bir silsilerisi kapsar. İbn Arabi'ye göre bunun en açık kanıtı, hepsi mükemmelliğe ve saadete ulaşmış olsalar da farklı dinlerin takipçilerinin ölüm anında farklı deneyimlere sahip olmalarıdır, çünkü insan suretindeki Allah'ın tecellisi asla kendini tekrarlamaz.

Çok az kişi gerçekliğin değişik şekillerde algılandığı hakikatine karşı çıkar. Aynı kültürel altyapıya sahip insanlar bile, nefsin önemli boyutlarını temsil eden psikolojik tertip, zihni yetenek ve estetik hassasiyette tamamen farklı olabilirler. Özlerin ve Hakikatlerin görüşümüzden çoğunlukla perdeli olduğu somutlar ve elle tutulurlar dünyasında bu böyle ise, batıni hakikatlerin çok daha fazla çeşitli suretlere bürünebildiği ölümden sonraya ait hayali ve latif alemlerde bu durum daha fazladır.

Eğer ölümden sonraki her hal bir diğerinden farklıysa, bazısı Hakk'a daha yakın, bazısı daha uzak, bazısı daha aydınlık, bazısı daha karanlık, bazısı daha iyi, bazısı daha kötü olmalıdır. İnsanların ahiretteki durumları, bu dünyadaki yaşayış biçimlerinden ve kendilerin koydukları amaçlardan etkilenerek belirir. Ölümden sonraki haller sadece "işler" tarafından değil, aynı zamand abu işleri ortaya çıkaran görüşler ve düşünceler tarafından belirlenir. Bu yüzden, kim olduğumuz, nereye gidebileceğimiz ve ne olabileceğimiz hakkındaki itikatlar insan potansiyelinin sergilendiği durumları belirlemede önemli bir rol oynarlar.

İtikadın Kökenleri

"İnanç" adlamına gelen Arapça itikat kelimesi a-k-d kökünden gelir ve kaynaştırmak, düğümlemek, bağlamak, birleştirmek, bir araya getirme veya anlaşma yapmak anlamlarına sahiptir. İtikat kelimesi bu kökten türetilen sekizinci fiil türü olup, sözlük anlamıyla ya da mecazi olarak, sıkıca düğümlenmiş, bağlanmış veya inşa edilmiş anlamına gelir. İnancı gösteren teknik bir terim olarak itikat, bir kimsenin kalbinde sıkıca bağlandığı ve o kimsenin hakikat görüşünü belirleyen şey anlamına gelir. Şeyh bu kelimeyi, insanların dünyayı algılamalarına izin veren bilgiler, fikirler, teoriler, doktrinler, dogmalar, önyargılar, algılamalar, duygular ve eğilimler bütünü olarak, idrake biçim veren bütün bağlar ve eğilimler bütünü olarak, idrake biçim veren bütün bağlanmaları kasdederek kullanır, İnsan olmak demek -düşüncelerinin arkasındaki kaynağın farkında olmasa ya da bunu dile getiremese de- hem kendi hakkınd ahem de diğerleri hakkında bir görüşe sahip olmak demektir. İtikatlar her türlü insan düşüncesinin ve eyleminin kaynağıdır. İnsanların nasıl yaşadıklarını ve öldüklerin ibelirler. Kısaca, "itikat" insan varoluşuna ait bir şey olduğu için kaçınılmazdır.

Şeyh itikat meselesini genellikle Allah'a olan itikatlar olarak ortaya koyar, ama bundan Şeyh'in anlattıklarının, Allah'a itikadı olmayanlarla Allah düşüncesini inkar edenleri ilgilendirmediği anlamı çıkarmamalıyız. Ne olursa olsun "Allah" vücuddur ve vücud hangi düzeyde müşahade edilirse edilsin bütün hakikati kucaklar. Zuhur uyönünden vücud alemdeki her isimle isimlendirilir. Bu yüzden, her bilenin sahi polduğu bilgi -yani, her türlü uyanıklık ya da her türlü zihni bağlanma- aslında Allah bilgisidir.

Allah'ı bilenler vardır, başka bir şey yoktur. Ne var ki bilenlerden bazıları Allah'ı bildiklerin ibilirler; bazıları ise Alalh'ı bildiklerini bilmezler. İkinci gruptakilerin müşahade ve idrake ait bilgiler vardır, ama bu müşahade ve idraklarine ait şeyin Hakk olduğunu bilmezler. Böyle bir kimyese, "Allah'ı biliyor musun?" diye sorsan, bilmediğini söyler. Ama müşahede ettiği şey yönünden sorsan müşahede ettiği şeyi bildiğin isöyler...Bu nedenle, o kimse sadece müşahede ettiği ilahi ismin neyi gösterdiğinin farkında değildir. (III 510.32)

Herkesin vücud hakkında bilgisi, itikadı, varsayımları ve bağlanmaları vardır, çünkü bize kendini gösteren O'ndan başkası değildir. Bu yüzden, Şeyh'in itikadın doğası hakkındaki açıklamaları modern ve postmodern dünyaya aait itikat biçimlerini ve "dini" öğelere rastlanmasa da her türlü sosyal ve politik amaçları, ideolojileri, programları içine alır.

Eğer herkes bir itikada sahipse, o zaman tüm itikatlar doğrudur diyebilir miyiz? Müslüman ilahiyatçıkalır büyük bir kısmı bu soruya hemen "Hayır, sadece hak bir dine olan itikat doğrudur" diyecektir. Ne var ki Şeyh bu kadar aceleci olamaz. Şeyh büyük bir ihtimalle bu cevabın, "doğru" ile neyi kasdettiğimize bağlı olduğunu söyleyecektir. Eğer bu "doğru" hakikate den düşen bir bağlanma ise, şüphesiz tüm itikatlar doğrudur; çünkü her itikat, sınırlı ve bozulmuş oda olsa hakikatin bazı yönlerin itemsiz eder. Eğer bir itikat herhangi bir şekilde hakikate denk düşmeseydi, o zaman o itikat varolamazdı. Her itikat bir varoluş halinin öznel yönünü temsil eder. Bir kimsenin itikadı olması gerçeği, itikat sahibinin zihni dışarıdaki şeylerle gerçek bir ilişki kursun ya da kurmasın, bu itikadın varolduğu tarzda alemdeki şeylerle bir şekilde uyuştuğunu kanıtlar. Bu nedenle, içerikleri ne olursa olsun bütün itikatlar doğrudur sonucuna ulaşabiliriz. Varoluşta bir hata olamaz, çünkü varolan herşey vücud olan Hakk'ın isteğiyle varolur.

Allah herhangi bir nitelemeye bağlı olmaksızın hakimdir. Herşeyi yerli yerine koyan O'dur. Herşeye yaratılışını veren (20:50) O'dur. Bu nedenle, yaratılmışların düzeni yönünden Allah hiçbir hata yapmaz. (II 267.33)

Bütün hallerin ve makamların kavrayışına sahi bizim gibi kimseler, herkesin nereden konuştuğunu ve kendi makamında her birinin doğru olduğunu ve hata olmadığını fark eder. Hakikaten, alemde asla hata yoktur. (II 541.23)

Hatanın olmadığı ve bütün itikatların doğru olduğu düşüncesi mantık olarak vahdet-i vücuttan doğar. Her varlık kayıtsız vücudun belli özel bir tecellisini temsil eder. Zaman ve mekan içinde sonsuz yayılımında alem, vücudun sahip olduğu mümkünatların tümünün dağılımını sergiler. Herşey, vücudun sonsuz mümkünat prizmasından meydana glen bir renk gibidir. Kendi özel doğası, yani diğer renklerden onu ayıran kendi özel sınırlamaları yoluyla her renk görünmeyen ışığı kayıtlı kılar ve tanımlar; böylece ışığı görünür kılar. Bir görüşe göre, her varlık kendi özel rengi ve niteliği ile vücudu perdeler ya da örter. Başka bir görüşe göre ise, alemde bulunması sebebiyle vücudu zahir kılar. İlk görüş karşılaştırılamazlığa ya da "O Değil" e aittir. İkincisi ise benzerliğe ya da "O"ya aittir.

Şeyh, vücudun bir olması nedeniyle bütün itikatların doğruluğunu açıkladığı pasajlardan birinde, kainattaki tüm şeylerin insanların söylediği sözler de dahil olmak üzere- Rahman'ın Nefesi'nde üretilen kelimeler olduğu düşüncesine değinir. Bu yüzden, konuşmaların hepsi Allah'ın kelimeleridir ve hepsi doğrudur. Ancak bu hakikat genellikle idraklerden kaçar.

Konuşan sadece O'dur, konuşturan da O'dur. Geriye kalan ise idrak gözünün, bu hakikat ışığı altında, O'nun sadece doğruyu konuşturduğunu görmesidir. Alemdeki her söz ya hikmetten doğar ya da (Hakk'ın) kesin bir hitabıdır. 1. Buna göre her söz hatadan ve yanlıştan korunmuştur. Ne var ki sözlerin çoğıunluğu amaçsız geniş bir alana yayılır; idrak bunu algılamada yetersiz kalır. (III. 545.11)

İlahi ve beşeri konuşmanın çeşitliliği, vücudun zuhurunun mümkün biçimlerinin sonsuz olmasından kaynaklanır. İlahi isimler, kayıtsız vücudun alemi var ederek kendini kayıtlı kıldığı çeşitli biçimleri gösterir. Allah, isimlerin tam ve eksiksiz dağılımının zuhurunu alemdeki tecellileriyle ya da Rahman'ın Nefesi'nin kelimeleriyle sağlar. Ama herhangi bir zaman ve mekanda hiçbir tek varlık vücudun tüm mümkün sıfatlarını tam olarak zahir edemez. Her varlık kayıtsız vücudun kayıtlılığını temsil eder ve bu nedenle vücudun sıfatlarını sadece sınırlı bir ölçüde sergiler.

Kayıtsız vücuda ait tecellilerin sonsuz imkanları, vücud olarak bilinir, çünkü Allah herşeyi ilmiyle kuşatmıştır. (65:12) Bütün özel nitelikleriyle birlikte her varlık, vücudun mahiyetince belirlenen, vücuda ait kendi kendini kayıtlı kılmayı temsil eder. Bu varlıklar gerek Allah'ın ilminde ayan-ı sabite olsun gerekse de alemde bulunsunlar onu diğerlerinden ayıran özel bir taayyüne, şeyliğe veya kayıtlılığa sahiptir.

Bir varlığın, vücud ışığını açığa çıkarma derecesi veya vücudun hükümlerin isergilediği zuhur yeri olarak davranabilme derecesi o varlığın "istidadı" olarak bilinir. Herşeyi toplayan (cem edici) ilahi isim suretinde yaratılan insanlar vücudun hükümlerini zahir etmede en büyük istidada sahiptirler (her bireyin istidadı farklı da olsa). Her varlığın farklı kapasitesi var demek, her biri kayıtsız vücudu kendi yaratılışına göre kayıtlı kılar demektir. Allah Bir'dir ve kayıtlı olmaktan münezzehtir; ama tecellileri sonsuza dek çeşitlidir. "Zat'ı yönünden söylersek, kendini zuhur eden Hakk Zat'ında Bir'dir; ne var ki tecelli yerinin istidadından dolayı tecellileri -tecellilerin suretlerini kasdetmiyorum- çeşitlidir." (I 287.19)

Her insan kayıtsız vücuda ait eşsiz bir imkanı temsil eder. Aynı şekilde, her insanın bilgisi vücudun eşi benzere olmayan bir idrakini, yani vücudun tecellisiyle belirlenen bir idraki temsil eder. Bu yüzden itikatlar inasnı şekillendiren varoluşa ait imkanlar tarafından belirlenir. Her insan eşsiz bir varlık olmanın yanında, eşsiz bir bilendir. Her insanın varlığının Rahman'ın Nefesi'nde üretilen eşsiz bir kelime, yani Hakk'a bağlanmış eşsiz bir bağ olması gibi, her insanın itikadı da kayıtsız Bilen'in eşsiz bir yaratmasını temsil eder. "Allah'ı müşahade eden bir kimse O'nun isimlerinin birisine ait hakim hükmün altındadır. Bu isim o kimsede kendini tecelli ettirir ve tecellisi yoluyla o kimseye özel bir itikat verir." (II 85.14)


UGraSHAMAN 29.06.2007 10:01:48
İki Emir

Bütün itikatların doğru olması, bu itikatların her birinin kayıtsız vücud tarafından kabul edilen sınırlamaları ifade ettiği anlamına gelir. Aynı zamanda, tüm itikatların, sahiplerini en sonunda saadete ulaştıracağını anlatır. Eğer eksiksiz ve tam insan saadeti ilahi suretin gerçekleştirilmesine bağlı ise, o zaman ilahi sureti gerçekleştirmede başarısız olmak ahirette Allah'tan uzak olmayı gerektirir ve ilk menzillerinde bu uzaklık acı ve azap olarak tecrübe edilecektir.

Saadet ilahi rehberliğe bağlıdır ve rehberlik emir ve yasakları gerektirir. Diğer bir ifadeyle, cennet eulaşmak için insanlar Allah'ın emirlerine uymalıdırlar. Ancak Şeyh emirler ve yasaklar koyan "Allah" ile vücud olarak müşahede edilen Allah'ın her yönden aynı olmadığını söyler. Hakk alabildiği her surette kayıtlı vücudu gerekli kılar ama Hadi olarak Allah, insanların peygamberleri izlemelerini ve yanlış yola gitmemelirini emreder. müslüman ilahiyatçılar bu iki bakışı, Allah'ın "tekvini emri" ile bunun karşısında Allah'ın "teklifi emri" olarak ayırt edip tartışmışlardı.

İlk emir yoluyla Allah tüm eşyayı var eder: "Bir şeyi murad ettiği zaman, O'nun emri sadece ona; ol, demektir. O da oluverir. " (36:82) İkinci emirle allah, insanların saadete ulaşabilmelir için buyruklar verir. Bu nedenle, teklifi emir namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerle ahlaki kurallara uymayı gerektirir.

Allah tekvini emir yoluyla tüm şeylere varlık lütfederek varolmalarını sağlar. Teklifi emir yoluyla da insanları berzah ve ötesinde saadete çağırır. Tekvini emre itaatsizlik olamaz, çünkü eşyanın alemdeki varlığını sağlar. Öte yandan, bir kimse teklifi emre kısmen veya tamamen uymayabilir; ne var ki bu azaba ve Allah'tan uzaklaşmaya neden olur.

Teklifi emir, insanın acı çekmesine yol açan sınırlamaları ortadan kaldırmayı amaçlayan hidayet ve rahmet gibi vücudun belli bazı özel sıfatlarından doğar. Aksine tekvini emir ise kayıtsız vücuddan, yani Hakk'tan gelir. Buna göre aslında teklifi emir tekvini emir tarafından belirlenir ve kuşatılır. Teklifi emir belirli amaçları gerçekleştirmek için tekvini emrin büründüğü bir tür surettir. Tekvini emir yönünden itaatsizlik olamaz. Teklifi emre itaatsizlik tekvini emre itaatten kaynaklanır.

Şeyh teklifi emre itaatsizliğin neden şekavete yol açtığını vücudun bazı niteliklerine değinerek açıklar. Allah sadece Hadi değildir, O aynı zamanda Mudill'dir. En çok bilinen 99 isim arasında zikredilmese de, bu isme Kur'an'da 35 değişik ayette işaret edilir. Bazı durumlarda Allah'ın yanlış yola iteltemis O'nun hidayetine hakim olabilir.

Bir insanın Hadi isminin ya d aMudill isminin hükmünde olması vücudun maniyetinden kaynaklanır. Peki, Allah tarafından sonsuza dek bilenen ayan-ı sabitelerin istidadını belirleyen nedir? Her varlık aslında vücudun mümkün bir tecellisini temsil eder. Bir kimsenin yanlış yola gittiğini söylemek o kimsenin hakikatine, yani o kimseye ait özel doğayı belirleyen vücudun var etmesine ait olduğun usöymeke demektir.

Allah'ın insanlara günah işlettiği ve bu günah için daha sonra onları cezalandırdığı iddiasına karşı Şeyh özlerin sabit ve değişmez oludğnuu ve Allah'ın insanları bir şey "yapmaları" (ja'l) için zorlamadığını söyler. Allah sadece onlara varlık verir. Eğer bir özün hükmü yanlış yola gitme ise o öz varlık alemine girdiğinde yanlış yola iletilir. Allah vücud ışığını bunalra yansıtır ve onlar varoldukları gibi öylece varolurlar. Allah kendi Zat'ını değiştirmediği gibi bunları da değiştirmez. Abn Arabi'nin ortaya koyduğu gibi, "Allah sadece gerçek durumu diler. O'nun şeyler hakkındaki dilemesi onların oldukları gibi varolmalarıdır." (III 356.30) Bu yüzden, Hakk güneşin özüne vücud verdiğinde güneş parlamaya başlar; günahkarların özüne vücud verdiğinde Mudill isminin hükümleri kendilerinde zuhur ederek, günah işlerler. Vücudun dağılmaya, uzaklaşmaya, hataya, acı çekmeye ve şekavete izin vermesi hakikatine göre kayıtlı mümkünatların varolması için günahkarlar zuhur yeri görevi yaparlar.

Allah'ın insanları niye yanlış yola ilettiğini sormak, vücudun neden vücud oludğunu ya da hakikatin neden hakikat olduğunu sormaya benzer basitçe çevaplarsak, hakikat nasılsa öyledir ve bunun dışında olamaz. Allah'ın Mudill olması demek, Allah'ın vücudda bulunan yanlış yola sev etme ve şekavet imkanına sadece izin verdiği ve bu imkanı temsil eden özlerin varolması gerektiği anlamına gleir. Şeyh bu nedenleen son tahlilde Allah'ın hiç kimseyi yanlış yola sevk etmediğini ısrarla belirtir. Aksine insanlar kendi doğalarına uyarlar, yani kendi ayan-ı sabitelerin izahir ederler. Hiç kimse elma ağaçları neden üzüm vermedi diye bahçıvanı suçlayamayacağı gibi, bir günahkar iyi şeyler yapmadığında Allah kınanamaz. Günahkar sadece kendi hakikatini suçlayabilir. Şeyh, kıyamet gününde şeytanı suçlayanlara şeytanın neden Beni kınamayın, kendinizi kınayın (14:22) cevabını verdiğinin bu durumu açıkladığını söyler. 2

İbn Arabi Mani isminin anlamını anlatırken bu konuların birçoğunu açıklar. Eğer Allah saf rahmet ve sınırsız cömert ise niçin bazı şeyleri kullarından mahrum bıraksın? Şüphesiz bu soruya çeşitli şekillerde cevap verilebilir; ama bu özel söylemde Şeyh varlıkların istidadına bakar. Özetle; İbn Arabi, Allah hiçbir şeyi kullarından mahrum bırakmaz, ne var ki kul hediyeyi kendi doğasına uygun olarak alır, der. Hiç kimse kendi hakikatini inkar etmeden kendi doğasını suçlayamaz.

Kabı anlamaya başladığında Mani Olucu ile mani olmanın ne demek olduğunu bilmeye başlarsın. Çünkü kaplar istidatlarına göre Hakk'ın sınırsız cömertliğiyle dolarlar. Bu durum, üzerilerine güneş ışığı vuran çamaşır ile çamaşırcıya benzer. Güneş ışığı üzerine düştükçe çamaşır beyazlaşırken, çamaşırcının beyaz olan yüzü siyaha döner.

Arip olan bu ikisi için şunları söyler: "Işık birdir, ama çamaşırcının yaratılışı güneşten sadece siyahlığı alır. Çamaşırın ise beyazı alan bir yaratılışı vardır. Buna göre, ey çamaşırcı, senin yaratılışın beyazlığı almana mani olur." Çamaşıra da şöye der, "Senin yaratılışın da siyahlığı almana mani olur."

Her ikisi de itiraz edebilir. Çamaşır şöyle diyebilir: "Ama mesele çözülmüş değil ki!Beni niçin siyahlığı alan bir yaratışta yaratmadı?" Çamaşırcı da şunu diyebilir: "Bana niye beyazlığı alan bir yaratılış vermedi?"

Şöyle cevaplarız: "Alemde çamaşırlar ve çamaşırcılar olması gerekir. Buna göre de siyahlığı alan yaratılışlar ile beyazlığı alan yaratılışlar olmalıdır. Her ikisinin de olması gerekir. Bunun için alemde her tür yaratılış olmalıdır."

Hakk herhangi bir şeyin zorlamasıyla iş yapmaz. Bir hikmete göre iş yapar. Alemde olan şeyler bu hikmettir. Bu hikmetin zuhuru hikmetin kendisiyle aynıdır. Çünkü Hakk'ın işleri hikmetin sonucu değildir, işlerin kendisi hikmettir.

Eğer belli bir yaratılışa ait durumun hakikat olarak düşünecek olursan bu durumun şöyle demesini beklemelisin: "Bu yaratılış bana mani olur." Lakin bu yanlıştır, çünkü yaratılışın kendisi zuhur eden şeyle aynıdır. Başka bir şey değildir. Bir şeyin kendi hakkında "Niçin başka bir şey değilim?" demesi doğru değildir. (III 530.3) 3

Buna benzer pasajlarda Şeyh'in insan hürriyetinin gerçekliğini inkar etmediğini hatırlatmamız greekir. Bu meselede Şeyh tekvini emirle, yani Allah'ın mutlak karşılaştırılamazlığıyla ilgilenir. Ama Allah'ın benzerliği göz önüne getirildiğinde insan hürriyeti tekrar karşımıza çıkar. Bu yüzedn insanlar hürriyetleriyle baş başa kalmaya ve hür oldukları kadarıyla- yaptıkları seçimin sorumluluğunu kabul etmeye zorlanırlar. Eğer sadece Allah hür olduğu için hiç hürriyetlerinin olmadığını gerçekten fark ederlerse, bunun anlamı ilahi iradeye mutlak teslimiyettir (islam). Ama böyle bir teslimiyet sadece "evrensel kul" (el-abdül'l-külli) tarafından gerçekleştirilir. Bu kavram Şeyh'in insan-ı kamilleri ifade etmede kullandığı çeşitli kavramlardan biridir 4. Mükemmelliğe ulaşmadan ok önce zaten insanlar teklifi imerlere uymaya ve kurtuluşa giden yolu izlemeye başlamış olurlar. Hür olmaya zorlandıklarını fark ettikleri için günlük yaşamlarında nasıl hareket edeceklerini rahatlıkla seçerler.

Allah'a Giden Yollar


Kur'an çok sayıda yoldan bahseder ama insanlara "doğru yol"u (sırat-ı müstakim) izlemelerini emreder. Şeyh; burada kayıtsız vücud anlamında düşünüldüğünde, bunun "Allah'ın doğru yolu" olamayacağını, çünkü tekvini emre uymaları sebebiyle herşeyin her durumda bu yolu izlediğini söyler. "Allah'ın yolu her şeyin üzerinde yürüdüğü bir yoldur ve bu yol onları Allah'a götürür. Bütün ilahi vahyedilmiş dinleri ve aklın her türlü yapılandırmasını içine alır. Bu yol Allah'a götürür ve gerek şakiyi gerekse de saidi kucaklar." (III. 410.24)

Bütün itikatların doğru olması, bütün itikatların Allah'a gittiği ifadesine ya da herşeyin Allah'tan geldiğini ve O'na döndüğünü söyleyen Kur'an ayetlerinin ortaya koyduğu genel ilkeye dayanır. Ancak bu bize insanların ilahi suretin tam bir mükemmelliğine nasıl ulaşabilecekleri ve ahirette kendi fıtratlarını perdeli olmadan nasıl görecebilecekleri hakkında hiçbir şey söylemez. Bu yüzden insan bakış açısına göre bütün yollar insanın kaderiyle ilişkili olan ilkelerle değerlendirilmeye gereksinim duyarlar. Bu ilkeler ise sadece ilahi suretin tamamına ulaşmada insan nefsine yardım eden vücudun nitelikleri olabilir.

Nefslerin fayda bulduğu ilahi sıfatlardan biri de nimet vericilik (in'am)dir. Nimet vericilik vücudun niteliklerinden biri olduğu için Allah insanlar aonu aramalrını emreder. Şüphesiz O hiçbir şeyden fayda beklemez; O Rahman ve Rahim oludğu için ve insanların faydalanacağını bildiği için böyle emreder. Bu yüzden, günlük namazlarda Kur'an'ın ilk suresi olan Fatiha okunması emredilmiştir ve böylece Allah'tan Nimet Veren'in doğru yoluna ulaştırmasını isteriz: "Bizi dosduğru yola ilet. Nimete erdirdiklerini nyoluna, gazaba uğrayanların ve dalaleti düşenlerinkine değil." (1:6-7) Şeyh Kur'an ayetlerin iaktararak, bütün peygamberlerin "Nimet Veren'in doğru yolunu" getirmiş olduğunu ve bu doğru yolu izlemenin saadete götürdüğnüü söler.

Ne var ki Müslümanlar kendilerine has yolu takip etmelidirler. Bu yol Kur'an ile Hz. Muhammed'e verlien "Muhammedi Yol"dur. Allah'ın İslam'a uyanlar için seçtiği özel bir rahmete ve saadete ileten ir yoldur. 5 Aynı zamanda, Kur'an vahyinin herşeyi kuşatıcı mahiyetinden dolayı, bu yol tüm önceki peygamberlerin yollarını da kapsar. şeyh'in yazdığı gibi: "Tüm yolların arasında nimet verici bir yol vardır." Allah'ın kelamında şöyle ifade edilir: "Sizden her biriniz (peygamberler) için bir yol, bir şeriat kıldık." (5:48) Muhammedi imam Hz. Muhammed'in yolunu seçer; diğer yolları kabul etse de, onlara inancı olsa da bunları bir yana bırakır. Kendini Muhammedi Yol'un dışında başka bir yola kul etmez, kendini izleyenleri de bu yolun dışında başka bir yola kut etmez. Bu yol herşeyi kapsadığı için kendinden öncek itüm yolların özelliklerin itaşır. Buna göre, vahyedilmiş tüm dinlerin hükmü Muhammedi Yol'a nakledilmiştir. Hz. Muhammed'in Şeriatı tümünü kapsar, diğerleri onu kapsayamaz. (III 410.21)

Özetlersek; tüm yollar Allah'a gitse de, "Saadet yolu vahyetilmiş din ile belirlenenden başkası değildir." (II 148.12) İnsanlar kendi durumlarının hakikatiyle yüz yüze geldiklerinde Allah'ın tekvini emri gereği Allah'ın kendilerine sunduğu herşeyi kolayca alamazlar, çünkü bu pekala onları şekavete götürebilir. Aksine, Kayıtlı olmaktan uzak Hakk'tan sadece teklifi emri sayesinde kayıtlı kıldığı şeyi (bu şey aynı zamanda Hakk'ın tayin ettiği o varlığın saadetidir) almalıdırlar.

Allah, kullarına kendi elleriyle verdiği gibi resullerinin eliyle de verir. Resul'ün eliyle sana gleen şeyler iherhangi bir ölçüye vurmadan al. Ama Allah'ın eliyle gelen şey için, bir ölçüye göre al. Allah her veren ile aynıdır; ama seni her hediyeyi almaktan men etmiştir. bu nedenle Allah "Peygamber, size ne verirse onu alın, neden de nehyederse ondan sakının" (59:7)der. Böylece Resul'den alman senin için daha karlıdır ve saadetinin gerçekleşmesi için daha iyidir.

Senin Resul'den alman kayıtlı değildir, ama Allah'tan alman kayıtlıdır. Resul'ün kendisi kayıtlıdır, ama Resul'den almak kayıtsızdır. Allah herhangi bir kayıt ile kayıtlı kılınamaz, ama Allah'tan almak kayıtlıdır. Bu yüzden bu ilişkinin ne kadar harikulade olduğunu iyi anla. (IV 186.22)


UGraSHAMAN 29.06.2007 10:03:04
Denge

İnsanın nefsinin gelişmesine bağlı olarak fıtratında bulunan nitelikler derece derece kendilerin izahir ederler. Yaratılışa ait olan ilahi suret nefsin hakikati olduğunda da mükemmelliğe ulaşılır. Ama mükemmelliğin bir tür değişmez sonu ifade etmediğini hatırlatmamız gerekir. Aksine, vücudun sonu olmayan, dinamik tecellilerine tam olarak bilinçli bir katılım temsil eder. İnsan-ı kamiller alemin her an yeniden yaratılışına, tam bir uyanıklıkla katılırlar. Hakk'ın işler isürekli ve her zaman yenilendiği gibi insan-ı kamiller de an be an yeni bir gelişim ile vücudun dah atam bilgisine ulaşmaktan zevk duyarlar. şeyh'in yazdığı gibi, insan-ı kamiller "daima (Hakk ile) yakınlığın müşahedesini sürdürürler, bunda bir son yoktur, çünkü nefslerindeki ve nefslerinin dışındaki suretlerin müşahedesinde asla sona ermezler ve bu işe Hakk'ın tecellisinden başka bir şey değildir." (III 558.30)

Mükemmellik ideal insan durumudur, ama bu dünyada çok az gerçekleştirilir. Yine de, kendilerinde varolan sıfatları kapasiteleri ölçüsünde zahir kılmay açalışan kimseler Allah'ın tecellisinin seyrine -nefslerindeki ilahi suretin tam uyanıklığına- cennette ulaşacaklardır. İnsan-ı kamillerin dah abu dünyadayken tattıkları şeyi, yani Allah'ın sonu gelmeyen keşflerini Cennet ehlinin tatmasının nedeni de budur. Allah daha yüce güzellikle ve şanta yüzünü göstererek her anda yen ibir perdeyi kaldırır. Eşi ve benzeri olmayan Sevgili sonsuz tecellisini asla tekrarlamadığı için cennet ebedidir. Allah ruhları daha yüce rüyete, ilme, uyanıklığa ve nimete doğru çeker. Bunlar Kur'an'da zikredilen çeşmeler ve huriler, yani sonsuza kadar akan süt, bal, su ve şarap nehirleridir. "Cennet bahçelerinde her an yeni bir yaratılış ve yeni bir nimet vardır; bu nedenle asla sıkıntı, usanç olmaz... Çennet sakinleri baktıkları her yerde dah aönce hiç görmedikleri şeyler ve suretler görürler ve bu zevkelrini arttırır." (II 280.27)

Tekvini emir yönünden bakıldığında, teklifi emir insana it niteliklerin tam bir gelişimine neden olur ve bu nitelikler, başka bir şekilde gerçekleştirilemez olan vücudun belli bazı sergilenmeleri anlamına gelir. Sadece insanlar tarafından zahir kılınan sıfatlar cömertlik, rahmet, merhamet ve basır gibi cemal sıfatlarının yanında, cezalandırıcı ve intikam alıcı gibi celal sıfatlarını da içerir. Peygamberlerin getirdiği vahiy olmadan ne en yukarıdaki ne de en aşağıdaki insan imkanı gerçekleştirilemezdi ve bunlar zahir olan vücuda ait en üst ve en alt imkanlardır. Bu nedenle teklifi emir başka türlü gerçekleşmesi mümkün olmayan vücudun imkanlarının tam bir silsilesini varlığa getirerek tekvini emre hizmet eder. Varolamalır için hem cennet hem de cehennem vahye bağlıdırlar. Şeyh'in yazdığı gibi "Vahyedilmiş dinler için olmasaydı, şekavet eyol açan Allah'a inanmama diye bir şey olamazdı." (II 248.3) "Şerr" ve "Şeytan" olarak adlandırılan şeyler de teklifi emir sayesinde böyle adlandırılır. "Yalnız teklifi emir Şeytan'dan zuhur eden şerrin özünü meydana getirir." (IV 223.27)

İnsan suretinde izlerini sergileyen temel ilahi sıfatlar hayat, ilim, irade, kudret ve kelamdır. Hidayet-rehberlik,, ilme sahip olabilen, öğrenmek istediklerini iradesiyle seçebilen, iradesini kudretiyle uygulayabilen ve konuşarak kendi durumunu ifade ederken ilahi kelamı anlayan, yaşayan, diki kimsele hitap eder. Özellikle ahlaki boyutu olan diğer ilahi sıfatları bir yana koyarsak, bu asli sıfatlara tüm insanaların aynı derecede sahip olmadığını görebilir. Bu da açıkça gösterir ki bu sıfatlar arasındaki denge insan mükemmelliğine iştirak eder.

Bu beş asli sıfattan her bir idiğerlerin idestekler mahiyettedir. Bunlar arasında yanlış, bozuk ilişkiye yol açan bir dengesizlik tümünün faydasını iptal edecektir. Hatt modern söylemde bile "iktidarsız bilgi (knowledge without power)" ya da "bilgiszi iktirad (power without knowledge)" kavramları herkesçe bilinen durumlardır. Şayet birinin artan bilgisi ve gücünün dereği herkes tarafından nayretle karşılansa İslami öğretilerin bu hayrete ekleyeceği şey, her bir ilahi sıfat sınırsız bir derecede gerçekleştirebileceğine göre büyüme ve gelişme için insan imkanının algılanabilir herhangi bir sınırla sınırlanamayacağıdır.

Tam insan mükemmelliği vücudun her sıfatının varlığını gerekli kılar. İlahi suretlerinden habersiz oldukları için bu mükemmelliğe ulaşmada insanların vahye ihtiyaçları vardır.İnsanlar herhangi bir yönlendirmeye gerek duymadan bilgi ve gücün değerini anlayabilirler; ama tüm ilahi sıfatların değerin ianlamak ve sonra da herbirini diğerleriyle uygun bir dengede gerçekleştirmek beşeri kapasitelirin aşar. İnsan fıtratı vücud tarafından belirlendiği için ve vücud da bileniemez ve kayıtlılıktan uzak oluduğu için insanların kendi nefslerini anlamada vahye ihtiyaçları vardır.

İnsan eksikliği, insanın yaratılış fıtratında bulunan ilahi sıfatlar arasında doğru dengeyi sağlamada başarısızlıktan kaynaklanır. Sıfatların doğru dengesi rahmetin gazap üzerindeki üstünlüğüne dayanır. Rahmet vücudun asli mahiyetine ait iken, gazap kayıtlı vücudun belli bazı niteliklerine göre ortaya çıkar. Bu yüzden herşey rahmete gark olmuştur (Kur'an, 7:156), sadece bazı şeylere azap dokunur.

Rahmet Allah'a yakınlığın gerçekleştirilmesine ait olan ilim, aydınlık, beraberlik, birlik ve denge gibi sıfatlarla çok yakından ilgilidir. Bunun tam tersine gazap ise uzaklık, ayrılık, cehalet, çokluk, dağılma ve farklılık gibi yaratılmış şeylerin sınırlayıcı niteliklerine bağlıdır. İnsanlar gazaba ait sıfatların hükmüne bağlı oldukları kadarıyla Allah'tan uzak kalırlar ve böylece rahmet ve saadetten de uzaklaşırlar. Sadece Allah'ın rahmetini ve affediciliğini arayarak beraberlik, birlik ve zevk alemine yükselebilmeleri mümkün olur.

Gazap, alemdeki dengede gerekli bir rol oynar; ama hala rahmete tabidir. Aynı şekilde, alemin kayıtlı vücudu Hakk'ın kayıtsız vücuduna tabidir. Katıylılık olmasaydı alem de olmazdı; gazap olmasaydı Rahman'ın Nefesi kelimelerini üretemezdi. Sadece yaratılmış mümkün yoluyla ilahi sıfatlara ait hükümlerin tam tecellisi gerçekleştirilir. Kayıtlı vücud sayesinde varolan tüm bu yaratılmışlar aslında herşeyi kutaşan rahmetin bir eseridir.

Rahmetin gazap üzerindeki üstünğlüğü uzaklığın ve yanlış yoral gitmenin tam ortasında bile zahir olur; çünkü bu ikisi olmadan yakınlı ve hidayetin hiçbir anlamı olmaz. Buna benzer şekilde, günahlar olmasaydı bağışlayıcılık ve affediciliğie ait ilahi sıfatlar zahir olamazdı. Diğer bir ifadeyle, günahlar Allah'ın affediciliğine ait sıfatın bir gereğidir. Şeyh bu konuyla ilgili olarak şu hadisi aktarır: "Nefsim elinde Olana yemin ederim ki hiç günah işlememiş olsaydınız Allah sizleri kaldırır ve yerinize, günah işleyip de affedicilik ve bağışlanma dileyen bir kavmi getirirdi." 6 Bu hadisten sonra Şeyh şunları söyler: "Peygamber, alemde olan herşeyin sırf ilahi bir isme ait hükmün zahir olması için gerçekleştiğini bilmemizi ister." (II 96.12) Bu hususun daha açık olması için Şeyh'in anlattığı bir olayı aktarmak isterim. Bir adam Allah dostuna gelip zamanın yozlaşmasından, insanların bozulmasından dert yakınır. Allah dostu adama şöyle cevap verir: "Senin Allah'ın kullarıyla ne işin var? Efendi ile köle arasına girme! Rahmet, affedicilik ve nimet onları (günahkarları) aramaktadır. Hakk'ın hükmünün uygulanmamasını mı istiyorsun? Sen kendi nefsine bak, bu tür şeyleri düşünmeyi bırak!" (II 177.11)



UGraSHAMAN 29.06.2007 10:04:16
İtikadın İşaretleri

Vahiy, insan mükemmelliğine ve saadetine yönelik bir bakışla kayıtlı olmaktan uzak vücudun kendi kendini kayıtlı kılmasıdır. Mükemmel insan haline ulaşmanın mümkün olduğunu kabul etmemek, "sonsuza dek olmasa da" hayale sığmayacak kadar uzun bir süre için saadetin ulaşmasını geciktirmek demektir. Mükemmelliğe ulaşmanın mümkün oludğunu kabul etmek ise vahyin getirdiği hakikati tanımak ve gereklerini kabul ederek (iman) bunları uygulamak (islam yani "teslim olma") demektir. Kişiler düşüncelerini ve eylemlerini peygamberlerin getirdiği ölçülere göre belirledikleri kadarıyla, Allah'ın suretin yaratılmalarından dolayı, fıtratlarında yaratılıştan varolan ilahi sıfatların bütünüyle tanımlanan insan doğasının imkanlarını gerçekleştirebilirler.

Peygamberi ölçülere uygunluğun gerçekleştirilmesi büyük ölçüde insanların bu dünyadaki varoluşlarıyla tecrübe ettikelri hakikate bağlılıkları olan itikada dayanır. İnsanlar Allah'a zat'ında olduğu gibi inandıkları kadarıyla herşeyi kuşatan rahmete, yani saf ve kayıtsız vücuda ulaşırlar. İtikat peygamberlerin gösterdiği emir ve yasaklara uyduğunda, bu itikadı tanımlayan ilahi isimler hidayete ve rahmete ait ilahi isimler olur. Böylece bu itikat, itikat sahiplerini birlik, uyarılık ve dengeye doğru çeker. Ne var ki kendilerine sunulan rehberliği reddedip bunun yerin eMudill isminin sonucu olan binlerce yoldan birine saparlarsa bu durumda hakim ilahi isimler dengesizliğe, dağınıklığa, kesrete ve şekavete yol açan gazap isimleri olacaktır.

İnsan-ı kamiller vücudun her tecellisiönünde renksizdirler. Aksine, diğer tüm yaratılmış şeyler kayıtlı kapasiteleri yüzünden vücuda belli bağlanmalar ve boyanmalar yükleyerek değişik itikatlara yol açarlar. Her itikat kayıtlı ve tanımlanan bir görüş açısı ister ve diğer görüş açılarını hesaba katmaz. İnsanlar kendi itikatlarına sıkı sıkıya yapıştıkları kadarıyla diğer itikatlarla çatışırlar. Bu durum özellikle modern dünyada aşikardır. Öyle ki bir zamanlar insanlağın çoğunluğu tarafından hemfikir olunan eşyanın mahiyeti hakkındaki itikatlar zamanla otoritelerini yiritip, toplumun her düzeyinde çatışmalara yol açan, geek kişisel gerekse politik temelde çeşitli itikatların sayısı özellikle modern dünyada artmıştır.

Kayıtlı itikatlar insanların kendi asli fıtratlarını sınırlı bir ölçüde gerçekleştirmiş olmalrına bağlı olarak artar ve bu gerçekleştirme Allah'ın ezeli ilmi dahilinde olan imkana ya da ayan-ı sabitelerinin istidadına dayanır. Beşeri istidad, ne az ne çok, belli bir dereceye kadar vücuda ait isimlerin hükümlerini kişinin almasın aizin verir. İstidad vücudu kayıtlı kıldığı gibi bilgiyi de kayıtlı kılar. İnsanların istidadlarına göre anlayışları da farklıdır. Bu nedenle bütün bilgler (bilginin öznesi) tarafından kısıtlanır; yani vücudun sonsuz mümkün yaratışlarında, bilen (özne) sadec ekendini bilir: "Bildiğin şeyi sadec ekendine göre değerlendirirsin. Böylece sadece kendi nefsini bilmiş olursun." (III. 161.25)

Eğer insanlar sadece kendi nefslerini biliyorlarsa, o zaman sadece kendi nefslerine inanırlar; çünkü itikatları kendi zihni sınırlamalarınca belirlenir ve tanımlanır. Varoluşa baktıklarında kendi ferdi terimleriyle varoluşu sınırlar ve anlam verirler. "Ne kalp ne de göz Allah hakkında senin itikadından başkasını görür." (Fusus 121) Daha açık ve öz olarak söylersek, "Hiç kimse kendi itikadından başka bir şey görmemiştir." (III 132.29) Sonuçta insanlar kendi ürettiklerinden başkasına yönelmezler. "Yaratılmışlar Hakk hakkında sadec ekendi itikat ettikleri şeye gör eyönelmeye kayıtlıdırlar; bu nedenle yaratılmış bir şeydan başkasına yönelmezler. Kendi itikatların ayönelirler." (IV 386.17)

Kur'andaki "Ben işimi Allah'a bırakıyorum" (40:44) duasının önemine değindiği bölümde İbn Arabi insanların işlerinde diğerlene güvenebilmesinin ilahi bir sıfatın sonucu olduğunu söyler. Bundan başka, yaratılmışlara Hakk'ı tanıyabilme ve O'nun hakkında idrak ettikleri şeyler ianlatabilme imkan ıverilmiştir. Allah insanların kenndi kapasitelerin uygun olarak vücuddan söz etmelerine izin verir. İnsani düzeyde, ayartılmışlara ati seslerin çeşitliliği vücud hakkındaki sözlerin (makalat) çeşitliliğinde görülünür. Bu sözlerin her biri vücud hakkında birşeyler söyler.

Hakk yaratılmışlara O'nun hakkında konuşma imkanını vermiştir, bu hususta onlara güvenir. Buna göre Hakk'ın hakkında sarfedilen sözler çeşitli olur. Ne var ki Hakk, peygamberlerinin dilinden kendi hakikatin ianlatır; böylece O'nun kelamına, kendi hakkında bildirdiklerine aykırı konuşanlar ortaya çıksın. Hakk için söylenen sözler çeşitli olduğu için Hakk her söz sahibine sarf ettiği söze göre veya o söz suretinde kendini tecelli eder. Bu Hakk'ın yaratılmışlara kendisi hakkında konuşma imkanın ıve akli kuvvelerle fikretme kutretini vermiş olasından dolayıdır. (IV 100.8)

Allah her itikadın suretine bürünür, çünkü her itikat vücudun tecellisinden başka bir şey değilidir. İnsanlar vücuda zihni sınırlamalar yükleyerek itikat ettikleri şeyi (kindi itikatlarının nesnesini) meydana getirirler. "Allah her itikadın suretini alır. Eğer böyle olmasaydı, O bir ilah olamazdı. Bir kimse Allah'ın varlığını bildiren ilahi bir haber işittiğinde, bu işittiği şey hakkınd akendi tasavvuruna uygun olarak bir imana sahip olur. Bu nedenle kendisinin tasavvurunda suret verdiği şeye imanı vardır. Hakk her tasavvura göre varolur, aynı zamanda herhangi bir tasavvura zıt olarak varolur." (Iv 133.30)

Vücud kendini herkese tecelli ettiği için herkesin iman ettiği İlah da vücuddur. Allah'ın her tecellisi eşsiz olduğundan her itikat da eşsizdir. Ve itikad edilen herşey (itikadın nesnesi) eşsiz olduğundan herkesin yöneldiği Rabb de diğerlerinkinden farklıdır. Bu "Nefsini bilen Rabb'ini bilir" meşhur hadisinin anlamlarından birini açıklamay ayardımcı olur. Bir kimse nefsini bilerek nefsinde kendini tecelli eden Hakk'ı bilmeye başlar. Burada bilinen vücudun zat'ı olmayıp Allah'ın tecellisidir ve bu tecelli itikadı belirler; başka bir ifadeyle, bu itikat o kimsenin ayan-ı sabitesinin belirlediği idrak imkanın adenk düşüre. "O'nu kendi nefsinin dışında başka türlü bilemeyeceğine göre, O'nun hakkındaki bilgin de mecburi olarak kendi nefsine ait bilgine dayanır. Bu nedenle, senin varlığın O'nun vücuduna bağlıdır; O'nun sana Rabb oludğuna ait bilgin ise kendi nefsine ait bilgine dayanır. Buna göre, O vücuddaki köktür ve senin özelliğin ise vücuddaki daldır. Ama O'na ait bilgide sen kök, O ise bilgidek idal hükmündedir." (III 495.10)

İnsanın Allah bilgisi O'nu bilebilme kapasitesine bağlıdır. "Yaratılmış bir şeye Allah kendini sadece yaratılmış bir şeyin suretinde tecelli eder." (IV 110.7) Bu ilahi tecelli o kimsenin Rabbidir, çünkü bu dünyada ve diğer alemlerdeki kaderini belirler. Aynı zamanda bu kıyamet gününde insanların tanıyacağı "alamet"tir, çünkü daha önce söylendiği üzere, bir hadiste Allah'ın kıyamet günü bir araya toplanmış insanlara kendin ibir dizi surette tecelli edeceği bildirilmiştir. O'nu tanıyacakları bir alameti gösterinceye kadar insanlar inkar etmeye devam ederler. Bu alamet ise rabb'lerine ait sahip oldukalrı itikatlarıdır.

Her itikad sahibinin kalbinde kendisinin meydana getirdiği bir Rabb'i vardır ve bu Rabb'e iman eder. Kıyamet gününde Alamet Sahibi olan kimseler bu kimselerdir. Taptıkları şey kendilerinin şekil verdiklerinden başkası değildir. 7 Allah kendini bu alametten farklı olarak tecelli ettiğinde şaşırmalarının nedeni de budur. Neye inandıklarını bilerler, ama inandıkları şey onları bilmez; çünkü inandıkları şeyi kendileri meydana getirmiştir. Buradaki genel kaide şudur: Sanat eseri sanatçısını bilemz, bina mimarını bilmez. (IV 391.12)

İlahi genişlik sonsuzdur, çünkü O nimet vermede ve ihsan etmede çok geniştir. O'nun tarafından herhangi bir eksiklik veya kısıtlama yoktur. Ne var ki kendi özünün kabul ettiği kadarıyla O'nun verdiğin ialırsın. Böylece senin özün O'nun genişliğini unutturup O'nu kayıtlı kılar. Nefsinde bunun ölçüsü O'nun senin "Rabbin" olmasıyla ölçülür. Senin hizmet ettiğin ve sadece O'nu bildiğin bu Rabb'dir. Zaten kıyamet gününde kendin izuhur ettirdiği zaman tanıyacağın alamet de budur. Her insan bunu kendi nefsinde bilir ama bildiği şeyin bu olduğunu bilmez. (IV 62.23)



UGraSHAMAN 29.06.2007 10:35:31
Kayıtlı Olmaktan Uzak İtikat

Allah Zat'ında herhangi bir itikat ile sınırlanamaz. O her itikada ait surete bürünebilir, çünkü hiçbir itikatla karşılaştırılamaz. O "kayıt altına girmekten ya da herhangi bir suret yerine başka bir suret eindirgneip bu surete bağlanmaktan çok yücedir." (II.85.21) Allah hakkındaki eksiksiz bilgi her itikatta O'nun tecelli ettiğini, ama hiçbir itikadın O'nu kayıtlı kılamaycağını görmeyi gerektirir. bunun sonucunda arifler -Allah'ın alemdeki ve kendi nefslerindeki tecellilerine ati bilgide kemale eden insan-ı kamiller- her itikadın doğrulunu kavrayıp, her bağlanmanın, her bağın, her sınırlamanın aslında kayıtlı olmaktan uzak vücudun bir tür kayıtlılığını gösterdiğini fark ederler. Makamsızlık Makamı'nda bulunmalarıyla her makamın ve her itikadın hakkını verirler; çünkü her biri Allah'ın sonsuz tecellilerinden birine denk düşer. Gerçekten arifler tüm varoluşun, mümkün şeylerin tümünü, yani kayıtlı olmakzan uzan olan vücduun kayıtlı şeylerin sonsuz çeşitliliğinde kendini sergilediğini fark ederler. Herşey tama olarak nasıl olması gerekiyorsa öyledir; her itikat, itikat sahibinin itikat anındaki istidadının derecesini gösterir. Herşey Allah'ın Yolu'nda yürür. Herşey tekvini emre uyar; kadın veya erkek olsun herkesin bir itikadı vardır ve sahibini Allah'a, yani tüm yolların sonuna götürür.

Bağlanma olarak itikat, itikada ait şeyi (itikadın nesnesini) kayıtlı kılarak itikat sahibinin vücudun seydinden alacağı hazzı sınırlar. Bu görüşe göre tüm itikatlar yanlıştır. Ama her itikat ilahi bir tecelliye denk düşer. Allah'ın rahmeti herşeyi kuşattığından Allah tüm itikatları kabul eder. Her itikat sahibinin yöneldiği ilah en sonunda itikat sahibinin saadetine neden olur, itikadı Allah'tan örtülü olmayı gerektirse bile bu böyledir. "İlahlar suretindeki Allah'ın tecellilerinden dolayı olmasaydı, hiçbir nefs O'ndan zevk alıp saadete ulaşamazdı." (IV 332.11) Gerek ilahi vahiye gelen dinlerin takipçilerinin gerekse de diğerlerinin Allah hakkındaki itikatlarının çeşitliliğini" anlatırken Şeyh şunları söyler:

Şayet Allah her yanlış için insanları hesaba çekseydi, o zaman bir itikada sahip olan tüm insanalrı hesaba çekerdi. Her inanan Rabb'ini kendi aklı ve vehmiyle kayıtlı kılmıştır ve böylece Rabb'ini sınırlandırır. Allah herşeyden münezzehtir. De ki: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, barındıran, ama bırındırılmaya asla muhtaç olmayan kimdir? (23:88) buna göre O kayıtlı kılar, kendisi kayıtlı kılınamaz. Ne var ki Hakk bu hususta herkesi bağışlar.

Hak bir kimsenin hakikate ulaşmasını istediğinde o kimseye Hakk'ın genişliği ilmini lütfeder. Böylece her inananın itikadında O müşahede edilir. Hakk inananın itikadından uzak olamaz, çünkü bu itikadı o kimseyi Hakk'a bağlar. doğrusu Allah herşeye şahiddir. (22:17) Buna göre, bu ilme sahip kimse her surette hep Hakk'ı görür ve inkar etmez. Öte yandan, Hakk ya benzerlik ya da karşılaştırılamazlıkla kendin ikayıtlı kılan dinlerin takipçilerini de bağışlar. (III 309.30)

Tecelli kendini asla tekrarlamaz. Varoluşun her anı yen ibir tecelliyi ve yeni bir bağlanmayı temsil eder. Hürriyete ait ilahi sıfat, insanların bilgiye doğru istidatlarını ve ilahi tecellileri kabul etmelerini belli ölçüde etkiler. Bu nedenle Şeyh, arayanları ahirette Hakk7ın rüyetinden daha fazla "hazz" almaları için itikatlarını genişletmeye teşvik eder. Bununla ilgili olarak Şeyh şunları yazar: "Hakk'ın ahiretteki rüyeti bu dünyadaki itikatlara göredir." (II 85.1)8

İnsanda varolan ilahi sıfatların her biri gökkuşağının renklerinden biriyle kıyaslanabilir. Her insan ilahi sıfatların tümünün suretinde yaratıldığı için, görünür ve görünmez renk spekturumunun tümünü kapsar. Bir zaman ve bir mekanda kendine ait kimlikler taşıması nedeniyle her insan diğerine nazaran belli bazı renk tonlarını daha çok sergiler ve burada insanın kontorlü çok azdır. Ama zuhuruna sebep oldukalrı birçok rengi seçmede hürdürler; herhangi bir başka renk yerin ebelli bir rengi seçerek sergiledikleri bu rengin sorumluluğunu kabul ederler. İnsanlar kendi imkanları içinde, renk sınırlamalarından uzak olan ve tüm mükemmelikleri kuşatan Saf Işığa doğru yönelebilirler; ya da başka bir renk yerine belli bir rengi kendilerine hedef edinebilirler.

Şeyhe göre itikatlar, insanların kendi kayıtlı varoluşlarıyla renksiz olan ışığa yükledikleri çok sayıdaki renklere benzerler. İnandıkları şeyde hürriyetin karışması derecesine bağlı olarak itikatlar insanların takmayı seçtikleri sayısız renkli gözlüklerdir. Kalpleriyle bağlandıkları renk (nefslerinde bağlandıkları bağlar) vücuddaki ve gerçekleştirmiş oldukları fıtratlarındak ihazlarını belirler. Kayıtlılığı seçerek hem epistemolojik hem de ontolojik olarak hakikatteki durumlarını kayıtlı kılar ve böylece kıyamet günündeki durumlarını da kayıtlı kılmış olurlar. Öte yandan, kayıtsız oluşu seçtiklerined onlardan Hakk görünür.

Makamsızlık Makamı'na ulaşmalarıyla insan-ı kamiller tüm itikatların doğru olduğunu ve Allah'a götürdüğünü fark ederler. İlahi tecellilerin keşfuni tecrübe etmeleriyle her itikadın meşruluğunu ve Hakikat'in bünyesine bağlı olan her bağın arkasındaki hikmeti, yani insana ait her çeşit ontolojik ve epistemolojik kayıtlılık imkanını kavrarlar. Her bağı olduğu gibi kabul ederek buradan öğrenilmesi gereken şeyi öğrenirler ve herhangi bir bağ tarafından sınırlanmayıp, onun tanımına girmekten kendilerini uzak tuttukları için her türlü bağdan kendilerini kurtarmış olurlar. İnsan imkanının tüm makamlarında bulunmaları ve bunlardan herhangi birisine kayıtlı olmamaları sebebiyle Makamsızlık Makamı'na ulaşırlar. böylece her ilahi ismin ifade ettiklerini tam olarak bilirler. Her bir ismin alemde ve insanda neyi gerektirdiğini bilerler, çünkü o ismi kendilerinde bulurlar.

Keşf Ehline tüm dinleri, inançları, mezhepleri ve Allah hakkındaki tüm görüşleri toplayan (cem edici) bir bakış verilmiştir. Bunların tümünü bilirler. İnançların ve mezheplerin bağlıları belli hükümlere uyarlar ve Allah hakkında veya kevni şeyler hakkındaki görüşleri bunlara dayanır. Bu görüşlerden bazıları hakikate hiç uymaz, bazıları farklılık gösterir, bazıları da benzerdir. Keşf Ehli her durumda gröüşün, inancın veya mezhebin nereden kaynaklandığını bilir ve bunu geldiği yere atfeder. Hiç kimsede hata görmez. bunların boşuna olduğunu düşünmez, çünkü Biz; göğü, yeryüzünü ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık (38:27); Allah insanları boşuna yaratmamıştır. (23:115) O insanları kendi suretinde yaratmıştır.


Dipnotlar

1. Hz. Davud'u anlatan 'Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm verme selahiyeti vermiştik' (38:29) Kur'an ayetine işaret edilir.

2. Bkz. SPK, s.297-301

3. İlahi tecellide kabın rolünün daha ayrıntılı açıklaması için bkz. SKP,s.91-93

4. Bkz. SPK: , s.371

5. Bu üç yol hakkında bkz. SPK, s.301-3

6. Bu hadis Müslim'de bulunmaktadır (Tebrizi, Mishkat al-Mesabih, s.494)

7. Şeyh burada Hz. İbrahim'in Kur'an'da zikredilen Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarını da Allah yaratmıştır (37:95-96) sözlerine işaret etmektedir.

8. Allah'ın cennete dostlarına göstermeyi vaad ettiği güzel rüyetler hakkında Şeyh, bunların, bu güzelliklerin dünyada Allah'a ait itikatların çeşitliliğine bağlı olduğunu söyler. Bkz. Chodkiewicz ve Diğerleri, Meccan İlluminations, s. 176-84

 


--------------------------------------------------------------------------------

 


Yukarıdaki yazı William Chittick, Hayal Alemleri, Kaknüs Yay. İst. 1999'dan alınmıştır
 

anka 19.08.2007 19:53:19
Tavsiye kitap:

"İbn-i Arabi'nin Füsus'undaki Anahtar-Kavramlar"Toshihiko İzutsu;

Çeviren: Ahmed Yüksel Özemre - Kaknüs Yayınları; 

Merhum Prof. Dr. Toshihiko Izutsu'nun A Comparative Study of The Key Philosophical Concepts in Sufisim and Taoism/
Ibn 'Arabi and Lao Tzü, Çuang Tzü (Tasavvuf'da ve Taoizm'deki Felsefi Anahtar-Kavramların Karşılaştırmalı Bir İncelemesi/İbn 'Arabi ve Lao-Tzü, Çuang-Tzü)
başlıklı 2 cildlik abidevi eserinin tercümesini takdim ettiğimiz bu I. cildinde
Şeyhü'l-Ekber diye bilinen Muhyiddin İbn Arabi'nin Fususü'l-Hikem'indeki temel anahtar-kavramlar semantik bir incelemeye tabi tutularak
Üstad'ın Ontoloji'si (yani 'Varlık Bilgisi') ve buna bağlı olarak da 'Dünya Görüşü'nün temelleri ve çerçevesi ortaya konulmuştur.
Bu 'Dünya Görüşü':
I) Alem-i Gayb'da Zatı'yla mestür Hakkı, Alem-i Şehadet'te en mükemmel tecelligahı ve
Halifesi olan İnsan-ı Kamil'e birleştiren ve ontolojik bir Nüzul (İniş) ile ontolojik bir Mi'rac'a (Yükseliş'e) mesned olan bir tecelliler eksenini, ve
2) bu eksen etrafında seyelan eden İlahi Rahmet'in her an bir halk-ı cedid (yeniden yaratılış) ile alemlere yansımasının idraklere sunulan
İlahi Senaryo'sunu tafsilen kucaklayan bir görüştür. Hikmet işte bu İlahi Senaryo'yu keşfetmekten,
fehmetmekten ve bilinçle yaşamaktan ibarettir!
Toshihiko Izatsu'nun bu incelemesi bu fehamete katkıda bulunan pek kıymetli bir eserdir. (Arka Kapak)

SWORDFİSH 21.08.2007 12:02:22
YORUMUNA TAMAMEN KATILIYORUM.....VE SELAM

adnan 21.08.2007 12:16:24
bunlar peygamberi iki sahih kitabı
hadisler ve hadis rivayet edenler  olmaksızın
ab-ı hayat kaynagından görürler...vesselam..


Sayfa: 1 [ 2 ]