SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Düşünürler

Konu: Bertrand Russell

Sayfa: [ 1 ]

racing kerem pasa 02.09.2007 00:41:23
Bertrand Russell

Russell matematik ve mantık alanında önemli eserler vermiş yeniliklere yol açmış bir düşünürdür. Bu alanlarda saygıyla anılırken; yapıtlarının ağırlıklı olan kısmını sosyal, ahlaki ve güncel konular üzerine vermiştir. Felsefe çalışmalarının yanısıra; politik sahnede de hayatı boyunca aktif olarak rol almıştır. Sosyal konulardaki denemeleri ve diğer eserlerini kendisi felsefe olarak adlandırmaz. İlk yıllarında; ahlak konularında kesin doğrular olabileceğini savunduysa da; daha sonra bu konularda kesin doğru önermelerin olamayacağını fikrini savunmuş ve bu görüşüyle öncelikle bir dönem öğrencisi olan Wittgenstein’a ve daha sonra neo-pozitivistlere yolu açmıştır. Fakat aradaki fark; Russell için bu konular saçmalık ve üzerinde konuşulamaz olmaktan çok uzaktır. Hatta mantık ve analitik felsefeyle yanyana konulduğunda; hayati önem taşırlar ve önce gelmek zorundadırlar.

Analitik felsefe
Russell’a göre felsefe problemleri sayılacak çoğu şeyin problem olma sebebi, kavramların ve dilin iyi belirlenmemiş olmasıdır. Ona göre bu konularda net ve kesin bir dil şarttır.  
Berkeley’in bütün idelerin zihinde olduğunu söylerkenki hatası; “ide” kavramına “zihinde olan şeyler” diyerek; zihnin içerikleri ve zihnin işlevlerini birlikte yüklemesi; daha sonra da birinin özelliklerini ötekine yüklemesidir. Algılama gibi bir zihin işlevi tamamen zihindeyken; birini aklımızda tuttuğumuzu söylediğimizde; o kişinin kendisinin aklımızda varolduğunu söylemiş olmayız. Böylece bu gözden kaçan ayrımı yaptığımızda; öz sorunu kolayca çözülmüş olur. Bu şekilde yeni bir Ockham Usturasıyla felsefe tarihine girmiş olur.

Hume ve Tümevarım Sorunu
Aslında Russell tümevarım sorununu Hume’un bıraktığı yerden bir adım öteye götürmez. Ona göre Hume’un bıraktığı yer tam da durması gereken yerdir. Tümevarım ilkesine de böyle yerleşik bir inançla inanmayı sürdürmenin bir sakıncası yoktur. Burada Russel için esas çıkarılması gereken; kesin olmayan düşüncelerimiz kesinmiş gibi davranmamalı, sorgulamaya, kuşkuculuğa açık olmalı, fakat bu inançtan da şüpheye düşüp elimizi kolumuzu da bağlamamalıyız. Tümevarım kanıtlanamasa da yerli bir inançtır. Günlük hayatı bu tarz şüphelere düşmeden geçirmek gerekir. Öte yandan bilimde yine de bir kesinlik arayışı vardır. Bilgi görüşünde; aritmetikte, geometride a priori bilgiyi kabul ederken; bilimsel düşüncede gözlem, deney ve tümevarım’ın öncelikli olması gerektiğini savunur. Burada Kant başlığına geçmemiz gerekiyor.

Kant Hakkında Düşünceler
Öncelikle eylem adamı olan Russell; Yedi Yıl Savaşları ve Fransız Devrimi dönemlerinde yaşamasına karşın; makamındaki felsefe öğretimine hiç ara vermemiş olan Kant’a hor görür biçimde yaklaşır. Bilgi kuramı bakımından hakkını teslim etmeden geçmese de; ahlak konularında eksikliğini sürekli belirtir.
Öncelikle; Russell’ın Kant’a onurunu verdiği iki şey vardır: Felsefe tarihinde ilk olarak; analitik olmayan a priori bilgimizin olabileceğini farketmiş olması ve bilgi kuramının felsefedeki önemini ortaya koyması. Sentetik a priori bilginin olanağını ortaya koymasına rağmen; Russell’a göre, burada yanlış sınırlamalar yapmıştır. Yasalara sadece aklın ışığıyla ulaşabileceği gibi hatalı bir yola sevketmektedir. Üstelik Hume’un önünü açtığı esas sorun; yani olguların; mantık ve aritmetiğe uyacağından nasıl emin olduğumuz’a dair düzgün bir çözüm getirmemiştir Kant. Dünyaya mantık çerçevesinden bakıyor olmamız; yani bizim gözlüğümüze göre görmemiz, bunun kanıtı olamaz; çünkü zaten doğamızın değişebilirliği ortadadır. Çünkü insan aklı da varolan dünyanın bir olgusudur. Yani Kant’ın yöntemi a priori önermelerin kesinliğini açıklamada başarısızdır. Ve getirdiği sınırlama; yani dünyaya aklımızın ışığıyla baktığımız; gereksiz bir sınırlamadır; çünkü aritmetik bilgide doğru bir yan varsa; bu biz onları düşünmeden de orada olmalıdır.
Öte yandan saf ve teorik akıl düşüncesi de Russell’a göre safsatadır. Saf akıl bildiğimiz akıl, pratik akıl ise önyargıdır. Kant; Hume’un inanmayı zorlaştırdığı nedenselliğe, Tanrıya, ölümsüzlüğe ve mutlak ahlak yasasına inanmaya kararlı olduğundan böyle bir ayrım icad etmek zorunda kalmıştır.
Böyle bir akıl nuruna inanmak Russell için oldukça kötü, akıldışıdır. Newton’un kafasına elma düşmesi masalı gibi; insanlar bu yasaların keşfedilmesinin öncesindeki uzun süreli gözlem ve çalışmayı hiçe sayıp sadece akıldan çıkabileceğine inanmaya hazırdırlar. Russell’a göre bu, akılsızlık yönünde bir adım, hatta dindardıktır. Bunu özellikle de Kant’ın ahlak anlayışıyla ilgili olarak belirtir. Ayrıntılı bir incelemesi olmasa da; ahlak konusunun açıldığı çoğu yerde Kant’ın erdem kavramını; “birşeyi sevdiğimiz, ondan çıkarımız olduğu için iyilik yapmak iyilik değildir” diye özetler. Burada Hristiyan ahlakı hakkındaki düşüncelere geçmemiz gerekiyor.

Ahlak
Russell Hristiyan ahlakının uygulanamaz olduğunu savunur. Çünkü en başta İsa’yla başlayan; bir pir-ü pak azizler geleneği vardır. Buradaki erdem, sıradan insanın ulaşamayacağı bir erdemdir. Kant’ın, bir iyiliği karşıdakini sevdiğin için değil, erdem sevgisi için yapman gerektiği görüşü de  Russell için bir o kadar olanaksızdır.
Öncelikle; ahlak konusunda bu kadar net, doğru önermelerin olamayacağına inanır. Bir bakıma Wittgenstein gibi pozitivistlerin öncüsü olsa da; ahlak onun çalışmalarında önemli bir yer tutar. Bu konuda; felsefe tarihinde sürekli övgülerle söz ettiği Hume’un görüşünü ödünç alır ve sıkça tekrarlar: Akıl, etik düşüncelerden sonra gelmelidir.
Kant’la çatışmasının temel nedeni de budur. Felsefeci olarak; dünyanın olaylarına ilgisiz kalmayı kabul edilemez bulur Russell. Öte yandan; sırf aklın nuruyla, bir takım ahlaki önermelere ulaşılabileceği saçmadır, kullanışsızdır. Ahlak konusundaki düşüncelerin güncel ve etkili olması gerekir. Tekrar Hristiyan ahlakına baktığımızda; batı dünyasının bütün ahlaki değerleri buradan türemiştir ve bu; uygulaması imkansız bir ahlaklılık, dolayısıyla yaygın bir ikiyüzlülük getirir. Öte yandan, bu ahlakla eğitilen insanlar, uygulamada sürekli sorun yaşayacaklarından; suçluluk duygusundan kurtulamayacaklardır. Russell için biraz daha ayakları yere basan bir ahlak gerekir. Konfüçyus’tan miras kalan ahlakı inceler. Ona göre burada çok daha yumuşak eğilebilir kurallar vardır ve insanlar daha rahat yaşamaktadırlar. Örneğin batı insanı, idealde kavganın gereksiz olduğuna inanır, ama ayakları dünyaya bastığı andan itibaren sürekli kavga eder. Öte yandan Çin’de; düşüncede kavga etmek gayet olası bir durumdur ve zaman zaman gayet gerekli olabileceğine inanılır, fakat günlük hayatta kavgalara çok az raslanır.
Özetle Russell, ahlakta, mutlak doğru ve yanlışların savunulmasının illa ki kötülüklere yolaçacağını düşünür. Onun için ahlak, güncel olaylara bağlı, dinamik olabilecek bir yapıda olmalıdır. Hatta en doğrusu; çağın olayları arasında üzerinde sürekli konuşulup tartışılmalıdır. Doğamızın belirsizliği ve kendimiz hakkındaki sürekli yenilenen görüşlerimizin karşısında; ahlakın mutlak kabul edilecek bir ilk ilkeden hareket etmesi sözkonusu olamaz.
Russell’a göre Fransız ve Amerikan devrimlerinde vaazedilen İnsan Hakları da belirli yasaların akıldan çıkarılabileceği yolundaki inancın ürünüdür. Bu hakların, bütün zamanların hristiyan geleneğinden ve vatandaş haklarından devşirildiği gözardı edilip; akıl nuruyla; insan üzerine düşünerek a priori olarak bulunduğu; ortaya konulduğu, bu yüzden de bütün insanlar için geçerli ve doğru olduğu iddia edilir. Halbuki her türlü haklar tarihi gelişim süreci içinde ve toplumsal yapıya göre incelenip anlaşılmalıdır.
Dikkat çekilmesi gereken bir konu da; sosyal ve ahlaki konularda yazarken; çok daha basit bir dil kullanmasıdır. Dil sade ve günlüktür; mantık konusunda yaptığı gibi her kavramın dibine inme gereği duymaz. Bundan benim anladığım; bu konuların herkesi ilgilendiren hayati konular olduğu ve anlatılmak istenen herkesin anlayacağı dilde yazılmadığı sürece, kitaplarda kalmasının zorunlu olduğu düşüncesidir. Russell’ın düşüncelerinin kitaptan çıkıp dünyaya uyarlanması çok kolaydır. Zaten bu konuda başı çeken kendisidir.

Sosyal İdealler
Russell, Enternasyonel Sosyalist olduğunu gereken her yerde belirtir. Dünyanın en büyük ihtiyacının barış ve sosyalizm olduğunu basitçe belirtir. Fakat yöntem olarak Marksistlerden özellikle ayrılır. Genel olarak sosyalist görüşün gidişini doğru bulmaz. Öncelikle sınıf savaşı ve proleterya diktatörlüğü düşüncesi; çok büyük bir kitlenin kendini sosyalizmden uzak hissetmesi; özellikle de işçi sınıfına dahil olmayan herkesin; kendinin sosyalizmde nasıl bir yere oturacağını tasavvur edememesi dolayısıyla sosyalizmin zararına olacaktır. Beri yandan; öfke propagandasıyla başlatılan bir savaş sonrası kurulacak düzenin sağlıklı olamayacağını düşünür.
Ona göre enternasyonellik sosyalizmden önce gelmelidir. Çünkü milliyetçi birleşmeler; en başta savaşı körüklüyor olacağından; bu ortamda amacına uygun bir sosyalizmin yeşermesi mümkün değildir. Nasyonel sosyalizmlerin birleşmesi düşünülemez. Çünkü Nasyonellik denilen akım öncelikle savaş ister. Ona göre uluslararası birleşme önce üretici grupları arasında olmalıdır. Kömür madencileri, araba üreticileri vs. uluslararası düzeyde birleştikten sonra; yine uluslararası bir hükümetin desteğiyle ancak sosyal olarak refaha sahip bir toplum yapısına ulaşılabilir. Uluslararası birleşmelerin, savaşlar konusunda da yardımcı olacağını; çünkü böyle bir üreticiler birliğinin savaş istemeyeceğini ve onların desteği olmadan da devletlerin savaşa gidemeyeceğini düşünür.
Şimdiki duruma bakıldığında; çokuluslu şirketlerin savaşı nasıl desteklediğinden yola çıkarak bu görüşün yanlış olduğu savunulabilir. Fakar Russell’ın öne sürdüğü uluslararası sermaye değil; uluslararası organizasyondur. Yani örneğin Kömür üreticileri uluslararası bir düzeyde toplanıp, uluslararası fiyat belirleme ve sendikalaşmaya gitmelilerdir.
“Sosyal İdealler” isimli kitabında bir de; böyle birtakım idealistlerin neden yanlış anlaşıldığını ve bu ideallerin uygulamaya geçemediklerini inceler. Öncelikle; yeri geldiğinde hapise ve sürgüne boyun eğen bu idealistlerin şahsi çıkar peşinde olmadıklarını teslim ederek başlar. Fakat ona göre; böylesine fedakar bir çalışmanın sonucu; görüşlerinin daralması ve idealistlerin tek çıkış yolunu kendininki olarak görmeye başlamasıdır. Kişi genel olarak insanlık için böyle çalışırken; başka benzer bir görüşün çıkıp onunkiyle çelişen bazı taraflar ortaya koyması dayanılamaz gelir ve böylece fraksiyonlar oluşur. İdealistler karşı koydukları sistemden çok; kendilerininkiyle tıpatıp aynı olmayan diğer idealist görüşlere öfke duyarlar. İdeallerin baş düşmanı ve elini kolunu bağlanmasının sebebi de işte bu fraksiyonlar arası hoşgörüsüzlüktür.

Hayatı
Bu başlık düşünürler için genelde en başta atılsa da; Russell gibi bir radikal eylemci için en sona bırakmayı uygun buldum.
1872’de dünyaya gelmiş ve yaklaşık bir asır yaşamıştır. Ailesi soyludur ve ağabeyinin ölümünden sonra Earl ünvanını almıştır. Kendisinin belirttiğine göre yaşadığı dönemde bu ünvan otelde yer ayırtmanın dışında bir ayrıcalık sağlamamaktadır. Soylu olmanın ötesinde oldukça radikal bir aileden gelmektedir. Ebeveynleri açıktan açığa ateisttir ve skandal sayıldığı bir dönemde doğum kontrolünü savunmaktadırlar. İlköğretimini kontes olan büyükannesinin himayesinde dini okullarda almıştır; fakat o dönemde ilgisi daha çok matematik yönündedir.
Cambridge Trinity College’da matematik ve felsefe alanlarında mezun olur ve burada ilk dönem yapıtlarını çok etkileyecek Whitehead ve G.E. Moore’la tanışır. İlk derslerini Alman Sosyal Demokrasisi üzerine vermeye başlar ve ilk yayınlanan eseri de aynı adı taşır.
Daha sonra Whitehead ile Principa Matematica  isimli eseri yayınlarlar. 1903’te yayınladığı Matematiğin İlkeleri ile birlikte bu eser, Russell’ı alanında dünya çapında üne kavuşturur.
Birinci dünya savaşı sırasında; pasifist eylemleri yüzünden suçlu bulunur ve Trinity College’dan atılır. Daha sonraki bir yargılamada altı ay hapis cezası alır.
İkinci Dünya savaşı sonrası Amerika’da üniversitelerde dersler vermeye başlar. City College of New York’ta profesörlük ünvanıyla çalışmasına başlayacağı sırada; çocuklarını ahlaksızlığa sürükleyeceğinden endişelenen halkın protestosuyla karşılaşır. Yargı tarafından; felsefe dersleri vermek için ahlaken uygunsuz olduğu gerekli görülüp, okuldan ayrılır.
40larda BBC’de radyo konuşmaları, popüler konularda denemeler ve gazete/dergi yazıları yazar. Bu çalışmaları onu akademik çevre dışında üne kavuşturur. 1945’te yayınlanan Batı Felsefesi Tarihi ona hayatı boyunca yetecek maddi imkan sağlar.
50ler ve 60larda nükleer silahsızlanma ve ABD’nin Vietnam işgalinin protestosuyla ilgili yazılar yazar ve demeçler verir. Nükleer savaşa karşı; zamanın önde gelen entellektüelleriyle birlikte Russell-Einstein Manifestosunu yayınlarlar.
’67 ’68 ve ‘69’da üç ciltlik otobiyografisini yayınlar ve 1970’te soğuk algınlığından ölür.

Radikal olsa da aslında Russell; sosyal konularda orjinal bir düşünür değildir. Bu düşüncelerini felsefe olarak adlandırmamasının sebebi de belki budur. Ailesinin saygınlığının onu koyduğu bir yer ve matematik ve mantık alanındaki başarılarının da kazandırdığı saygın bir konumu vardır. Burada, söyleyeceği şeyler dinlenecektir. O da bu konumu; zaten pek çok kişinin dilinin ucunda olan fikirlerin savunarak kullanmıştır denebilir. Onun özelliği bunları çok sade bir dille ve geniş bir bakış açısıyla özetleyebilmesi ve toparlamasıdır.

Saif 02.09.2007 00:58:03
Bütün bunları yap, sonra da soğuk algınlığından öl.

İş değil.

racing kerem pasa 02.09.2007 01:06:47
zatürreeye çeviriyor o. 90 yaşında akciğerler narin olur. neyse russell başlığını magazine çevirmeyeyim.

Saif 02.09.2007 01:08:26
Tüh ya ben de saman nezlesinden öldü sanmıştım...


Sayfa: [ 1 ]