SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => anarşist TEORİLER

Konu: postanarşizme doğru

Sayfa: [ 1 ] 2 3

deniz 27.06.2004 21:37:02
Aşağıdaki yazı http://www.postanarki.net/anasayfa.htm den alınmıştır.

amadeus

.........

POSTANARŞİZMİN SİYASETİ

Saul Newman

Çeviren:Kürşad Kızıltuğ

 

Radikal siyaset son yıllarda bir dizi yeni uğraştırıcı meseleyle, en önemlisi saldırgan, otoriter devletin yeni güvenlik ve biyo-siyaset paradigması içinde tekrar ortaya çıkmasıyla karşı karşıya kalmıştır. “Teröre karşı savaş,” devlet hakimiyeti ilkesinin, yasal kurumlar ve demokratik siyasetlerle kendisine dayatılan geleneksel sınırların ötesine geçerek saldırgan biçimde yeniden savunulabilmesi için en son kılıf olarak hizmet ediyor. Bu, neo-liberal kapitalist küreselleşme projesinin hegemonyası kadar sözüm ona Üçüncü Yol’un ideolojik bulanıklığını da beraberinde getiriyor. Yaklaşık 20 yıl önce Komünist sistemlerin çöküşünün ardından gelen derin hayal kırıklığı radikal Sol için siyasal ve teorik bir boşluğa yol açmıştır. Radikal Sol, genel olarak Aşırı Sağ’ın Avrupa’daki yükselişinin yanı sıra karanlık ideolojik sonuçlarını ancak şimdilerde açık haliyle görmeye başladığımız çok daha gizlice zarar veren “sinsice ilerleyen bir muhafazakarlık” karşısında da etkisiz kalmıştır.

 

1. ANARŞİST MOMENT

Belki de Solun kendisini içinde bulduğu kargaşa yüzünden anarşizme, marksizm karşısında muhtemel bir radikal alternatif olarak son günlerde canlanan bir ilgi var. Hakikaten anarşizm, her zaman için liberalizmle marksizm arasında bir tür ‘üçüncü yol’ olmuştur, ve günümüzde, hem ‘serbest piyasa’ tarzı liberalizme hem de merkeziyetçi sosyalizme duyulan inancın ortadan kalkmasıyla birlikte anarşizmin cazibesi ya da en azından kendisine duyulan ilgi artacak gibi görünüyor. Bu yeniden canlanmanın bir nedeni de aynı zamanda genelde karşı-küreselleşme olarak adlandırılan hareketin dikkat çekmesidir. Bu hareket, -şirket açgözlülüğünden [ekolojik ç.n.] çevrenin küçük düşürülmesine ve genetik olarak değişikliğe uğratılmış gıdalara kadar- neo liberal küreselleşmenin tüm kendini ortaya koyma biçimleriyle mücadele eder. Değişik konular ve siyasal kimlikler çokluğunu bir araya getiren geniş bir toplumsal protesto gündemi çevresinde temellenir. Bununla birlikte, burada tanık olduğumuz şey açıkça -Batılı liberal toplumlarda genel olarak yaygın olan partikülarize kimlik siyasetlerinden, bir o kadar da eski usul marksist sınıf savaşımı siyasetinden esaslı biçimde farklı olan- yeni bir radikal siyaset biçimidir. Karşı küreselleşme hareketi bir yandan çeşitli kimlikleri genel bir savaşım etrafında birleştirir; ne var ki bu ortak zemin önceden belirlenmiş, ya da belirli sınıf çıkarlarının önceliği üzerine temellendirilmiş değildir, fakat daha ziyade bizzat savaşımın kendisi sürerken olumsal bir biçimde ifade edilmiştir. Bu hareketi radikal yapan, tahmin edilemezliği ve belirlenemezliğidir -bu yolla, başka türlü genel içinde önemsiz kalan değişik kimliklerle gruplar arasında umulmadık bağlantılar ve birleşmeler oluşturuluyor. Oysa bu hareket, katılımcılarının kimliklerinin oluşturduğu ortak bir özgürleştirici ufku yürürlüğe koyması anlamında evrensel olsa da, farkı yadsıyan ve diğer savaşımları proletaryanın merkezi rolüne -ya da daha kesin söylemek gerekirse Partinin öncü rolüne- göre tali hale getiren marksist savaşımların sahte evrenselliğini reddeder.

Merkeziyetçi ve hiyerarşik siyasetin bu reddi, farklı kimliklerle savaşımların çoğulluğu karşısında bu açıklık, karşı küreselleşme hareketini bir anarşist hareket haline getiriyor. Yalnızca içinde anarşist grupların göze çarpmasından ötürü anarşistik değil; bundan çok daha önemlisi, karşı küreselleşme hareketi, bilinçli olarak anarşist olmasa da, kendi -merkezsiz, çoğulcu, demokratik- yapısı ve örgütlenmesi[1] ile aynı zamanda kendi kapsamı içinde de anarşistik olan bir siyaset biçimini somutlaştırıyor. Tıpkı Bakunin ya da Kropotkin gibi klasik anarşistlerin, devrimci mücadelenin sanayi proletaryasının sınıf çıkarlarıyla sınırlandırılamayacağı, ve köylülere, lümpen proletaryaya ve déclassé* entelektüellere açık olması gerektiği hususunda marksistler karşısında ısrarcı olmaları gibi, çağdaş hareket de geniş bir savaşımlar, kimlikler ve çıkarlar dizisi içeriyor -sendikalar, öğrenciler, çevreciler, yerli gruplar, etnik azınlıklar, barış eylemcileri, böylece uzayıp gidiyor.

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe gibi post-marksistlerin belirttiği gibi, radikal siyasal ufka bundan böyle proletarya ve onun kapitalizme karşı mücadelesi hakim olamaz. Artık marksist sınıf savaşımı kategorisine uymayan -siyahlar, feministler, etnik ve cinsel azınlıklar gibi- yeni toplumsal hareketlerle kimlikler dizisine işaret ederler: “İşçilerin ‘sınıf’ savaşımları olarak düşünülen mücadelelerinden farklılaşmaları, tümünün ortak paydası olabilir.[2]” Sınıf bundan dolayı artık radikal siyasal öznelliğin kendisi yoluyla tanımlandığı merkezi kategori değildir. Dahası, çağdaş siyasal mücadeleler artık kapitalizme karşı mücadele ile belirlenmiyor, daha ziyade yeni tahakküm alanlarına işaret edip yeni uzlaşmaz karşıtlık arenalarının -ırkçılık, özelleştirme, işyerindeki gözetim, bürokratikleşme, vs. -altını çiziyorlar. Laclau ve Mouffe’un belirttiği gibi bu yeni toplumsal hareketler, marksist paradigmanın sandığı gibi sırf ekonomik sömürüye karşı değil, her şeyden önce tahakküme karşı savaşımlardır: “Bu hareketlerin yenilikçi yönlerine gelince, bu onlara, yeni tabi kılma biçimlerini sorunlaştırmaları gerçeği sayesinde bahşedilmiştir.[3]” Yani bunlar anti-otoriter -belirli iktidar ilişkilerinde iki taraflılığın eksikliğine karşı çıkan- savaşımlardır. Burada ekonomik sömürü daha genel -cinsel ve kültürel tabi kılma biçimlerini de içerebilen- tahakküm sorunsalının unsuru olarak görülebilir. Bu anlamda denilebilir ki bu savaşımlar ve uzlaşmaz karşıtlıklar çağdaş siyasetteki anarşist bir momente işaret ediyorlar.

Post-marksistlere göre çağdaş siyasal koşullar bundan böyle, sadece marksist teoride merkezi öneme sahip olan teorik kategorilerle, paradigmalarla açıklanamaz. Marksizm, kavramsal açıdan kendi sınıf özcülüğü ve ekonomik belirlenimciliği tarafından sınırlandırılmıştı; ki bu belirlenimciliğin sonucu da siyasalın, kapitalist ekonomi ve evrensel özgürleştirici özne olarak düşünülen şeyin diyalektik tezahürü tarafından kesinlikle belirlenen bir mekana indirgenmesiydi. Yani marksizm, siyasalı daima sınıfsal ve ekonomik yapıların üstyapısal sonucu olarak gördüğünden, onu kendi açısından tümüyle özerk, kendine özgü ve olumsal bir alan olarak anlamaya yeterli değildi. Bu yüzden, siyasetin analizi kapitalizmin analizine göre ikincil hale gelmiştir. Bundan dolayı, marksizmin, açıkça sınıfa dayanmayan ve artık ekonomik meseleler etrafında toparlanmayan siyasal yapılar üzerine hiçbir teorik kazanımı yoktur. Marksist projenin -devlet iktidarı ve otoritesinin kitlesel ölçekte kalıcılaşması ve merkezileşmesiyle doruğuna çıkan- feci hatası, siyasal alanın önemini ve özgüllüğünü ihmal etmiş olduğunu gösterdi. Buna zıt şekilde, çağdaş post-marksistler -sınıf dinamiği ve kapitalist ekonomik işleyiş tarafından belirlenmek yerine, kökten biçimde olumsal ve belirsiz olan- özerk bir alan olarak görürler ve siyasalın önceliğini savunurlar.

Bu durumda şaşırtıcı olan, post-marksist teorinin, tümüyle özerk bir siyasal alanı kavramlaştırmakta klasik anarşizmin can alıcı önemdeki katkısını fark etmemiş olmasıdır. Hakikaten anarşizmi karakterize eden ve marksizmden farkını ortaya koyan, tam olarak siyasalın önceliği ve kendine özgülüğü üzerindeki bu vurgusudur. Anarşizm, marksizmin devlet iktidarı sorunu hakkındaki teorik kör noktasını açığa çıkararak, radikal sosyalist bir eleştirisini sunmuştur. Siyasal iktidarı sınıfsal durumdan türeyen bir şey gibi gören marksizmden farklı olarak Mihail Bakunin gibi klasik anarşistler, devletin sosyalist devrimin önündeki esas engel olarak görülmesi gerektiği, ve hangi biçimi alırsa alsın, hangi sınıf tarafından denetlenirse denetlensin baskıcı olduğu gerçeğinin değişmeyeceği üzerinde ısrar ederler: “Onlar (Marksistler) despotizmin Devletin biçiminde değil ama tam da Devlet ve siyasal iktidar ilkesinin kendisinde ikamet ettiğini bilmiyorlar.[4]” Başka bir deyişle tahakküm, -devrimin ilk eylemi olarak yok edilmesi gereken, iktidarın özerk bir yerini ya da mekanını oluşturan- devletin tam da bu yapısının ve mantığının içinde varolur. Anarşistler, Marks’ın bu alana yönelik ihmalinin, devrimci siyaset için felaket getirici sonuçları olduğuna -Bolşevik Devrimiyle de tümüyle kanıtlanmış olan, kesin doğruluktaki bir kestirimle- inandılar. Anarşistlere göre merkezi siyasal iktidar kolaylıkla alt edilemez, ve kesin bir dikkat gösterilmezse daima yeniden onaylanma tehlikesi vardır. Anarşizmin teorik yeniliği bu nedenle, iktidar analizini marksizmin indirgemeci paradigmasının ötesine götürmüş olmasında yatar. Anarşizm, marksist teori tarafından ihmal edilmiş olan, otorite ve tahakkümün gerçekleştiği başka yerleri de -örneğin Kilise, aile ve ataerkil yapılar, hukuk, teknoloji ve ayrıca marksist devrimci Partinin kendi yapısı ve hiyerarşisi- işaret etmiştir.[5] Anarşizm siyasal iktidarın analizi için yeni teorik araçlar sunmuş, bu sayede, siyasal mekanın devrimci mücadele ve uzlaşmazlığın belirli bir alanı olarak gelişmesini sağlamıştır, ki bundan böyle siyasal olan safi ekonomik çıkarlara göre ikincil hale getirilemesin.

Anarşizmin radikal siyasete katkısı, özellikle de mevcut post-marksist projelere yakınlığı göz önünde tutulduğunda, çağdaş radikal teorinin bir parçasını oluşturan bu devrimci gelenek hakkında tuhaf bir suskunluk olduğu görülür. Bununla birlikte, çağdaş teorinin anarşizmin müdahalesini hesaba katması gerektiği kadar anarşizmin kendisinin de çağdaş teorik perspektiflerle, özellikle de söylem analizi, psikanaliz ve postyapısalcılıkla ortaklaşarak büyük kazanımlar elde edebileceğini belirtmek isterim. Belki de, Noam Chomsky, John Zerzan, Murray Bookchin gibi kimi etkili modern anarşist düşünürlerin müdahalelerine rağmen, günümüz anarşizminin teoriden çok eylemle ilgili olduğunu söyleyebiliriz.[6] Eylemdeki anarşiyi, siyasi manzaramızı karakterize eden yeni toplumsal hareketler içinde gördüğümüzü zaten belirtmiştim. Bununla beraber, anarşist momenti yükselten mevcut koşullar -mücadelelerin, öznelliklerin ve iktidar mekânlarının çoğullaşması- aynı zamanda da anarşist teorinin başlıca çelişkilerinin ve sınırlarının altını çizen koşullardır. Anarşist teori hâlâ -akılcı insan öznesine dair özcü kavramlarıyla, bilime ve nesnel tarih yasalarına duyulan pozitivist inançla- büyük ölçüde Aydınlanma hümanizmi paradigmasına dayanmaktadır. Tıpkı marksizmin kendi sınıfsal ve ekonomik belirlenimci kategorilerinin yanı sıra tarihsel gelişmeye dair diyalektik görüşüyle siyasal açıdan sınırlı olması gibi, anarşizmin de Aydınlanma hümanizminin özcü ve akılcı söylemlerine epistemolojik açıdan demir atması yüzünden sınırlandığını söyleyebiliriz.

 

2. TOPLUMSALIN YENİ PARADİGMALARI: POSTYAPISALCILIK VE SÖYLEM ANALİZİ

Modernlik söylemleri üzerine eleştirel bir bakış açısı -Jean François Lyotard’ın ortaya koyduğu gibi “büyük anlatılara kuşku duymak”- olarak düşünebileceğimiz postmodernlik paradigması, Aydınlanma hümanizmi paradigmasının yerini almıştır.[7] Başka bir deyişle, postmodern durumun sorunlaştırdığı şey tam olarak Aydınlanma hümanizminden türetilmiş akılcı ve ahlakçı çerçevelerin evrenselliği ve mutlaklığıdır. Tam da, bu olduğu gibi kabul ettiğimiz -örneğin bilime duyduğumuz inanç gibi- fikirlerin maskesini, onların keyfi niteliklerini ve öteki söylemler ile bakış açılarını şiddetli biçimde dışlayarak nasıl kurulduklarını göstermek suretiyle düşürür. Postmodernizm aynı zamanda öznellik ve toplumla ilgili -ancak dinin ve ideolojinin irrasyonel gizemleştirmeleri defedildiğinde ortaya çıkabilen; asıl ve değişmez hakikatin, kimliklerimizin ve toplumsal varlığımızın temelinde bulunduğuna dair değişmez inanç gibi- özcü fikirleri de sorgular. Bunun yerine postmodernizm, kimliğin değişken ve olumsal tabiatını -deneyimlenebilme ve anlaşılabilme yollarının çokluğunu- vurgular. Dahası tarih, -örneğin diyalektikte olduğu gibi- akılcı bir mantığın ya da özcü bir hakikatin açılması olarak anlaşılmak yerine, postmodern bakış açısından, kökeni ya da amacı olmayan gelişigüzel rastlantılarla olumsallıkların bir dizisi olarak görülür. Postmodernizm bu yüzden kimliğin kararsız ve çoğul oluşu, toplumsal gerçekliğin inşa edilmiş niteliği, farkın mukayese edilemezliği üzerinde durur.

Postmodernlik sorununa bağlanan birkaç çağdaş eleştirel teorik strateji vardır, ve ben bunun günümüzün radikal siyaseti açısından çok önemli sonuçları olduğunu düşünüyorum. Bu stratejiler postyapısalcılığı, ‘söylem analizini’ ve post-marksizmi de içine almalı. Felsefe, siyaset teorisi, kültürel çalışmalar, estetik ve psikanaliz gibi farklı alanlar çeşitliliğinden kaynaksalar da genel olarak toplumsal gerçekliğin söylemsel kavranışını paylaşırlar. Yani, toplumsal ve siyasal kimliklerin söylem ve iktidar ilişkileri tarafından inşa edilmiş olduğunu, ve bu bağlamın dışında anlaşılır hiç bir manâsı olmadığını düşünürler. Bunun da ötesinde, bu bakış açıları dünyanın yapısal belirlenimci kavranışının ötesine geçip, bu yapının kendisinin belirlenemez olduğunu, bunun yanı sıra çoklu eklemlenme biçimlerine işaret ederler. Buradan çıkarılabilecek pek çok kilit teorik sorunsal vardır, bunlar yalnızca çağdaş siyasal alan için merkezi öneme sahip olmakla kalmayıp aynı zamanda anarşizm için de önemli sonuçlara sahiptirler.

A) Toplumsalın Anlaşılmazlığı. Toplumsal-siyasal alan eklemlenmelerin, uzlaşmazlıkların ve ideolojik art niyetliliklerin çok sayıda katmanıyla karakterize olur. Yorumun ve ideolojinin ötesinde bulunan nesnel bir hakikatten ziyade, yalnızca toplumsalın birbiriyle çatışan ifadeleri vardır. Bu, Althusserci (ve asıl olarak Freudcu) üst belirleme ilkesinden türer -ki buna göre anlam asla nihai olarak sabit değildir, simgesel yorumların çoğulluğuna yol açar. Slavoj Zizek, bir Winnebago kabilesinin üyeleri arasında binaların uzamsal konumlanışının farklı algılanışlarına dair Claude Levi Strauss’un tartışmasından hareketle söylemsel işleyişin ilginç bir örneğini sunar. Kabile, bize söylendiğine göre, iki gruba ayrılmış -‘yukarıdan olanlar’ ve ‘aşağıdan olanlar.’ Her gruptan birer kişiden kendi köyünün planını kumun yahut bir parça kağıdın üzerine çizmesi istenmiş. Sonuçta her grubun temsilleri arasında radikal bir fark ortaya çıkmış. ‘Yukarıdan olanlar’ köyü iç içe eş merkezli halkalar dizisi halinde, merkezinde bir grup halkayla bunun etrafında kümelenmiş uydu halkalar dizisi olarak çizmiş. Bu, toplumun üst sınıflar gözündeki ‘muhafazakâr-birlikçi’ imgeye karşılık geliyor olsa gerek. ‘Aşağıdan olanlar’ da köyü bir halka olarak çizmiş, fakat ortasından geçen bir çizgiyle açıkça iki uzlaşmaz yarıya bölünmüş olarak –bu da aşağı sınıflar gözündeki ‘devrimci-uzlaşmaz’ görünüme karşılık geliyor olmalı. Zizek bunu şöyle yorumluyor:

(...) tam da iki göreli algıya doğru [bu] yarılma bir sabite, -binaların nesnel, ‘fiili’ düzenlenişine değil, buna karşılık travmatik bir çekirdeğe, köyün sakinlerinin simgeleştirmeye, açıklamaya, ‘içselleştirmeye,’ terimlere dökmeye yeterli olmadıkları temeldeki bir uzlaşmazlığa- topluluğun uyumlu bir bütünlük oluşturacak şekilde kendisini dengelemesinden alıkoyan, toplumsal ilişkilerdeki bir dengesizliğe yönelik gizli bir gönderme olduğu anlamına geliyor.[8]

Bu iddiaya göre, toplumsal nesnellik ya da bütünsellik hakkındaki anarşist düşüncenin sürdürülmesi olanaksızdır. Toplumsal temsil düzeyinde daima bu bütünselliğin simgesel tutarlılığının altını oyan bir uzlaşmazlık vardır. Toplumsal hakkındaki farklı bakış açıları ve çatışan yorumlar, sırf özneyi toplumun hakikatini kavramaktan alıkoyan ideolojik bir çarpıtmanın sonucu olarak görülemezler. Buradaki asıl önemli nokta, toplumsal yorumlardaki bu farkın -uzlaşmazlıkların bu mukayese edilemez alanının- bizzat toplumun hakikati olmasıdır. Başka bir deyişle, buradaki çarpıtma ideoloji düzeyinde değil, fakat bizzat toplumsal gerçeklik düzeyindedir.

cool Öznenin Belirlenemezliği. Nasıl ki toplumsalın kimliği belirsiz olarak görülebiliyorsa öznenin kimliği de aynı şekilde görülebilir. Bu birkaç farklı teorik yaklaşımdan kaynaklanır. Gilles Deleuze ve Felix Guattari gibi postyapısalcılar, öznelliği, sabit ve kararlı bir kimlik olarak değil, farkların çoğullaşmasına yol açan bir içkinlik ve oluş alanı olarak düşünmeye çalıştılar. Öznenin varsayılan birliği, diğer toplumsal kimlikler ve düzenlemelerle oluşturduğu heterojen bağlantılar yoluyla kararsızlaştırılır.[9] Lacancı psikanalizde öznellik sorununa farklı bir yaklaşım bulunabilir. Burada öznenin kimliği, Jacqués Lacan’ın object petite a dediği şeyden -arzunun kayıp nesnesi- ötürü daima bir eksiklik ya da yokluktur. Kimlikteki bu eksiklik dışsal simgesel düzende de kayıtlıdır, özne bu simgesel düzen yoluyla kavranılır. Özne, dilin yapısıyla girdiği etkileşim yoluyla kendisini tanımaya çalışır; bununla beraber bu yapının kendisi de bir eksikliktir, zira kesin olan bir öğe -Gerçek- vardır ki simgeselleştirmeden kaçar.[10] Bu iki yaklaşımda açık olan, öznenin bundan böyle tamamlanmış, tek parça, bir öz yoluyla sabitleştirilmiş kendine yeterli bir kimlik olarak görülemeyeceğidir -buna karşın olumsal ve kararsız bir kimliğe sahiptir. Bu yüzden siyaset, artık tümüyle sabit kimliklere dair akılcı iddiaları ya da temeldeki bir insan özüne dair devrimci iddiayı esas alarak kurulamaz. Siyasal kimlikler daha ziyade belirsiz ve olumsaldır -ve bu kimliğin tam olarak nasıl tanımlanacağı hakkında farklı ve genellikle uzlaşmaz olan mücadeleler çokluğuna yol açabilir. Bu yaklaşım, öznelliği evrensel insan özünün, akılcı ve ahlakçı niteliklerin üzerinde temellendirilmiş olarak gören anarşist öznellik anlayışının soruşturulmasını ister. [11]

C) Öznenin İktidarla Suç Ortaklığı. Öznenin statüsü, iktidar ve söylemle ilişkilerindeki sonuçları yoluyla daha da sorunlu hale gelmiştir. Bu, öznelliğin iktidar/bilgi pratikleri ve söylemsel rejimler tarafından çok sayıda inşa edilme yolunu gösteren Michel Foucault tarafından kapsamlı bir şekilde keşfedilmiş bir meseledir. Hakikaten, kendimizi, belirli nitelikler ve kapasitelerle kendini bilen bir özne olarak görme biçimimiz, çoğunlukla bizi baskı altına alan iktidar pratikleriyle suç ortaklığımıza dayanır. Bu, özerk, akılcı insan öznesi kavramıyla bu kavramın radikal bir özgürleşme siyasetindeki statüsünü kuşkulu hale getirir. Foucault’nun dediği gibi, “bizim için tanımlanan, bizleri özgür olmaya davet eden insan, kendisinden çok daha derinde bulunan bir tâbi oluşun zaten kendi içindeki sonucudur.[12]” Bunun anarşizm açısından bir kaç büyük sonucu var. Birincisi, –anarşistlerin inandığı gibi- sahip olduğu doğal insani özü, iktidarın baskısı altında tutulan bir öznenin varlığından ziyade öznelliğin bu biçimi iktidarın bir sonucudur. Yani bu öznellik, kendisini baskı altındaki bir öze sahip olarak görecek şekilde üretilmektedir -öyle ki özgürleşmesiyle tahakkümün devamı birlikte gerçekleşir. İkincisi, anarşizmin merkezindeki bu evrensel insan öznesine ilişkin söylemsel figürün kendisi de, bireyin normalleştirilmesini ve kendisine uymayan öznellik biçimlerini dışlamayı hedefleyen bir tahakküm düzeneğidir. Hümanist insan figürünün gerçekte Tanrı imgesinin tersyüz edilmesi olduğunu, bireyi ve farkı yadsımakta ideolojik olarak aynı işi gördüğünü ortaya koyan Max Stirner, bu tahakkümün maskesini düşürmüştür.

D) Soybilimsel Tarih Görüşü: Burada, temeldeki bir yasanın açınımı olarak tarih görüşü, kopuşların, kırılmaların ve süreksizliklerin vurgulanması lehine reddedilir. Tarih, Hegel’in diyalektiğindeki gibi evrensel bir mantığın ifadesi olarak değil bir uzlaşmazlıklar, çokluklar dizisi olarak görülür. “Zamansız ve özsel bir sır” yoktur tarihte, fakat yalnızca, Foucault’nun dediği gibi, “tehlikeli tahakküm oyunları vardır.[13]” Foucault, Nietzscheci soybilimini, çatışmaların, uzlaşmazlıkların, tarihin peçesi ardındaki “söylenmemiş savaşım”ın maskesini düşürme projesi olarak görür. Soybilimcinin rolü, “kurumlar ve yasakoyucu görünüşü altındaki gerçek mücadelelerin, üzeri örtülmüş zafer ya da yenilgilerin, yasanın kuralları üzerindeki kurumuş kanın unutulmuş geçmişini uyandırmaktır.[14]” Öylece kabul ettiğimiz, ya da doğal ve kaçınılmaz olarak gördüğümüz kurumlar, yasalar ve pratiklerde, şiddetli mücadelelerin yoğunlaşması ve bastırılmış uzlaşmazlıklar bulunur. Örneğin Jacqués Derrida, Yasanın otoritesinin, itiraf edilmemiş şiddet tavrının (jestinin) kurumlaşmasına dayandığını göstermiştir. Yasa, onu önceden var eden bir şeyin üzerinde temellenmelidir, ve bu yüzden de temeli tanım gereği yasadışıdır. Yasanın varlığının sırrı, bundan ötürü bir tür itiraf edilmemiş yasadışılıktır, Yasanın gövdesini var eden ve artık kendi simgesel yapısı içinde gizli kalan bir kökensel suç ya da şiddet eylemidir.[15] Başka bir deyişle, toplumsal ve siyasal kurumlarla kimliklerin, doğal kökenlere değil siyasal -yani, uzlaşmaz- kökenlere sahip olduklarını görmek gerekir. Bu siyasal kökenler, psikanalitik anlamda bastırılmışlardır -yani, bütünüyle ortadan kaldırılmak yerine ‘başka bir yere yerleştirilmişlerdir,’ ve bu kurumların anlamlarıyla söylemler birbirleriyle rekabet ettikleri her seferinde daima yeniden canlandırılabilirler.[16] Anarşizm bir yandan siyasal otoriteye yönelik bu yapısökümcü bağlanmayı paylaşsa da -mesela, devlete dair toplumsal sözleşme teorisini reddetmiştir- yine de diyalektik tarih görüşünü onaylar. Toplumsal ve siyasal gelişim, akla uygun bir toplumsal öz ile değişmez doğa ve tarih yasalarının açınımı tarafından belirlenmiş olarak düşünülür. Sorun şu ki eğer bu değişmez yasalar devrimci mücadelenin koşullarını belirliyorsa, o zaman siyasal olanı olumsal ve belirsiz olarak görmek için çok az sebep kalır. Üstelik, soybilimsel eleştiri ‘doğal’ kurumlara ve ilişkilere kadar da genişletilebilir, halbuki anarşistler, siyasal iktidar düzeninin muhalifi olarak görülür. Çünkü soybilim, tarihi, temsiller çatışması ve kuvvetler uzlaşmazlığı olarak görür, ki burada iktidar ilişkileri kaçınılmazdır, bu her kimliği, yapıyı ya da kurumu kararsız hale getirir –bir devrim sonrası anarşist toplumda var olabileceklerin bile.

Postyapısalcılık/söylem çözümlemesinin bu başlıca dört sorunsalı, bu nedenle anarşist teori için temel sonuçlara sahiptir: eğer anarşizm günümüzde teorik olarak etkili olacaksa, eğer günümüz siyasal mücadelelerine ve kimliklerine tümüyle bağlanacaksa, o halde içinde ifadesini bulduğu Aydınlanmacı hümanist çerçeveden –onun özcü söylemlerinden, toplumsal ilişkilere dair pozitivist kavrayışından ve diyalektik tarih görüşünden- kaçınmalıdır. Bunun yerine, tarihin olumsallığını, kimliğin belirsizliğini, toplumsal ve siyasal ilişkilerin uzlaşmaz niteliğini tümüyle savunmalıdır. Başka bir deyişle, anarşizm, siyasal boyutun, içerdiği mantıksal sonuçlarından bağımsız olduğuna dair kendi iç görülerini takip etmeli -ve siyasalı, diyalektik uzlaşmaya ve toplumsal uyuma dair hiçbir güvencenin bulunmadığı, kurucu öğelerinin belirsizlik, olumsallık ve uzlaşmazlık olduğu açık bir alan şeklinde görmelidir.

 

3. POSTANARŞİST SORUNSAL

Postanarşizm bu nedenle, postyapısalcılık/söylem çözümlemesinden elde edilen iç görülerinin uygulanması ve geliştirilmesi sayesinde anarşist teorinin özcü ve diyalektik olmayan çizgiler doğrultusunda gözden geçirilmesi girişimi olarak düşünülebilir. Bu, anarşizmde yenilikçi ve ufuk açıcı olarak gördüğüm şeyi -kelimenin tam anlamıyla özerkliğin ve siyasal alanın özgüllüğünün teorileştirmesi ile siyasal otoritenin yapısökümcü bir eleştirisini- kışkırtmak içindir. Keşfedilmesi gereken, anarşist teorinin ışık altına yatırılması gereken bu çok önemli yönleriyle bunların sonuçlarıdır. Anarşizmin bu yönleri, başlangıçta ortaya çıkmalarını mümkün kılan, ancak bugün için sınırlayan epistemolojik koşullarından kurtarılmalıdır. Böylece postanarşizm klasik anarşizme bir kurtarma işlemi uygular, bir yandan siyasalın özerkliği hakkındaki esas iç görülerini çekip çıkarmaya çalışır öbür yandan da bunun çağdaş radikal siyaset açısından sonuçlarını keşfe çıkar.

Bu postanarşist müdahalenin harekete geçirici dürtüsü, yalnızca anarşist teorinin in nuce* postyapısalcı olmakla kalmayıp, postyapısalcılığın kendisinin de in nuce anarşist olduğuna dair sezgimden kaynaklanıyor. Başka bir deyişle anarşizm, öne sürdüğüm gibi, marksizmin ekonomik indirgemeci çerçevesinin ötesine geçerek, iktidarla tahakkümün çok yönlü mekanlarıyla birlikte siyasalın özerkliğinin, ve yanı sıra direnişin çok yönlü kimlikleriyle mekanlarının (devlet, kilise, aile, ataerkillik, vs.) teorileştirilmesine olanak verdi. Bununla birlikte, yine öne sürdüğüm gibi, bu teorik yeniliklerin sonuçları kendi zamanının epistemolojik koşullarıyla -öznellikle ilgili özcü düşünceler, belirlenimci tarih görüşü ve Aydınlanmanın akılcı söylemleri- sınırlandırılmıştı. Postyapısalcılık ise, sonradan, en azından siyasal yöneliminde -özellikle de otorite ve kurumlarının yerinden edilmesi ve maskesinin düşürülmesine dair yapısökümcü projesinde, ve baskıcı, dışlayıcı iktidar pratiklerine karşı mücadelesinde- kökten biçimde anarşisttir. Postyapısalcılığın sorunu şudur: anti-otoriter siyasete bağlı olduğunu ima etmesine rağmen, yalnızca apaçık bir siyasi-etik içerikten değil aynı zamanda bireysel failliğe dair yeterli bir anlatımdan yoksundur. Foucault’nun esas sorunu şudur: örneğin, özne onu tahakküm altına alan iktidar ilişkileri ve söylemler yoluyla kuruluyorsa, bu tahakküme tam anlamıyla nasıl direnecektir? Bu yüzden anarşizmle postyapısalcılığı bir araya getiren dayanak noktası, her birinin ötekindeki teorik sorunları gösterebilmesi ve altını çizebilmesidir. Örneğin, postyapısalcılığın anarşist teoriye müdahalesi, anarşizmin teorik bir kör noktası olduğunu gösterdi -anarşizm, otoritenin eleştirisinin temelini oluşturan özcü kimliklerle söylemsel ve epistemolojik çerçevelerdeki gizli iktidar ilişkilerinin ve bunların potansiyel olarak otoriter olduğunun farkında değildi. Öte yandan anarşizmin postyapısalcı teoriye müdahalesiyse, postyapısalcılığın siyasal ve etik kusurlarını, ve özellikle, her yere yayılan iktidar ilişkileri bağlamında, faillik [agency] ve direnişe dair açıklamasının muğlaklıklarını açığa çıkardı.

Leonardo 30.06.2004 18:52:50
basit şeyleri anlatmak için bu kadar kelime gerekli mi?  

01.07.2004 14:55:46
Zamansız ve özsel bir sır” yoktur tarihte...iste buna katiliyorum

20.07.2004 11:52:53
davetsiz misafir forumundan aktarma:

 
5 Cevap
 
   5/21/2003 2:06:10 .. Tarihinde Gönderildi.                        

--------------------------------------------------------------------------------
 
Vicdan bireyseldir. Vicdanın, belli tanımlamalarla sınırını çizmek ve vicdanı adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramların yeni ve genel geçer olduğu varsayılan bir tanımlarıyla süsleyerek evrenselleştirmek anarşizm, vicdanın tamamen öznel olduğunu, süresiz ve evrensel bir tanımı olmadığını savunmak ise anarşidir. Anarşizm varolan toplumu eleştirisi, yerine bir yenisini koyması (ütopya) ve aradaki geçişin nasıl olacağını tanımlaması (devrim hemen şimdi!) bakımından tam anlamıyla bir ideolojidir. Oysa anarşi bireysel bir yaşam şekli olabilir ancak ve bireysel olduğu için de zaten genel geçer bir tanımı veya çerçevesi yoktur. Açıkçası anarşi için bir ahlak söz konusu olamaz, eğer ahlak herhangi bir toplum içinde yaşayan –ki buna mesela ekolojik toplum da dahildir- insanların uymak zorunda olduğu kurallar bütünüyse. Ayrıca bu “ahlaksızlık” durumu mekansal olduğu kadar zamansal da olmalıdır. Yani biriciğin bugün ağzından çıkan söz geleceğini belirleyemez. Anarşi içinde sözsel ve tarihsel tutarsızlık, çokkişiliklilik ve dengesizlik söz konusudur ve bu olumsuz olmadığı gibi olumlu da değildir.
Diğer taraftan biricik için ne evrensel adaleti sağlamak ne ezilenlerin kurtuluşunu gerçekleştirmek ne de özgürlüğü tesis etmek bir amaç olabilir. Zaten bu tür bir şeyi amaçlamak belirli ahlak ilkelerini tanımlamayı gerektirir. Her türlü ahlak ilkesinin de belirli bir zaman diliminde belirli miktarda insan için genelgeçer olarak kabul edilmesi gerektiğinden bu durum temsiliyete neden olur. “Ben”im nasıl davranacağıma, nasıl mutlu olacağıma, “ben”im için iyinin ne olduğuna dair bir başkası tarafından (niyeti önemli değil- genelde “iyi” niyetli oluyorlar ya) yaratılmış her türlü kural dizgesi beni temsil etme iddiasını taşır. Temsilin olduğu yerde otoritenin ve iktidarın oluşması ise kaçınılmazdır. Yani genel geçer ahlak ilkesi yaratılırken bu yaratım sürecinde daha çok belirleyici olanlar iktidarın kendisine dönüşür. Anarşizm düşüncesi içinde bu ahlak ilkesini diğerlerine göre daha çok belirleyenler her daim olmuştur ve bu durum belki de her türden otoriteyi reddetmek ve özgürlüğü amaçlamak gerektiğini söyleyen otoritelerin varlığı nedeniyle anarşizmin en temel çelişkisini meydana getirir. Bakuninler, Kropotkinler, Durutti’ler bu ilkeleri tanımlayan başta gelen öncülerdir. Anarşizm ideolojisi içinde Bakunin’in veya Kropotkin’in düşüncesi belirleyici olabilirken ahlakı olmayan anarşi görüşüne göre Bakunin’in veya Kropotkin’in görüşleri ancak kendilerini bağlar. Zaten dilin öznel olduğu ve herkesin kendi tecrübeleri ve yaşantısı doğrultusunda gerçekliği farklı farklı algıladığı göz önünde bulundurulursa temsiliyet anarşizmin iddiası olan “ahlaken yanlış olmak” niteliğinin aksine zaten “olanaksız”dır. Ama yine de bu olanaksızlığa rağmen girişilen her türden temsiliyet şeklinin totalitarizme dönüşmesi kaçınılmazdır. Yani anarşizm en az diğer ahlakçı görüşler kadar totaliterdir ve pek tabii bağlanmayı gerektirir.
Buradan hareketle bir diğer tartışma konusu da belki anarşistin kim olduğu konusunda yapılabilir. Bence anarşist anarşizmin idealine inanmış, bağlanmış ve kimliğini bu şekilde tanımlamış bir kişinin kendini anlatırken ağzından çıkabilecek bir sözcüktür. Diğer taraftan biricikliğini ortaya koyan, temsiliyetin olanaksızlığını vurgulayan ve her türlü ahlaki dayatmayı totaliter bulan biri için “anarşist” kimliği gereksizdir, böyle bir kimlik tanımlamasına ihtiyaç yoktur. Hatta rahatsız edicidir bu türden bir kimliğe sahip olmak. Ne de olsa anarşist kimliği bir güç ve iktidar isteminin, adına dönüşmüştür çoğu zaman. O yüzden üzerinde çaresizce temsiliyet kurmaya çalışan güçler karşında rahatsızlık duyan birinin kendisini illa da anarşist olarak adlandırmak gereksinimi olamaz ve hatta bundan ısrarla kaçınır. Çünkü her türden bağlılık biriciği yok eden bir aidiyeti gerektirir. Anarşist, anarşizm idealine bağlı ve diğer anarşistlerle oluşturulmuş bir gruba kendisini ait hisseden birey demekse “anarşistler içindeki anarşist” bir başkası tarafından oluşturulmuş herhangi bir idealden bağımsız olarak ancak kendi biricik ahlakına bağlı ve herhangi tanımlı bir gruba kendisini ait olarak görmeyen birey demektir.


GregorSamsa

--------------------------------------------------------------------------------
 
 IP : 195.175.197.250  
 
 

--------------------------------------------------------------------------------
kayasin
- Üye -
 
2 Cevap

   5/21/2003 9:16:35 .. Tarihinde Gönderildi.                    

--------------------------------------------------------------------------------
 
Ahlak toplumsalın içinde vardır.
Toplum içerisinde yaşamak ödün vermek demektir. Bu ödünlerin bütünüdür ahlak. Yine doğdumuz(varolduğumuz) ve özümüzü oluşturduğumuz yer de toplumun içidir. Bu yüzden ahlak parçamız halimize gelmiştir. Tümden ahlakın karşısında durmak biraz da kendi kendimizin karşısında durmak anlamına gelir bu yüzden.

Anarşi bireyseldir.
Bireyde doğmalı ilk hedef olarak kendini almalıdır. Çünkü birey yukarıda belirtildiği gibi zincirlerin içine doğar, zincire dönüşür. Bu yüzden özgürlük bireyin kendisiyle mücadelesi sonucu elde edilebilir.

Anarşi ile ahlak bağdaşmaz.
Ahlak insanları bir arada tutmaya yarayan bir icatdır. Anarşi ise varoluşumuzda olan bir öğedir. Ahlak toplumsal, anarşi bireyseldir. Bu yüzden ikisi sürekli bir savaşım halindedir.

Şu anki ahlak tabularını yıkıp alternatif olarak anarşist ahlak sunmak söz konusu olamaz. Çünkü adına ne dersiniz diyin, icat ettiğiniz düşmanımıza dönüşür. Zaten anarşi alternatif koyma zorunda da değildir. Yıkım, aslında en büyük yapıcılıktır. Çünkü çırılçıplak halimiz hedefimizdir.

-  






 

--------------------------------------------------------------------------------
 
 IP : 193.140.193.71    
 
 
camkalp
- Üye -
 
1 Cevap

   9/16/2003 3:57:34 .. Tarihinde Gönderildi.                    

--------------------------------------------------------------------------------
 
Anrşizm tam da ahlakla anarşist olur, anaraşi araçsal akıl ile iş görürse narşiyi yaratamaz diye düşünüyorum. Çünkü doğası gereği ahlka nesnel aklın bir göstergesi ise. ahlak bireysel değil toplumsal olduğunda iş görür. Yaptırımı olmayan ahlak ahlak nitelği taşıyamaz. Ahlakı bağlı olduğu toplumsal temelden koparttığınız anda özgürlük ülkesinde yaşmanız zorlşır. Siyasal iktidar olarak tahakküm cismleşmiş kötülük ise özgürlük bu kötülüğü reddeden nesnel bir iyidir. Bu nedenle Anarşinin otorite yokluğu deği, hiyeraşi ve tahkkümün yokuluğu olduğu unutulmamalı. Otorite her zaman baskı anlmına gelmez, otorite yetkidir esa olarak ve kaynağında meşruiyet yatar, bu nedenle otorite iktidar gibi zorlamaz, gönüllü olarak tanınmayı ve kabullernilmeyi talep eder. Gücünü de buradan alır. Zenaatkarın da kendi zenanatından geln bir otoritesi vardır ve insanlar bu otoriteyi kabulnedikleri, onu onayladıkları için bu otorite oluşmuştur. Tüm bunlardan Narşinin ahlakı içermeyen bir nlayış olduğu fikrini savuna arkadaşlara, özellikle de kaysaine katılmıyorum.

 

--------------------------------------------------------------------------------
 
 IP : 212.253.13.21    
 
 
birisi
- Üye -
 
1 Cevap

   1/14/2004 4:44:33 .. Tarihinde Gönderildi.                    

--------------------------------------------------------------------------------
 

Bence ilginç olan ve burada da yapılan tartışmalarla bir kez daha teyid edilen şey şu herkesin ele aldığı konu itibarıyla kendince haklı olmasıdır. Bu ise açık bir paradokstur. Bir konuya ilişkin tartışmada tartışmaya katılanların tamamı nasıl haklı olabilir? Ancak söz konusu toplumsal bir varlık olan insan ve ona dair bir tartışmaysa bunu doğal karşılamaktan başka çıkar yol yok gibi. Birincisi insan doğası itibarıyla paradoksal (tutarsız) bir varlıktır. Çünkü insan toplumsal ve ontolojik bir varlık olarak bireyliği gerçekleştirme peşinde olduğu sürece bu paradokslara düşmekten hiç bir zaman kurtulamayacaktır. Toplumsal bir varlık olarak insan ötekilerine ihtiyaç duyarak yardımlaşma ve dayanışma edimlerinde bulunmak, bu biçimde soyunu sürdürmek, barınmak, beslenmek, geleceğini güvence altına almak gündelik hayatı paylaşmak zorundadır. Bu insanın toplumsal yanıdır. Ancak bu toplumsallık beraberinde bir örgütlenmeye gerek duyar. Ki her örgütlenmede olduğu gibi toplumsal örgütlenme de bazı kurallara ihtiyaç duyar. Bu kurallar toplumsal uygarlığın ulaştığı düzeyle doğru orantılı olarak daha kapsayıcı ve karmaşık hallere doğru evrilirler. Bu nokta ise insan tekinin ontolojik (varlıkbilimsel) trajedisinin başladığı yerdir. İlkel yaşamda varlığın devamı fiziki doğal koşullara karşı bir mücadeleye, dayanışma ve yardımlaşma etkinliklerine bağlı iken giderek uygarlaşan toplumsal yaşam çarkları içinde atomize olan insan teki bireyliğinin (ontolojik yalnızlığının) farkına varır. Bu bireyin özgürlük mücadelesinin başladığı andır. Toplum örgütlü bir insan kümesi olarak tek bir biçimde ele alınabilecek bir şey değildir. İsterseniz totaliter yada özgürlükçü bir bağlamda toplumu "insan sürüsü" olarak kavramlaştırabileceğiniz gibi yine aynı bağlamlarda söylem düzeyinde özgür bireylerin örgütlü yada örgütsüz birlikteliği olarak tanımlayabilirsiniz. Burada önemli olan bu tanımlamadan bireye ve topluma dair çıkaracağınız sonuçlardır.

Toplumun imkansızlığı hiyerarşik toplumsal örgütlenmeden önce ahlakın toplumu bitiştirip bütünleştirme ve düzenleme kaygısının başladığı yerde bu düzenlemelere, yönlendirmelere sığamayacak kadar dinamik ve egoist olan bireyin toplumsala karşı özerkliğini ilan ettiği anda başlar. Birey sonsuz bir varlık ve topluma karşı özerklık kaygısı içinde yaşarken mutlak özgürlüğün varlıksal gerçekleşmesinin izini sürer. İşte tam da bireyin sonsuz özgürlük talebinin başladığı bu noktada bireyin imkansızlığı başlar. İnsan teki bireysel varlığı seçtiği andan itibaren toplumsallık ile biriciklik, başkaldırı ile boyuneğme arasında gidip gelen sürekli gerilimli bir ilişki içinde olma durumunu kabul etmiş demektir. Bu gerilimi kabul etmeyen birey için seçeneklerden biri intihar değilse yapacak iki şey vardır ya toplumu red ederek kendi biricikliğine uygun olarak yalnız yaşamak yada toplumsala tümüyle teslim olarak bireyliğinden vazgeçerek toplumsallığın dayattığı kümeye dahil olmak.

Ahlak ile vicdan, düzen ile kaos, anarşizm ile anarşi, arasındaki gerilimin ana kaynağı toplum ile birey arasında hiç bitmeyecek olan bu gerilimdir.

Buradan çıkarılması gereken sonuç çubuğu taraflardan biri lehine bükmek yerine onları diyalektik karşıtlıkları içinde anlamağa çalışmaktır. Mutlak düzenin, ahlakın, karşıtı mutlak kaos yada mutlak özgürlük değilidir. Düzen kendini dayattığında kaos kutsaldır, ahlak kendini dayattığında vicdan saygıdeğerdir, anarşizm kendini dayattığında ona karşı anarşi kaçınılmazdır...  
 

 
 
 

deniz 20.07.2004 14:58:47
aslına bakarsanız ben postanarşizm lafına uyuzum. bir şey ya anarşisttir ya da değil. onun postu yada klasiği olmaz. hepsi bir düşüncenin pratik bulma çabası gösteren faklı alanları.
zaten yukardaki ateş hırsızının sorgulamalarını görünce acaba yanlış topik mi okuyorum diye bi kaç kez yukarılara baktım Smiley

anarşizm doğası gereği bireycidir. bireyi öncüllediği için örgütlenme bireyin yukarı doğru olur. yani içten gelen gönüllülük bireyi ve tüm yapıyı oluşturur. bu postanarşizme özel bir durum değildir.

kimlik tanımı da öyle.

ahlak (etik demek bana daha uygun geliyor) yoksunu anarşist olamaz. etik değerleri olmayan anarşist sıfatlılar terörden başka bir şey yapamazlar. (bu arada etik ayrıca ele alınması gereken bir husus). sonuçta bunu da postanarşizme bağlıyamadım.

kayasının ahlak ve anarşizmi ayırması çok çürük bir iddia. galiba onun sorunu etiği tanımlamasındaki eksiklikten kaynaklanıyor. (etik konusunu forumumuzda ayrıca inceleyeceğiz.)
...

ateş hırsızı alıntının postanarşizm ile bağını açıklar mısın?
 

27.07.2004 00:21:49
POSTANARŞİZME DOĞRU: BİR GİRİŞ
Kürşad Kızıltuğ

Postanarşizm, çağdaş anarşizm ile çağdaş eleştirel kuramları birlikte tartışmaya ve karşılıklı olarak etkileşime sokmaya yönelik, çok çeşitli bir dizi kaynaktan beslenen bir girişimdir. Böylesi bir girişimin en önemli kazanımı ise özellikle akademik alandaki bazı tartışmaları günümüzde giderek zenginleşmekte olan çağdaş eylemciliğin oyuncul çağrısıyla yaşam alanlarına sıçratmak, eylemciliği de akademik alandan gelen radikal katkılarla dayanışma içine sokarak zenginleştirmek olabilir.
Sayısız anarşist kuram ve önüne çeşitli takılar getirilmiş anarşizmlere bir yenisini daha eklemek değildir burada amaç. Daha ziyade anarşizm içindeki çok çeşitli yönelişlerden bazılarıyla yakınlaşan, bazılarından ise tamamen uzaklaşan ve anarşizmi anarşist gelenek dışından gelişen başka düşünce akımlarıyla buluşturan bir tartışmalar dizisidir burada söz konusu olan. Anarşizmin en başından beri sahip olduğu devlet ve kapitalist sistem karşıtı motivasyonunu kaybetmeden, anti otoriter eğilimleri tüm hayat alanlarına yaymak yönündeki girişimlerle gelişen, bu amaçla anarşizm içindeki anarşiye aykırı kalıntılarla hesaplaşan bir girişim.
Anarşistler, daha başından itibaren Godwin, Proudhon, Bakunin, Kropotkin'in eserleriyle gösterdikleri gibi önlerine çeşitli teorik problemler koyarak bunları çözmeye çalışmışlardır. Bir yandan da, teori-pratik bölünmesi yaşamaksızın aynı zamanda toplumsal bir hareket olarak örgütlenmeye devam etmişlerdir. Hiçbir aşamada sistemin ana akım düşüncelerinden biri haline gelmemiş, akademizme bulaşmamış bir siyasal hareket olan anarşizm, yaşamla sıkı bağlar kurma yönündeki arayışlarına devam ederek dogmatik bir ideoloji haline gelmekten sakınmıştır. Bu nedenle gelişiminin her aşamasında dünyanın her yerinden çeşitli anarşistlerin katkılarıyla zenginleşmiş bir mozaik görünüme sahip olmuştur. Kurucularından kabul edilen bütün ustaların kendi zamanlarının entelektüel tartışmalarıyla içi içe oldukları gerçeği, günümüz anarşizminin çağdaş düşüncelerle etkileşimlerde bulunmak yönünde çabalar sarf etmesi gereksinimi haklı çıkaracak sağlam bir gerekçe olabilir.
Günümüzde sol denilen olgu ne kadar sağ ile bütünleştiyse, sistem karşıtı ve özgürlükçü hareketler de solun dar sınırlarından o kadar uzaklaşmaktadır. Geçmişin sağ-sol, ilerici-gerici, reformist-devrimci gibi karşıtlıklarından yola çıkan bir siyasetin sistem karşıtı ve özgürlükçü bir hareket olma yönünde yapabileceği fazla bir şey yok. Başka türlü bir siyasal pratik kendini tüm çeşitliliğiyle uzun zamandan beri ortaya koymaya başladı bile. Geriye başka bir siyaset dili bulmak kalıyor: Artık sistemin kendine mâl edemeyeceği, radikal pratikler ve alternatif bir siyaset dili. Bir yönüyle de imkansız bir arayış gibi görünmektedir bu. Çünkü kapitalizm her seferinde alternatif varoluş biçimlerini, sistem karşıtı siyasetleri içselleştirmeyi başarmış, bunları kendi işleyişini daha seri ve akışkan hale getirmek üzere yeniden işlevlendirmiştir. Dolayısıyla hiçbir siyasal ifade biçimi ilânihaye kalıcı olamaz. Bu yüzden de zaman içinde özgürlük alanlarını genişletmek üzere yeni siyasal ifade biçimleri bulmak zorunlu hale gelir.
Modern kapitalizmin oluşum zamanlarının ilk aşamalarındaki modernist radikal siyaset, her ne kadar motivasyonu itibariyle sistem karşıtı gibi görünse de bugün açıkça görülüyor ki sistemin payandası haline gelmiştir. Dolayısıyla modernizmin dayattığı çerçevenin dışına çıkmaya çalışmak çağdaş özgürlükçü siyasetin vazgeçilmez koşulu gibi görünüyor. Modernizmin siyaseti, akılcı özneyi merkeze yerleştirmesiyle, temsiliyete dayalı büyük ölçekli siyasal yapılarla, hiyerarşik örgütlenme biçimleriyle, toplumsal çatışmaları tek bir ana soruna indirgemesiyle, ideolojik dogmaları hayatın önüne koymasıyla ve ilerlemeci tarih anlayışıyla ayırt ediliyordu. Anarşizm, doğuşundan itibaren modernist siyasal söylem ile kısmi çatışmalar yaşamıştır. Ne var ki tarihsel evrim ya da ilerleme fikrinden, akılcılık, bilimcilik, ve aydınlanma hümanizminin özne kavramlarından büyük ölçüde etkilenmiştir.
Günümüzün son derece zengin ve çeşitlilik halindeki eylemler, pratikler ve farklı toplumsal oluşumların çokluğuyla karakterize olan özgürlükçü hareketlenmelerine baktığımızda ise artık modernist siyasetin parçalanmaya başladığını görüyoruz. Bu durum özgürlükçü hareketin zaafı değil tam da ihtiyaç duyduğu şeydir. Gereken, bu hareketlerin yaşadığı mozaik görünümün çoğalması ve tüm dünyayı saran bir direnişler ağına dönüşmesidir. Şimdilik eğilim bu yönde. Dünyanın her yerinde kimi zaman doğrudan doğruya çeşitli anarşist düşüncelerden esinlenen, kimi zaman da anarşistik bir eğilim taşımakla beraber, tekil gündemler üzerinden örgütlenen sistem karşıtı ve özgürlükçü hareketlerin giderek merkezsiz çok parçalı bir yapı oluşturduklarını görüyoruz. Bütün bunların kendi aralarında bir diyaloga girerek ağsal biçimde davranmaya başlamalarının sistemi ne kadar tehdit ettiğini, küresel güvenliği bahane ederek egemen iktidarların bu hareketleri kriminalize etmeye bastırmaya çalıştıklarını da görmekteyiz.
Bunlara paralel bir gelişme de akademik alanda yaşanıyor. Açıkça özgürlükçü ya da anti-otoriter motivasyona sahip eleştirel düşüncelerin anarşizmin uzun zamandır ortaya koyduğu meseleler ölçüsünde radikalleştiği görülüyor. Akademik alandan gelen sayısız çalışma, devletin, kapitalizmin, sanayinin, teknolojinin, bilimin, ataerkil ilişkilerin, sanatın, kitle kültürünün, cinsel kimliklerin, etnik kimliklerin, modern topluma ait ne varsa, gündelik hayatta etrafımızda ne varsa hepsinin sorunlaştırıldığı, radikal, anti otoriter ve açıkça sistem karşıtı bir yönde eleştirildiği düşünsel bir zenginlikle karşı karşıyayız. Bütün bunlar iktidarın, tahakkümün ve otoritenin anarşist eleştirisini güçlendirecek ve otoriter ve hiyerarşik ilişkiler içermeyen başka türlü toplumsallık biçimleri yaratmak için katkıda bulunacak çalışmalardır.
Bu her iki olgu birlikte düşünüldüğünde aslında liberter, anti-otoriter, hiyerarşik olmayan bir toplumsal muhalefetler çokluğunun ciddi ölçüde mayalandığını söyleyebiliriz. Tüm bunların kendilerini anarşizm adıyla anmamalarına hayıflanacak mıyız? Bilakis bütün bu olan biten arasındaki içkin bağı görmeye, kurmaya çalışmak herhalde bu ağsal muhalefete katılmanın yollarından biri olacaktır.
Bütün bunlarla eş zamanlı olarak yukarıda tarif ettiğimiz olgulara karşılık gelecek şekilde son yıllarda çeşitli akademik kökenli adı konmuş anarşist teorik çalışmalar da yapılmaktadır. Çeşitli üniversite bölümlerinde anarşist çalışma grupları kurulmakta, kuramsal sorunlara yönelik yazılarıyla çeşitli anarşist dergiler ve web siteleri yayınlanmaktadır. Anarşist düşüncedeki bu canlanış elbette günümüz özgürlükçü eylemciliğinin gün geçtikçe daha açıkça telaffuz edilen anarşist tonunun radikal siyasette ağırlık kazanmasıyla paralel gelişmektedir.
*********
Peki neden postanarşizm? Anarşizmi, başlangıcından beri sahip olduğu temel motivasyonuna tekabül eden, devlet, otorite, hiyerarşi karşıtı bir siyaseti besleyebilecek sosyal bilimler ve felsefe alanındaki bir başka gelenekle, postyapısalcılık ile birlikte tartışmaya başladığımız için. Post-yapısalcılığın Mayıs 68'le doruğa çıkan özgürlük çağrısından ne kadar çok esin aldığı, ve modern kapitalizme karşı bu isyandan ne kadar çok beslendiği birçokları için aşikardır. Keza aynı dönemin, totaliter sosyalizmin karşısında Yeni Solu, Karşı Kültür hareketlerini, gündelik hayatta devrim sloganlarını doğurduğu ve bugünkü sistem karşıtı hareketlerin kaynaklarından birini oluşturduğu da bilinir. İşte postyapısalcılık ve günümüzün sistem karşıtı özgürlükçü hareketleri arasındaki bu tarihsel akrabalık, kendisini geçmişin modernist solculuğundan ayırt etmeye başlamış bir anarşizmin, başka bir deyişle anarşizmin ötesindeki anarşizmin telaffuz edilebilmesini mümkün kılıyor. Bu nedenle geçici bir adlandırma olarak ve bütün bu tarz adlandırmaların sorunlu olduğunu da bilerek postanarşizm sözcüğünü, burada söz konusu olan tartışmaları imlemek üzere kullanıyoruz. Bu sözcüğün kalıcı olup olmayacağını ise hayat gösterecek.

şubat 2004

27.07.2004 00:32:30
yukarıdaki yazıyı postanarki.net sitesini kurduğumuz zaman yazmıştım. şimdi bir iki değişikliğe ihtiyacı var. ancak postanarşizm terimine "uyuz" olduğunu belirten sevgili arkadaşlar için şu eklemeyi yapmam gerek: terim, evet gerçekten de sorunlu. ama bu terim, mevcut anarşist hareketi ikame eden yeni bir anarşizm icad etmek için uydurulmadı. terimin gelişiminin ardında yirmi yıla yaklaşan teorik tartışmalar yatıyor. bu tartışmayı yürütenler felsefeden gelen devrimci rüzgarı eylemciliğin devrimci rüzgarı ile birleştirmek istiyorlar, yoksa özgürlükçü eylemciliğin yerine teoriyi koymak istiyor değiller. bu teorik tartışmayı yapanlar teoriyi de anarşistleştirmek istiyorlar. iktidar ilişkilerinin altını oyacak, kurucu, yapıcı bir anarşizmin hayatın her alanına yayılmasını istiyorlar. felsefenin, edebiyatın, sanatın anarşistleşmesini çağdaş eleştirel toplum kuramlarının, marksizmin uzlaştırıcı retoriğinden kurtulmasını istiyorlar. liberal alternatifler yerine anti-kapitalist özgürlükçü pratiklere gözünü dikmiş alternatiflere bakıyorlar.

öte yandan, postanarşizm, postyapısalcı anarşizm, postmodern anarşizm gibi adlarla yürüyen bu teorik tartışmanın siyaset teorisi ağırlıklı bir tartışma olduğunu; ve teori söz konusu olduğunda ise anarşist harekette genellikle yaygın anti-entelektüalizm ile mücadele etmenin gerekli olduğunu; aksi durumda naif bir militanlığın yanıltıcılığından kurtulamayacağımızı da belirtmek isterim.

kürşad

deniz 27.07.2004 09:18:31
Alıntı
Anarşizmin en başından beri sahip olduğu devlet ve kapitalist sistem karşıtı motivasyonunu kaybetmeden, anti otoriter eğilimleri tüm hayat alanlarına yaymak yönündeki girişimlerle gelişen, bu amaçla anarşizm içindeki anarşiye aykırı kalıntılarla hesaplaşan bir girişim.
Öncelikle hoşgeldin kürşat.
..

Eğer geliştirmeye çalışacağımız düşünceye illa postanarşizm diyeceksek bunun hareket noktası olmalıdır. Yani devlet ve otoriteye karşı mücadeleyi esas alıp bunun üzerine tüm hayat alanlarına nüfuz etmek düşünülüyorsa bana bu yol ters geliyor.

Ben bikere anarist felsefeye o kadar güveniyorum ki onun kollara dallara budaklara ayrılamayacak kadar güçlü olduğunu düşünüyorum. Ancak zayıf fikirler binbir türlü kola ayrılıp yamalarla ayakta durmaya çalışırlar.

Anarşizm ise öyle büyük ve iddialı bir fikirdir ki hiç bir ön takıya ihtiyaç duymaz.
Onun kaynağı ve harekete geçiri gücü bireydir.

Onu siyasi kalıplara sokmak hatası marksizme yakınlık veya dış etkilere duygusal siyasal tepkilerin neticesi ile olur.

Tüm bunlardan dolayı devlete veya otoritelere isyan bayrağı açıp harekete geçmekten ziyade bilinçleri şekillendirip adam olmayı hedeflemek ilk durağımız olmalıdır.

27.07.2004 13:48:00
felsefe sözcüğünden benzer şeyleri anladığımızdan emin değilim. lakin anarşizmin etiğini kastediyorsun buna da şerhlerim olacak. ama yok anarşizmin felsefesi dediğin şey basbayağı bir felsefe ise o zaman şunu belirtmek zorundayım: anarşizmin başından beri güçlü bir felsefesi olmamıştır. çünkü anarşizm sahneye bir teori değil bir eylem olarak çıkmaya çalışmıştır. bir siyasal öğreti olarak anarşizmin felsefi açıdan yetersiz oluşu da yüzyılı aşkın süredir bir çok insanın anarşizmi naif bulmasının nedenlerinin başta gelenidir.

etik konusunda en önemli çabayı kuşkusuz kropotkin göstermiştir ancak kropotkin'in etik anlayışı da nihayetinde burjuva ahlakının kimi yönleri ile sınırlıydı. proudhon ve bakunin'den burada söz etmek bile yersiz. proudhon'un koyu bir ahlakçı olduğu, kadınları tıpkı aristokrasi gibi kamusal alanda işlevsiz gördüğü, bakunin'in ise etik düsturlardan yoksun son derece araçsalcı bir mantığı olduğu herkesçe bilinir. etik konusunda belki de en güçlü katkı stirner'dendir ancak ne var ki stirner anarşist değildir. peki ya tolstoy'un hristiyan ahlakına ne demeli?

etik konusunda anarşizmin günümzüde çok yol katetmesi gerekiyor ve aslında etmeye de başladı.

ama doğrudan doğruya varlığın bilgisi olarak, önceki felsefi sistemlerin bir eleştirisi olarak çıkmış anarşist bir felsefeden söz edilecekse o zaman durup bir düşünmek gerek. anarşizmin böyle bir felsefesi hiç olmamıştır. koca bir felsefi sistem kurmaya girişen bookchin bile eserini doğrudan doğruya hegelci düşünce üzerine kurmuştur. kurulabilir sorun bu değil. sorun hegelci bir felsefenin işimize yarayıp yaramayacağı. hegel felsefesi batı avrupa toplumlarının, modern burjuva devletinin inşasının dayandığı felsefedir. ve nihayetinde aynı burjuva modernliğini sürdüren marksist sosyalizm de aslında burjuva devlet modelini sürdürdüğü için hegel felsefesi üzerine kendini inşa etmiştir. bugün hegel'den türeyen felsefi geleneğin en önemli sürdürücüsünün, liberal avrupa'nın destekçisi habermas olması boşuna değil.

özgürlükçü, tahakküm karşıtı bir siyasetin üzerine kurulacağı felsefe de özgürlükçü olmalıdır. böyle bir felsefe yoksa icad edilmelidir. varsa siyasileştirilmelidir.

foucault, deleuze, guattari, lyotard gibi anti-otoriter düşünürlerin anarşizm açısından bu kadar önemli görülmesi bu ihtiyaca cevap verebilecek bir felsefi kavramlar manzumesi sunabiliyor olmalarındandır. üstelik proudhon gibi ataerkil, bakunin gibi yahudi düşmanı ve slav milliyetçisi, kropotkin gibi bilimci, bookchin gibi otoriter olmadan...

deniz 27.07.2004 13:59:06
teşekkür ederim. nitelikli bir açıklama.

ancak seninle dediğin üzere felsefe kavramı konusundaki farklılığımızı açığa çıkarmadım.

ben güçlü bir şekilde anarşist felsefesinin gücünü duyumsuyorum. belki duygusal olabilir yada gaz gelmiş olabilirim, ama saydığın tüm düşünürlerin de bunu hissettiklerini seziyorum. zaten anarşizm adına harekete geçirici güdümüz bu bizim.

anarşist felsefe hiç bir zaman temelsiz ve zayıf olmadı. sadece insanlar bunu ifade etmekte zorlandılar. o var bir yerlerde. becerebilen parça parça tutup atıyor yeryüzüne.

sizler göreceksiniz. beyniniz görmese de ruhunuz bunu görecek.  

27.07.2004 14:00:12
bir de sevgili amadeus, bu postanarşizm sözcüğünün sorunlu bir sözcük olduğunu ben her fırsatta zaten söylüyorum. ve ben kendimi nihayetinde anarşist olarak tanımlıyorum, postanarşist diye bir şey yok zaten. dersen ki e o zaman bu sözcüğe ne gerek var? sebebi açık: anarşizme katkıda bulunmak isteyen bir teorik tartışmayı imliyor bu sözcük. yani anarşizme foucaultların, deleuze & guattarilerin, irigarayların, nietzschelerin düşüncelerini aktarmak isteyen anarşistlerin yürüttüğü bir tartışma. kimse buna durduk yere itiraz etmesin, zira anarşizme hegel, marx, troçki aşılanabiliyorsa (bookchin) onlardan çok daha özgürlükçü, antiotoriter,  anarşist eğilimli düşünürleri aşılamaya kimin ne itirazı olabilir?

bu arada yaşamın her alanına anti-otoriter itkiyi yaymak nasıl olur da bir anarşistin karşı çıkacağı şey olur anlaşılır gibi değil.

deniz 27.07.2004 14:08:23
bu güzel yanıta slogan vari bir cevap gönlümü rahatlatmadı Smiley

etik konusunda: anarşist liderlerin bir kısmı konjuktür gereği anarşizmi siyasallaştırma darlığı içinde ve etiğinin farkında olmadan değerlendirdiler. örneklerini verdiklerin zaten anarşizm etiği konusunda çalışmalarını duymadığım insanlar. anarşist felsefe evrensel etiği kurgulayabilecek düzeydedir. bu konuda çalışmak gerekiyor.

anarşizm başlangıcı: anarşizm kesinlikle proudhonlarla filan başlamamıştır. sadece onlar döneme ait bir anarşist pratik ürettiler. anarşizm bir bilinç olarak tüm tarihte pratikleri olan bir düşüncedir.

anarşist pratiğin yöntemi: anarşist pratikte yöntem açısından anarşist tutum içinde olmalıdır. bu zaten kaçınılamaz bir fikir. ama bağlantın yanlış yani anarşizm siyasi bir yöneliş olmadığı gibi yöntemi de siyasallaşma değildir.

bahsettiği postmodernst yazarlara nedense ben uyuz oluyorum. öyle tanımlar geliştirmişler ki bi türlü şu postmodernizmi kafamızda oturtamamışız. onların zemin oluşturamayan beyinlerini şimdilik referans kabul etmiyorum Smiley
 

deniz 27.07.2004 14:12:13
Alıntı
bu arada yaşamın her alanına anti-otoriter itkiyi yaymak nasıl olur da bir anarşistin karşı çıkacağı şey olur anlaşılır gibi değil.
antiotoriter bilinci tüm hayata yayma kaygısı zaten siyasal kısırlıktan uzaklaştırma eylemine yönlendiriyor bizi.

anarşizm gönül işidir. kimseyi anarşist idealler adı altında siyasal katagorilerde değerlendirme ve yönlendirme hakımız yok.

babanı anarşist olmaya zorlayabilir misin?

devleti de zorlayamazsın o halde.

27.07.2004 15:09:25
anarşizm, tahakküm ilişkilerinin olmadığı, temsiliyetin, yöneten ve yönetilenin olmadığı bir toplum kurmaya yönelik bir siyasal proje ve bu projeyle bütünleşmiş karşılıklı yardımlaşmayı, dayanışmayı ve anti-otoriter olmayı içeren bir etik değil midir?

anarşizmi yukarıda tarif ettiğim somut siyasi yönüyle kavramadığımızda ortada anarşizm filan kalmaz. sadece bir tür iyimser varoluşçuluk kalır.

anarşizmi lastik gibi çektiğiniz her yöne giden bir "anarşik" kavram olarak kavramayın arkadaşlar. anarşizm gönül işi fgalan değildir. bana göre ona göre meselesi değil: anarşizm devrimci bir toplum projesidir. godwinlerle, proudhonlarla, bakuninlerle başlayan ve bugün de devam eden, ama hâlâ oldukça marjinal durumda olan bir siyasi harekettir anarşizm. canı isteyenin istediği yere çektiği bir kavram olarak kullanıldığında bir de bakarsınız yarın öbür gün üst düzey şirket yöneticileri de ben anarşistim der siz de ağzınız açık bakar durursunuz.

siyasal bilincin bulunmadığı yerde anarşizmden bahsetmek sadece çocukluktur.  

deniz 27.07.2004 15:17:25
ortodoks anarşizm bitiyor. senin gibi postanarşizmi dillendiren birisi nasıl olurda klasik bir üslupla farklı bakışları redderek kendi siyasal bilincine anarşizmi sığdırabilir.

Evet yarın bir şirket patronu da ben anarşistim diyebilecek ve o senin yaptıklarından daha fazla dünyaya katkı sağlayacak.

sanırım anarşizm adına ilk çabalarımız anarşizmi marjinal
kutusuna hapsetmeye çalışanlara karşı olacak.


Sayfa: [ 1 ] 2 3