|
||
| Avrupa'nın bir ucundaki Türkiye kısa süre önce tartışmalı bir yeni cumhurbaşkanı seçti; kıtanın diğer ucundaysa Britanya Dışişleri Bakanı, Ankara'ya yapacağı ziyaretin hemen öncesinde yazdığı yazıda Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılımının bir mecburiyet olduğu yönündeki görüşünü yineledi. Abdullah Gül'le David Miliband Türkiye'nin AB'ye girmesi gerektiği konusunda hemfikir. Ne var ki bizzat kendi aralarında gösterdikleri şey, Türkiye'nin üyeliğinin taşıdığı zorlukların pratikte aşılması epey güç nitelikler taşıdığı. Gül yemin töreninde yaptığı konuşmada Türkiye devletinin laik geleneğini övdü, fakat bu cumhurbaşkanı seçilmesinin kendilerini o geleneğin koruyucusu olarak görenler (hepsinden öte, tavırlarını yemin törenine katılmayarak gösteren üst düzey askeri kademeler) arasında yol açtığı derin rahatsızlığı gideremedi. Her geri adım AB'yi rahatlatıyor Türkiye'nin yeni cumhurbaşkanı dindar bir Müslüman, eşinin başörtüsü giymesi laiklerde infial yaratıyor ve partisi AKP en radikal anlamıyla 'İslamcı' olmasa da, ilhamını dinden alıyor. Gül'ün meclis tarafından seçilmesi yeni bir anayasal krizin tohumlarını attı ve ordu daha kötü bir krize yol açmayacağını bilse Gül'ün cumhurbaşkanlığını engelleyecekti. Gül siyasi ilerleme konusunda doğru sözler söyledi ve dini-ulusal ayrımcılığı onaylamadığını bir kez daha vurguladı, fakat bütün bunlar olsa olsa Avrupa ülkelerine böyle şeylerin söylenmesine bile gerek olmadığını hatırlatma görevini görüyor. Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu'na başvurusunun gündeme alınmasından bu yana geçen 45 yıl boyunca, 1974'teki Kıbrıs işgali, 1980 askeri darbesi, Kürtler üzerindeki baskılar ve idam cezasının kaldırılmasının uzun süre ertelenmesiyle, kendi davasından geri adımlar attı. Her geri adımda birçok Avrupalı siyasetçinin gizliden gizliye rahat bir nefes aldığını söylemek abartılı olmaz. Bu hazin hikâye, bilhassa Avrupa açısından, bir kötü niyet talimi gibi görülebilir, fakat aslında tam tersi söz konusu. Mesele neredeyse bir sosyal utanç örneği; alalecele yarım ağızla verilen, punduna getirildiğindeyse dönülen sözler. Türkiye'nin üyeliğinin diğer hararetli destekçileri gibi (bunların başında da eski Britanya başbakanı Tony Blair geliyor), Miliband kulağa güzel gelen, ama gerçekte sağlam olmayan savlar kullanıyor. Geçen aralık ayında Blair Türkiye'nin üyeliğinin 'sadece Türkiye'ye saygı göstermek değil, Batı'yla Müslüman dünya arasındaki daha genel ilişkiler ve iki taraf arasında köprüler kurmanın yolu olması bakımından da' önem taşıdığını söylemişti. Şimdi Miliband da, Kaide'nin yönelttiği tehdidi zikrederek bunu çok daha açık bir biçimde telaffuz ediyor. Miliband'a göre cevap gayet açık. Bu tür köprüler kurmak, demokrasiyi Asya'nın batısına yaymak ve köktendinci terörizmle savaşmak... Bunların hepsi son derece arzu edilir hedefler, fakat bunlar 50 yıl önce Roma Anlaşması'yla kurulmasından bu yana AB'nin amacı olmamıştır. Miliband'ın öne sürdüğü bir diğer kötü nokta şu sözlerde yansımasını buluyor: "AB her genişlediğinde bundan daha güçlü, daha kendine güvenli, daha yetkin çıktı." Bu 1980'lere kadar gerçekleşen genişlemeler için doğru sayılabilir, fakat 2004'teki son genişleme dalgası için kesinlikle doğru değil. AB, birliğin bugünkü nüfusunun dörtte birini teşkil eden, ancak ekonomisinin ancak yüzde 5'ini üreten 10 yeni üye kabul etti; bunun ne anlama geldiğini, kutlamalar sonrasında baş ağrısı eşliğinde idrak ettik. Kendini gösteren sorunları görmek için ekonomi doktorası yapmanıza gerek yok. Ve Britanya'nın kişi başına gelirinin onda biri düzeyindeki (ve dahası nüfusu kısa süre içinde Almanya'yı geçecek olan) bir ülkeyi üyeliğe kabul etmenin bizzat AB'nin varlığını tehdit ettiğini görmek için karamsar olmanıza da gerek yok. Sorun Avrupa siyasetinde Fakat en büyük zorluk ekonomik, dinsel, kültürel, hatta coğrafi (bir Fransız siyasetçinin sorduğu gibi: Sınırları Irak'a kadar uzanan bir 'Avrupa' olabilir mi gerçekten?) değil, siyasi. Bundan kasıt Türkiye'nin değil, Avrupa'nın siyaseti. Son derece büyük başarılar kaydetse de, AB'nin bir türlü aşamadığı zayıflığı daima demokratik olmayan bir karaktere sahip olmuştur; siyasi ve idari seçkinler inatçı bir nüfusu daima göz ardı etmiştir. Seçkinlerin imzaladığı anlaşmalar sürekli olarak seçmenlerce (Danimarkalılar Maastricht'i, İrlandalılar Nice'i, Fransızlar ve Hollandalılar anayasayı) reddedilmiştir; seçmenlere doğru kararı verene kadar tekrar tekrar sandık başına gitmeleri söylenmiştir. Ya Türkiye? Miliband, Blair ve bazı Alman ve İspanyol siyasetçilerin Türkiye'nin üyeliğine verdiği sofuca desteğin tam tersine, anketler sıradan Avrupalıların sadece beşte birinin Türkiye'yi AB üyesi olarak görmek istediğini ortaya koyuyor. Belki bir başka köprü kurmayı düşünmenin zamanı -Avrupa içinde, yönetenlerle yönetilenler arasında bir köprü. Radikal/Yorum |
||
|
||
| AB Türkiye’yi Neden İstemiyor? AB’nin Türkiye’yi istemediği açık, ancak neden istemediği konusunda herkes farklı şeyler dile getiriyor. Özellikle de AB içinden o kadar farklı açıklamalar oluyor ki, bu kadar çok farklılığın olmasında dahi bilinçli bir politika aramak gerekiyor. Böylelikle, bir yandan Türkiye’nin alınmayışına oldukça fazla gerekçe yaratılmış olurken, diğer taraftan da, bu gerekçe çokluğuyla bir belirsizlik ortamı oluşturulmuş oluyor. Kimine göre, AB Türkiye’yi dinsel nedenlerle dışarıda tutmaktadır, kimine göre ekonomik nedenlerle, kimine göre siyasal, kimine göre bölgesel, kimine göre stratejik nedenlerle, vb. vb... İşin aslına bakılırsa, ağırlıkları çok farklı olsa da, bütün bu gerekçeler doğrudur, Türkiye’nin AB’ye alınmamasında değişik düzeylerde etkileri vardır. Ancak bizim buradaki amacımız da AB yönetimi gibi bir belirsizlik yaratmak olmadığı için daha somut konuşmak zorundayız. AB Türkiye’yi istemiyor, çünkü Türkiye’nin AB’ye üye olması, son olarak V.G.D’Estaing’in de belirttiği gibi, AB’nin sonu anlamına gelecektir. Burada nasıl sorusuna cevap vermeden önce, Türkiye’nin üyeliği ile sonu gelecek olan AB’nin ne olduğu konusunda bir açıklık sağlamak gerekiyor. D’Estaing’in sözünü ettiği AB “Avrupa Kömür ve Çelik Birliği” (1) olmadığı gibi, 60-70’lerin Ortak Pazar’ı da değildir, 80’lerin Avrupa Topluluğu da. Karşımızda 90 sonrasının dünyasına göre biçimlenmiş, kendine misyon saptamış ve ona göre kendini yeniden tanımlayıp konumlandırmış bir AB vardır. Bu AB artık Avrupa ülkeleri arasında siyasi-ekonomik birliği sağlayarak Avrupa’yı devrim tehlikesine karşı güçlü tutmayı amaçlayan ve eşitlerin bir araya gelmesiyle oluşan bir topluluk değildir. Artık karşımızda kendine ait bir pazarı, nüfuz alanı ve kendi içinde hiyerarşisini oluşturmuş bir emperyalist birlik vardır. Bugünkü AB kendine “ortak” değil, her açıdan (ekonomik, siyasi, askeri, kültürel vb. vb.) denetleyip yönlendirebileceği tabi ülkeler-devletler aramaktadır. Bugünkü AB eşit ortaklardan değil, bir merkez ve çember ülkelerden oluşan, belli bir hiyerarşiye sahip emperyalist bir birliktir. Bu birliğin merkezinde Almanya ve Fransa (İngiltere’yi dışta tutarak) yer almakta, ikinci çemberi ise Benelüks ülkeleri ile İtalya, Avusturya gibi ülkeler oluşturmaktadır. Bunların dışında kalanlar ise, AB’nin ekonomik-siyasi denetimini kabul edenlerdir. Bunların ortaklıklarından değil, göbeklerinden AB’ye bağımlılıklarından söz edebiliriz. Bu bağımlılık da doğrudan AB yönetim organlarına değil, AB merkezinde yer alan güçlü devletlerden birine (Almanya, Fransa gibi) karşı bir bağımlılıktır. Türkiye işte böyle bir yapının hiyerarşisi için, pazarı için, nüfuz alanı için, kısacası bu birliğin her şeyi için “fazla”dır. Bu “fazla”lığı ister yük olarak, isterse de büyüklük olarak görülsün, fark etmez. Yük olarak da, büyüklük olarak da Türkiye AB için gerçekten de fazladır. Önce şu büyüklük olgusunu ele alalım. Ancak hemen başından belirtelim ki, burada ifade ettiğimiz “büyük” olma olgusu oligarşinin sözcülerinin, demagoglarının iddia ettiği türden “büyük” güç olma anlamında bir büyüklük değildir. Bu büyük olmanın ayrıntılarına girdiğimizde konu daha iyi anlaşılacaktır. Birincisi, Türkiye’nin AB’ye giriş amaçlarında bir “büyük”lük vardır. Türkiye, özellikle bugünlerde üyelikleri açıklanan adaylar gibi AB yönetim ve denetimini değil, eşit ortak olma hakkını istemektedir. Bunun anlamı, AB içinde yeni bir İngiltere demektir. (2) Bin yılı aşkın bir devlet deneyimine sahip Türkiye’nin siyasi yapısı-mekanizmaları açısından ele alındığında da, AB’nin üye adaylarda aradığı niteliklere uymayan bir büyüklüğü (köklülüğü) vardır. Siyasi yapı-mekanizmalar, devlet yapısı vb. açısından ele alındığında bazı noktaları özel olarak vurgulamamız gerekiyor. Öncelikle, siyasi yapı ve devlet denildiğinde anlaşılması gereken burjuva siyasetçileri-partiler, meclis vb. değildir. Siyasi yapı ve devlet, vitrini oluşturan bu unsurları da yönlendiren ve yaygın deyimle “derin devlet” diye adlandırılan bir yapıdır. Vitrin ne denli bozuk olursa olsun, arka planda işleri belli bir plan-hedef doğrultusunda yürüten bir mekanizma her zaman vardır. Bu mekanizma özellikle 12 Eylül sonrasında yasallaştırılmış ve daha sağlam temellerde kurumlaştırılmıştır. 28 Şubat sonrası, bu anlamda sıradan insanlara değil, soldan sağa siyasetle ilgilenen, içinde olan herkese çok önemli gerçekleri öğretmiştir. Örneğin, MGK diye bir kurumun varlığı bilinirdi ama önemi ve kararları üzerinde pek de ciddi durulmazdı. Keza, bu ülkenin insanları ve siyasetçilerinin çoğu “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” diye bir düzenlemenin olduğunu ve bunun sürekli güncelleştirildiğini 28 Şubat sonrasında öğrenmiştir. Hükümetler değişse de, bu düzenlemenin bütün politikaların temelini oluşturduğunun bilincine varmak için MGK’nın böyle bir belgenin varlığını ve güncellendiğini açıklaması gerekiyordu. (3) Tam da bu noktada ikinci olguya geçip, AB’nin siyasi yapı ile ilgili sorununun “Kopenhag Kriterleri” olmadığını belirtmemiz gerekiyor. AB karşısında bu denli etkin ve örgütlü bir devlet yapısı istemiyor; bütün sorun budur. “Kopenhag Kriterleri”nin sürekli ileri sürülmesi, bu etkin ve organize yapıyı dağıtmak, etkisizleştirmektir. Bütün AB ülkelerinde MGK’lar, hatta daha da gizli ve etkin “devlet” örgütleri vardır, ancak AB başından itibaren Türkiye’deki MGK’yı “Kopenhag Kriterleri”ne aykırı görmüştür. Sorun şudur; AB siyasi mekanizmaları etkisizleşmiş, emek gücünü, zenginliklerini aracısız olarak kendine sunacak ülkeleri üye olarak istemektedir. AB ortak olmak değil, yönetmek istemektedir. Daha somut söylenirse, AB üye ülkelerdeki devlet yapılarını, siyasi mekanizmaları etkisizleştirip o ülke yaşayanlarını ve o ülke zenginliklerini kendi siyasi karar mekanizmalarının yönetimine almak istemektedir. Türkiye’nin var olan devlet yapısı ise böyle bir şeye kesinlikle izin vermemektedir. Diğer yandan, batma aşamasında olsa dahi, Türkiye ekonomisi gerek çapı, gerek kaynakları ve gerekse de maddi zemini açısından gerçekten de büyük boyutlara sahiptir ve bu ekonomi AB tarafından kabul edilip sindirilecek ölçülerin üstündedir; ağır bir yük olacaktır AB için. Sorun bağımlılık ise, bugün zaten AB tekelleri ile bir kısım işbirlikçi tekeller arasında böyle bir ilişki vardır ve “Gümrük Birliği”nin de yardımıyla değer aktarımı yapılmakta, emperyalist sömürü çarkları işlemektedir. Bu çarkı daha hızlı ve daha verimli döndürmenin başka yolları varken (örneğin, Gümrük Birliği bunlardan biri olarak gerçekleşmiştir) Türkiye’yi üye olarak alıp onunla hak-hukuk, ortaklık tartışması yapmak emperyalistler açısından tam bir saçmalıktır. AB’nin Türkiye için giriş kapısına koyduğu kayıtlardan biri de Türkiye’nin askeri gücü ile ilgilidir. Türkiye ordusu NATO’da ikinci, dünyada da sayılı güçlü ordulardan biridir. Teknik kapasitesindeki sürekli bir gelişimin yanında asıl dikkat çeken nokta, savaş tecrübesinde varmış olduğu noktadır. Özellikle Kürt ulusal hareketine karşı sürdürülen kirli savaşta kazanılan tecrübe ve edinilen birikim bu ordunun en güçlü noktasıdır. Ki bunu salt gerilla savaşı konusunda elde edilen bir tecrübe olarak ele almamak ve küçümsememek gerekir. Kürt halkına ve ulusal harekete karşı salt kontr-gerilla savaşı sürdürülmemiştir. Savaş çok boyutlu olarak ele alınmıştır ve işgalden işgal yönetimine, çıkarma-indirmeden cephe savaşına kadar her konuda bir tecrübe söz konusudur. (4) Üst komutasındaki siyasileşme ile birlikte böyle bir ordu, her yerde olduğu gibi AB içinde de sorun olacaktır ve AB bunu çok iyi görmektedir. Bu orduyu taşeronlaştırmanın, AB hedefleri doğrultusunda çalıştırmanın yöntemleri bulunmalıdır. Bu yöntemlerden biri, yukarıda açıkladığımız MGK konusuna bağlı olarak, ordu üst yönetimi ile siyaset arasındaki bağları koparmak, orduyu siyasi planda etkisizleştirmektir ve AB bu konudaki “dayatma”sında direnmektedir, direnmek zorundadır. Taşeronlaştırma yöntemlerinin ikincisi ise orduyu küçültmek, profesyonelleştirmektir. Profesyonelleştirme ise en kaba anlatımla, ordunun küçük ama etkili birlikler halinde paralı örgütlenmelere dönüştürülmesidir. Böyle bir dönüşümün ilk göze çarpan sonucu elbette ki azalan masraflar ve daha verimli-etkili bir savaş gücüdür. Ama bugün özellikle Türkiye için öngörülen profesyonelleşmenin başka ve daha derin anlamları-sonuçları da var. Türkiye’de gerçekleşecek bir profesyonelliğin ilk sonucu veya ilk adımı gönüllü askerliğe son vermek olacaktır. Artık askerlik paralı askerliktir. Meraklıların, daha fazla ve daha kısa sürede para kazanmak isteyenlerin mesleğidir. Bu sonuçlardan biridir. Ancak asıl hedeflenen sonuçlar ise daha farklıdır. Profesyonelleşmenin en önemli sonucu, gönüllü askerliğin hala canlı tuttuğu ordu ile halk kitleleri arasındaki bağların koparılmasıdır. Ordu ile halk arasındaki bağların üzerinde biçimlendiği vatan, millet, toprak, kan, şehit, özgürlük, bağımsızlık vb. vb. kavramlar yavaş yavaş anlamsız hale gelecektir. Evet, orduyu profesyonelleştirmek gerek ama bunun başarılması durumunda dahi AB’nin Türkiye’yi kabul etmesi şüphelidir, çünkü Türkiye’yi AB açısından pimi çekilmiş bir el bombası haline getiren başka önemli olgular da vardır. Türkiye’nin, nüfusu, nüfusun yapısı-özellikleri açısından AB için bir risk oluşturduğu düşüncesi bilinen bir düşüncedir ve doğrudur. Gerek nüfusunun çokluğu ve artış hızı, gerekse de genç nüfus oranıyla Türkiye tüm AB ülkeleri açısından hem uzun vadede geleceği tehdit eden bir tehlikedir, hem de kısa vadede bir yüktür. Bu nüfusun hareketi ve bu genç nüfusun girişimciliği, yırtıcılığı AB içindeki bir çok dengeyi bozacak, alt üst edecek bir risk kaynağıdır. AB’nin hiçbir ülkesi (en başta da Almanya) böyle bir riski göze alacak durumda değildir. AB’nin Türkiye’ye yaklaşımındaki olumsuzluğu belirleyen önemli bir olgu da Türkiye’nin kültürel yapısıdır. Evet, Müslümanlık da önemlidir, ancak biz kültürel yapının farklılığı derken asıl olarak din ayrımını değil, daha farklı kültürel farklılıkları kastediyoruz. Bunların başında da, belli bir yoz çevrenin dışında, Türkiye nüfusunun hala bireyciliğe, bencilliğe direnen bir karakter özelliği sergilemesi gelmektedir. Dayanışma, kolektivizm duyguları hala çok güçlüdür Türkiye’de (en son 17 Ağustos depremi bunu en somut biçimleriyle açığa çıkarmıştır). Bu duyguların güçlülüğü aynı zamanda örgütlenmeye ve birlikte tavra yatkınlığın da işaretidir. Bu ise sistemin bireycilik-bencillik temelinde biçimlendiği ve örgütlenme, birlik duygularının-alışkanlıklarının törpülenip yok edildiği bir AB’de istenmeyen, potansiyel tehlike barındıran bir olgudur. Bu duygu ve alışkanlıkları Türkiye oligarşisi tarzıyla sindirmek de AB ortamında şimdilik mümkün değildir. Ki mümkün olsa da, bu sindirmenin sonuçları, tıpkı ülkemizde olduğu gibi, “şimdilik” olacaktır. Daha köklü bir sindirme için uzun bir vadeye ve farklı yöntemlere gerek vardır ama bunun için ne AB’nin, ne de Türkiye’nin vakti ve sabrı vardır. Sonuçta özetlersek, AB böylesine “fazla”lıkları olan bir Türkiye’yi üye olarak kabul etme riskini göze alma durumunda değildir. Ancak AB aynı zamanda kendisinden çok uzakta bir Türkiye’yi de arzu etmemektedir. Üyesi olmayan, ancak özel bir statüyle ilişki içinde olduğu bir Türkiye AB’nin daha fazla işine gelmektedir ve AB’nin tüm oyalamalarının amacı budur. Bu oyalama sürecinde Türkiye’yi uygun bir formülle böyle bir statüye razı etmeyi hedeflemektedir. |
||
|
||
| Türkiye AB’yi Neden İstiyor? Öncelikle cevaplandırılması gereken, tabii ki Türkiye’nin AB’yi isteyip istemediği sorusudur. Cevap çok açıktır; Türkiye oligarşisi bugün AB’ ye girmek istiyor ama bu girişi “Kopenhag Kriterleri”ne göre değil, “MGK Kriterleri”ne göre yapmak istiyor. Bunun da mümkün olmadığını çok iyi biliyor ve bu nedenle kendini boş hayallere kaptırmıyor. Ancak yine de AB ile ilişkilerini en kârlı duruma getirmek için AB üyeliği sürecini bir pazarlık süreci haline getirip koparabildiği kadar taviz koparmaya çalışıyor. Evet, bugün Türkiye’nin AB üyeliğinde bu denli ısrar etmesinin nedeni budur. AB’yi neredeyse sonuna kadar zorlayan Türkiye, aslında AB üyeliğinin değil, AB ile ikili ilişkilerin pazarlığını yapmaktadır. Türkiye’nin AB üyeliğini bu denli ısrarla istemesinin, bütün olanaklarını bu doğrultuda seferber etmesinin nedeni budur. Bu plan ne derece başarıya ulaşacaktır, bunu zaman gösterecektir. Ancak yine de şu kadarını söyleyebiliriz ki, aksi bir görünüm olmasına, belirleyici durumda olanın AB gibi görünmesine karşın, Türkiye şu anda belli bir avantaja sahiptir ve özellikle 12 Aralık öncesinde ipleri eline geçirmiştir. AB üyeliğinde bu denli, neredeyse saplantı derecesinde ısrar ‘90 sonrası dünya değerlendirmesinin sonucudur. Türkiye ‘90 sonrası dünyayı değerlendirmiş ve sosyalist sistemin dağılmasından sonra ortaya çıkan durumu en iyi biçimde ve sonuna kadar değerlendirme kararını almıştır. Bunun nasıl yapılacağı ise sır değildir. Var olan ekonomik-siyasi koşullar Türkiye oligarşisinin bağımsız, kendi başına bir güç olarak sahneye çıkmasına izin vermemektedir. Her şeyden önce, Türkiye böyle bir yapıya, güce sahip değildir zaten. Ama böyle bir gücün elde edilmesi olmasa da, kendini yaşatmanın bir yolu-yöntemi olarak bölgedeki siyasi-askeri-stratejik konumunu bir koz olarak kullanmayı seçmiştir. Bölge de buna uygundur, çünkü bölgenin kaderini belirleme niyeti taşıyan farklı güçler vardır ve hemen hepsi de bu niyetlerinin gerçekleşmesinde Türkiye’ye belli bir rol biçmiştir. ABD’sinden Rusya’sına, Çin’inden AB’sine herkes bölgeye Ankara’dan geçerek gidileceğinin bilincindedir ve Türkiye bu olanağı sonuna kadar kullanma yolunu seçmiştir. Bunun nasıl olacağı konusunda da elinde tarihsel bir birikim vardır; klasik Osmanlı politikasıdır bu: Güçler dengesine oynamak. Türkiye ‘90 sonrasında giderek oturan bir çizgi oluşturmuştur ve bu çizginin temeli, diğer güçleri yanına almadan bir güce karşı çıkmamaktır. Diğer bir ifadeyle, bir gücün politikalarına direnecek-karşı çıkacaksan, diğerlerini yanına almalısın. Bu nedenledir ki, Türkiye bölgedeki en çok ittifaka, en çok ikili anlaşmaya imza atan ülke durumundadır bugün. Rusya, Çin, AB’yi arkasına almadan ABD politikalarına karşı çıkmayan; ABD, AB, Çin’i yanına almadan Rusya’ya; Çin, ABD, Rusya’yı yanına almadan AB’ye karşı çıkmayan bir Türkiye vardır artık bölgede. Ki bunlar dışında, bir yandan İsrail’le, diğer yandan Suriye ile, ar kasından İran’la, Pakistan’la ve arkasından Hindistan’la vb. vb yapılan görüşmelerin, anlaşmaların sözünü bile etmiyoruz. Şu ana kadar bu politika belli ölçülerde başarıya ulaşmıştır diyebiliriz. Irak, Kıbrıs, AB konularında hala bir direnme gücü taşıyan Türkiye bütün bunları izlediği bu çok yönlü politikaya borçludur. Bu ne zamana kadar sürer denildiğinde ise, Türkiye’nin öyle çok uzun vadeli bir geleceği bu politikayla inşa edebileceğini söylemek güç. Bugün emperyalist merkezler henüz birbirlerinin güçlerini tartma-ölçme aşamasındalar; kimin neyi yapıp yapamayacağını belirlemeye çalışıyorlar. Bunlar belirlendiğinde, artık birbirine karşı politikalar daha net ve kesin olacaktır. Bu anlamda da, belirsizliklere oynayan, blöflerle masada kalmaya çalışan Türkiye gibi ülkelerde de net-kesin tavırlar takınma zorunluluğu oluşacaktır, ki bu aşamadan sonra da çok yönlü politikaların zemini kalmayacaktır. Bu aşamaya varmak için de fazla uzun bir zaman gerekmediğini belirtmemiz gerekiyor. Sonuç olarak, tekrar AB konusuna dönersek, Türkiye’nin AB üyesi olması söz konusu değil, bunu herkes biliyor. Sorun, AB ile Türkiye arasında ikili ilişkilerin düzeyini, koşullarını belirlemektir ve bugün onun pazarlığı sürdürülüyor. Bu pazarlık nasıl sonuçlanacak, şimdiden bilinmez ama herkesin son kozlarını oynadığı günümüz koşulları düşünüldüğünde fazla beklenmeyeceğini söyleyebiliriz. Sonuçta, AB ile Türkiye arasındaki ilişkiler üyelik dışında ikili ilişki biçiminde inşa edilecek, başka bir yol görünmüyor ve herkesin istediği de bu... DİPNOTLAR: (1) Bugün AB denilen oluşumun ilk kuruluş biçimi ve ismi. (2) Bu AB içinde ikinci İngiltere olma olgusu, genellikle AB içinde ABD’nin bir kolu olma anlamında kullanılsa da (ki bunun doğru yönleri vardır), bizim burada böyle bir benzetmeyi kullanmamızın asıl nedeni başkadır. İngiltere salt ABD ile ilişkileri açısından değil (bu ilişkilerden de kaynaklansa), AB içinde, giriş sürecinden başlayarak her zaman bir özgünlük oluşturmuştur. “Güneşin Batmadığı İmparatorluğun” bugünkü mirasçıları hala AB içindeki diğer ülkelerle aynı statüde olmayı sindirememişçesine, AB’nin tüm uygulama ve kararlarında ekstrem ucu temsil etmektedir. AB içinde zaten bir Alman-Fransız kutuplaşması söz konusudur. İngiltere ise bunların dışında ayrı bir kutbu oluşturmaktadır. (3) Bu noktada, Mesut Yılmaz’ın hakkını yememek lazım. Tansu Çiller başbakan olur olmaz “Kürt sorununun çözümünde Bask modelini uygulayabiliriz.” diye açıklama yaptığında, “Bu kadın devletin küçük kitapçığını okumamış, okusa böyle konuşmaz.” gibisinden laflar etmiş ve ardından sözü edilen devletin küçük kitapçığını okuyan Tansu Çiller, Bask modelini öylesine bir örnek gibi söylediğini, Türkiye’ de bunun uygulanamayacağını açıklamıştır. Bugün aynı şeylere R.Tayyip Erdoğan nezdinde tanık oluyoruz. Seçim sarhoşluğuyla Kıbrıs’ta Belçika modelinin uygulanabileceğini söylemesinin üzerinden (devletin küçük kitapçığını okuttular mı bilinmez, çünkü kendisinin resmi bir niteliği yok devlet nezdinde) 24 saat geçmeden “yok canım, biz öyle demedik” demeye başlamıştır. AKP ve R.T.Erdoğan acil olarak aydınlatılmıştı. (4) Bu noktada, yılda neredeyse 2-3 kez tekrarlanan Irak’a yönelik “sınır ötesi operasyon”ların gerçek anlamı da ortaya çıkmaktadır. Türkiye ordusu Irak’a salt PKK gerillalarını kovalamak etkisizleştirmek için girmemiş, aynı zamanda işgal-yönetme, indirme, saldırı, geri çekilme, cephe savaşı vb. yöntemlerin de tecrübesini yapmıştır. |
||
|
||
| Istanblue konuyu buraya aldim icerik bakimindan daha uygun diye.. | ||