|
||
| üniversite 3.sınıftaydı yakalandığında..ellerine kelepçeyi yediği,yüreğini demir parmaklıklara değdirdiği zaman.devrimciydi.kanı kaynıyordu.ertelenmiş bir sevdaya tutunmuştu.yüreğindeki sevda hayata akıyordu.herkesi seviyordu o.ama hem yoldaşı hem sewdalısı hazalı bir başka seviyordu be...ne güzeldi onunla yaşamak.aşkı eylemi...kavgayı...ilk ona yazmıştı şiirini.utanarak hazalaın cebine koymuştu gizliden.hazal şiiri evde okuduğunda sabah daha bir heyecanlı ve mutlu başlamıştı güne.o ise utangaç bir suratla hep yüzünü çevirdi toplantılarda kantinde eylemde,göz göze gelmemek için hazalla. sonra alıştı sanki.hazalda bişey dememişti zaten...geçmişti biraz utanması da sıkılmasıda.artık eskisi gibi olmuştular.iki arkadaş iki can iki yoldaş. her gece saat 10 da hazalın oturduğu binanın karşısındaki parktaki koca çınar ağacının altına giderdi.elinde kaçak bir sigara...dumanı ciğerlerine heyecanla çekerken...hazal ger gece saat 10 da balkona çıkar onu görür ve asağı inerdi.sonra sehri turlardı ikisi.sabahçı kahvelerinde az demlenmediler..az parasız kalmadılar.az dayak yemediler.her halini yaşarken ömürlerinin, düşüncelerinin .bir kendilerini belki yaşamadılar...bir seyi hep eksik yaşadılar...bir sey hep yüreklerinde kaldı..bir cümle o çıkmayan bir cümle hep boğazlarında düğümlenip kaldı..... 3.sınıftaydı o...bir ihbar üzerine yakalanmıştı...belkide yalandı...hiç bir şeyde yapmamıştı o...ama onun üzerine kaldı suç...tam dört yıl sürdü mahkemesi...hazal dört yıl boyunca ceza evi kapılarını görüşgünlerinde arşınladı...tam dört yıl tek bir mahkemeye gitmeyi ihmal etmedi....4.senenin sonunda cezawerdiler ona...25 yıl ağır hapis...yürekmi dayanır bu kadar yatmaya... son görüşte hazal ona güç olmaya çalışırken artık hazala buraya gelmemesini soyledi...hazal bir anlam veremedi..şasırdı...ama o kararlıydı...buraya gelmemesini artık kendi hayatına bakmasını buraya bağımlı yaşamamasını soyledi...hazal ilk defa,o koca yürek hazal ilk defa gözlerinden yaş süzdü dünyaya...arkasını dönüp gitti...ama dayanamadı onsuzluğa...soylenmemiş bir cümlesi vardı...duymak istediği bir cümlesi... tam iki yıl boyunca bıkmada usanmadan her hafta görüşe gitti...fakat o birtürlü görüşe çıkmadı...hazalı görmek istemedi...acıyordu içi...kaç kez koridordan dönmüştü...sadece bir kez uzaktan görüp hazalı geri donmüştü koğusuna...iki sene boyunca hazal her gün ona mektuplar yazdı...o her hafta ona gelen mektupları okuyordu.ama bir cewap yazmıyordu...hazal 2.senenin sonunda waz geçti artık mektup yollamaktan...o içerde demirleştirmeye çalıştı yüreğini..açlık grevleri protestolar...ne yaptıysada taşlanmadı yüreği hazala...söküp atamadı içinden...tek bir gün bile...o olmasa zaten yatılırmıydı ki 25 koca yıl.. arkadaşlarının hepsi biliyordu olayı...ve onun hazala kimse dile getirmesede haksızlık yaptığına inanıyordu...ama sewda bile ertelenmeliydi...herkesin düşüncesi buydu...önemli olan devrimdi... ve zaman geçti...koskoca yirmi beş sene....o çökmüştü artık..açlık grewleri ölüm oruçları derken...koskoca 25 sene geçmişti... bir arkadaşı hazalın adresini ve öğretmenlik yaptığı okulu dışardaki bir arkadaşından rica ederek buldurmuştu....hazalın adresini ve öğretmelik yaptığı okulu bir kağıda yazarak tahliye olduğu gün onun cebine koydu...arkadaşlarıyla vedalaştı...can oldular...yürek oldular..direnç ve umut oldular...dışarı çıktı...yüksek binaları gördü şaşırdı..bir korku hissetti yüreğinde...geri dönmek bile geldi aklına...şimdi nereye gidecekti...sehri akşama kadar gezdi...bir lokantaya gitti..karnını doyurdu...elini cebine attı hesap öderken.bir kağıt parçası avuçlarında kaldı...kağıdı okudu..iki adres vardı hazal yazıyordu üstte...altta .......... elindeki kağıdı yere attı ve yavaş yavaş yürümeğe başladı...sokaklardan geçerken yüreği yerinden oynuyordu...bir parkın önüne geldi...karşıda 2.kattaki daireye baktı...saat tam ondu...bir kadın balkona çıktı.saçları ağarmış bir kadın...hazaldı o...sonra içeri girdi hazal...ve asağıya indi... onun yanına gitti. hazalınsesi yüreğini eritiyordu... sordu...... ......taşınmamıssın?aynı ev ......burası sen kokuyordu ..................... .................... her günmü hergün 25 yıl 25 yıl her gün saat 10 da ,geleceğini biliyordum. dizleri titredi...onca acıya açlığa dayanan yürek hazalın önünde diz çökecektiki hazal elinden tuttu...yürüdüler... gerçek yaşanmış bir öyküdür...sewdaya ait öyküleriniz varsa paylasın..yoksa ben dewam edecem...ve diğerlerini daha iyi bir fdiille anlatmaya çalışacam... ricam odur ki...hormonlardan bahsedecek arkadaşlar varsa bu raya yazmasın...isterlerse başka bir başlık açarız...tamam.. ![]() |
||
|
||
| güzel ve anlamlı bir yazı eline sağlık biraaaa | ||
|
||
deliçocuk... ![]() madem gerçek... yaşayanların da bize onların sevdalarını yaşatanların da yüreklerine sağlık... |
||
|
||
| sağol dares....sağol asya...sewdaları sağ olsun... |
||
|
||
| aga yurek daynmıyo oykuye...ama sevda işte delii..sevdaaa yaşamış bu iki insan hazal ve deli sevdalı genç....biz sevda yaşamasını bilmiyoruz..yaşadın mı deli yaşayacaksın aslında hepimizin yada çoğumuzun gonlunden geçen bu..bu şekilde yaşamak değil tabi...... bu duygularla bu sadakatle yaşamak..ama cesaret edemiyoruz işte..deli sevdalı genç yokluğuna alıştırmaya çalışıyo kendisini,ki hazal için yapıyo bunu..hazalda anlıyo ki 2 sene sonra mektup yazmayı bırakıyo ama her akşam10 da balkona çıkmayı ihmal etmiyo..inanç guven olmak zorunda aşkta kavgada sevdada..kimse bizim hikayemizi yazmasın..kaç cumle eder ki...off deli açtırdın şomm ağzımı....anlayış diyorum,sadakat diyorum ve guven diyorum ve fedakarlık diyorum......budur paylaşım...yureğine sağlık deli çocuk....benzerlerini de okuduk fazlaca..ama bu daha samimi geldi.. | ||
|
||
yaw deli moralim iyiydi. taa ki bu hikayeyi okuyana kadar.. te gu kır dewemın resmen ![]() fonda da grup wardiya - diyarbakır günleri.... yüreğine sağlık dost... |
||
|
||
| senin yüreğine sağlık baba...her gün bir tane inşallah yazacam... te gu kır dewemın resmen ![]() bu ne istanblueeeee...canım kardeşim.....yok ya üzülme direnç olur insana bu sewda... |
||
|
||
İŞTE AŞK İŞTE SEVDA... ![]() YA BOYLE YASAMALI INSAN YA DA HIC YASAMAMALI...
|
||
|
||
| Charles BUKOWSKI’den “KASABANIN EN GÜZEL KIZI” Cass, beş kızkardeşinin en küçüğü ve en güzeliydi.Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Yarı Kızılderili. Esnek ve tuhaf bir vücudu vardı, yılanvari ve şehvetli; gözleri ise vücudu ile son derece uyumlu. Sıvı halinde akan bir ateşti. Girdiği şekle sığmayan bir ruh.Uzun, parlak, ipek gibi saçları her hareket ettiğinde sağa sola dalgalanıyordu. Ya çok neşeliydi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass'ta. Onun için deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinesiydi Cass onların gözünde. Cass onlarla dans eder, flört eder, ama bir iki istisna dışında iş yatmaya gelince bir yolunu bulup başından savardı. Kızkardeşleri onu güzelliğinden yararlanmamakla, aklını yeterince kullanmamakla suçlarlardı. Oysa hem akıl vardı Cass'ta hem de ruh. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan heykelcikler yapar, birileri ruhen ya da bedenen incindiğinde içinde duyardı acılarını. Pratik bir zekası yoktu işte, farklı çalışırdı beyni. Kızkardeşleri önce onu kendi sevgililerini cezbettiği için kıskanırlar, sonra da sevgililerinden yararlanmadığı için kızarlardı. Çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. "Hayat yok onlarda." derdi."Mükemmel kulaklarından ve burunlarından başka bir bok düşünmezler. Yüzeyseldirler. İçleri yoktur..." Deliliğe yakın bir mizacı vardı, mizacına delilik diyenler de. Babası alkolden ölmüş, annesi başkası ile kaçıp kızları kaderlerine terketmişti. Kızlar önce bir akrabalarının yanına sığınmış, akraba da onları bir manastıra yerleştirmişti. Manastır berbat bir yerdi. Özellikle Cass için. Diğer kızlar onu kıskanmış, kızların hemen hepsi ile dövüşmüştü. Sol kolu baştan aşağı jilet izleri ile kaplıydı. Sol yanağında da bir iz vardı, ama bu onu daha da güzelleştiriyordu. Manastırdan ayrıldığının ertesi günü Batı Yakası Barı'nda tanıdım onu. En küçükleri olduğu için kızkardeşlerinden sonra ayrılmıştı manastırdan. Tek kelime etmeden gelip yanıma oturdu. Kasabanın en çirkin adamıydım; bu yüzden seçmişti beni belki de. "İçki?" diye sordum. "Tabii, neden olmasın?" Kayda değer fazla bir şey yoktu konuşmalarımızda. Öyle bir havası vardı Cass'ın. Beni seçmişti, o kadar basitti onun için. Rahattı. İçkiyi seviyor, fazlaca içiyordu. Yaşı tutmadığı halde bara girmeyi başarmıştı. Sahte bir kimliği vardı belki de, bilmiyorum. Her neyse, her tuvaletten dönüp yanıma oturduğunda erkeklik gururum kabarıyordu. Sadece kasabanın değil, ömrümde gördüğüm en güzel kadınlardan biriydi. Kolumu beline dolayıp öptüm onu. "Güzel buluyor musun beni?" diye sordu. "Evet, ama başka bir şey var sende...görünümünle ilgili değil." "İnsanlar beni güzel olmakla suçluyorlar, gerçekten güzel miyim sence?" "Güzel sözcüğü yeterli değil." Cass elini çantasına soktu. Mendilini alacağını sandım. Uzun bir saç iğnesi çıkardı. Davranmama fırsat tanımadan iğneyi yandan burnuna geçirdi, burun deliğinin hemen üstünden. Korku ile karışık bir bulantı hissettim. Bana bakıp güldü. "Hala güzel buluyormusun beni?" İğneyi çekip mendilimi kanayan burnuna tuttum. Barmen ve çevredekiler yediği haltı görmüşlerdi. Barmen yanımıza geldi. "Bana bak," dedi Cass'a, "bir daha sapıtırsan kendini dışarda bulursun. senin oyunlarına ihtiyacımız yok!" "Siktir git,lan!" dedi Cass. "Ona hakim ol," dedi barmen bana. "Sorun yok," dedim. "Burun benim, ne istersem yaparım burnuma," dedi Cass. "Yapma," dedim. "Canım yandı." "Ben burnuma iğne sokunca senin canın mı yanıyor?" "Evet. Gerçekten." "Peki, bir daha yapmam. Neşelen biraz." Öptü beni gülerek. Bir eliyle de mendili burnuna bastırıyordu. Bar kapanınca kaldığım eve gittik. Bira içip sohbet ettik. Sıcak ve sevecen olduğunu işte o zaman sezmeye başladım. Farkında olmaksızın sunuyordu kendini. Yine de bazen vahşi, tutarsız bir tavır takınıyordu. Schitzi. Harikulade, ruhani, kutsal bir Schitzi'ydi. Deyyusun biri günün birinde sonsuza dek mahvedecekti onu. Ben olmam inşallah, diye geçirdim içimden. Yatağa girdik. Işığı söndürdükten sonra, "Şimdi mi istersin, yoksa sabah mı ?" diye sordu. "Sabah," dedim ve sırtımı döndüm. Sabah kalkıp kahve yaptım, yatağa getirdim. Güldü. "Geceyi pas geçen ilk erkeksin," dedi. "Boş ver," dedim. "Hiç olmasa da olur." "Hayır," dedi. "İstiyorum. Bekle, biraz tazeleneyim." Banyoya girdi Cass. Kısa bir süre sonra döndüğünde soluğumu kesti; uzun siyah saçları, ağzı, gözleri, her yeri pırıl pırıldı...Rahat bir tavırla sergiledi vücudunu, iyi bir şeyi sergiler gibi. Yatağa girdi. "Hadi gel, sevgilim." Yanına uzandım. Kendini vererek ama telaşsız öpüşüyordu. Ellerimi teninde, saçlarında gezdirdim. Birleştik. Sıcak ve dardı. Sevişmeyi uzatmak için ağır bir tempo tutturdum. Gözlerimin içine bakıyordu. "Adın ne?" diye sordum. "Ne fark eder?" dedi. Güldüm ve devam ettim. Giyindikten sonra onu arabamla barın kapısına bıraktım, ama zordu onu unutmak. işsizdim o sıralar, öğlen ikide uyandım, sonra kalkıp gazeteyi okudum. Elinde kocaman bir incir yaprağı ile geldiğinde küvete gömülmüştüm. "Biliyordum küvette olacağını," dedi, "bu yüzden şeyini örtmen için incir yaprağı getirdim sana." Yaprağı suyun üstüne bıraktı. "Nereden bildin küvette olacağımı?" "Ben bilirim." Her gün ben küvetteyken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişiyorduk. Birkaç kez telefon etti. Bir gece sarhoşluktan ve çevreye rahatsızlık vermekten tutuklandı, kefaletini ödeyip onu çıkarmak zorunda kaldım. "Orospu çocukları," dedi "birkaç içki ısmarladıkları için donuna girebileceklerini sanıyorlar." "Sana içki ısmarlamalarına izin verdiğin an başına belayı sarıyorsun." "Sadece vücudumla değil, benimle de ilgilendiklerini sanıyorum. "Ben seninle ve vücudunla ilgileniyorum. Vücudunu aşıp seni keşfedecek erkeklerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum ama." Altı ay uzak kaldım kentten, eyalet eyalet dolaşıp aylaklık ettikten sonra döndüm. Gitmeden önce Cass'la tartışmıştık gerçi, ama ayaklarım karıncalanmaya başlamıştı zaten, hem döndüğümde onu bulamayacağımdan emindim. Batı Yakası'na girip bir içki söyledim, yarım saat sonra içeri girip yanıma oturdu. "Döndün demek, it?" Bir içki söyledim ona. Boynuna kadar kapalı bir elbise vardı üstünde. Böyle giyindiğine tanık olmamıştım daha önce. Gözlerinin altına başları camdan iki toplu iğne saplamıştı. Sadece başları görünüyordu toplu iğnelerin. "Allah seni kahretsin!" dedim, "Hala güzelliğine zarar vermeye çalışıyorsun." "Yok canım, moda bu," dedi. "Delisin." "Özledim seni," dedi. "Başkası var mı?" "Hayır, sadece sen. Çalışıyorum ama. Ücretim on dolar. Sana bedava." "Çıkar şu toplu iğneleri." "Hayır, çok moda." "Üzüyorsun beni." "Emin misin?" "Lanet olsun, eminim." Toplu iğneleri gözlerinin altından yavaşça çekip çantasına soktu. "Güzelliğinle neden uğraşıyorsun? Kabullensene?" "Başka bir şey gördükleri yok da ondan. Bir bok değil güzellik. Uçar gider. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri seninle ilgilendiğinde başka bir şey için olmadığını biliyorsun." "Pekala," dedim. "Talihliyim." "Çirkin olduğunu ima etmek istemedim. Başkaları için çirkin olabilirsin. Harikulade bir yüzün var aslında." "Teşekkür ederim." Birer içki daha içtik. "Neler yapıyorsun?" diye sordu. "Hiç. Bir bok yapmak gelmiyor içimden. İstek duymuyorum." "Ben de. Kadın olsaydın kendini satardın." "Bir sürü yabancı ile o denli yakın ilişki içinde olmak istemezdim. Yılardım." "Haklısın. Yıldırıcı, her şey çok yıldırıcı." Birlikte çıktık bardan. Sokakta yanımızdan geçenler Cass'a bakıyorlardı. Hala çok güzeldi, her zamankinden daha güzel belki de. Evime gittik. Bir şişe şarap açıp sohbet ettik. O anlattı ben dinledim, sonra ben anlattım. Akıcı ve rahat bir sohbet. Kendi sırlarımızı yaratıyorduk. İyi bir sır yakaladığımızda o eşsiz gülümseme beliriyordu yüzünde. Sadece o gülebilirdi öyle. Alev coşkusu. Konuşurken zaman zaman birbirimize sokulup gülüşüyorduk. O gece arzulanıp yatağa girdik. Elbisesini çıkardığında boynundaki o korkunç yarayı gördüm. Geniş ve uzundu. "Allah senin belanı versin kadın!" diye bağırdım yataktan. "Allah canını alsın, ne yaptın?" "Bir gece kırık şişe ile denedim. Beni beğenmiyor musun artık? Beni güzel bulmuyor musun?" Yatağa çekip öptüm onu. Beni ittikten sonra güldü. "Bazı müşteriler on doları verdikten sonra yarayı görüp vazgeçiyorlar. Onluk ben de kalıyor. Matrak değil mi?" "Evet,çok matrak," dedim, "gülmekten kırılacağım... Cass, deli kancık, seviyorum seni...kendine zarar vermekten vazgeç; hayatımda senin kadar hayat dolu bir kadın tanımadım." Yine öpüştük. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını duydum. Siyah saçları ölüm bayrağı gibi yayılmıştı yatağa. Ağır, duygulu, güzel bir sevişme tutturduk. Sabah Cass kalkıp kahvaltı hazırladı. Huzurlu, mutlu görünüyordu. Bir şarkı mırıldandı. Yatakta kalıp onu seyrettim. Sonra gelip beni sarstı. "Kalk artık, domuz! Yüzüne ve çüküne soğuk su serp, sonra da kahvaltıya gel." Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz yeni başlamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi. Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki. Gerilimsiz bir birlikte akış. Uyandıktan bir süre sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bir sesle "Olmaz," dedi. Onu bara bıraktım, çıkmadan önce eline bir içki tutuşturdum. Bir ambalaj fabrikasında iş buldum.Hafta öyle geçti. Dışarı çıkamayacak kadar yorgun oluyordum, ama Cuma gecesi Batı Yakası'na gittim. Oturup Cass'ı bekledim. saatler geçti. Barmen yanıma geldiğinde sarhoş olmak üzereydim. "Kız arkadaşın için üzüldüm," dedi. "Neden?" "Özür dilerim. Haberin yok mu?" "İntihar. Dün gömdüler." "Gömdüler mi?" Her an kapıdan girecekmiş gibi bir his vardı içimde. İnanamıyordum. "Kızkardeşleri kaldırdı cenazesini." "Nasıl?" "Gırtlağını kesmiş." "Anlıyorum. İçkimi tazele." Kapanış saatine kadar içtim. Cass. Beş kızkardeşinin en güzeli. Kasabanın en güzel kızı. Arabayı eve sürerken düşünüyordum. "Hayır," dediğinde üstelemeliydim. istemişti beni, şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. İkimizin de ölümünü haketmiştim. Köpeğin tekiydim. Hayır, köpeklerin ne günahı vardı? Evde bir şişe şarap buldum, içtim. Cass, kasaanın en güzel kızı yirmisinde öldü. Dışarda götün teki klaksonuna basıp duruyordu. Israrla. Şişeyi fırlatıp avazım çıktığı kadar bağırdım. "ALLAHIN CEZASI OROSPU ÇOCUĞU! KES ARTIK!" Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Charles Bukowski (Kasabanın En Güzel Kızı&Sevimli Bir Aşk Hikayesi) |
||
|
||
| kremtluin paylaştığın için teşekkürler... | ||
|
||
| teşekür ederim @baroka "Bir kadını elinde tutmak istiyorsan ne zaman gitmesine izin vereceğini bilmen gerekiyor" buk. |
||
|
||
| ...karşıdan geldiğini görünce hemen dikkatini çekmişti...yeşil gözlü uzun saçlı kız...heyecanlandırmıştı onu...hiç tahmin etmemişti gelip onların masasına oturacağını...nerden çıkmıştı...yüzü gözü kızardı..heyecandan dizleri titredi...ne yapacağını bilmiyordu..kimse farketmesin diye ellerini dizlerinin üzerine dayadı ve sertçe sıkmaya başladı..ama nafile dizlerinin kontrol edemiyordu...yüzünü kızı göremeyeceği şekilde hep yana çewiriyor yada başımn önüne eğiyordu.yarım saat kadar oturdular...ayrıldıklarında tüm arkadaşlar birbirlerinin ellerini dostça yürekten gelen bir paylaşım ve sewgi ile sıktı...bir tek o kızın elini sıkmadı...herkes farkına varmıştı fakat kimse bunu bilerek yaptığını tahmin etmemişti...ewe gittiğinde direk odasına geçti...sabaha kadar yeşil gözlü kızı düşündü...bazen içten gelen deli gülmeleri yaşadı...bazen kendinden ve kızdan sanki onu görüyormuş gibi utandı...kaç geceyi böyle sabah etti...mutluydu...herkesin arayıpta onun hiç bir zaman yaşamadığı duygu bu muydu...aşk...gerçekten aşıkmı olmuştu..içinde çocukça duygular depresmişti..hayata yeşil gözlerle bakıordu...oyunlar oynamak istiyordu..çocukken oynadığı tüm oyunları bayram sabahlarındaki sewinçlerini hesapsız dünyasındaki tüm güzellikleri yeniden yine yaşamak istiyordu....bağıra çağıra... ama bu güzel duygular az bir zaman sonra onu yiyip bitiren bir derde dönüştü...kızla konuşmak istiyordu...bir kaç kez gece odasında elindeki sigaraya saldırırken yeter derdi kendine konuşmalıyım artık...her sabah bugün konuşacam derdimi anlatacam diye çıkardı evden..ama tek bir gün bile başaramadı...yeşil gözlü zelali her gördüğünde bütün cesareti kırılıyordu...bir kaç kez hiç ağzına sürmediği alkole bile bulaştı...sırf cesaret bulup kızla konuşa biilmek için...ama nafile alkol bile ona gereken cesareti verememişti..zelal tüm güçlerin kırıldığı noktaydı onun için...kendini kaderine teslim etti bir zman sonra...zelali tanıdığı günden beri sadece arkadaşlarla bir araya geliğinde sadece merhaba demişti bir kaç kez...onun için ölümlere eş değerdi her an kalbi durabılırdı zelalin yanında...hiç bir zaman tutmadı zelalin elini...tutsa kıyamet kopardı içinde... arkadaşları zamanla onun sessizleşmesinin içine gömülmesinin sebebinin zelal olduğunu anladı...defalarca gidip duygularını ona anlatmasını önerdiler...hatta o yapmazsa onun adına birilerinin yapacağı tehditindede bulundular..ama yok..ne kendisi zelale duygularını anlattı nede birinin onun adına anlatmasını istedi... o her geçen gün zelalin gözlerine kaçamak bakışlar atarak ölüyordu..bitiriyordu kendini...her denemesi zelalin yanına gitme isteyi basarısız bir eylemdi...bir türlü zelale onu ne kadar sewdiğini anlatamadı...hem ne diyecektiki..kızın karsısına geçip seni sewiyorummu diyecekti...belki ilk günler bunu soyleyebilseydi hiç bir şey olmazdı...ama bugün artık hiç bir şeyin zelale olan duygularını anlatmada yeterli olmayacağına inanıyordu... bir gün birlikte kaldığı çocuklar arkladaşlarını ve zelali ewlerine yemeğe dawet ettiler.akşam üstü oluncaa o hariç tüm ew arkadaşları yiyecek içecek bişeyler almaya çıktılar...daha kimse gelmemişti...oda ortalığı toplayacaktı...birden kapı çaldı...arkadaşlarından biri geldi sandı..kapıyı açında allahım karşısında zelal.titremeye başladı..dondu olduğu yerde kalakaldı..onun bu tedirgin ve heyecanlı hali zelalede yansıyordu...ne diyeceğini bilmedi..zelal ilk konuştu...istersen dedi beni içeri dawet et...konuşmadı..konuşursa kekeleyeceğini soyledi...zelale kekeme bir sewdası vardı zaten..kenara çekildi..eliyle buyur yaptı..zelal içeri girdi..oda hemen adğınık bir iki eşyayı topladı..zelal oturdu o yakta kaldı..oturmasını istedi zelal.ewde derin bir sessizlik...başını önüne eğmeişti...zelal anlamıştı daha önceden onun kendisine bir şeyler hissettiğini..ama bu kadar onu çekimser yapabileceğini tahmin etmemişti...zelal oturduğu yerden kalktı... kahve marmı dedi... -var -ben kahve yapacam -ben yapayım -yok sen otur ben hallederim -sana da yapacam içersin değilmi? -i ç e r i m -nasıl olsun kahven -t..u..z..l..u -tuzlumu -ewet -emin misin -e..w..e...t -peki senbilirsin ama ben ilk defa gördüm tuzlu kahve içeni...nasıl içiyorsun -sey ben küçük bir kıyıkasabasında doğdum...akşamları bir tepeya çıkar annemle babamın gelmesini beklerdik...deniz çocuğuyum yani...ben oradaki sıcaklığı anneme olan sewgimi ve denize olan hasretimi hatırlarım tuzlu kahve içtiğimde...dedi zelal gözlerinin içine baktı onun...ve mutfağa gitti..tuzlu kahve hazırladı..ogünden sonra sıksık hep bir araya geldiler...bazen yalnız bazen arkadaşlarıyla ve her seferinde zelal ona tuzlu kahvesini yapıp getiriyordu...bir gün zelal ona açılacaktıki ellerini zelalin ağzına götürerek bu benim hakkım dedi...zelal ellerini ağzına götürerek bu ikimizi hakkı dedi...birbirlerine saatlerce hissettikleri duygularını anlattılar...tek insansın dedi...zelal..cewapladı aynı sekilde oda.. kısa bir zaman sonra ewlenidler...tam dört tane çocukalrı oldu...çok mutlu bir aile ve birbirlerini incitmeyen sewgileri vardı her akşam zelal tuzlu kahvesini önüne getirirdi...oda her akşam tuzlu kahvesini içerdi...aradan yıllar geçmişti..yaşlanmıştılar ve çok kötü hastalanmıştı..doktorlar bir ay bile yaşamaaz demiştiler onun için... ölümünü hissettiği gün zelali yanınaçağırdı...ve -seninle bu dünyayı yaşamak okadar mutlu ve güzeldi ki -seninlede -ama bu güzelliğimiz bir ömür boyuu süren mutluluğumuz bir yalanın üzerinde sekillendi...ömrüm boyunca sana birtek yalan söyledim.. seni okadar sewiyordum ki...heyecendan elim ayağım titriyordu...o gün bize geldiğin gün yani bana kahveni nasıl içersin diye sormuştun ya...ben aslında ömrümde o güne değin hiç tuzlu kahve içmedim...heyecandan ağzımdan oyle çıktı...daha fazla konussam....konuşamazdım zaten...ama sen bana tüm ömrüm boyunca hergün tuzlu kahveyi oyle bir sewgiyle yaptın ki bunu sana itiraf edemedim... zelalin gözleri doldu.... o seni çok sewiyorum deyip gözlerini kapadı...zelalin bende seni sewiyorum değişini bile duymadı... ölümünden bu güne tam 5 yıl geçti...zelal tam beşyıldır hergün ona kahve yaptığı saatte kendine bir tuzlu kahve yapıyor...ve yanına gideceği günü bekliyor.. |
||
|
||
kısa ve oz bana mail at
|
||
|
||
| ok..hemen baba... | ||
|
||
| oledım len senı | ||