|
||
| Turk Nedir? (Bu yaziyi bundan dort yil once Turklerin henuz Turk’un ne oldugunu tartismadigi zamanlarda yazmistik. Simdi Turkler Turk’u yeniden tanimlama tartismalarina baslamis bulunuyorlar. Cengiz Candar’dan Ilber Oltayli’ya Murat Bardakci’dan Murat Belge’ye. Bu vesileyle bu eski ve hala taze yaziyi bir kez daha yayinlayalim dedik.) Bundan yuz yil once, batilinin Turkiye dedigi topraklarda, ne kultur ne de soyca “Turkluk” denen seyle zerrece ilgisi bulunmayan cok kucuk bir sehirli aydin azinlik disinda, kimse kendini Turk olarak tanimlamiyordu. Insanlara sen nesin diye soruldugunda, onlar Musluman’im, Kizilbasim, Cerkezim, Turkmenim, Yorukum, Kurdum, Arnavutum diyorlardi ama Turkum demiyorlardi. Olagan kullanimda Turk sozcugunun politik bir anlami olmadigi gibi, bir etniyi ya da dil konusan insanlari degil, Turkce konusan gocebe ya da koylu ve yoksul Muslumanlari kategorize etmeye yarayan kaba ve gorgusuz anlamina gelen; devlete egemen Musluman kastin kullandigi bir hakaret sifatiydi. Osmanli Padisahina “Turk” dense, kendine hakaret edildi diye diyenin kafasini vurdururdu. Ve bu gun ise Turkiye Cumhuriyeti denen devletin topraklari uzerinde milyonlarca insan kendisini binlerce yildir var olmus bir Turk ulusunun torunlari olarak tanimliyor. Osmanli’nin bir Turk devleti olmadigi ise, artik o Turklerin kavrayis gucunun otesinde. Osmanli devletini “Turkiye” ve ona egemen olan Musluman kasti “Turkler” olarak tanimlayanlar Batililardi. Yani Turk ve Turkiye isimleri bile, bu gun Turkiye denen topraklarda yasayan insanlarin kendilerini ve ulkelerini tanimlamak icin kullandiklari isimler degil, onlara batili devletlerin verdigi isimlerdi. Tipki “Kongo”, “Rodezya” gibi. Bu gun kendine Turk diyenlerin hor gordugu Afrikalilar, somurgelikten kurtulduklarinda, ilk yaptiklari is, Batili beyaz adamin kendilerine verdigi adlari reddetmek oldu ve kendilerini ve ulkelerini kendi verdikleri adlarla adlandirmayi denediler; ulkelerine “Zaire”, “Zimbabwe” dediler. Ama Turkler, ulkelerini ve kendilerini Batilinin verdigi isimle anmakta bu gune kadar hic bir sorun gormediler. Asagi yukari her ulus uydurulmus bir tarih ve unutulmasi gereken bir gecmise sahiptir. Cunku uluslarin tarihi yoktur ve bunun yaratilmasi gerekir. Butun uluslar icin normal olan bu ozellik Turk ulusunda sacmaligin zirvelerine varir ve hasta, sizofrenik bir ruha yol acar. Kimi insanlar vardir, daha dogarken hasta ve sakat olarak dogarlar, kimi uluslar da oyle. Alman Emperyalizminin Hint yolu ve Rusya’yi guneyden cevirme planlarinin ihtiyaclarina uygun bir uydurmadir Orta Asya Turklugu. Egemenligini surdurecek son care olarak bu Turkluge sahiplenen Osmanliya egemen Musluman devlet kastinin ne soyca ne de kulturce Anadolu’daki Turkmen ve Yorukler kadar olsun bu dunyayla baglantisi yoktur. Osmanli Bizans’i fetih ettiginde onun tarafindan fetih edilmistir ve Bizans’in devamidir. Bu fatihler sadece daha once Islamlik zirhiyla kusandiklari icin, Bizans tarafindan din ve dil olarak fetih edilemediler. Onun haricinde, muzikten mimariye, mutfaktan vucut diline kadar her sey Bizanslidir bu devlete egemen kastta. Ve son olarak Turkluk, liman sehirlerinde palazlanan ve Rum ve Ermeni burjuvazisiyle rekabet icinde, dayanacagi bir ulus yaratmak ve ona dayanmak ihtiyacindaki Yahudi burjuvazisinin ihtiyaclarina da cuk oturmustur. Bu nedenle en atesli Turk milliyetcilerinin Yahudilerden cikmasi bir rastlanti degildir. Bu burjuvazinin Kulturu de, tipki Musluman ve devlete egemen Kast gibi tipik dogu Akdeniz - Bizans kulturunden baska bir sey degildir. Alman Emperyalizmi, Bizansli Musluman devlet kasti ve Levant’in Yahudi burjuvazisinin cakisan ihtiyaclarina uygun olarak yaratilmis bir ulustur Turkler. Italyan siyasi birligi gerceklestiginde d’Azeglio’nun: “Italya’yi yarattik, simdi de Italyanlari yaratmaliyiz” dedigi gibi, Osmanliya egemen Musluman devlet kasti, once Turkiye’yi yaratti ve sonra, Allah’in insani kendi suretinde yaratmasi gibi, Turk ulusu denen seyi kendi suretinde yaratti. Turk ulusunun suretinde yaratildigi; ona karakterini veren nedir? Bizans Kulturu demek ise, her seyden once, Rum ve Ermeni kulturu demektir. Bu gun bile dunyanin her hangi bir yerinde bir Rum ve Ermeni ile karsilasan sunu gorur: din ve dil haricinde (Hatta dil bile ortaktir, cogu Turkce bilir ve konusur.) Turkleri Rum ve Ermenilerden ayirmak olanaksizdir. Yani once Turkiye’yi sonra da kendi suretinde Turk ulusunu yaratan Musluman devlet kasti tipki Rum ve Ermeni gibi bir Bizanslidir. Ve dolayisiyla bu kastin kendi orneginde yarattigi Turk de. Ama bu Ulus var olusunu Rum ve Ermenileri yok etmeye borclu oldugundan, gercek kimligini unutmak ve hafiza kaybina ugramak zorundadir. Bu da ona hasta ve sizofrenik bir karakter verir. Turkluk denen sey, yuzde doksaniyla hafiza kaybina ugramis yasayan Rumluk ve Ermenilikten baska bir sey degildir. Ya da hafiza kaybina ugramis yasayan Bizansliliktir. Ama o, varligini bu gercegi inkar ve unutma uzerine temellendirmistir. Diger bir deyisle Turk, aslini inkar eden bir haramzadedir. Inanmayan Turk ve Musluman burjuvazinin servetlerinin kaynagini arastirsin. Hepsinin kaynaginda Rum ve Ermenilerin imhasi, surgunu ile edinilmis bir ilkel sermaye birikimi vardir. Turklerin bir ulus olarak bu sizofrenik ruh hastasi durumundan kurtulabilmeleri, kendi gecmislerini inkardan ve unutmadan kurtulmalari icin ulus olarak bir tur toplumsal terapi gormeleri gerekiyor. Ama gunahlari ile oylesine butunlesmis ve onlarin oylesine esiri olmus bulunuyorlar ki, kendi gucleriyle bu curume cemberinden cikmalari olanaksiz. Bu yonde kucuk kimi kulturel hareketler disinda hic bir toplumsal ve siyasi hareket yok. O kucuk kulturel hareketler de varligini her seyden once yukselen Kurt hareketine borclu. Kurt hareketi Demokratiklesme ve Orta Dogu projelerinde bir basariya ulasabilirse, bu Turklerin hafiza kaybindan kurtulup kendi gercek kimlikleriyle barismasinin yolunu acabilir. Dunyadaki ve bolgedeki iktisadi gelismeler ve zorunluluklar bu degisimi zorluyor ama o kendi egemenligini surdurebilmek icin Turklugu yaratan ve hala gucunu koruyan Osmanli-Bizans’in devlet kasti bu degisikligin en buyuk engeli olmaya; kendi hastaligini tum topluma zorla bulastirmaya devam ediyor. Turkler’in olagan bir saglikli gelisim icin “baba katili” olmalari gerekiyor. “Baba”yi oldurmeden bagimsiz bir kisilik gelisemez. 26 Eylul 2000 Sali demir@comlink.de http://www.comlink.de/demir |
||
|
||
| benc ebu soruya cevap verecek tek kişi var umay kağan ben türkleirn nuhun oğlu samiden geldiklerini okumuştum ama bu oluşumda kürtlerin adına sanına hiç rastlanmıyor varsa yoksa türkler | ||
|
||
| en başta söylemeliyim -ki okuyan herkes anlamıştır- yazı son derece yanlı ve cahilanedir. 1. "TÜRK" adı, Türk Ulusunun herzaman kullandığı adı değil idi.Bu ad, sadece bir boyunun adı idi( a-sish-na, aşına). Bu hanedan soyunun ortaya çıkması ve yiğitlik göstermeleriyle bu ulus, kendine anlamı "Güçlü, Azametli" olan "TÜRK" adını benimsemiş ve Tüm Türk soyu bu adla yaşamıştır. 2. Osmanlı devrinde İmparatorluk bilinci korunmak için neredeyse artık "Türküm" denilmiyordu.. Türk olmak, Türkçe yaşamak, Türkçe konuşmak, Türküm demek yasaktı... neden? imparatorluk bilinci yüzünden... Allahtan artık o bilinç kalktı, herkes titredi kendine geldi ve ne olduğunu anımsadı 3. Türk Irkı ve Türk Ulusu, kim ne derse desin tüm bilimsel kaynaklarla M.ö. 5000'e değin uzanıyor. Bulunduğu büyük coğrafya, iye oldukları yüksek uygarlık ile dünyanın en büyük Ulusudur.. " Yoksa bu savıma yalan var mı?" Kültgin anıtı |
||
|
||
| dünyanın en büyük ulusu ha ne alaka yahu ne alaka neye dayanarak dünyanın en büyük ulusu ilan edersin onu açıklasana 50000 yıllara dayanıyor dedin bende nuhun oğlu sami deidm bir düşün bakıyım aynı dönemlere mig eliyor yoksa gelmiyormu of hırs yaptın sne hırs asıl sen titre ve kendine gel | ||
|
||
| Sana savımı ve gerekçemi söyledim. Çürütemiyorsan sırf kanına dokundu diye konuşmak zorunda değilsin. Ayrıca bahsettiğin olay Hz. Nuh(a.s)'un üç oğlundan Yafes'tir. Bu kişinin Türklerin atası olduğu sanılıyor. |
||
|
||
| senle tartışmak hata bunu anladım sav diyorsun hala aslan parçası antik yunandan bugüne kadar sav yürütülmüyor sen sav yürütyorsun sen kendine ait bir savla değil oturmuş başkaları tarafında zamanın birinde sav olarak ortaya atılmış bir yazıyı bize lanse ettiriyorsun ve buna savımı söyledim diyorsun bu senin savın değil senden önce bunları söyleyenindir bu sahiplenme duyugusu seni faşist olmaya itmiş ne diyim ki sana bundan sonra sana cümle bile kurmam daha savın ne olduğunu bilmeyen biriyle diyolog kurulmaz ki olsa olsa monolog olur | ||
|
||
| Sav=Sab yazılı İlk kez Kültiğin Yazıtlarında görülmüştür. "iddia, tez" anlamındadır. Ve bu savı savunmamdan dolayı, burada savımı dile getirdim. Böylesine büyük bir sav, benim değil elbette ki. Bu, Atalarımın savunduğu benim için gerçek, sizin için sav olan bir düşündür. Bu Savı çürütmek yerine dalaşmayı seçiyorsun... Zaten hiç tartışmadın, tek yaptığın bu idi. Bunu da yapmazsan benim için de, forum için de, senin için de iyi olur
|
||
|
||
| Gecen haftaki "Turk Nedir?" baslikli, aslinda dort yil once yazilmis yazi, hem cok tepki, hem de cok takdir aldi. Ama her iki taraf da yazida ne dendigini anlamamislardi. Yazi Turkler tarafindan Turk ulusunun yeniden tanimlanmasi olarak anlasildi. Anlasilamamasinin nedeni sudur: Bu gun dunyadaki insanlarin neredeyse tamami, (ki buna en hizli komunist ve enternasyonalistler de dahildir) uluscudurlar ve bunun disinda baska bir var olusu tasavvur bile edemezler. Ama sadece bu kadar degil. Bir de bunun cifte kavrulmusu var. Dile, dine, kulture, etniye dayanan gerici uluscular da bu uluscularin yuzde doksanini olustururlar. Uluscular ulusun ne oldugunu anlayamazlar. Cifte kavrulmuslar ise birakalim ulusculugu, demokratik bir ulusculugun bile ne oldugunu anlayamazlar. Bizim yazilarimizin trajedisi de buradadir. Neredeyse butun okuyuculari, ezen ya da ezilen ulustan olsun, kendine ister sosyalist ister milliyetci desin, uluscu ya da gerici uluscu olanlara ulusun ve ulusculugun ne oldugunu anlatmaya calismaktadirlar. Bu beyhude ise devam edip bir baska acidan daha anlatmayi deneyelim. Ozellikle son zamanlarda guclenmis soyle bir akim var. Bu gun Turkiye'de Turk denenler aslinda, Bizans, Osmanli'nin mirascisidirlar, kulturce onlarin devamcisidirlar. Bizans da esas olarak Rumluk ve Ermenilik olarak tanimlanabileceginden, Orta Asya'daki uluslar degil ama Rumlar ve Ermeniler Turklerin en yakin kardesleridirler. Diyelim ki bu akim guc kazandi, devletin resmi ideolojisi haline geldi. Tarih kitaplarinda bu yonde degisiklikler yapiliyor, Ermenistan ve Yunanistan'la vizeler kaldiriliyor. Turk basbakanlari gidip, 1915'de katledilmis Ermenilerin aniti onunde Willy Brandt gibi ozur dileyip, Turklugu Islamiyet ve orta Asya Turklugu ile tanimlayan anlayislarin bu katliamlara yol actigini soyleyip mahkum ediyorlar vs.. Kendini boyle tanimlamis bir Turk ulusculugu, elbette, gercek duruma daha yakin oldugu icin, en azindan bu gunku hafiza kaybina dayanan kisilik parcalanmasina ugramis karakterinden bir parca olsun kurtulmus olur. Bu ayni zamanda, bu gunku dunya dengelerinin ve Turk burjuvazisinin ve hatta egemen Devlet kastinin ihtiyaclarina daha uygun bir Turk ulusculugu olur ama, gerici bir ulusculuk olma karakterini yitirmez. Cunku burada yeniden tanimlanan Turkiye Topraklari uzerinde yasayan ulus degil, Turkluktur. Ulusun Turkluge gore tanimlanmasi degismemis, sadece Turklugun tanimi degistirilmis olur. Halbuki demokratik bir Cumhuriyette ya da ulusculukta, ulusun tanimi degistirilir, Turklugun, Kurtlugun ya da her hangi bir seyin, soyle ya da boyle tanimlanmasinin hicbir politik anlami ya da sonucu olmaz. Bunlar insanlarin ozel sorunu olur. Diyelim ki Anayasasinda, "Turkiye Ulusu (Bu Anadolu Ulusu veya baska bir sey de olabilir. Turkiye burada cografi bir alani tanimlar, devletin egemen oldugu alani) Turkiye Cumhuriyeti denen devletin yurttaslarindan olusur. Devletin ve ulusun, dini, dili, soyu, kulturu, etnisi yoktur. Her yurttas esittir. Herkesin istedigi dilde ve ana dilinde egitim hakki vardir. Ortak bir konusma dilinin ne olacagina Yurttaslar kendileri karar verirler." tarzinda bir madde olan bir ulus ise, ulusu yeniden tanimlamis olur. Bu ulustan insanlar, ortak konusma dili olarak pek ala ulkede konusulmayan bir dili de secebilirler, ornegin Ingilizce veya Arapca'yi. Bu o ulusu, Ingiliz ya da Arap ulusu yapmaz. Ve bu ulusun, kendilerinin Turk olduguna inanan yurttaslarinin bir kisma Turklugun Orta Asyalilik ve Islamiyet'le tanimlanacagini savunabilir ve inanabilirler; bir kismi Rumluk, Ermenilik veya Bizanslilikla. Bir kismi da Turklerin insanligi kurtarma ozel misyonuyla uzaylilar tarafindan Dunyayi tohumlamak uzerine gonderildiklerine inanabilirler. Demokratik bir cumhuriyette bunlarin hicbir politik anlami olmaz. Tipki gercek laik bir ulkede, su veya bu inanctan olmanin, insanlarin cennetten, uzaydan veya maymundan geldigine inanmanin hicbir politik anlami ve sonucu olmamasi gibi. O halde dikkat! Ocalan'in Turkiye Ulusu ve ornegin Turkce'nin ortak konusma dili olmasi onerisi, ulusu yeniden tanimlamaktadir ve devrimci demokratik bir karakteri vardir. Ama ornegin son tartismalarda Bizansliyiz diyerek Turklugu yeniden tanimlayanlar, ulusun dile, dine, etniye, kulture, gelenege gore tanimlanmasini, yani gerici bir ulusculugu tartisma konusu yapmamaktadirlar. O dili, gelenegi, etniyi vs. yeniden tanimlamaktadirlar. Dolayisiyla ayni gerici ulusculuk anlayisinin gunumuz ihtiyaclarina uyarlanmis bicimini savunmaktadirlar. Biz ise tipki dinsiz oldugunuz gibi ulussuzuz da. (Tabii bu uluscularin kabul edemeyecegi bir seydir.) Amacimiz demokratik bir ulusculuk degil, genel olarak, ne kadar demokratik olursa olsun, ulusculugu ortadan kaldirmaktir. Yani politik olani ulusal olana gore belirlemeyi; ulusal devlet ve sinirlari. Dolayisiyla Turklerin Bizans'in torunu mu, Orta Asyali mi olduklari bizim sorunumuz degildir. Bizi ilgilendiren, insanlarin nicin dun Orta Asya Turklugunde kan baglari ararken, bu gun nicin Bizans'in torunu oldugunu kesfettikleri; bu degisikliklere yol acan iktisadi ve sinifsal degisimler; bunlarin politik sonuclari ve yer yuzunden somuru ve baskiyi kaldirma mucadelesini bunlarin nasil etkileyebilecegidir. 01 Aralik 2004 Carsamba <mailto:demiraltona@hotmail.com> demiraltona@hotmail.com |
||
|
||
| 0 KERE O YAZMIŞSINYA BENCE TAM SENLE BAĞDAŞAN Bİ ŞEY BU YAZDIKLARINA GERÇEKTEN KENDİNDE İNANIYOMUSUN BU KADAR YANLI YAZILAR YAZMAN SADECE SENİN AHMAKLIĞININ İFADESİ SENİ N BU SÖZLERİNE İNANACAK İNSAN VARSIN TÜRK DİYE ANILMASIN | ||
|
||
| anti teror bu sitenin yeni faşistimi saçmalama üstadı mı yada ne biliyim başı boşluğun verdiği sancılarla garip serzenişlerde mi anlamadım ya ahvalini öğreniriz inşallah ve havlet gidermesine yardım ederiz | ||
|
||
| anti, peki senin bu yanlı eleştirin senin neyinin ifadesi? | ||
|
||
| aşağıdaki yazı kürtçü bir siteden alıntıdır Türklere göre; „yeryüzünde tek asli ırk türklerdir diĝer kavimler ise, daĝ türkü, kaçak türk, aslını kaybetmiş türk v.s. dirler!... Konu aslında çok uzun ama sevgili okuyucularıma kısaca sunmaya çalışayım. Önce türk nedir, türk kimdir buna bazı örneklerle tarif getirelim. Bir kere şunu belirteyimki; bugün kullanıldığı biçimi ile Türk bir etnisite ya da milletin adı değildir. T.C. anayasasına göre; Türk devletine vatandaş olan herkes türktür, ırkı, dini, soyu sopu ne olursa olsun deĝişmez. Bu tarifeye göre parçalanmış bir kürd yada arap ailenin t.c. sınırları dahilinde kalan fertleri türk, diĝer kısımda kalanlar ise arap yada kürddür!... Devletin yada resmi bir kuruluşun gayrı resmi bir türk tarifi yoktur!... Kemalist sistem veya kemalistlere göre türk ırkı atatürkün ürünüdür, sadece mezkur sınırlar dahilinde yaşayanlar deĝil, türkçeyi öĝrenmeye elverişli, türkleştirmeye elverişli herkes türktür, aynı zamanda dünyanın neresinde olursa olsun biri çıkıp ben türküm diyebiliyorsa o türktür velev bir kelime türkçe bilmese de!. Türk, sözde islami kesimlere göre; türkler Osmanlının torunlarıdırlar, T.C. ise Osmanlı devletinin devamıdır, ama onlar Osmanlı dilinin arapça, kürdçe, farsça ve kısmen türkçe olduĝunu unutuyorlar galiba!.. Osmanlı sınırları içerisinde bulunan halklara baktıĝımız zaman bu halkların yüzde üçü bile türk olmadıĝı aşikardır. Gelelim esas türkçülerin tarifine göre türk kimdir? Türkçülüĝün öncülerinden Dr. Tahsin Ünal yazdıĝı Türklüĝün sembolu bozkurt adlı kitabında çelişkili tarifler vermektedir. Bir yerde Türklerin Tanrı Karahanın soyundan geldiĝini iddia eden Dr. Söyle diyor: „Tanrı Karahan’ın iki kızı vardı, Karahan kızlarını insanlarla evlendirmek istemedi, sonuçta Allah bir bozkurt şekline girerek yeryüzüne (Bozdaĝı) indi ve Tanrı Karahan iki kızını da bu Bozkurtla evlendirdi, işte türklerin soyu burdan gelmektedir. Yani „türk kavminin TANRI soyundan gelmiş bir nesil olduĝunu“ ifade ediyor. /sh.23) Kitabın 16 ve 17 sahifelerinde, kurtun totem kabul edildiĝini (yani türk ilahı-tanrısı) açıkça ifade etmektedir. Dr. bey kitabın 23. sayfasında, ilahi dinlere göre yaratılışı da inkar etmekte, insanların Adem ile Havva’dan deĝil de Tanrı Karahan’ın emriyle oluveren 9 insandan yaratıldıĝını, bu dokuz insanın yeryüzüne daĝıldıĝını dolayısıyla yeryüzündeki herkesin türk olduĝunu iddia etmektedir. Dr., Zülkarneynin de Mete han olduĝunu ve bir peygamer olup onun bozkurtunun Hz. Muhammed’in Şakkul-Kamer (ayı ikiye bölmesi) mucizesiyle eşdeĝer olduĝunu da iddia etmektedir!... Gerçek şuki türkler Osmanlı döneminde hiç raĝbet görmeyen, horlanan küçük bir toplumdu. Osmanlı padişahlarının onlara karşı bir sözü vardır „türkten evliya koyma havluya“ hatta onlardan biri „haşa menden men türk deĝilem men aliosmandanem“ diyor. Türk bilim adamları ve tarihçileri bile türk kelimesinin aslının nereden geldiĝini bilmemektedirler, bundan dolayıdırki herkes kendisine göre bir tarif yapmaktadır. Araplara göre türk, arapça olan tereke kelimesinden türemedir, tereke terketti, ne yazikki kelimenin türkcesi yoktur, türkler de araplardan almışlardır bu kelimeyi. Araplar genelde terkedilen kavim, terkedilmesi vacip olan kavim anlamında kullanmaktadırlar. Hatta bu anlamda bir de hadis rivayet etmektedirler!.. Araştırdım hadis Muhtarul-Ehadis kitabının Elif babında zikredilmektedir. Hadis aynen şöyledir „utrukutturke kema terekuukum“ (sizleri terkettikleri gibi sizler de türkleri terkedin, yani onlarla herhangi bir diyalog kurmayın anlamındadır. Kanaatimce bu hadis zayıftır ama arapların türklerden olan nefretlerinden dolayı bir atasözünü hadis derecesine çıkartacak kadar ileri gittiklerini sanıyorum. Benim burada kasdım haşa türk te olsa bir kavimle alay etmek deĝil, onları inkar etmek te deĝildir. Ben türk halkının (tarifi nasıl, kımden ve nereden gelirse gelsin) varlıĝını kabul ediyorum. Onların tarihçileri yada faşistleri nasıl tarif yaparlarsa yapsınlar bana göre „insanların tümü bir erkek ile bir kadından yaratılmışlardır, ve dünyada her hakta eşittirler, üstünlükleri sadece takvadadır“ Ancak türklerin kendilerina bakış açısı farklıdır. Sırbistandan, Bulgaris’dan, Yunanistan’dan, Kafkasyadan, arap bölgelerinden, akdeniz adalarından, Afrika'dan gelen herkesi, özellikle devşirmeleri türk kabul ettikleri gibi, yeri geldiĝi zaman Orta asyadaki tüm devlet ve halkları da türk kabul etmektedirler. Buna birkac misal vermeden geçemiyeceĝim. Örneĝin Çeçenistan!.. Bütün türk tarihi kitaplarına, hatta özellikle okul ders kitaplarına baktıĝınız zaman görürsünüzki, Çeçenlerin bütün kahramanlıklarına sahip çımaktadırlar. Öreĝin 1950 lerde Ruslara karşı savaşan Kafkas kralı lakabıyla meşhur Şeyh Şamil'i türk sayarlar!.. Hatta bunu utanmadan filmlerinde bile konu etmiş, ona türk diye hitap etmektedirler, oysa bütün alem biliyorki Çeçenler ayrı bir ırktır. Madem türktürler neden t.c. onlarla beraber Ruslara karşı savaşmıyor? 120 bin Kıbrıs türkü için adanın çoĝunu işgal eden türk devleti, neden 50-60 yıldır Rusya’nın zülmü altında inim inim inleyen çeçenlere sahip çıkmıyor? Doĝrudur bir ara sahip çıkıyormuş gibi yaptı, kürd kartına karşı. Zavallı çeçenler de hemen buna kandılar! Hatta Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkışından sonra Çeçenistan mücahitleri! T.C.ye yaĝ yakmak için „Apo’yu biz teslim alıp Türkiye’ye vereceĝiz“ demişlerdi. Ama Türk devleti onları Apo’ya yer vermemek kartı karşılıĝında satınca akılları başlarına geldi, o günden bugüne T.C. yetkililerinin aĝzından çeçen kelimesi çıkmış deĝil!... Unuttup gittiler! Türk devletinin usuludur, palavraları çok olur ama iş ciddiye gelince çabuk çark ederler. Örneğin zamanın cumhurbaşkanı S.Semirel Arnavutlukta 'Adriyatik denizinden Çin seddine kadar türktür' sözünden sonra Ermenistan Azerbeycan'a saldırdı, bir hafta içerisinde Karabağ'ın tümünü ele geçirdiler, Türk devleti yine attı tuttu 'yakarız yıkarız, Ermenistan'ı işgal ederiz, savaş sebebi sayarız' (aynen Kurdistan için söyledikleri gibi ) dediler, ama daha sonra Ermenistan'la ilk diyaloğa geçen yine türk devleti oldu. Özellikle Başbog Alparslan Türkeş Ermenistan'la ticari ilişkilerini geliştirdi, çünkü avrupa servetine servet katmak gerekiyordu!.... Bugün kanal 7 de Haci muratın mücadelesinin konu edildiĝi bir film yayınlanıyordu, kısaca seyrettikten sonra kendimden utandım, nasılda başka halkların kahramanlıklarını kendilerina mal ediyor faşit türkler ve kemalist zihniyet, ama onların torunlarının bugün Rus emperyalizmi karşısında ezildiĝini gördükleri halde ses çıkarmamalarına şaştım, işte kendimden, insanlıĝımdan bu yüzden utandım diyorum. Yani kahramanlıklar türklere zillet ise çeçenlere!.... Bu güne kadar türkçülük yapmakla meşhur olmuş hiçbir sözde türk lider aslen türk deĝildir, ne Atatürk’ü, ne Ziya Gökalp’ı, ne Nihal Atsız’ı ne Alparslan Türkeş’i, ne Mesut Yılmazı nede Devlet Bahçeli’si, bütün bunlar devşirmedir. Eĝer üç ced yukarıya bakacak olursak şu an yetmiş milyon türk dedikleri ve Türkiye sınırları dahilinde yaşayan insanların ençok 8-10 milyonu türktür geri kalanları asla türk deĝildir. 1980 ihtilalinden sonra sürgünden ben de nasibini almıştım. Karadeniz'de tanıştıĝım Çanakkale’li bir ilkokul öĝremeni diyorduki „biz Boşnakız ve Türkiye’de sayımız 3 milyonun üzerindedir, ama ne yazıkki siz kürdler kürd olmayan herkesi türk, bizler Boşnak olmayan herkesi türk, lazlar laz olmayan herkesi türk v.s. sayıyoruz işte türklerin sayısal çoĝunluĝu buradan kaynaklanmaktadır.“ Ve çok doĝru bir tesbittir. Eĝer bugün gerçek bir istatistik yapılsa, Karadenizin doĝusu hariç geri kalan Türkiye parçasında yaşayan halkın üçtebiri kesinlikle kürddür, Doĝu (Kurdistan) bölgesi hariç. Orası zaten tamamen Kürddür!... Birgün (1996) otobüsle Bursa’dan Bandırma’ya gidiyordum, yanımda oturan kır şaçlı amcayla hiç konuşmadık taki Karacabey ilçesine gelinceye kadar. Şehre girince levhaya baktım nüfusu 50 bin üzerindeydi, şaşkınlıkla seslendim „bey amca bayağı nüfusu varmıs buranın“ dedim. „Sen ne zannediyordun“ deyince, „5-6 bin ancak var sanıyordum“ dedim. „Evet evlat Kurdistan’dan buraya akın olmadan önce ancak o kadar vardı, ama son onbeş yıldır Kurdistan’dan buraya çok kürd geldi, ondan bu kadar büyüdü“ deyince ben, „Kurdistan neresidir beyamca“ dedim. „Bilmiyormusun“ deyince „hayır ilk kez duyuyorum, neredisidr?“ „Doĝu ve Güneydoĝu anadolu bölgesidir evlat, osmanlı döneminde böyle anılıyordu, ama Atatürk o ismi yasakladı.“ „Siz de mi Kurdistan’lısınız“ dedim, „hayır evlat yedi sülalem Karacabey’lidir, ben türküm ama gerçek böyle.“ Dedim „bey amca inan sen türksün diyorsun ama eĝer ben Kurdistan desem beni şuracıkta hapse atarlar, ben de biliyorum o gerçekleri ama ne yazıkkı devlet yetkilileri bu gerçeĝi anlamaktan mahrumdurlar.“ Kısacası türkler herkesi türk sayarlar, hatta T.C.nin zülmünden dolayı yerini, yurdunu bırakan ve Avrupa’ya giden bir milyon kürde bile sahip çıkıyorlar, onları türk sayıyorlar. Yeri geldiĝi zaman terörist deyip iadesini istediklerini bile yeri geldiĝinde mesela 'Almanya’da 3 milyon türk yaşamakatadır' deyip kendilerine hak alma sevdasına girerler. Terörist dedikleri kürdleri de türk sayarlar! Evet Kuzey Kurdistan’ın kürdlerini türk sayarlar ama Güney Kurdistan söz konusu olunca kürd varlıĝı kabul edilmiyor. Hani kürdler türktü, üstelik daĝ türkü, kart-kurt sesinden o ismi almışlardı, ne olduki birden bire Sayın Barzani ve Sayın Talabani türklükten çıktılar, ordaki kürd halkının haklarına kavuşmaması için elinizden geleni yapıyorsunuz? Madem kürdler türktü bırakın bir türk devleti daha kurulsun, 6 deĝil yedi tane türk devletiyle övünürsünüz ne oldu size ey T.C. yetkilileri ve ey türk faşistleri!... Nasıl olsa alıştık 'istiklal savaşında 7 düvele karşı savaştık' palavralarına, biraz da 7 düvele sahibiz palavralarını dinlerdik!... |
||
|
||
| alıntı yapılan yer Tufan Gündüz Osmanlı Tarih Yazıcılığında Türk ve Türkmen İmajı - I - Osmanlı tarih yazıcılığında Türk ve Türkmen kavramlarının aldığı şekil ile yer yer Türk ve Türkmenler için hakaret dolu ifadelerin kullanılması, bazı görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Osmanlı devlet düzeninde gayr-i Türk unsurların egemen güçleri oluşturduğu, Türklerin ise “azınlık” statüsüne düşürüldüğü tezini savunan Mustafa Akdağ’a göre: “... Türk soyuna yabancı olan Osmanlı aydınları da özellikle Anadolu ahalisini her vesile ile yermişler hele devlet düzeni bozulduğu zaman saray ve hükümette kendilerine rakip gördükleri Türkleri gözden düşürmek için bütün kötülüklerin sorumluluğunu onlara yüklemişler Osmanlı Beyliği’nin ilk zamanlarından beri öğüncekli bir anlamı bulunan Türk kelimesini gene XIII. yüzyıldaki anlamına götürerek kaba ve bir türlü uygarlaşmayan insan niteliği kavramı olarak kullanmaya başlamışlardır.”[1] Mustafa Akdağ’a yakın bir görüşü savunan Çetin Yetkin; Türkleri, Osmanlı Devleti’nde azınlık haklarına bile sahip olamamış bir “azınlık” olarak tarif ettikten sonra Osmanlı Devleti’nde Türklere karşı özel bir politika takip edildiğini, onların mal ve mülklerinin ellerinden alınmaya çalışıldığını, Türk sözünün aşağılama ifadesi olarak kullanıldığını, buna karşılık “Etrak-i bi-idrak” olarak küçümsenen Türklerin haklı olarak ayaklandığını ileri sürmektedir.[2] Taner Timur, Osmanlı kimliğinin oluşmasında Türklüğün de mühim bir rol oynadığını kabul etmekle beraber Osmanlıların kendilerini dini kimlik ile tanımlamaya başladıktan sonra Türk teriminin giderek küçültücü bir anlam kazandığını, bu durumun 16. yüzyıl Osmanlı vekayinâmelerine yansıdığını ve “kaba Türk”, “cahil Türk”, “idraksiz Türk” gibi vasıflandırmalara sıklıkla rastlandığını bildirmektedir. Ayrıca, “Türklerden ,Yörük ve Türkmenlerin yerleşik uygarlığın geri kalmış unsurları olarak telakki edildiğini ve sözü edilen sıfatların “göçebe ve yarı göçebe hayat tarzından yerleşik uygarlıklara geçiş sürecinde ortaya çıktığına ve geçişe uyum sağlayamamış unsurlar için kullanıldığına” dikkat çekmektedir[3]. - II - Meselenin sadece “kimlik bunalımı” olarak ele alınması veya salt “Osmanlılar Türk düşmanıydı” veyahud “Osmanlılar Türkleri hakir görüyordu” temelinde izah edilmeye çalışılması halinde Osmanlı tarih yazıcılığı hakkında büsbütün yanlış değerlendirmelere yol açacağı endişesi ortaya çıkmaktadır. Osmanlı tarih yazıcılığında gelenek haline gelmiş olan anlatıma göre; Osmanlı tarihi Türk tarihinin bir parçası olarak başlar. Buna göre, Osmanlılar, Oğuz neslinden olup Kayı boyuna mensupturlar. Osmanlı ailesinin soyu bazen 35. bazen de 52. göbekten Hz. Nuh’a dayanır. Böylece, Osmanlıların Türklüğü İslami bir özellik de kazanır. Osmanlıların atası olarak kabul edilen Süleyman Şah, konar-göçer Türkmen aşireti ile birlikte Anadolu’ya göç eder. Aşiret bir çok maceradan sonra Bizans sınırını yurt tutar. Beyliğin temelleri burada atılır. Osman Gazi, Oğuz töresine göre hanlanır[4]. Bundan sonra kâfirlerle cihad başlar. Beylik yavaş yavaş aşiret düzeninden devlet düzenine geçer. Böylece Türk tarihi içinde Osmanlı tarihi başlar. Padişahların ve askerlerinin Türklüğü sık sık vurgulanır. Geleneksel tarih yazıcılığında Osmanlıların yaptığı gazalarda "kâfirlere" karşı Türklerin kesin üstünlüğü prensibi işlenmektedir. Mesela, Hoca Sadeddin Efendi, Osmanlıların ilk fetihlerinden bahsederken Osmanlı ordusu için “zaferleri gölge edinmiş Türk askerleri”[5], “savaş günleri yırtıcı arslan[6]”, “Türk yiğitleri[7]” gibi pek çok süslü ifadelere yer vermektedir. Aynı müellif, Osman Gazi’nin savaşlardaki başarısını anlatırken “Bursa yöresindeki bir savaşta Osman Gazi her zaman olduğu gibi yine Tanrı’nın görünmez ordularının desteğini sağlamış bulunuyordu. Bu destek elle tutulmaz gözle görülmezdi. Ama düşmanın gözünde her Türk sipahisi Efrasiyab gibi bir yiğit, Zaloğlu Rüstem gibi pehlivan kesilirdi” ifadeleri ile Türk zaferlerine manevi bir boyut da kazandırmaktadır[8]. Osmanlı tarih yazıcılığında, Osmanlılar temelde "kâfirlere" karşı gaza ve cihad yapmayı düstur edinmiş bir “İslam Askeri” imajı ile merkezi bir rol üstlenir. Bununla birlikte, Osmanlılar, her zaman kendileri ile iyi geçinen "kâfirler" ile de iyi geçinmekte hatta onlara mal ve mülklerini emanet edebilecek kadar güvenebilmektedir. Osmanlı cihad ve gaza felsefesinde ilginç bir yönü oluşturan bu durumun İslamın yayılmasında rol oynadığını müellif Neşri’de görüyoruz. Neşri, Rumeli’nin fethini anlatırken: "... nice köyler Türk'ün ayin ve erkânını görüp gelip Müslüman oldular”[9] ifadesine yer vererek Türklerin sadece istilacı bir kavim değil yaşama tarzı, görgü kuralları, komşuluk ilişkileri ile örnek bir toplum olduğunu ve bu suretle İslamiyetin yayılmasına katkıda bulunduğunu ortaya koymaktadır. Keza, Türklerin yakıp - yıkıcı olmadığını da “hem bu Türkler nereyi alırlarsa imaret ederler" ifadesi ile açıklar. Tarihlerde, Osmanlıların, Hıristiyanlarla gazası İslam-Hıristiyan çatışmasından çok, Hıristiyanların, Türklerle savaşı olarak takdim edilmektedir. Bu arada,Türklerin yenilmezliği ve kahramanlığı her vesile ile dile getirilir. Neşri, Sırpların Osmanlılara vergi göndermesini Sırp kralının ağzından “'Türkle biz çıkışamazuz' diye ilçi gönderüb yılda bin cebelü ve ellibin vukıyye gümüş virecek oldu” diye ifadelendirir. Yine Neşri, Haçlılar ile Türkler arasında meydana gelen I. Kosova savaşını hikâye ederken Haçlıların kendi aralarında Türkleri nasıl esir edeceklerini, nasıl öldüreceklerini tartıştıklarını anlatır. Kimi urgana bağlayacağından, kimi zincire vuracağından kimi parça parça edeceğinden bahsetmektedir. "Kâfirler"den biri “Size gülerim zira hiç omren (ömrümde) görmedim ki Türkü kafir zincire veya ipe dize. Amma hemişe Türk gelir kafirleri ipe ve zincire dizip alıp, gider. Ve andan ki sonra Türk hergiz kafir olmaz amma daim kafirleri gelir, alır, gider Müslüman ider. Korkarım ki yine ol Türkler sizi kendi zincirlerinize ve iplerinize dizip, alıp, gide” diye konuşur[10]. Müellifimiz burada da Türkleri övme fırsatını değerlendirmektedir. Solakzâde, Cem Sultan’ın Avrupa’ya kaçışını anlatırken, onun için, “Kostantınıyye’yi feth eden Türk’ün oğlu”[11] ifadesine yer verir. Cem Sultan’ın Fransa Kralı ile görüşme talebini engelleyen görevliler, Cem Sultan’a, “bizim kralımız başkentinde Türk ayağının bastığına razı değildir” dediğini nakleder[12]. Aynı müellif Osmanlıların Girit’i fethi hadisesini anlatılırken de “Kale burçları Türk bayrakları ile rengarenk hale geldi"[13] der. Anadolu’nun güney batısında küçük denebilecek bir toprak parçası üzerinde kurulan ve ilk önce batı yönünde - Karesioğlu Beyliği’nin topraklarının alınmasını saymazsak- Hıristiyanlarla gaza yapıp topraklar ele geçiren Osmanlı Devleti’nin Anadolu’ya yönelmesi, buradaki Türk beylikleri ile uzun süreli bir mücadeleyi başlatmıştır. Batıya yaptığı seferler sayesinde askeri ve ekonomik açıdan güçlenen Osmanlıların Anadolu’ya yönelmelerinin stratejik sebebi devlete sıklet merkezi kazandırmak ve askeri kaynaklarını güçlendirmek amacını taşıdığı ortadadır. Buna mukabil, Osmanlılara direnen beyliklerin en önemli gerekçeleri, sahip oldukları toprakların daralmasına veya ellerinden çıkmasına engel olmaktır. Bunlar arasında diğer beyliklere göre daha güçlü ve Anadolu’ya hakim olmaya daha hevesli görünen Karamanoğullarının Osmanlı Devleti’ne karşı direnişe geçmesi, Osmanlılar Rumeli’de iken onlara zarar vermesi, Osmanlı tarihlerinde önemli bir yer tutmaktadır. Neşri, Karamanoğlu askerlerini “cümle kaltak eğerli, yırtmaç kürklü, örmeç kuşaklı, kabalak tülbendli, kayış üzengili, kılıcı bağı ipli, Turgudlu’nun ne kadar at uğrusu varsa anlar” diye tanımlar[14]. Aynı müellif, Karamanoğullarının Tatar, Türk, Varsak ve Turgudlu Türkmenlerince desteklendiğini kaydeder[15]. Karamanoğlu İbrahim Bey’in, I. Murad’a söylediği “leşkerüm leşkerünce vardır. Eğer barışursan barışurın. Uruşırsan uruşırun. Derdine derd merkine merk verirün” sözleri bugün Türk hakimiyet telakkisi içinde izah edilebilecek kadar açık olmakla birlikte, devrinde fitne ve fesad çıkaran bir topluluğun Osmanlılarla boy ölçüşebilecek kadar küstahlaşması olarak yorumlanmaktadır. Buna karşılık, I. Murad, “Bre hey müdbir ve müfsid ve zalim benim kasdum ve işim gice ve gündüz gazaya dürüşmekdir. Benim gazama mani olup müslümanları ben gazada iken incidirsün. Ahd u eman bilür adam değilsin. Seni kam etmeyince ben huzur ile gaza idemezin. Nice barışmak ki mani-yi gazaya gaza , gaza-yı ekberdir. Hazır ol vaktine işte vardım” der[16]. Buradan açıkça anlaşılacağı üzere Karamanoğulları, Osmanlıların gazasını engellediği ve osmanlılar için Anadolu’nun fethinin meşruluk kazandığı görülmektedir. Müneccimbaşı, I. Murad’ın, Karamanoğulları ile savaşmak için ulemadan “nifak çıkardıkları için bunlarla savaşmak kafirlerle savaşmaktan evladır” şeklinde fetva çıkardığını kaydeder[17]. Neşri, Karamanoğullarının Beypazarı’na saldırısını tasvir ederken “beypazarı halkına öyle işler ettiler kim kafir dahi kafirliğince öylesini etmezdi”[18] diyerek onlarla yapılacak savaşta Osmanlıların Müslümanların haklarını koruduğunu vurgulamaya çalışır. Karamanoğullarının II. Mehmed zamanında yine Osmanlılarla rekabete girişmesi ise Solakzâde’de “Karamanoğlu dedikleri anlayışsız kaltaban yine isyan suretini gösterip kendine uyan na-pak Türkmenlerin sözü ile oğulları namında olan haramzadelerin her birini bir taifeye serdar kıldı” ifadeleri ile anlatılır[19]. Tarihlerde, Osmanlıların Akkoyunlularla mücadelesi yine Osmanlı perspektifinden ele alınır. Hoca Sadeddin, Osmanlı ordusu için “şanlı beyler müslümanların ırzlarını koruyan zaferler kazanmış padişahın gölgesinde hareket eden askerler” tanımlamasına yer verirken, Akkoyunluları “kara elbiselerini karanlık giceler gibi yayıp zaferleri gölge edinen Osmanlı askerlerinin üzerine saldırmak için inlerinden çıktılar” diye tasvir eder[20]. Otlukbeli Savaşı’nın sonucu hemen hemen bütün tarihlerde Türkmenlerin hezimeti olarak takdim edilir. Ele geçirilen Türkmen askerlerinin 3000 kadarının ibret için öldürüldüğü övünülerek anlatılır. Solakzade, Dulkadirlilerle yapılan Turnadağ Savaşı’ını hikâye ederken Dulkadirli Türkmenleri “kötü zanlı Türkmenler”, “kötü niyetli Türkmenler” şeklinde vasıflandırır[21]. Tarihlerde, Türkmenlerin tahkir edilmesi ile ilgili en yoğun olaylar fetret devrine tesadüf etmektedir. Bilindiği gibi Timur’un Ankara Savaşı’nda Bayezid’i yenmesi ile Anadolu’da Osmanlı hakimiyeti sona ermiş beyliklerin bir bölümü yeniden kurulmuş, bazı bölgelerde ise istikrar tamamen ortadan kalkmış idi. Fetret Devri hem Yıldırım Bayezid’in oğullarının taht kavgaları hem de onların Anadolu’ya yeniden hakim olma çabaları ile çift yönlü bir mücadele şeklinde geçer. Bu dönemde Kara Devletşah (Amasya çevresi), Kubadoğlu (Canik), İnaloğlu (Tokat), Gözleroğlu (Şebinkarahisar), Köpekoğlu (Kazabad), Mezid Harami (Sivas) ayaklanmaları baş gösterir. Daha çok Anadolu’nun konar-göçer Türkmenlerinin bir bölümü tarafından desteklenen bu ayaklanmaları Osmanlı tarihçileri hemen hemen aynı dil ile eleştirirler. Burada ortak olarak “eşkıya” tanımlaması ağırlık kazanır. Bununla birlikte hakaret ifadeleri de derhal göze çarpar. Neşri, İnaloğlu ayaklanması için “bi-asıl Türkmen”[22], “bi-had Türkmen “[23], Köpekoğlu için ise “bir bed-fiil harami Türkmen"[24] ifadelerine yer verir. Solakzade, İnaloğlu için, "bed-fiil”[25] sıfatını yakıştırır. Hoca Saadeddin’de İnaloğlu ayaklanması “İnaloğlu adındaki aman bilmez sırtlanın imanları zayıf yirmibin kadar Türkmen’e baş olup ininden çıkmış...”[26], Köpekoğlu ayaklanması “işi gücü eşkıyalık olan Köpekoğlu adındaki Türkmen’in ... dağda taşta dolaşan Türkmen ise bazı fesatçı yoldaşları ile köpeklere sokak gerek sözünü gerçekleştirip dağlara düştü...”[27] ifadeleri ile anlatılır. Hoca Saadeddin’e göre bütün bu isyancılar "Osmanlı soyunun eski düşmanlarıdır"[28] Osmanlı toplumu içinde ekonomik veya dini sebeplerle ortaya çıkan ayaklanmaların, devlet düzenini tehdit eden olaylar olarak değerlendirildiği gözlenmektedir. Şeyh Bedreddin ayaklanmasını destekleyen Türkmenler, Müneccimbaşı tarafından akılları füsun ve efsane ile çelinmiş “cahil ve beyinsiz” olarak tanımlanır. Solakzâde ise bunlara “bazı saf Türkler”[29] der. Güney Anadolu’da patlak veren ve Osmanlı Devleti’ni bir hayli uğraştıran Şah Kulu ayaklanması Müneccimbaşı tarafından “rafıziliğe ve dinsizliğe eğilimli eşkıya güruhu”nun ayaklanması olarak tasvir edilir. Şah Kulu adı daha çok “Şeytan Kulu“ olarak vasıflandırılır. İsyancıları, Hadidi: ”kızılbaş-ı evbaş” ve ”keçi uğrusu (hırsızı)[30]”, Celalzâde: “eşirra vü etrak” ve “kavm-i dall ü gümrah" (yolunu yitiren sapık kavim) olarak nitelendirir[31]. Celalzâde, Osmanlı ordusunu “muzaffer Türk ordusu“ olarak vasıflandırdıktan sonra “dağın göğüs ve eteği hilekar Türkmen cesetleri ile dopdolu “ olduğunu belirtir[32]. Bu ayaklanmalarda da Türkmenlerin etkin bir rol alması elbette tarihi tesadüf olmayıp, ayaklanma merkezlerinin Türkmenlerin yoğun olarak bulunduğu bölgeler olması ve çoğunlukla da adı geçen topluluğun mensuplarının bir bölümünün Osmanlı idaresinden hoşnut olamayan bir zümreyi teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır. - III - Buraya kadar verilen örneklerden Osmanlı tarih yazıcılığında iki tip Türk imajının belirginleştiği gözlenmektedir. Birincisi, Osmanlı hanedanının da mensup olduğu ve bunun daima övünç kaynağı olarak zikredildiği “Türklük”tür. Buna göre devletin temel dayanağı Türklerdir. İslami tarih anlayışının da etkisiyle Türklerin soyu Hz. Nuh’a kadar dayanır. Osmanlılar da böyle soylu bir geçmişe sahip olmakla haklı bir övünme vesilesi bulurlar. Osmanlı padişahları Türk, Osmanlı ordusu da Türk ordusudur. Bundan dolayı, özellikle Hıristiyanlara karşı yapılan gazalar daha çok, Türk-Hıristiyan çatışması olarak yansır. Osmanlı kronikleri Hıristiyan devlet veya topluluklara atfen verdikleri bilgilerde genellikle “Türk”, “Türkler” ifadelerine yer verir. Yukarıda örneklendirildiği gibi Batı’nın karşısına çıkan Türk, savaşçılığı, ahlakı, şecaati ve kahramanlığı bakımından daima belirgin bir üstünlük içindedir. İkinci Türk tipi ise Batı karşısında iman, ahlak, şecaat ve kahramanlık örneği teşekkil eden Türk imajının tam aksine Osmanlı Devleti’ne karşı duran, ayaklanmalar çıkaran, köyler basıp yol kesen eşıkyalık yapan Türk tipidir. Bu ikincisi için tarihlerde “aslı bozuk Türkmen”, “Kötü fiilli Türkmen”, “bed fiil Türkmen “ “ kötü zanlı Türkmen” ,” kötü niyetli Türkmen” , “na-pak Türkmen”, “Etrak-i bi-idrak”, “hilekar Türkmen”, “ayak takımı”, “bi-asıl Türkmen”, “bi-had Türkmen”, “aman bilmez Türkmen”, “kafasız Türkmen”, “andında durmaz”, “hırsız kılıklı”, “düşüncesiz Türk”, “sersem Türk” ... gibi sıfatlar kullanılır. Taner Timur, bu hususun Türklerin bir kısmı için söylendiğini teyid etmekle beraber bu yakıştırmaların ve Türk sözünün küçültücü bir anlam içinde söylenmesinin en önemli sebebi olarak Osmanlı yönetici zümresinin etnik saflığını yitirmesine (yani gayr-i Türk unsurların yönetici olmasına) ve Osmanlıların da kendilerini dini terimlerle tanımlamasına bağlamaktadır. Ancak Taner Timur, meseleyi sadece “uygarlaşma süreci” olarak ele almakta ve sorunun uygarlaşmaya direnen Türkmen ve Yörük aşiretlerinden kaynaklandığını ifade etmektedir. İki Türk imajının da sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi için Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükselme dönemlerinin birlikte ele alınmasında fayda vardır. Tamamen yalın bir anlayışla ele alındığında Osmanlılar, Anadolu’nun kuzey-batısında küçük bir toprak parçası üzerinde kurulmuş bir beyliktir. Osmanlı tarihçileri beyliğin genişlemesinde temel felsefe olarak gaza ve cihad anlayışını ortaya koyarlar. Gaza ve cihad Hıristiyanlara karşı yapılacağına göre, beyliğin fetih yönü doğal olarak batıya doğrudur. Din, fetih siyasetinin en önemli meşruiyet kaynağıdır. Aynı Osmanlı Devleti’nin fetih siyasetinde bir yön de sahip oldukları toprakların doğu ve güneyine doğru yani geniş Anadolu topraklarına yöneliktir. 13. yüzyılda etnik milliyetçiliğin -henüz- Türkler arasında yayılmadığı, hanedan taasubunun ve topraklara sahip olma duygusunun daha kuvvetli olduğu göz önüne alınırsa bir yanda fetih siyaseti takip eden diğer yanda topraklarını savunan topluluklar için birbirleri “düşman” olarak ortaya çıkar. Nitekim, Osmanlı tarihçileri Anadolu’da Osmanlılara karşı direnen, savaşan ve ayaklanma çıkaran her topluluğu veya teşekkülü düşman sıfatı ile tanımlamaktadır. Bu cümleden olarak, Anadolu’da Osmanlılara karşı direnecek yegane güç bu toprakların mutlak hakimi durumuna gelmiş olan Türkler (Türk hanedanlar) olduğuna göre “düşman”ın etnik kimliği de kendiliğinden belirmektedir. Daha çok süslü ifadeler ile “düşman”ı küçümsemeyi adet edinmiş olan Osmanlı tarihçilerinin velinimetlerin de aynı kanı taşıyor olmalarını bildikleri halde küçültücü ifadelere yer vermeleri ancak velinimetlerini övdükleri bir olaya -daha açık olarak- Osmanlıların Anadolu’ya hakim olmaya çalıştıkları dönemlere denk düşmektedir. Ortada Osmanoğullarının (hanedan/devlet) Anadolu’ya hakim olmaya çalışması ve buna karşı direnen yerli ahalinin mücadelesi vardır. Şurası bir gerçektir ki Osmanlıların Anadolu'ya hakim olmaları Timur dönemine kadar neredeyse 100 yıl, Timur’un darbesinden sonra ise yaklaşık olarak 150 yıl sürmüştür. (1555 Safevilerle Amasya Antlaşması’nı göz önüne alarak), Ki bu süreç Osmanlı Devleti’nin ömrünün önemli bir kısmına tekabül etmektedir. Böylesine uzun ve meşakkatli bir mücadelenin Osmanlı tarih yazıcılarını “düşman”a karşı daha tahkir edici bir üslup takip etmelerine yol verdiği düşünülebilir. Türk kökenli olmayan tarihçilerde bu tür tahkir edici ifadelerin daha çok kullanılmasının ise şuur altına yerleşmiş Türk düşmanlığından kaynaklanıyor olabileceği düşüncesini ise ihtiyatla karşılamak gerekir. Çünkü, aynı yazarların birinci Türk tipi için gerçekten insanın ruhunu okşayıcı sözler de söylediği unutulmamalıdır. Osmanlı Devleti’nin aşiret geleneklerini terk ederek hızla merkezileşmesi ve bunu gerçekleştiriken gayr-i Türk unsurlardan (onları Türkleştirerek ve müslümanlaştırarak) da istifade ederek kendisine mutlak sadakat esasına göre hizmet edecek bir “kullar” sınıfı meydana getirmesi, devletin halk ile ilişkilerinde de formel değişiklikler meydana getirmiştir. Devlet, yönetme gücünün mutlak sahibi olarak, “kutsal devlet” formülü ile merkezi bir rol üstlenmiştir. Buna göre, devlet iki ana unsurdan meydana gelmektedir: “Kutsal devlet”i işleten yönetici sınıf yani Hanedan-Bürokrasi ve yönetilenler yani reaya. Bu çerçeve içinde Türklük siyasal alanda kullanımını devam ettirmekle beraber, ağırlığını yavaş yavaş Osmanlı Hanedanı’na istinaden Osmanlı-İslam kimliğine terk etmeye başlamıştır. Türk milleti ise çok uluslu Osmanlı reayasını meydana getiren ünitelerden biri haline gelmiştir. Gerçi, Türkler hem nüfus olarak hem de ordunun çekirdeğini teşkil etmek bakımından devletin en önemli dayanağı olmuşsa da reayanın bir parçası olma özelliğini hiç bir zaman değiştirememiştir. Bundan dolayı, Türk adının köylü halk anlamında kullanılmasının da devrin şartlarında küçültücü bir manaya geldiğini savunmak biraz müşkül gözükmektedir. Öte yandan, Türklerden devlet yönetiminde etkin rol alanlar çıkmışsa da bu reayanın kaderini hiç bir zaman değiştirmemiştir. Böylece, reaya-devlet ikilemi bir kimlik sorunu olarak değil devletin “yönetme” anlayışının bir tezahürü olarak kendini gösterir. Buna dayanarak, reayayı meydana getiren ünitelerin etnik kimliğinin devletin nazarında pek kıymetli olmadığını da belirtmek gerekir. Rollerin iyice belirginleşmesi, Osmanlı tarih yazıcılığında da etkisini gösterir. Cem Sultan olayı hikâye edilirken II. Bayezid’i destekleyen Türkmenlerin Bursa yakınlarında Cem Sultan’a saldırmaları ve buna karşılık olarak da Padişah’tan bazı muafiyetler talep etmeleri üzerine Solakzâde ve Hoca Sadeddin Efendi’nin II. Bayezid’e atfen nakl ettikleri “reayanın sultan ahvaline taarruzu onlara ne vazifedir. Onlara lazım olan saltanat kime nasip olursa ona itaattir. Sultanlara reayanın kılıç çekmesi büyük töhmettir. İki varis birbiriyle kavga ederse ecnebinin ne müdahalesi olabilir ve alçakların ululara kılıç çekmeye nasıl eli varır” sözleri gerçekten dikkate şayandır. Osmanlı tarihçilerinin Anadolu’da Osmanlı toplum düzeni ve devlet örgütüne karşı çıkan isyanlarda da hemen hemen aynı tutumu sergilediği görülmektedir. Ayaklanmacılar, “şeytan kulu”, “etrak-i bi idrak”, “haramzadeler”, “eşkıya” ve benzeri sıfatlarla tanımlanır. Burada da temel olarak reayanın itaatsizliği prensibinden hareket edildiği söylenebilir. - IV - Şu halde Osmanlı klasik dönem kurumlarının oluştuğu 16. yüzyıldan itibaren Türk adının genel olarak küçültücü bir anlama kavuştuğunu savunmak mümkün görünmemektedir. Devlet bir Türk devletidir. Keza, Hanedanın Türklüğü de sık sık vurgulanmaktadır. Osmanlı ordusunun başarısı Türklerin başarısı olarak takdim edilmekte ve övme fırsat hemen değerlendirilmektedir. Buna karışıklık Türk milletinin Osmanlı reayasının ünitelerinden biri durumunda olması, bunların itaatsizliği sırasında da tahkir edilmesine sebep olmaktadır. Ancak belirtmekte fayda var ki, reayayı meydana getiren diğer ünitelerin itaatsizliği sırasında da hemen hemen aynı ifadeleri bulmak mümkün olabilmektedir. Etnik ve milli duyguların henüz kuvvetli olmadığı, toplumsal dayanışmanın zayıf kaldığı ve hanedana biat etmeye dayalı devlet anlayışının kuvvetli olduğu dönemlerde milli kimliğin ön plana çıkması ve etnik temelli bir imparatorluğun oluşması beklenemez. Bundan dolayı günümüzdeki milli devlet ve milli duygular açısından meselenin ele alınıp Osmanlılar Türklere hakaret ediyordu kanaatine ulaşmanın tarihi mantığa uyacağını düşünmüyoruz. |
||
|
||
| aşağıdaki yazı kazak bir prof. un yazısından alınmıştır. Her şeyden önce dikkat edilmesi gereken mesele, Türk soylu halkların sahip oldukları ortak tarih ve kültürün, ne yazık ki, incelenmemiş taraflarının oldukça çok olmasıdır. Türk soylu halkların tarihi ile kültürü de, dili ile dinî de ortaktır. Bu, ilk Türk Kağanlığı'ndan başlatabileceğimiz iki bin yıllık tarihe dayanan ve deresiyle tepesiyle, engebeleriyle çok karmaşık bir meseledir. Söz konusu mesele ile ilgili olarak, ortak dinî inanç, ibadet şekilleri ve mitolojik şahsiyetleri ele alan "çok ciltli bir Türklük tarihi", en kısa zamanda yayımlanmalıdır. Yazılacak olan böyle bir kitapta, Türklerin soyu ile ilgili hakiki ve yeni ilmî hüküm ve değerlendirmelerin ortaya konulmasıyla birlikte, Türk Kağanlığı'nın kendine has sembollerinden de bahsedilmiş olurdu. Tarihi Orhun-Yenisey yazıtları, runik damgalar (işaret ve yazılar) ile Türk kültürünün diğer eski abideleri hakkındaki bütün gerçekleri ortaya koyacak, dünyaya ilan edecek tarihi ve felsefî çalışmalara ihtiyacımız vardır. Bahsi geçen yazıtlarda şunlar yazılmıştır: "Töbemizde kök aspan, tabanımızda - kara cer caratılganda ekeviniii arasında adamzat balası payda bolgan. Sol adamzat balasına bıylik etsin dep meniii kök türik babamdı caratkan. "4 Türklerin, konar-göçer hayat geleneğine uygun olarak çiftçilikle, tarımla da uğraştıklarını hepimiz biliyoruz. Meselâ, Hunlar tam anlamıyla göçebe, Oğuzlarla Kanlılar çiftçi, Üysünler (Uşunlar) ise yarı göçebe, yarı yerleşik bir hayat geleneği sürdürmüşlerdir. İşte, bu hayat tarzının çekirdek olduğu dünya görüşümüzün incelenmesi, hepimizin birleşip, yapması gereken ortak bir iştir. Bu büyük işi, bizler, ancak umumî Türk ilişki ağına, manevîyatına ve kültürüne, eski bütünlüğünü kazandırma suretiyle gerçekleştirebiliriz. Bizim için Yusuf Balasagun'un yaratıcılık mirasının önemi ve değeri çok büyüktür. Özellikle de onun, insanın düşünce ve dünya görüşüne bilimin etkisi, hayatın anlamı ve esasları, tanım ve değerleri hakkında yazdığı "Kutadgu Bilig"ine dikkatinizi çekmek isteriz. Bu felsefi ve ahlâkî bilgilerden oluşan paha biçilmez eser, umumî Türklük tarihinin incelenmesi için ayrı ve özel bir yol değerindedir. Bununla birlikte Mahmut Kaşgarlı'nın, Türk halkları tarihinde bir sistem haline gelmiş Türk kültürünün yaşayış geleneği ile onun etnik terminolojisini yazdığı "Divan-ı Lugat'it Türk"ünün de değeri çok büyüktür. Sözü edilen eser, 11. yüzyıldaki gelenekli Türk toplumunun yaşayış biçimi ve geçimini sağladığı meslek alanları ile ilgili bilgileri ihtiva eden tarihî bir kaynak olarak değerlendirilebilir. Bu eserin asıl değeri de, paha biçilmez kılan özelliği de, onun bir "tarih pınarı/kaynağı" oluşundadır. Türklük tarihinin inceleme dallarından bir başkası da, Türk bilim dünyasının duayenleri Harezmi, Abbas Cevherî, İshak el Fârâbî ve meşhur coğrafya bilgini Canak ibn Akan el Kimakî vb. alimlerinin eserleri ile çalışmalarını esas almalıdır. Türk, onun içinde de Kazak felsefesinin gururu, nesillere "Divan-ı Hikmet (Akıl-Bilgelik Kitabı)"i hediye eden, Doğu aleminin büyük bilgesi, hümanisti Hoca Ahmet Yesevî'nin hayatı ile eserlerinin incelenmesi ise, bizler için kutsal bir borçtur. Bu yıl Almatı'da, Felsefe Enstitüsü tarafından hazırlanmakta olan "Koca Ahmet Yassavi Türki Aleminin Gulama Oyşılı (Türk Dünyası'nın Büyük Düşünü Hoca Ahmet Yesevî)" adlı büyük bir komisyon çalışması yayınlanacaktır. Ayrıca Aydar Abuov da, bu konuyu ele alan bir doktora tezi hazırlamış ve başarıyla savunmuştur. Millî felsefe ve millî dünya görüşümüzün, dünya kültürü çerçevesinde derinlemesine incelenmesi, büyük emekler isteyen bir iştir. Bu da Türk Dünyası'na, Türk halklarına ortak Kokut Ata, Hoca Ahmet Yesevî, Yusuf Balsagun ve başka da tarihi şahsiyetlerin manevî miraslarının incelenip değerlendirilmesiyle güçlenecektir. Türklük tarihinde Korkut Ata ve Asan Kaygı gibi büyük düşünürlerin ortaya koydukları felsefelerinin incelenmesi meselesi ise, dokunulmamış duruyor. 1997 yılının sonlarına doğru Kızılorda ilinde "Korkıt cane Türki Alemi (Korkut ve Türk Dünyası)" konulu bir bilgi şöleni düzenlendi. Korkut Ata, Asan Kaygı ve diğer büyük bilgelerimizin Oğuzlar, Türkler ve Kıpçakların tarihi ile ilgili manevî mirasına dikkatimizi yoğunlaştırıp, inceleyebilirsek, onların halkımızın siyasî ve manevî yenileşmesi üzerindeki etkileri hakkında bol ve bir o kadar da değerli bilgilerle donanmamız mümkündür. |
||
|
||
| alıntı Türklerin kökeni.. Yoksa Atlantis'li miyiz? Türklerin kökenini ortaya çıkarmak, Atatürk'ün en büyük isteklerinden biriydi. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, bu konuya büyük bir hassasiyetle eğildi. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde Türkçülük akımı yandaşları tarafından yapılan çalışmalar derlendi ve Atatürk'ün isteğiyle bir çok bilim adamı ve araştırmacı bu alanda araştırmalar yaptı. Yabancı bilim adamları Türkiye'ye çağrıldı. 1930 yılında Türk Tarih Kurumu kuruldu. Çok zengin malzeme ve bilgiler ortaya çıkarıldı. Yine de Türklerin nereden geldikleri tam olarak açıklığa kavuşmuş sayılmazdı. 1932 yılında Emekli General Tahsin Bey Atatürk'kü ziyaret ederek, Maya dili ile Türkçe dili arasında benzerlikler bulunduğundan söz etti. Maya'lar Meksika'da yaşamışlar, Türkler ise Orta Asya'dan gelmişlerdi. Atatürk hemen Tahsin Bey'i Meksika elçiliğine atayarak, ona iki dil arasındaki benzerlikleri ortaya çıkarma görevini verdi. Tahsin Bey Meksika'ya gidince, kendisine Amerikalı Arkeolog William Niven'ın bulduğu tabletlerden sözettiler. Maya dilinin kökünün bu tabletlerde olduğu anlaşılmıştı. Türçe ile Maya dili arasındaki benzerlikler de bu tabletlerde aranmalıydı. Amerikalı arkeologun ortaya çıkarmış olduğu tabletler Tahsin Bey'i şaşkına çevirdi. Bunlar doğruysa, bilinen tarih ve bilim bütünüyle yanılıyor, demekti. Çünkü tabletler İ.Ö. 200.000 ile 70.000 arasında Büyük Okyanus'ta yer almış bir kıtayı haber veriyorlardı KAYIP Bu kıtanın adı "MU"'ydu Avusturalya'dan bir kaç kat büyüktü. Yüksek bir uygarlık düzeyine ulaştıktan sonra, bir deprem ve tufan sonucu battığı sanılmaktaydı. Acaba Türklerin kökeni de bu kıtadan göç edenleremi dayanıyordu?.. Tahsin Bey konuyla ilgilendikçe, karşısına yeni bilgiler çıkıyordu. Bu kez kendisine İngiliz Albayı James Churchward'ın Hindistan'da bulduğu tabletlerden söz edildi. Bunlarda kayıp "MU" kıtasıyla ilgiliydi. Churchward, 50 yıllık bir çalışma sonucunda bu tabletleri çözmüş ve bu konuda 5 adet kitap yayınlamıştı. Tahsin Bey, öğrendiklerini ve ortaya çıkardıklarını Atatürk'e raporlar halinde sundu. Atatürk konuya büyük ilgi duymaya devam ediyordu. Churchward'ın "MU" ile ilgili kitapları getirildi. Atatürk derhal emir verdi. 60 kişilik bir "Tercüme Heyeti" Churchward'ın 4 kitabını Türkçeye çevirdi. Ama kitaplar basılmayıp, daktilo edilmiş metinler halinde, Atatürk'ün önüne kondu. ATATÜRK'ÜN NOTLARI VE İŞARETLEDİĞİ YERLER Çevirilen metinleri Atatürk'ün büyük bir dikkatle okuduğu bilinmektedir. Atatürk insanın yaratılışını anlatan bölümlerle ilgilenmiş, "MU"'nun insanlığın anayurdu olduğunu,nufusunun 64 milyona kadar çıktığını,ilk insanların orada yaratıldığını anlatan satırların altını çizmiştir. Atatürk "MU"'da geçen Tnrı kavramıylada ilgilenmiş, yaratıcının insan aklıyla anlaşılamayacağı,şekillendirilemeyeceği ve adlandırılamayacağı üstündede durmuştur. Çevirilerde Maya dilinin yeryüzünün andilinden gelmiş olduğunu, bütün dillerin orada doğduklarını ve anadilin "MU" dili olduğunu belirten bölümlerin altı, Atatürk tarafından çizilmiştir. Atatürk'ü ilgilendiren bir başka bölüm, ırkların kökeniyle ilgilidir. Anadolu'daki ilk insanlar olan Karyanlar'ın asıl vatanlarının, Büyük Okyonus'taki Easter Adası olduğunu anlatan bölüm yine Atatürk tarafından işaretlenmiştir."MU"'nun batışını anlatan bölümde, "MU" halkının "Ya MU, bizi kurtar" diye bağırmalarınıişaretlemiş ve altına "Demek ki MU, bir ilahtır" notunu düşmüştür. TÜRKÇE VE MU DİLİ Birçok "MU" kökenli özel ad ve sıfatları, Atatürk öz Türkçe ile karşılaştırmış, notlar almıştır. Sözgelimi "Tarlaların Allah'ı" anlamına gelen Bal sözcüğünün yanına, "balağmak (anlamı:toprağı kazmak,çukur açmak)" notunu almış. "Ruhların diyarı Kui" cümlesinin yanına, "kökü:ailedir",diye yazmış.Bu tür sözcük notları oldukça çoktur. Bir yerde, "MU"'nun demokrasi ile yönetildiğini,"GÜNEŞ ENERJİSİNİN AYDINLATMADA KULLANILDIĞINI" anlatan satırların altı çizilmiştir. Ve bunlar gibi yüzlerce satır Cumhuriyetimizin kurucusu tarafından çizilmiş, işaretlenmiş, sayfa yanlarına notlar alınmıştır.İncelendiğinde görülüyorki, Atatürk'ün önce Türklerin kökeni ve "MU" dilinin Türkçe ile bağlantısı ilgilendirmiş. Sonra inançların ve "MU"'nun yönetim biçimi üstünde durmuş. Üçüncü kitaptaysa çok geniş anlatılan "MU" simgelerini, Atatürk latin ABC iyle karşılaştırmış. KİTAPLAR NEDEN BASILMADI? Atatürk James Churchward'ın iki kitabıyla özellikle ilgilenmiştir: Kayıp Mu Kıtası ve Mu'nun Çocukları. Bu iki kitap, Anıtkabir kitaplığında 1301 ve 1302 no ile kayıtlıdır. Kitaplardan çıkartılan, daktilo ile yazılmış çeviri metinleriyse yine Anıtkabir kitaplığında 4 dosya halinde bulunmaktadır. Atatürk'ün Mu ile ilgili düşünceleri ve çıkardığı sonuçlar, yazıkki tam olarak bilinmemektedir. Bunun nedeni,1935'ten sonra sinsice ilerleyen hastalığının, Büyük Önder Atatürk'e pek zaman tanımamış olmasıdır.Ortada garip bir olay daha vardır: 1967'ye kadar Türk Dil Kurumu arşivinde, sonra Anıtkabir kitaplığında bulunan bu çeviriler hala basılmamıştır. Atatürk'e kitapları sağlayan Tahsin Bey, Meksika'da araştırmalar yaparken,Maya,Aztek,İnka uygarlıklarının Türklerde kullanılan eşyalara benzer eşyalar kullandıklarını öğrenmişti. Ayrıca davullar ve kalkanlar bizimkilere çok benziyor, üstlerinde AY ve YILDIZ simgeleri bulunuyordu. Tahsin Bey tüm çalışmalarını belge ve fotoğraflarla birleştirerek üç cilt defter halinde Atatürk'e yollamıştır. Bunların ilk ikisi 1970'lere kadar Türk Dili Kurumu kütüphanesinde 56-57 no'ları ile durmaktaydı. Üçüncü defter kayıptır.Bu çok değerli çalışmalar basılmamıştır. Gerek Churchward'ın kitapları, gerek Tahsin Bey'in çalışmaları basılıpyayınlandığı zaman, Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün düşüncelerini belki daha iyi anlayabiliriz. Yoksa bu değerli eserlerde, Atatürk'ün gizli kalmış, düşünsel yönleriyle birlikte,Anıtkabir'in sessizliğinde uyumayı sürdürecekler. Yazan: Adnan TOPÇU |
||