|
||
![]() Amor Fati! Yazgını Sev! Yalnız gidiyoruz artık, çömezlerim! Siz de gidin şimdi, yalnız gidin! Böyle istiyorum ben. Gerçek, size ben salık veririm; ayrılın benden, ve karşı koyun Zerdüşt'e! Daha iyisi; utanç duyun ondan! Aldatmıştır o belki sizi. Bilgi adamı sadece düşmanlarını sevebilmekle kalmamalı, dostlarından da nefret edebilmelidir. Hocasına borcunu iyi ödememiş sayılır insan, sırf öğrenci kalırsa. Ve siz benim çelengimi niye yolmıyasınız? Saygı gösteriyorsunuz bana; ya saygınız çökerse bir gün? Bir heykel altında ezilip kalmıyasınız sakın! İnandığınızı mı söylüyorsunuz Zerdüşt'e? Ama ne önemi var Zerdüşt'ün! Sizler bana inanan kişilersiniz; ama bütün inanan kişilerin ne önemi var! Siz kendinizi henüz aramamıştınız; o zaman buldunuz beni. Böyle yaparlar bütün inananlar; onun için bu kadar azdır önemi bütün inançların. Beni kaybetmenizi ve kendinizi bulmanızı diliyorum şimdi sizlerden; ve ancak hepiniz inkâr ettiğiniz zaman beni, döneceğim sizlere. Gerçekten, başka gözlerle, kardeşlerim, arıyacağım o zaman kaybettiklerimi; başka bir sevgiyle seveceğim o zaman sizleri. Ve bir gün yeniden benim dostlarım olacaksınız, ve bir tek umudun çocukları; o zaman, üçüncü bir kez aranızda olacağım, sizinle kutlamak için büyük öğleyi." Nietzsche, "Zerdüşt Böyle Diyordu" Osman Derinsu Çevrimi *Varoluşu "ferden" yaşadığımız gibi, ölümü de "ferden" tadarız. Hayatımız da, reel alanda sürekli bir "yokoluş", lâkin ruhumuzda duyduğumuz ideal "öz" bakımındansa "sonsuzluk" belirtir diyebiliriz ki, "şuurun kendi özünü isteyişi" olarak hürriyet de "ferden" aranır, yaşanır ve kazanılır. Başka insanlar, içimizdeki sonsuzluğun aynası olarak, bizi bize gösterirler yalnızca; fakat biz olamazlar, duyduklarımızı kendi kalblerinde "aynen" duyamaz, gördüklerimizi "aynen" göremez, düşündüklerimizi akıllarıyla "aynen" düşünemezler. Elimizi tuttuklarından belki daha çok, bizi bizimle yalnız bırakırlar. Çünkü onlar da yalnız, onlar da "tek başına bırakılmış"lardır. Blaise Pascal: "Bizim gibi aciz olan, o yüzden bize medet etmeleri mümkün olmayan dostlarımızın refakatine dayanıp güvenmek tam bir saçmalıktır. Dostlarımızın bize bir yardımı olmayacak. Yalnız başımıza öleceğiz." * Hayreddin Soykan “Öz istenç” sanılan tüm “sanal istemler”i, “hakikat” vaadi ile “hakikati baltalamak” adına ortaya atılan tüm reçeteleri denize atmayan hiçbir yolcu; zincirlerinden azad olup yola düşemedi, çığlık atamadı!Çünkü “Ya ben çığlık atınca…” diye başlayan türlü varsayım, kurgu ve korkularla vurdu hakikatin kıyısına! Rüzgarları denizle kucaklaşamadan, ruhları o kör bedenlerine bir tekme atıp azad olamadan, karaya oturdu gemileri! “Hakikat pusulası”nın tüm kadranlarını bir bir kopardılar o kanlı parmaklarıyla ve en büyük yarayı açtılar kendilerinde, plastik suratlarına bakıp şişinirken kör dev aynalarında… O plastik suratların arasında koptu feryadım, kıyametim! Dev aynalara ardımı dönüp bambaşka aynalara, “ayn”lara koştum telaş, açlık, arayış ve aşkla; “Dev aynalarındaki plastik suratlar değildir aç olduğum! Hakikat aynasındaki akisler! Gözgöze gelmeye hasret olduğum O nazar!” diye yandım yakıldım, acı ve korktuğuna uğramak istemeyen ürkek bir inançla! İnancımı yel alır almaz, ürkek bir ben kaldı geriye. Dizlerim tir tir titredi, avuçlarım sucuk su terledi, kalbim yerinden çıkmacasına salladı bedenimi! Ama cesur olmak geçmedi hiç aklımdan! “Cesur olmalıyım, kahramanca savaşmalıyım!” cümlesini kuramayacak kadar rüzgar oldum çünkü! Resim çizemeyecek, yazı yazamayacak kadar hesapsız, ayarsızdım artık! Hatta kitapsızdım; reçetesiz, pusulasız, dursuz duraksız, sadece rüzgardım artık! Rüzgar! Aklımı alan da oydu ya zaten! Platon’un Akademia’ya yazdırdığı “Matematik bilmeyen giremez!” yazısı değildi kapıdaki! “Aklını aldırmayan giremez! Hesap yurdu değil, hakikat kapısı bu kapı! Burda cesur olunmaz, kahraman olunmaz, büyük olunmaz! Yalnız olunur! Yalnız olunur!” diyordu usulca… İşte buydu büyük sır! Tekrar ettim biteviye; “Burada yalnız olunur! Burada Yalnız olunur…”, “Burada yalnız olunur! Burada Yalnız olunur…” … Ne cesur, ne kahraman, ne büyük! Yalnız ve yalnızca olunur burda!... Yalnız olmak, Yalnız olmak… “Felsefe tek kişilik bir etkinliktir!” tespitini duyduğum an iskankardım ya, sonradan öğrendim bu köprüden cümleten geçilemeyeceğini… “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz…” diyen usta yürek, çözmüş müydü işi? İşte yanlış soru, yanlış harita! Çözenin neyi ne kadar çözdüğü değil ki benim işim! Benim işim yalnız olmak! Yalnız olmak! Birdenbire “biz” olunmuyor! Birdenbire birçok şey oluyor da insan, “biz” olamıyor işte! Cümleten geçilmiyor bu kapıdan! “Önce yalnız olacaksın ve işte ancak o vakit olacaksın!” diyor O! Bu kadar mı zordu bu cümleyi keşfetmek? Bu kadar mı derindeydi bu anahtar? Yalnız olmak… Yalnız olmak... “Bir”e gitmek için önce “bir” olmak gerekmiş! Önce yalnız oldum, “bir” kişi düştüm yola. Ancak “Yalnız olma”yı öğrenince açıldı yol, göründü şen manzara… Sonra “biz”e giden bir anahtar bırakıldı avucuma; aydım şükür ile, huzur ile, selamla! Heeeeyyyy Zerdüşt! Sahi sen neden çıkmıştın dağa? Kente ruhları şen kılan, “kut”layan, Kucaklayan bir “çocuk” çığlığı ile dönmek için mi? Ayten Çalış, Milliyet Blog |
||
|
||
| "yalnız olmak" birlikteliği dahi, yalnızlığı özünden uzaklaştırıyor... | ||
|
||
| *Varoluşu "ferden" yaşadığımız gibi, ölümü de "ferden" tadarız. Hayatımız da, reel alanda sürekli bir "yokoluş", lâkin ruhumuzda duyduğumuz ideal "öz" bakımındansa "sonsuzluk" belirtir diyebiliriz ki, "şuurun kendi özünü isteyişi" olarak hürriyet de "ferden" aranır, yaşanır ve kazanılır. Başka insanlar, içimizdeki sonsuzluğun aynası olarak, bizi bize gösterirler yalnızca; fakat biz olamazlar, duyduklarımızı kendi kalblerinde "aynen" duyamaz, gördüklerimizi "aynen" göremez, düşündüklerimizi akıllarıyla "aynen" düşünemezler. Elimizi tuttuklarından belki daha çok, bizi bizimle yalnız bırakırlar. Çünkü onlar da yalnız, onlar da "tek başına bırakılmış"lardır. Blaise Pascal: "Bizim gibi aciz olan, o yüzden bize medet etmeleri mümkün olmayan dostlarımızın refakatine dayanıp güvenmek tam bir saçmalıktır. Dostlarımızın bize bir yardımı olmayacak. Yalnız başımıza öleceğiz." Bizler yollarımızda yalnızız dostlar! İçimizdeki çokluklardan, başkalarından ve başkalıklardan arındığımız oranda yol alıyoruz. Sonuçta ben'e ulaşabilmek için yalnız yürüyoruz... |
||
|
||
| inanmamak diyince, gerçeklerin/doğruların geçiciliğini değil de sadece geçiciliği bilmek, kalıyor aklımda.. "Hayatımız da, reel alanda sürekli bir "yokoluş" " "ruhumuzda duyduğumuz ideal "öz" bakımındansa "sonsuzluk" belirtir diyebiliriz " "şuurun kendi özünü isteyişi" olarak hürriyet hürriyet bu durumda: geçiciliği bilirken, geçiciliğe karşı koymaktır ibaresi beliriyor aklımda hürriyet her durumda bir savaşa dönüşüyor.. ayık olmayı gerektiriyor. -- isyansa kendine inanmayı gerektiriyor. şuurun isteyişi ise aslında kendini ve özünü yaratan bir isyan oluyor - geçicilik ise hep yerinde oturuyor bence, savaş bitmiyor.. yani sadece başka insanlar tarafından duyumsanamamak değil yada kendinden önce onlara inanıyor olmak değil, ayık kalmanın ve isyan etmenin bir biçimi yalnız kalmak.. farkındalık ve farkındalığın farkındalığı sonsuzdur bu durumda öze gidilir ama ulaşılmaz derim, çünkü varetme son bulmaz.. ve bir de, bu durumda yalnızlık son derece öznel bir şey, "yalnız olma birlikteliği" bana pek anlamlı gelmedi, güneş.. |
||
|
||
| Evet bence de öze ulaşılamaz Ruler, hedef ulaşmak olasa da aslında bir arayıştır bu; son bulmayacak bir arayış... Yetkinleşmek üzere her varılan noktada, noktanın silinmiş olduğunu ve yerini yenilerine bıraktığını farkeder birey. | ||
|
||
| Bir daire çizmektir belki, başladığın noktaya gelirsin nihayetinde ama artık o noktayı biliyorsundur, ve gelmiş olduğunu..
|
||
|
||
"yalnız olmak" birlikteliği dahi, yalnızlığı özünden uzaklaştırıyor... “Yalnızlığın kelimeleri yoktur. O bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir. Ne / neyi / neyle örterse örtsün Her şeyin bir göstereni vardır." Yalnızlığı gösterense her şeydir. Hasan Ali Toptaş farkındalık ve farkındalığın farkındalığı sonsuzdur bu durumda öze gidilir ama ulaşılmaz derim, çünkü varetme son bulmaz.. Farkındalık tek tabirdir. Farkında olduğunu bilip, aslında hiçbirşeyin farkında olmadığını bilmeyen biri sözkonusu değildir. İnsanın ölçütü kendisidir. "Ağaçları görmekten ormanı göremiyordu." gibi... Burada bunu dile getiren ötekidir. Öze ulaşılır ama öz ulaştırılamaz, çünkü özde sanı vardır. |
||
|
||
| Vahdetin simana ereyim dersen Vücudun şehrine gireyim dersen Tüm alemi ayni göreyim dersen Önce kendi özünü bilmen gerek Künh ü kenzin sırrına ermek için Tüm alemi kendinde görmek için Hakk sende olduğun bilmek için Önce kendi özünü bilmen gerek Enel Hakk sırrına erişmek için Tüm varligi bir gözle görmek için Vahdeti vücuda ulaşmak için Önce kendi özünü bilmen gerek Hakki Baba Hakk'ı bileyim dersen Hakk'a Hakk-el yakın olayım dersen Sen kendi kendini bileyim dersen Önce kendi özünü bilmen gerek |
||
|
||
| Adem Oğlu Miskin Adem oğlanı,nefse zebun olmuşdur Hayvan canavar gibi,otlamağa kalmıştır Hergiz ölümün sanmaz,ölesi günin anmaz Bu dünyadan usanmaz,gaflet önin almışdur Oğlanlar öğüt almaz,yiğitler tevbe kılmaz Kocalar taat kılmaz,sarp rüzigar olmuştur Beğler azdı yolundan,bilmez yoksul halinden Çıktı rahmet gölünden,nefs gölüne dalmışdur Yunus sözi alimden,zinhar olma zalimden Korkadurın ölümden,cümle doğan ölmüşdür. Yunus Emre |
||
|
||
| Hakkı sırda sır olanın sor kendisi necidir Aklı mahrum ruhu kanlı her kelâmı acıdır Baba Üryan yana yana der ki aman uzak dur Gönül gözü görmeyenin Allah'ı kıyıcıdır Hal bilmeze yoldaş olmak yola zulüm değil mi Cevreyleyip gönül kırmak dile zulüm değil mi Ömründe bir defa bile gül koklamamışların Bahçıvana saldırması güle zulüm değil mi |
||
|
||
| Ey Balçık Dünya Seni bildim bileli, ey balçık dünya, başıma nice belâlar geldi, nice mihnet, nice dert. Seni sırf belâdan ibaret gördüm, seni sırf mihnetten, dertten ibaret. İsa'nın yurdu değilsin sen, yayıldığı yersin eşeklerin. Nerden tanıdım seni bilmem ki, nerden parçası oldum bu yerin, Bana vermedin bir yudum tatlı su, sofranı yaydın yayalı. Elimi ayağımı bağladın gitti, elimin ayağımın farkına varalı. Bırak da bir ağaç gibi yerin altından çıkarıp ellerimi sevgilinin havasıyla sarmaşdolaş olayım, uzayıp gideyim bâri. Ey çiçek, dedim çiçeğe, dedim, bu küçük yaşta sen, neden ihtiyar oldun bu kadar, dedim, nasıl oldu bu böyle? Çocukluktan kurtuldum, dedi çiçek, sabah rüzgârını tanıyalı, hep yukarlara doğru çıkar yukarlardan gelmiş bir ağaç dalı. Şunu da söyledi çiçek: Madem aslımı tanıdım, madem yersizlik âlemi aslım, artık bana tek bir şey düşecek: Yücelip aslıma gitmek. Sus yerter artık, var git yokluğa haydi, yoklukla yok ol. Git, yokluklardan tanı yokluktan var olanı. Mevlana Celaleddin Rumi |
||