SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İç Politika

Konu: AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı yok

Sayfa: [ 1 ]

11.09.2007 12:36:27
Avrupa'nın bir ucundaki Türkiye kısa süre önce tartışmalı bir yeni cumhurbaşkanı seçti; kıtanın diğer ucundaysa Britanya Dışişleri Bakanı, Ankara'ya yapacağı ziyaretin hemen öncesinde yazdığı yazıda Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılımının bir mecburiyet olduğu yönündeki görüşünü yineledi. Abdullah Gül'le David Miliband Türkiye'nin AB'ye girmesi gerektiği konusunda hemfikir. Ne var ki bizzat kendi aralarında gösterdikleri şey, Türkiye'nin üyeliğinin taşıdığı zorlukların pratikte aşılması epey güç nitelikler taşıdığı.
Gül yemin töreninde yaptığı konuşmada Türkiye devletinin laik geleneğini övdü, fakat bu cumhurbaşkanı seçilmesinin kendilerini o geleneğin koruyucusu olarak görenler (hepsinden öte, tavırlarını yemin törenine katılmayarak gösteren üst düzey askeri kademeler) arasında yol açtığı derin rahatsızlığı gideremedi.

Her geri adım AB'yi rahatlatıyor
Türkiye'nin yeni cumhurbaşkanı dindar bir Müslüman, eşinin başörtüsü giymesi laiklerde infial yaratıyor ve partisi AKP en radikal anlamıyla 'İslamcı' olmasa da, ilhamını dinden alıyor. Gül'ün meclis tarafından seçilmesi yeni bir anayasal krizin tohumlarını attı ve ordu daha kötü bir krize yol açmayacağını bilse Gül'ün cumhurbaşkanlığını engelleyecekti.
Gül siyasi ilerleme konusunda doğru sözler söyledi ve dini-ulusal ayrımcılığı onaylamadığını bir kez daha vurguladı, fakat bütün bunlar olsa olsa Avrupa ülkelerine böyle şeylerin söylenmesine bile gerek olmadığını hatırlatma görevini görüyor. Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu'na başvurusunun gündeme alınmasından bu yana geçen 45 yıl boyunca, 1974'teki Kıbrıs işgali, 1980 askeri darbesi, Kürtler üzerindeki baskılar ve idam cezasının kaldırılmasının uzun süre ertelenmesiyle, kendi davasından geri adımlar attı.
Her geri adımda birçok Avrupalı siyasetçinin gizliden gizliye rahat bir nefes aldığını söylemek abartılı olmaz. Bu hazin hikâye, bilhassa Avrupa açısından, bir kötü niyet talimi gibi görülebilir, fakat aslında tam tersi söz konusu. Mesele neredeyse bir sosyal utanç örneği; alalecele yarım ağızla verilen, punduna getirildiğindeyse dönülen sözler.
Türkiye'nin üyeliğinin diğer hararetli destekçileri gibi (bunların başında da eski Britanya başbakanı Tony Blair geliyor), Miliband kulağa güzel gelen, ama gerçekte sağlam olmayan savlar kullanıyor. Geçen aralık ayında Blair Türkiye'nin üyeliğinin 'sadece Türkiye'ye saygı göstermek değil, Batı'yla Müslüman dünya arasındaki daha genel ilişkiler ve iki taraf arasında köprüler kurmanın yolu olması bakımından da' önem taşıdığını söylemişti.
Şimdi Miliband da, Kaide'nin yönelttiği tehdidi zikrederek bunu
çok daha açık bir biçimde telaffuz ediyor. Miliband'a göre cevap gayet açık. Bu tür köprüler kurmak, demokrasiyi Asya'nın batısına yaymak ve köktendinci terörizmle savaşmak... Bunların hepsi son derece arzu edilir hedefler, fakat bunlar 50 yıl önce Roma Anlaşması'yla kurulmasından
bu yana AB'nin amacı olmamıştır.
Miliband'ın öne sürdüğü bir diğer kötü nokta şu sözlerde yansımasını buluyor: "AB her genişlediğinde bundan daha güçlü, daha kendine güvenli, daha yetkin çıktı." Bu 1980'lere kadar gerçekleşen genişlemeler için doğru sayılabilir, fakat 2004'teki son genişleme dalgası için kesinlikle doğru değil. AB, birliğin bugünkü nüfusunun dörtte birini teşkil eden, ancak ekonomisinin ancak yüzde 5'ini üreten 10 yeni üye kabul etti; bunun ne anlama geldiğini, kutlamalar sonrasında baş ağrısı eşliğinde idrak ettik.
Kendini gösteren sorunları görmek için ekonomi doktorası yapmanıza
gerek yok. Ve Britanya'nın kişi başına gelirinin onda biri düzeyindeki (ve dahası nüfusu kısa süre içinde Almanya'yı geçecek olan) bir ülkeyi üyeliğe kabul etmenin bizzat AB'nin varlığını tehdit ettiğini görmek için karamsar olmanıza da gerek yok.


Sorun Avrupa siyasetinde
Fakat en büyük zorluk ekonomik, dinsel, kültürel, hatta coğrafi (bir Fransız siyasetçinin sorduğu gibi: Sınırları Irak'a kadar uzanan bir 'Avrupa' olabilir mi gerçekten?) değil, siyasi. Bundan kasıt Türkiye'nin değil, Avrupa'nın siyaseti. Son derece büyük başarılar kaydetse de, AB'nin bir türlü aşamadığı zayıflığı daima demokratik olmayan bir karaktere sahip olmuştur; siyasi ve idari seçkinler inatçı bir nüfusu daima göz ardı etmiştir. Seçkinlerin imzaladığı anlaşmalar sürekli olarak seçmenlerce (Danimarkalılar Maastricht'i, İrlandalılar Nice'i, Fransızlar ve Hollandalılar anayasayı) reddedilmiştir; seçmenlere doğru
kararı verene kadar tekrar tekrar sandık başına gitmeleri söylenmiştir.
Ya Türkiye? Miliband, Blair ve bazı Alman ve İspanyol siyasetçilerin Türkiye'nin üyeliğine verdiği sofuca desteğin tam tersine, anketler sıradan Avrupalıların sadece beşte birinin Türkiye'yi AB üyesi olarak görmek istediğini ortaya koyuyor. Belki bir başka köprü kurmayı düşünmenin zamanı -Avrupa içinde, yönetenlerle yönetilenler arasında bir köprü.

Radikal/Yorum

ezik 11.09.2007 12:46:24
AB Türkiye’yi Neden İstemiyor?

AB’nin Türkiye’yi isteme­diği a­çık, ancak neden istemediği konusun­­da herkes farklı şeyler dile getiriyor. Ö­zel­­likle de AB içinden o kadar farklı açıklamalar oluyor ki, bu kadar çok fark­­lılığın olmasında dahi bilinçli bir po­litika aramak gerekiyor. Böylelik­le, bir yandan Türkiye’nin alınmayışı­na oldukça fazla gerekçe yaratılmış o­­lur­­ken, diğer taraftan da, bu gerek­­­çe çokluğuyla bir belirsizlik ortamı o­luşturulmuş oluyor.

Kimine göre, AB Türkiye’yi dinsel nedenlerle dışarıda tutmaktadır, ki­­mine göre ekonomik nedenlerle, ki­­mi­ne göre siyasal, kimine göre böl­­ge­­sel, kimine göre stratejik neden­­lerle, vb. vb...

İşin aslına bakılırsa, ağırlıkları çok farklı olsa da, bütün bu gerekçe­­­ler doğrudur, Türkiye’nin AB’ye a­­lın­­mamasında değişik düzeylerde et­ki­­leri vardır. Ancak bizim buradaki a­ma­cımız da AB yönetimi gibi bir be­lirsizlik yaratmak olmadığı için daha somut konuşmak zorundayız.

AB Türkiye’yi istemiyor, çünkü Tür­­­kiye’nin AB’ye üye olması, son o­la­­rak V.G.D’Estaing’in de belirttiği gi­­bi, AB’nin sonu anlamına gele­­cek­­tir.

Burada nasıl sorusuna cevap ver­meden önce, Türkiye’nin üyeliği ile sonu gelecek olan AB’nin ne ol­duğu konusunda bir açıklık sağla­mak gerekiyor. D’Estaing’in sözünü et­­tiği AB “Avrupa Kömür ve Çelik Birliği” (1) olmadığı gibi, 60-70’lerin Or­­tak Pazar’ı da değildir, 80’lerin Av­­rupa Topluluğu da. Karşımızda 90 son­­rasının dünyasına göre biçimlen­miş, kendine misyon saptamış ve o­na göre kendini yeniden tanımla­yıp ko­numlandırmış bir AB vardır. Bu AB artık Avrupa ülkeleri arasında siyasi-e­ko­nomik birliği sağlaya­­­rak Avrupa’yı devrim tehlikesine karşı güçlü tut­­mayı amaçlayan ve eşitlerin bir ara­­ya gelmesiyle oluşan bir topluluk de­ğildir. Artık karşımızda kendine ait bir pazarı, nüfuz alanı ve kendi için­­de hiyerarşisini oluşturmuş bir em­­per­yalist birlik vardır.

Bugünkü AB kendine “ortak” de­­ğil, her açıdan (ekonomik, siyasi, as­keri, kültürel vb. vb.) denetleyip yön­lendirebileceği tabi ülkeler-devlet­ler aramaktadır.

Bugünkü AB eşit ortaklardan de­ğil, bir merkez ve çember ülkelerden o­­luşan, belli bir hiyerarşiye sahip em­­peryalist bir birliktir. Bu birli­­ğin mer­­kezinde Almanya ve Fransa (İn­gil­tere’yi dışta tutarak) yer almakta, ikinci çemberi ise Benelüks ülkeleri ile İtalya, Avusturya gibi ülkeler oluş­turmaktadır. Bunların dışında kalan­­lar ise, AB’nin ekonomik-siyasi de­ne­ti­­mi­ni kabul edenlerdir. Bunların or­­­­tak­­lıklarından değil, göbeklerin­­den AB’ye bağımlılıklarından söz e­­debili­riz. Bu bağımlılık da doğrudan AB yö­ne­­­tim organlarına değil, AB mer­­ke­zin­de yer alan güçlü devlet­­lerden biri­­ne (Al­­manya, Fransa gibi) karşı bir ba­­ğımlılıktır.

Türkiye işte böyle bir yapının hi­ye­rarşisi için, pazarı için, nüfuz alanı için, kısacası bu birliğin her şeyi için “fazla”dır. Bu “fazla”lığı ister yük ola­­rak, isterse de büyüklük olarak gö­­rül­­sün, fark etmez. Yük olarak da, bü­­yüklük olarak da Türkiye AB için ger­­çekten de fazladır.

Önce şu büyüklük olgusunu e­le a­la­lım. Ancak hemen başından belir­­telim ki, burada ifade ettiğimiz “bü­yük” olma olgusu oligarşinin sözcü­­lerinin, demagoglarının iddia etti­­­ği tür­den “büyük” güç olma anlamın­da bir büyüklük değildir. Bu büyük olma­­nın ayrıntılarına girdiğimizde konu da­­ha iyi anlaşılacaktır.

Birincisi, Türkiye’nin AB’ye giriş a­maçlarında bir “büyük”lük vardır. Türkiye, özellikle bugünlerde üyelik­­leri açıklanan adaylar gibi AB yöne­­tim ve denetimini değil, eşit ortak ol­­ma hakkını istemektedir. Bunun an­­la­mı, AB içinde yeni bir İngiltere de­­mek­tir. (2)

Bin yılı aşkın bir devlet deneyimi­­ne sahip Türkiye’nin siyasi yapısı-mekanizmaları açısından ele alındı­ğın­da da, AB’nin üye adaylarda ara­dı­­ğı niteliklere uymayan bir büyük­­lüğü (köklülüğü) vardır.

Siyasi yapı-mekanizmalar, devlet yapısı vb. açısından ele alındığında bazı noktaları özel olarak vurgula­­ma­mız gerekiyor.

Öncelikle, siyasi yapı ve devlet de­nildiğinde anlaşılması gereken bur­juva siyasetçileri-partiler, mec­­lis vb. değildir. Siyasi ya­pı ve devlet, vit­­rini oluşturan bu unsurları da yön­­len­­diren ve yaygın deyimle “derin dev­let” diye adlandırılan bir yapıdır. Vit­­rin ne denli bozuk olursa olsun, ar­ka planda işleri belli bir plan-hedef doğ­­rultusunda yürüten bir mekaniz­­ma her zaman vardır. Bu mekaniz­ma ö­­zellikle 12 Eylül sonrasında yasal­­laş­tırılmış ve daha sağlam te­meller­­de ku­rumlaştırılmıştır. 28 Şu­bat son­­rası, bu anlamda sıradan in­sanlara değil, sol­dan sağa siyasetle ilgile­nen, için­de olan herkese çok ö­nemli gerçek­le­ri öğretmiştir. Örne­ğin, MGK diye bir kurumun varlığı bili­­nir­­­di ama öne­mi ve kararları ü­­zerin­de pek de ciddi durulmazdı. Ke­za, bu ülkenin insan­­ları ve siyaset­çileri­­nin çoğu “Milli Gü­venlik Siyaset Bel­gesi” diye bir dü­­zen­lemenin ol­duğu­nu ve bunun sü­rekli güncelleş­­tiril­diğini 28 Şubat son­­rasında öğren­miştir. Hükümetler değişse de, bu dü­­zenlemenin bütün poli­­­tikala­rın te­melini oluşturduğunun bi­lincine var­mak için MGK’nın böyle bir bel­genin varlığını ve güncellen­diğini a­çıkla­­ması gerekiyordu. (3)

Tam da bu noktada ikinci olguya geçip, AB’nin siyasi yapı ile ilgili so­ru­nunun “Kopenhag Kriterleri” olma­­dığını belirtmemiz gerekiyor. AB kar­şı­­sında bu denli etkin ve örgütlü bir devlet yapısı istemiyor; bütün sorun budur. “Kopenhag Kriterleri”nin sü­­rek­­li ileri sürülmesi, bu etkin ve orga­ni­­­ze yapıyı dağıtmak, etkisizleştir­mek­tir. Bütün AB ülkelerinde MGK’lar, hatta daha da gizli ve etkin “dev­­­let” örgütleri vardı­­r, an­cak AB başın­dan iti­­baren Türkiye’deki MGK’yı “Ko­­­pen­hag Kriterleri”ne aykırı gör­müş­tür.

Sorun şudur; AB siyasi me­kaniz­­ma­ları etkisizleşmiş, emek gücünü, zenginliklerini aracısız olarak kendi­­­ne sunacak ülkeleri üye olarak iste­mek­tedir. AB ortak olmak değil, yö­net­mek istemektedir. Daha so­­mut söy­lenirse, AB üye ülkelerdeki dev­let yapılarını, siyasi mekanizmaları etki­­sizleştirip o ülke yaşayanlarını ve o ülke zenginliklerini kendi siyasi karar mekanizmalarının yönetimine almak is­temektedir. Türkiye’nin var olan devlet yapısı ise böyle bir şeye ke­sin­­likle izin vermemektedir.

Diğer yandan, batma aşamasın­­da olsa dahi, Türkiye ekonomisi ge­rek çapı, gerek kaynakları ve gerek­­se de maddi zemini açısından ger­çekten de büyük boyutlara sahiptir ve bu ekonomi AB tarafından kabul edilip sindirilecek ölçülerin üstün­­de­dir; ağır bir yük olacaktır AB için. So­­run ba­ğımlılık ise, bugün zaten AB tekelleri ile bir kısım işbirlikçi tekeller arasın­da böyle bir ilişki vardır ve “Güm­rük Birliği”nin de yardımıyla de­ğer ak­­tarımı yapılmakta, emper­ya­list sö­­mürü çarkları işlemektedir. Bu çarkı daha hızlı ve daha verimli dön­­­dür­menin başka yolları varken (ör­neğin, Gümrük Birliği bunlardan bi­­ri ola­rak gerçekleşmiştir) Türkiye’yi üye ola­­rak alıp onunla hak-hukuk, or­­taklık tartışması yapmak emperya­­list­ler a­çı­sından tam bir saçmalıktır.

AB’nin Türkiye için giriş kapısına koyduğu kayıtlardan biri de Türkiye’nin askeri gücü ile ilgilidir. Türkiye ordu­­su NATO’da ikinci, dünyada da sa­yılı güç­lü ordulardan biridir. Teknik kapa­sitesindeki sürekli bir gelişimin ya­nında asıl dikkat çeken nokta, savaş tecrübesinde varmış olduğu nok­­ta­dır. Özellikle Kürt ulusal hare­ketine karşı sürdürülen kirli savaşta ka­­za­nı­­lan tecrübe ve edinilen biri­­kim bu or­dunun en güçlü noktasıdır. Ki bunu salt gerilla savaşı konusunda elde e­dilen bir tecrübe olarak ele al­­ma­mak ve küçümsememek gerekir. Kürt halkına ve ulusal hareke­­te karşı salt kontr-gerilla savaşı sür­­dürülme­miştir. Savaş çok boyutlu o­larak e­le alınmıştır ve işgalden işgal yöneti­mi­­ne, çıkarma-indirmeden cep­he sa­­­vaşına kadar her konuda bir tec­­­rübe söz konusudur. (4)

Üst komutasındaki siyasileş­me ile birlikte böyle bir ordu, her yerde ol­du­ğu gibi AB içinde de sorun ola­cak­tır ve AB bunu çok iyi görmek­tedir. Bu orduyu taşeronlaştırma­nın, AB hedefleri doğrultusunda çalıştır­ma­nın yöntemleri bulunmalıdır. Bu yön­­temlerden biri, yukarıda açıkla­­dı­­ğımız MGK konusuna bağlı ola­­rak, ordu üst yönetimi ile siyaset a­rasın­­daki bağları koparmak, orduyu siyasi planda etkisizleştirmektir ve AB bu konudaki “dayatma”sında di­ren­­mektedir, direnmek zorundadır. Ta­­­­şe­ronlaştırma yöntemlerinin ikin­ci­­si ise orduyu küçültmek, profesyo­nel­­leş­tirmektir. Profesyonelleştir­me ise en kaba anlatımla, ordunun kü­çük ama etkili birlikler halinde paralı ör­güt­­lenmelere dönüştürülmesidir. Böy­­le bir dönüşümün ilk göze çar­­pan sonucu elbette ki azalan mas­­raf­l­ar ve daha verimli-etkili bir sa­vaş gücüdür. Ama bugün özellikle Türki­ye için öngörülen profesyonelleş­­me­­nin başka ve daha derin anlam­ları-so­­nuçları da var. Türkiye’de ger­çek­le­şe­cek bir profesyonelliğin ilk sonu­­cu veya ilk adımı gönüllü asker­liğe son vermek olacaktır. Artık as­­kerlik paralı askerliktir. Meraklıların, daha faz­la ve daha kısa sürede pa­ra ka­zanmak isteyenlerin mesleğidir. Bu so­nuçlardan biridir. Ancak asıl he­­­­deflenen sonuçlar ise daha farklı­dır. Pro­fesyonelleşmenin en önemli so­nucu, gönüllü askerliğin hala can­lı tut­tuğu ordu ile halk kitleleri ara­sın­daki bağların koparılmasıdır. Or­du ile halk arasındaki bağların üze­rinde bi­çimlendiği vatan, mil­let, top­rak, kan, şehit, özgürlük, ba­­ğım­sızlık vb. vb. kavramlar yavaş yavaş anlamsız hale gelecektir.

Evet, orduyu profesyonelleştir­mek gerek ama bunun başarılması du­rumunda dahi AB’nin Türkiye’yi ka­bul etmesi şüphelidir, çünkü Türki­ye’yi AB açısından pimi çekilmiş bir el bombası haline getiren başka ö­­­nemli olgular da vardır.

Türkiye’nin, nüfusu, nüfusun ya­pısı-özellikleri açısından AB için bir risk oluşturduğu düşüncesi bilinen bir düşüncedir ve doğrudur. Gerek nüfusunun çokluğu ve artış hızı, ge­rekse de genç nüfus oranıyla Türki­­ye tüm AB ülkeleri açısından hem u­zun va­­dede geleceği tehdit eden bir teh­likedir, hem de kısa vadede bir yük­­tür. Bu nüfusun hareketi ve  bu genç nüfusun girişimciliği, yırtıcı­lığı AB içindeki bir çok dengeyi boza­cak, alt üst edecek bir risk kaynağı­dır. AB’nin hiç­bir ülkesi (en başta da Almanya) böy­­le bir riski göze alacak durumda de­ğildir.

AB’nin Türkiye’ye yaklaşımın­­­da­­ki olumsuzluğu belirleyen önemli bir ol­gu da Türkiye’nin kültürel yapısı­­dır. Evet, Müslümanlık da önemlidir, an­­cak biz kültürel yapının farklılı­­­ğı derken asıl olarak din ayrımını de­ğil, daha farklı kültürel farklılıkları kas­­te­­diyoruz. Bunların başında da, belli bir yoz çevrenin dışında, Türkiye nü­fusunun hala bireyciliğe, bencilli­­ğe dire­­nen bir karakter özelliği sergi­­le­mesi gelmektedir. Dayanışma, ko­lektivizm duyguları hala çok güçlü­dür Türki­­ye’de (en son 17 Ağustos dep­­remi bu­­nu en somut biçimleriyle açığa çı­karmıştır). Bu duyguların güç­lü­lüğü aynı zamanda örgütlen­meye ve bir­­likte tavra yatkınlığın da işaretidir. Bu ise sistemin bireycilik-bencillik te­­melinde biçimlendiği ve örgütlenme, bir­­lik duygularının-a­­lış­kan­lıkları­­nın törpülenip yok edildi­­­­ği bir AB’de is­­tenmeyen, potansiyel tehlike barın­­dı­ran bir olgudur. Bu duy­gu ve alış­­kanlıkları Türkiye oligarşisi tarzıyla sindirmek de AB orta­mında şimdilik mümkün değildir. Ki mümkün olsa da, bu sindirmenin so­­nuçları, tıpkı ülke­mizde olduğu gibi, “şimdilik” olacak­­tır. Daha köklü bir sin­dirme için uzun bir vadeye ve farklı yöntemlere ge­­rek vardır ama bu­­nun için ne AB’nin, ne de Türkiye’nin vakti ve s­abrı var­­dır.

Sonuçta özetlersek, AB böylesi­­ne “fazla”lıkları olan bir Türkiye’yi ü­ye olarak kabul etme riskini göze al­ma durumunda değildir. Ancak AB ay­nı zamanda kendisinden çok u­zak­­ta bir Türkiye’yi de arzu etme­mek­tedir. Üyesi olmayan, ancak ö­­zel bir statüyle ilişki içinde oldu­ğu bir Türkiye AB’nin daha fazla işine gel­mektedir ve AB’nin tüm oyalamaları­­nın amacı budur. Bu oyalama süre­­­cinde Türkiye’yi uygun bir formülle böyle bir statüye razı etmeyi hedef­­le­mektedir.

 


ezik 11.09.2007 12:48:14
Türkiye A­B’yi Neden İstiyor?

Öncelikle cevaplandırılması ge­­reken, tabii ki Türkiye’nin AB’yi iste­yip istemediği sorusudur. Cevap çok açıktır; Türkiye oligarşisi bugün AB’ ye girmek istiyor ama bu girişi “Ko­pen­hag Kriterleri”ne göre değil, “MGK Kriterleri”ne göre yapmak isti­­yor. Bunun da mümkün olmadığını çok iyi biliyor ve bu nedenle kendini boş hayallere kaptırmıyor. Ancak yi­­ne de AB ile ilişkilerini en kârlı duru­ma getirmek için AB üyeliği sürecini bir pazarlık süreci haline getirip ko­­parabildiği kadar taviz koparmaya çalışıyor.

Evet, bugün Türkiye’nin AB üye­­liğinde bu denli ısrar etmesinin nede­­ni budur. AB’yi neredeyse sonuna ka­­dar zorlayan Türkiye, aslında AB üyeliğinin değil, AB ile ikili ilişkile­­­rin pa­zarlığını yapmaktadır. Türkiye’nin AB üyeliğini bu denli ısrarla iste­­me­­si­nin, bütün olanaklarını bu doğrultu­­da seferber etmesinin nedeni bu­dur.

Bu plan ne derece başarıya ula­­şacaktır, bunu zaman gösterecektir. Ancak yine de şu kadarını söyleye­biliriz ki, aksi bir görünüm olmasına, belirleyici durumda olanın AB gibi görünmesine karşın, Türkiye şu an­da belli bir avantaja sahiptir ve özel­­likle 12 Aralık öncesinde ipleri eline ge­çirmiştir.

AB üyeliğinde bu denli, neredey­se saplantı derecesinde ısrar ‘90 son­­­rası dünya değerlendirmesinin so­nucudur. Türkiye ‘90 sonrası dün­­yayı değerlendirmiş ve sosyalist sis­te­min dağılmasından sonra ortaya çı­­kan durumu en iyi biçimde ve so­nuna kadar değerlendirme kararını almıştır.

Bunun nasıl yapılacağı ise sır de­ğildir. Var olan ekonomik-siyasi ko­­şullar Türkiye oligarşisinin bağım­­sız, kendi başına bir güç olarak sah­­neye çıkmasına izin vermemektedir. Her şeyden önce, Türkiye böyle bir yapıya, güce sahip değildir zaten. Ama böyle bir gücün elde edilmesi olmasa da, kendini yaşatmanın bir yolu-yöntemi olarak bölgedeki si­yasi-askeri-stratejik konumunu bir koz olarak kullanmayı seçmiştir. Böl­ge de buna uygundur, çünkü bölge­­nin kaderini belirleme niyeti taşı­­yan farklı güçler vardır ve hemen hep­­si de bu niyetlerinin gerçekleşmesin­­de Türkiye’ye belli bir rol biçmiştir. ABD’sinden Rusya’sına, Çin’inden AB’sine herkes bölgeye Ankara’dan geçerek gidileceğinin bilincindedir ve Türkiye bu olanağı sonuna kadar kullanma yolunu seçmiştir. Bunun na­sıl olacağı konusunda da elinde ta­rihsel bir birikim vardır; klasik Os­­manlı politikasıdır bu: Güçler denge­­­sine oynamak.

Türkiye ‘90 sonrasında giderek o­­turan bir çizgi oluşturmuştur ve bu çizginin temeli, diğer güçleri yanına almadan bir güce karşı çıkmamak­­tır. Diğer bir ifadeyle, bir gücün politi­kalarına direnecek-karşı çıkacak­­san, diğerlerini yanına almalısın. Bu nedenledir ki, Türkiye bölgedeki en çok ittifaka, en çok ikili anlaşma­­ya imza atan ülke durumundadır bu­­gün. Rusya, Çin, AB’yi arkasına al­ma­dan ABD politikalarına karşı çık­ma­yan; ABD, AB, Çin’i yanına al­­madan Rusya’ya; Çin, ABD, Rus­ya’yı yanına almadan AB’ye karşı çık­mayan bir Türkiye vardır artık böl­­gede. Ki bunlar dışında, bir yandan İsrail’le, diğer yandan Suriye ile, ar­ kasından İran’la, Pakistan’la ve ar­kasından Hindistan’la vb. vb yapı­­lan görüşmelerin, anlaşmaların sö­zünü bile etmiyoruz.

Şu ana kadar bu politika belli öl­­çülerde başarıya ulaşmıştır diyebili­riz. Irak, Kıbrıs, AB konularında hala bir direnme gü­­cü taşıyan Türkiye bü­tün bunları izlediği bu çok yönlü po­­li­ti­kaya borçludur. Bu ne zamana ka­­dar sürer denildiğinde ise, Türkiye’nin öyle çok uzun vadeli bir gelece­­ği bu politikayla inşa edebileceği­ni söy­lemek güç. Bugün emperyalist merkezler henüz birbirlerinin güçle­rini tartma-ölç­­me aşamasındalar; kimin neyi ya­­pıp yapamayacağını be­lirlemeye çalışıyorlar. Bunlar belir­len­diğinde, artık birbirine karşı poli­­tikalar daha net ve kesin olacaktır. Bu anlamda da, belirsizliklere oyna­­yan, blöflerle masada kalmaya çalı­­şan Tür­­kiye gibi ülkelerde de net-ke­sin tavırlar takınma zorunluluğu olu­­­şa­­caktır, ki bu aşamadan sonra da çok yönlü politikaların zemini kal­maya­­caktır. Bu aşamaya varmak için de fazla uzun bir zaman gerek­mediği­­ni belirtmemiz gerekiyor.

Sonuç olarak, tekrar AB konusu­na dönersek, Türkiye’nin AB üyesi ol­ması söz konusu değil, bunu her­­kes biliyor. Sorun, AB ile Türkiye a­­ra­­­sında ikili ilişkilerin düzeyini, ko­­şulla­rını belirlemektir ve bugün onun pa­zar­­lığı sürdürülüyor.

Bu pazarlık na­sıl sonuçlanacak, şim­diden bilin­­mez ama herkesin son kozlarını oynadığı günümüz koşulla­rı düşü­nüldü­ğünde fazla beklenme­ye­ce­­ğini söyleyebiliriz.

 Sonuçta, AB ile Tür­­kiye arasında­ki ilişkiler üyelik dı­şında ikili ilişki bi­çiminde inşa edile­cek, başka bir yol görünmüyor ve herkesin istediği de bu...

 


DİPNOTLAR:

(1) Bugün AB denilen oluşumun ilk kuruluş biçimi ve ismi.

(2) Bu AB içinde ikinci İngiltere ol­ma olgusu, genellikle AB içinde ABD’nin bir kolu olma anlamında kul­­la­­nılsa da (ki bunun doğru yönleri vardır), bi­zim burada böyle bir benzet­­­meyi kul­lanmamızın asıl nedeni baş­ka­­dır. İn­gil­tere salt ABD ile ilişki­leri açısın­­dan değil (bu ilişkilerden de kaynaklansa), AB içinde, giriş sü­recinden başlaya­rak her zaman bir özgünlük oluşturmuş­tur. “Güneşin Batmadığı İm­paratorluğun” bugün­­kü mirasçıları hala AB içindeki diğer ülkelerle aynı sta­tüde ol­­ma­yı sindi­­re­­memişçesine, AB’nin tüm uygula­­ma ve kararlarında ekstrem ucu tem­sil etmektedir. AB i­çinde zaten bir Al­man-Fransız kutup­laşması söz ko­­nu­­sudur. İngiltere ise bunların dı­şın­­da ayrı bir kutbu oluşturmaktadır.

(3) Bu noktada, Mesut Yılmaz’ın hak­­kını yememek lazım. Tansu Çil­ler baş­­bakan olur olmaz “Kürt so­rununun çö­­zümünde Bask modelini uygulaya­biliriz.” diye açıklama yap­­tı­­ğında, “Bu ka­dın devletin küçük ki­­tapçığını okumamış, okusa böyle ko­nuşmaz.” gibi­sinden laflar etmiş ve ardından sözü edilen devletin kü­­çük kitapçığını oku­yan Tansu Çiller, Bask modelini öylesi­ne bir örnek gi­bi söylediğini, Türkiye’ de bunun uy­gu­la­namayacağını açıkla­­mıştır. Bu­gün aynı şeylere R.Tayyip Er­doğan nez­­dinde tanık oluyoruz. Seçim sar­­hoş­luğuyla Kıbrıs’ta Belçika mode­li­nin uy­gulanabileceğini söyle­me­si­nin üzerinden (devletin küçük kitap­çı­ğını o­kut­tular mı bilinmez, çün­kü kendisi­nin resmi bir niteliği yok dev­let nezdinde) 24 saat geçme­­den “yok canım, biz öyle demedik” deme­ye baş­­­lamıştır. AKP ve R.T.Erdo­ğan a­­cil olarak aydınlatılmıştı.

(4) Bu noktada, yılda neredeyse 2-3 kez tekrarlanan Irak’a yönelik “sı­nır ötesi operasyon”ların gerçek an­lamı da ortaya çıkmaktadır. Türkiye or­dusu Irak’a salt PKK gerillalarını ko­va­lamak etkisizleştirmek için gir­me­­miş, ay­nı zamanda işgal-yönet­­me, indir­me, saldırı, geri çekilme, cep­­­­he sava­şı vb. yön­temlerin de tec­­rü­besini yap­mış­tır.


nisan 12.09.2007 03:01:41
Istanblue konuyu buraya aldim icerik bakimindan daha uygun diye..


Sayfa: [ 1 ]