|
||
| nur cemaatinin temel aldığı Said Nursi'nin eseri olan Risale'i Nur külliyatının büyük bir kısmı şu anda ortalıkta yok.. mesela bediüzzamanın eserlerinin büyük bir kısmı bi dönem toplatılmış.. okunması yasaklanmış ve okunmasına müsaade edilen bu günkü kısımlar Bedüizamanın anlattıklarını yansıtmıyor... bu günkü kitaplara baktığınızda mülayim bir insan görüyorsunuz... mülayim olmayı öğütleyen... halbuki kendisi sürekli bir mevcut sistemin yanlış olduğunu söyleyen bir insan.. ne tam olarak cumhuriyetin getirdiklerini kabul etmiş ne de o zaman ulema ( Şeyh Said gibi ) insanların anlattıkları dini kabul etmiş.. kendisi Risale'i Nur isminde saklı olan bir muhtevanın sahibi... Her ne kadar nur cemaatinin sahip olduğu kırmızı kitaplar insanlara risale'i nur külliyatının orjinali olarak anlatılsa şu anda dağıtımı yapılan bu kitaplar üzerinde daha önce bir çeviri işlemi yapılmış ve bu çeviri sırasında çevirilenlerin kitaba olan yorumları da bu işin içine katılmış... dolayısıyla anladıkları yerleri çevirmişler.... anlamadıkları yerleri osmanlıcası verilerek geçilmiş... sonuçta Kuran'ı Kerim'i anlatan Risale'i Nur külliyatından çevirenlerin anladıkları ve büyük bir kısmı kayıp olan.. böyle enterasan birşey çıkmış.. milletede bunu İşte Kuran'ı Kerim'in tamamının açıklaması bunu okuyun herşeyi ve Kuran'ı Kerim'i daha iyi anlayın gibisinden bir gaz verilmiş... hatta ötesi var mesela sözler kitabını okuyanın (Türçeye çevirisinin ) matematiği gelişiyor... bu sebeple 3 kere sözler kitabının okunması lazım, işte mektubat edebiyatı ve türkçeyi iyileştiriyor gibi gazlar verilmiş... dershanede kafalanan ve daha iyi bir üniversite kazanma niyetindeki gençlere kendilerinin bile anlamakta zorlandıkları bir kitabı okutuyorlar... ( bunu okumuş biri olarak söylüyorum ) Risale'i Nur , Bunu biraz açmak istiyorum... Risale : Elçiye ( Resul ) verilen teslim edilmesi için verilen belge, Nur : En-Nur, Allahü Teala'nın isimlerinden biri... Risale i Nur muhtevası esasında Allah'ın resülü olarak görev yapan zamanın imamı, mücedid olarak biline ve sadece Allah'ın emri ile hareket eden kişinin açıklamalarıdır... Dikkat edilirse aynı Peygamber Efendimiz'in hayatında olduğu gibi tam 40 yaşında Said'i nursi için kendisinin ikinci Nursi dönemi dediği dönem başlamıştır... Bu görevi teslim aldığı döneme tekabül eder... bunu daha ne kadar saklıyacaklar (Risale'i Nur eğitiminin ( güya ) büyük abileri ) merak ediyorum.. Yazıcılar, grubu olarak bilinen nur cemaatinin ileri gelen abileri Risal'i Nur külliyatının İlham ile Allahü Teala tarafından yazdırıldığını açık açık söylemektedirler... |
||
|
||
| Savaşçı ve Molla Said Nursi Said Nursi Birinci Dünya Savaşı'nda hem din hocası hem askerdi. Ayağı çizmeli, eli kırbaçlı, odası silah ve kitap dolu bir hoca. 4 bin gönüllüyle birlikte Ruslar'a karşı savaştı. Esir düştü ve St. Petersburg'da esir kampına götürüldü. Kamptan kaçıp, İstanbul'a döndü. Said Nursi savaşta bir tefsiri, talebesi Molla Habib'e yazdırıyordu. Bu yazdırma faaliyeti kâh at üstünde kâh siperde devam ediyordu. Hem molla hem cengaver! 'Fahri Kaymakam' Said Nursi, Birinci Dünya Harbi sırasında 4 bin gönüllüyle Ruslar'a karşı savaştı. Esir düştü. Kaçtı ve Almanya üzerinden İstanbul'a döndü. Çıkan kısmın özeti Bitlis'in Nurs köyünde doğan Said Nursi (1876-1960) din hocalardan ders aldı. Üstün zekâsı ve hafızasıyla dikkatleri çekti. 1907'de İstanbul'a geldi. Amacı hem din, hem de bilim öğretecek 'Büyük Doğu Üniversitesi'nin kurulmasıydı. Bunun için Saray'a başvurdu. Ancak talebi kaale alınmadı ve tımarhaneye gönderildi. Doktor onun akıllı ve mantıklı bir insan olduğuna dair rapor verdi. 1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edildi. Said 'hürriyet'i destekledi. İstanbul'- da, Selanik'te bu yönde konuşmalar yaptı. 1909'da 31 Mart isyanı oldu. Hareket Ordusu'nun İstanbul'a gelip isyanı bastırmasından sonra Divan-ı Harp'te yargılandı. Ancak asilerle bir ilişkisi olmadığı, tersine onları engellemeye çalıştığı saptandı. Beraat etti. Said Nursi bir süre İstanbul'- da bulunduktan sonra 1910 yılında Doğu'ya döndü. Konakladığı, kısa ya da uzun süre kaldığı, kâh dini ve siyasi tartışmalar yaptığı, kâh ders ve konferanslar verdiği yerler arasında İnebolu, Tiflis, Van, Diyarbakır, Urfa ve Birecik vardı. 1911 Said Nursi'nin hayatında önemli bir yıl oldu. Güneye doğru indi. Hedefi Mısır'a giderek, hayalini kurduğu Büyük Doğu Üniversitesi için ünlü Ezher Üniversitesi'ni yerinde görmekti. Geçerken Şam'a uğradı. Israrlar üzerine kentteki görkemli Emeviye Camii'nde kalabalık bir topluluğa karşı konuştu. Sadece sıradan insanlar değil, din alimleri de onu diliyordu. SULTAN'LA YOLCULUK Bu etkili söylev daha sonra 'Hutbe- i Şammiye' adıyla İstanbul'da kitap haline getirildi. Ebuzziya Matbaası'nda basılan eserin kapağında şöyle bir ibare yer alıyordu: "Tamamını dikkatlice okumayan almasın!" Said Nursi, Şam'dan sonra yön değiştirdi. Beyrut'a geçti ve gemiyle İstanbul'a geldi. Kafasında yine üniversite fikri vardı. Bu üniversitenin adını bulmuştu: "Medresetü'z-Zehra". Bu okul Mısır'daki Ezher'in adeta 'kız kardeşi' olacaktı. Ancak kader ağlarını tersten örüyordu! Doğuda değil de, batıdaki bir üniversitenin temel atılışında bulundu. Sultan Mehmed Reşat, 1911'in haziran ayında Barbaros zırhlısı ile İstanbul'dan hareket ettti. Heyette doğu vilayetlerini temsil eden Said Nursi de vardı. Selanik üzerinden Üsküp'e gidildi. Üsküp'te kurulmasına karar verilen üniversitesinin temeli atıldı. Bu arada Said Nursi, "Asıl üniversiteyi doğuda açmalıyız" deyip duruyordu. Neticede Sultan Reşad'ı ve İttihatçı yöneticileri ikna etti. Üç haftalık gezi bittiğinde Sadi Nursi projesi için '19 bin altın' sözü almıştı. KÜLAHLI SAVAŞÇILAR Sevinçle Van'a dönen Sadi Nursi, gölün hemen kıyısındaki Edremit'te hayalindeki üniversitenin temelini attı. Bunda Van Valisi Tahsin Bey'in büyük katkısı olmuştu. Valinin bu çabasının tek sebebi 'eğitim' değildi elbette. Doğu Anadolu'daki Müslüman Kürtler arasında İran'den esen Şii rüzgârı etkili oluyordu. Üniversite buna karşı bir tedbir olarak da düşünülmüştü. Ne var ki büyük savaşın çıkışı projeyi kadük bıraktı. Birinci Dünya Savaşı 1914'te başladı. Bütün ülke savaş için seferber olmuştu. O sırada Van'da bulunan Bediüzzaman, İstanbul'a gittiğinde tanıştığı Enver Paşa'nın emriyle gönüllülerden oluşan bir milis alayı kurdu. Artık iki görevi birden yerine getiriyordu: Hem din hocası, hem asker! Ayağı çizmeli, beli kamalı, eli kırbaçlı; sert adımlarla yürüyen, sağa sola emirler yağdıran, at mahmuzlayan, odası silah ve kitap dolu bir hoca... Said Nursi'nin yönettiği milis alayının 4 bin kişiden oluştuğu tahmin ediliyor. Onlara 'Keçe Külahlılar' adı takılmıştı. Said Nursi savaşta kahramanlıklar gösterdi. Madalya aldı. Ancak 3 Mart 1916'da Bitlis'i savunurken kırık bir ayak ve vücudunda üç kurşun yarasıyla Ruslar'a esir düştü. İDAMA BEŞ KALA Savaş esiri Said Nursi, Tiflis Hastanesi'ne yatırıldı. Uzunca bir süre tedavi edildi. Adeta 'hatırlı' bir esirdi. Onun için İstanbul'dan bakım parası gönderilmişti! Ardından da St. Petersburg'un (daha sonra Leningrad) Güney batısında bulunan Kosturma'- daki esir kampına götürüldü. Said Nursi'nin esir kampı hayatı da gayet ilginçti. Mesela bir keresinde, kampı Kafkas Komutanı, Rus Çarı'nın dayısı Nikola Nikolaviç teftiş ediyordu. Ancak Bediüzzaman o geldiğinde ayağa kalkmamıştı. Sebebi sorulduğunda özetle "Benim inancım budur" demişti. Tabii hemen mahkeme kurulmuş ve Said Nursi, Rus Ordusu'na hakaretten idama mahkedilmişti. MİKROPOLİTİK SAİD Bu kararı umursamazlıkla, hatta sevinerek karşılaması herkesi şaşırtmıştı. Daha sonra tavrının, hakaret amaçlı olmadığı gerçekten inancından dolayı yaptığına kanaat getirilip affedildi. Bediüzzaman idam mangasının önünden dönmüştü. Said Nursi'nin, 'mikropolitik' diye adlandırılabilecek bir düşünce biçimi vardı. Mesela kamptaki bunaltıcı hayat yüzünden esirler tartışmaya giriyorlardı. Herkes kendisinin haklı olduğunu söylüyordu. Said Nursi yine böyle bir olay çıktığında, kendisine bağlı olanlara şöyle demişti: "Koşun ve haksız olana yardım edin." Adamları şaşırmışlardı. Sürekli haktan, hukuktan söz eden Bediüzzaman nasıl olur da haksız konumdaki bir kişiye yardım edilmesini isterdi? Said Nursi sebebini şöyle açıklamıştı: "Haklı adam insaflı olur. Bir dirhem hakkını toplumun yüz dirhem menfaatine feda eder. Haksız ise ekseriyetle bencil olur, feda etmez, gürültü çoğalır." FAHRİ KAYMAKAM Zaman geçiyordu. 1917'de Rusya'da devrim olmuş, ortalık birbirine girmişti. Said Nursi karışıklıktan yararlanarak kamptan kaçtı. Petersburg'a geldi. Oradan Varşova'ya geçti. Almanya'ya vardı. Burada iki ay kadar kaldı. Sonra da Viyana üzerinden, Sofya'dan geçip 25 Haziran 1918'de İstanbul'a döndü. Sofya'daki ataşemiliterlik ona verdiği 'vatana dönüş' belgesine, "Rütbesi: Fahri Kaymakam... Kıtası: Gönüllü Kürt Süvari Alayı... Tabiiyeti: Osmanlı" diye yazmıştı. Said Nursi'nin maceralı hayatı devam ediyordu. |
||
|
||
| Cephedeki filozoflar Birinci Dünya Savaşı sürerken... 'Keçe Külahlılar' Ruslarla ve Ermeni çeteleriyle savaşırken... Komutanları Said Nursi hem milislerini yönetiyor, hem de bir tefsiri talebesi Molla Habib'e yazdırıyordu. Bu yazdırma faaliyeti kâh at üstünde, kâh silahlar patlarken siperde devam ediyordu. Bu kitap daha sonra "İşaratü'l-İ'caz" adıyla basıldı. Aynı dönemde... Yani Birinci Dünya Savaşı sürerken... Benzeri bir yazma faaliyeti Batı'- da sürüyordu. Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein da 'Tractatus Logico Philosophicus' adlı dev eserini cephede yazmıştı. |
||
|
||
Ünlü Şam Hutbesi ![]() Bediüzzaman Şam'ın Emeviye Camii'ndeki hutbesinde İslam dünyasının içinde bulunduğu sıkıntıyı altı nedene bağlar: 1) Ümitsizliğin büyümesi. 2)Doğruluk ve dürüstlüğün toplumsal ve siyasi hayatta zayıflaması. 3) Kini, düşmanlığı, kavgayı sevmek. 4) İman sahiplerini birbiriyle ilişkilendiren nurani bağları bilmemek. 5) Bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan baskı. 6) Tüm emeği sadece kişisel çıkarlar için harcamak. Said Nursi bu saptamayı yaptıktan daha sonra 'hastalığın tedavi' yolunu gösteriyordu. Nur cemaatinin önde gelen isimlerinden Yavuz Bahadıroğlu, Şam Hutbesi'nin önemine değinirken Bediüzzaman'ın Batı medeniyetinde beş temel esas gördüğünü belirtiyor: 1) Kuvvet, 2) Menfaat, 3) Savaş, 4) Irkçılık, 5) Eğlence. Said Nursi bu beş temel ilkeyi tam tersine çeviriyor. Şöyle: 1) Hak (kuvvet yerine) 2) Fazilet (menfaat yerine) 3) Yardımlaşma (savaş yerine) 4) Dini-vatani birliktelik (ırkçılık yerine) 5) Doğru yol (eğlence ve havailik yerine). Bu tersine çevirme ile Bediüzzaman, Batı'da yeşeren ve zamanla İslam dünyasına da sirayet eden.... "İnsan insanın kurdudur, güçlü olan haklıdır, amaç her türlü aracı mubah kılar"... gibi fikirlerin üstesinden gelmeye çalışıyordu. Said Nursi'nin esas derdi hiçbir zaman Hıristiyanlıkla değildi. Asıl hedefi modern çağla birlikte ortaya çıkan materyalist düşünce tarzı ve dinsizlikti. |
||
|
||
| Selâm, http://www.hakimiyetimilliye.org/modules.p...article&sid=269 http://www.hakimiyetimilliye.org/modules.p...rticle&sid=1739 Linklerdeki bilgiler araştırılıp kaynakları üzerinde incelemeler/doğrulamalar yapıldığında, Sâîd Nûrsi'den Fetullâh'a kadar tüm -elebaşı- Nûrcuların KÜRTÇÜ oldukları ortaya çıkar. Kürt olmak değil ki mesele, insân Kürt de olur, İngiliz de, Papua Yeni Gineli de. Fakat "İslâm" kılıfına bürünerek el altından Kürtçülük/Kürdistan propagandası yapana ikiyüzlü denir. Hani şu meşhûr "takıyyeci" ifâdesi var ya, işte ondan... |
||
|
||
| Sefil bir hayat yaşayan erkeklere: Gidin bu cemaatten olan ailenin kızıyla evlenin.En kötü haliyle; işiniz ve arabanız olur. Kızlar benzer yolu deneyebilir.
|
||
|
||
| Selâm, "Bizim eğitimden başka işimiz olmaz" diyenlerin, nerelere el attıkları gün geçtikçe ortaya çıkmaya başladı. Gerçi eskiden beri biliniyordu, ne var ki insânlar üç maymunu oynamayı sevdiklerinden midir, nedir, gerçekler kamuoyuna -gereğince ve yeterince- yansıtılmadı. Yansıtanların başlarına neler geldiğini gördüldükten sonra, belki de diğerleri sinmişlerdir, kim bilir? Mumcu'nun öldürülmesinin ana sebeplerinden ilk ikisi, PKK'nın nasıl desteklendiği ile Nûr Cemaâtinin Kürtçülüğe (ve de Kürdistan'ın kurulmasına) nasıl kucak açtığını -belgeleriyle birlikte- kanıtlamasıydı. Nedense o belgeler iç edildi?! Hablemitoğlu'nun öldürülme sebebi ise, yine Nûr Cemaâtinin perde arkası faaliyetlerini deşifre etmesiydi. Gülen'in İsviçre Bankalarındaki hesâblarına değin uzanan Hablemitoğlu, kimilerine göre sınırları fazlasıyla aşmıştı. Mumcu ve Hablemitoğlu, dünyâ görüşleri farklı iki yazardı. Ancak o ikisi, ne düşüncede olurlarsa olsunlar, tehlikeliydiler. Çünkü Nûrcular, kendi aleyhlerinde yazanları sevmezlerdi, hele hele tezgâhladıkları gerçekler belgeleriyle birlikte deşifre ediliyorsa nefret ederlerdi. USA'den, "Türkiye kan gölüne dönecek" diyen Gülen, yoksa niyetini mi dile getirdi? Yoksa -hâlâ- ortadan kaldırılması gereken TEHLİKELİ kişiler mi var? Üç dînin harmanlanmaya çalışıldığı bir süreçte, Gülen ve âvânesi, böyle riskleri göze alamayacaklarına göre, riskler sıfırlanmalıdır, değil mi? Sâhi nedir harmanlama, nasıl olur? Meselâ İslâm'ı temsîlen Gülen seçilir, Papa ve Haham'ın üzerine başkan olarak getirilir, böylelikle tüm İslâm âleminin gözü boyanır vs vs. İşte o zaman, boya ile perdelenen gözler, "göz göre göre" yapılan derin faaliyetleri görmezler veya gözardı ederler. Usulca Kürdistan'ın kurulduğunu, önce Irak'tan (ki çoktan kuruldu), ardından Suriye veİran'dan toprak alınacağını/alındığını görmez insânlar. (En nihâyetinde ise Türkiye'den.) eûzübİLlâh b'ismİLlâh 23/88,89; De: "Kimdir; her şeyin melekûtu elinde olan; O cârî eden, ve O'na câri edilmeyen; eğer siz bilir/biliyor iseniz?" DiyeCEKler: "Allâh(ın)dır." De: "Öyleyse nasıl SİHİRleniyorsunuz?" Qur'ân'da -apaçık şekilde- insânların sihirlenecekleri, gelecek zaman kipiyle, üstelik bu kişilerin "Allâh" diyeCEKleri bildiriliyor. İşte böyle olur/oluyor gözlerin perdelenmesi! Bir de çıkıp "Qur'ân'da sihir yoktur" diye ahkâm kesenler yok mu, küfre battıkça batıyorlar. (Allâh ıslâh etsin.) Gülen'e ve cema♂tine sorulacak çoook soru vardır. Hiçbirine adam-akıllı, elle tutulur, somut yanıtlar vermezler. Meselâ, onlara, "Şiîlerin yoğun oldukları bölgelerdeki okullarıızda Hadîs okutulmuyor, Sünnîlerin yoğun oldukları bölgelerdeki okullarınızda ise Hadîs okutuluyor, neden?" diye sorun, bakın ne cevâb vere(meye)cekler? Hadîslere inanıyorsan her yerde okutursun, inanmıyorsan hiçbir yerde okutmazsın. Peki bu "takîyye"nin sebebi nedir? Yoksa ASIL GÂYE başka, diğer tüm detâylar BOYA mıdır? Sözün özü şudur: Gülen'in ele-başlığını yürüttüğü Nûrcular, Kutlular'ın önderliğindeki Yeni Asyacılar (ki doğrusu Neo/New Asya'dır, yani Arzû Mewûd, Büyük İsrâîl'dir), Süleymancılar (Solomonis), Aczimendiler (ki doğrusu AGEZ'den gelir, Ana/Büyük Kürdistan'a işâretir). Önce Reşâd Khâlife, ölümünden sonra ise Edip Yüksel'in lideri olduğu 19cular da aynı amaca hizmet etmektedirler, Bahâiler de. Ve herbirinin finansörü İsrâîl'dir! Ve herbiri Türk/Türkiye düşmanıdır. Dünyânın dört bir tarâfında, özellikle de USA'de (çünkü İsrâîl dikkât çekerdi) beslenirler, yedirilip içirilirler, desteklenirler. Hiçbir şekilde ekonomik sıkıntı çekmezler. Neyse, İsrâîl'in hedefi Arzû Mewûd'dur, yukarıda sayılanlar (ve daha sayılmayanlar) ise İsrâîl'in maşalarıdır. Anlayana... |
||
|
||
| atayafes, fethullah gülen cemaatinin amacı nedir ? ağer denildiği gibi amerikan çıkarlarına hizmet ediyorlarsa amerika ne yapmak istiyor bu cemaat yoluyla. nurcular görünür ve görünmez ne gibi yardımları kimlerden görüyorlar ? |
||
|
||
| Nurcular yazı dizisi devam ediyor.. İşte Fethullah Gülen’in bilinmeyenleri ! Fethullah Gülen’in yaşamı, ailesi, okulları, diğer dinlerle ilişkileri... Sabah’tan Emre Aköz ve Nevzat Atal, Gülen hareketiyle ilgili merak edilenleri yazdı... Fethullah Gülen gençliğinde akranlarından epey farklıydı. Dini kitapların yanı sıra diğer türleri de yutarcasına okurdu... Küçük Fethullah'ın yeteneği hocalarının hoşuna gidiyordu. Bu durum diğer talebelerle arasında gerilime yol açıyordu!. Dizinin son öbeğine bugün başlıyoruz. Konumuz 'Hocaefendi' lakaplı Fethullah Gülen. Onunla ilgili birçok sorunun cevabını bulmaya çalışacağız. Mesela zihinleri kurcalayan şöyle bir soru var: Hocaefendi Nurcu mu? NeoNurcu mu? Yoksa Nur hareketiyle, Bediüzzaman Said Nursi'nin görüşleriyle hiçbir alakası yok mu? Bu ve benzeri nice sorunun cevabını bulmak için Gülen'in hayat hikayesini az çok bilmek gerekiyor. O halde başlayalım! DUYGULU BİR AİLE Fethullah Gülen 27 Nisan 1941 tarihinde Erzurum'un Hasankale (Pasinler) ilçesinin Korucuk köyünde doğdu. Babası Ramiz bey, çiftçiyken kendini yetiştirip imam olmuş bir kişiydi. Annesi Refia hanım ise ev kadınıydı. Ailenin ikinci çocuğu olan Fethullah Gülen'in, beş erkek, iki de kız kardeşi vardı. Gülen'i etkileyenlerin başında dindar dedesi Şamil Ağa ve babaannesi Munise hanım geliyordu. Hisli bir insandı yaşlı kadın. Mesela birisinin şöyle içten bir 'Allah' çektiğini işitse hemen ağlamaya başlardı. Onun ağlaması Gülen'i de etkiliyordu. Ayrıca ailede tek ağlayan babaannesi değildi. Babası da, Gülen'in tabiriyle, 'sulugöz' bir insandı. Onların niye ağladığını, niye hislendiğini bir türlü anlamıyordu. Bu göz yaşlarındaki inanç boyutunu çok daha sonra kavrayacaktı. KURAN EĞİTİMİ Onu etkileyen bir başka kişi ise elbette annesiydi. Dört yaşındayken oğluna Kuran okumayı öğretmişti. İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı olduğu bu dönemde ezan hâlâ Türkçe okunuyordu. Arapça okumaya kalkanlar uyarı alıyordu. Dolayısıyla çocuklarına dini öğretmek isteyen dahi korkuyordu. Refia hanım bazen oğlunu gece yarısı uyandırıp Kuran okutuyordu. Baba Ramiz beyin Fethullah üzerindeki etkisi ise başka türlüydü. Ramiz Hoca sürekli kitap okuyan bir insandı. Bunlar sadece din kitapları değildi. Mesela Selçuklu ve Osmanlı tarihine meraklıydı. Güncel olayları tarihi bir perspektiften değerlendirmeye çalışırdı. Titiz bir insandı. Namazı hiç kaçırmaz, vaktini boşa harcamazdı. Yaşadıkları köyde ilkokul yoktu. Caminin bitişiğindeki medrese 'okul', daha doğrusu 'sınıf' haline getirilmişti. Burada gündüzleri çocuklara, akşamları yetişkinlere ve yaşlılara okuma yazma öğretiliyordu. TRAVMATİK 1954 Küçük Fethullah beş yaşındayken bu okula gitti. Ancak babası başka bir köye imam olunca okulu bırakmak zorunda kaldı. İlkokulu daha sonra, Erzurum'da sınavlara dışarıdan girerek bitirecekti. 10 yaşında Kuran'ı ezberleyerek hafız olmuştu. 1954'te babaannesi ve dedesi vefat etti. Çok etkilendi. Hatta bu yüzden hastalandı. Çünkü çok dramatik bir olaydı: Munise hanım son nefesini vermişti. Evdekiler telaş içinde cenazeyle ilgilenmekteydi. Bu sırada gayet sağlıklı olan Şamil Ağa da ölmüştü. Eşinden ayrı kalmaya yüreği elvermemişti. Babası onu elinden tutup Erzurum'a götürmüş ve Sadi Efendi'ye teslim etmişti. Sadi Efendi ünlü 'Alvarlı Efe' lakaplı din alimi, sevilen sima Muhammed Lütfi'nin torunuydu. Kurşunlu Camii medresesinde talebe yetiştiriyordu. Aslında 13 yaşındaki Fethullah'tan sadece 5-6 yaş büyüktü. Burası ahşap tavanlı, küçük bir yerdi. Beş altı talebe bu dar alanda hem eğitim görüyor, hem de yaşıyordu. Bir gaz ocağında kendi yemeklerini pişiyor, çay demliyorlardı. Yemeklerini yatağın üstünde yiyorlardı. Talebeler yıkanmak için Kırk Çeşme Hamamı'na gidiyordu. Yoksul talebelere fiş dağıtılırdı. Bu fişlerle hamamda yıkanabiliyordu. Bedelini varlıklı Erzurumlular ödüyordu. Ancak Sadi Efendi genç ve toydu. Yetenekli Fethullah'a katacağı çok fazla şey yoktu. Gülen 1955'te Osman Bektaş Hoca'nın talebesi oldu. Osman Hoca fıkıh alanında uzmandı. Hatta fetva almak için başvuranları Müftülük, Osman Hoca'ya gönderiyordu. 14 YAŞINDAKİ VAİZ Fethullah yetenekli bir gençti. Zekiydi ve hafızası güçlüydü. Çok hızlı öğreniyordu. Arapçası gayet iyiydi. Güzel konuşuyordu. Henüz 14 yaşındayken köylerde vaaz vermeye başlamıştı. 1956 da Fethullah'ın hayatında önemli bir yıl oldu. Muhammed Lütfi Efendi, nam-ı diğer Alvarlı Efe vefat etti. Hayatta en çok saygı duyduğu insanlardan biri daha göçüp gitmişti. Bu yılın diğer önemli olayı ise Bediüzzaman'ın Risale-i Nur külliyatı ile tanışması oldu. 1928 doğumlu Erzurumlu Mehmed Kırkıncı Hoca'nın anlattığına göre olay şöyle olmuştu... Osman Bektaş Hoca, İzmir'e gitmişti. "Ben gelinceye dek talebelere sen ders ver" diyerek Kırkıncı'yı görevlendirmişti. Kırkıncı Hoca ile Fethullah Gülen bu vesileyle tanışmıştı. Araları iyiydi. Derslerin dışında da sohbet ediyorlardı. Bir gün Kırkıncı Hoca, sormuştu: "Fethullah kardeşim sen Bediüzzaman'ı hiç duydun mu?" NURCULARLA DERS Evet duymuştu ama risaleleri okumamıştı. Bunun üzerine Kırkıncı Hoca adeta bir itirafta bulundu: "Talebelere anlattığım hikayeler var ya... Bunların hepsini ben Bediüzzaman'ın kitaplarından öğrendim." Kırkıncı Hoca diğer Nurcularla birlikte her Çarşamba günü Murat Paşa medresesinde toplanıp Said Nursi'nin kitaplarını okuyup tartışıyordu. Fethullah'ı da buraya davet etti. O günden sonra Fethullah derslere katılmaya başladı. Edirne'ye gidene dek bu okuma seansları devam etti. 'Okumak' hayatında önemli bir yere sahipti. İlginç olan nokta şuydu: O sadece dini içerikli kitaplarla ilgilenmiyordu. Roman da okuyordu! Hem de tutkuyla... Bu dikkat edilmesi gereken bir özellikti. Çünkü diğer talebelerin romanlarla bir alakası yoktu. Hatta medrese ortamı içinde roman okumak ayıp sayılıyordu. Fethullah dersini bitirip ödevlerini yaptıktan sonra hocalardan ve diğer talebelerden gizlenerek roman okuyordu. Yöntemi de şuydu: Romanı Arapça kitabının içine koyuyor, birisi geldiğinde hemen sayfayı çeviriyordu. Sabah [ Emre AKÖZ & Nevzat ATAL ] |
||
|
||
| Selâm, Dört bir koldan, olanca hızıyla, Fethullâh Gülen Hocaefendiyi Türkiye'ye kazandırma (Vatana sevdirme) operasyonu devâm ediyor. Durdurabilene aşkolsun! Ama kimse de sormuyor; 1. İstediği yasayı çıkaran ve aklına esen her şeyi yapan AKP Hükümeti, SÖZ VERDİği hâlde neden Fethullâh Gülen'i Türkiye'ye getiremiyor? Bunca MEDYA YAYGARASIna ne gerek var? Yoksa bilinmedik veya bilinmesi istenmeyen bir engel var da, onun ortadan kaldırılması için mi USA'den tâlimât veriyor Fethullâh Gülen, "Türkiye'de önemli isimlere sûikâst yapılacak!" diye? Demek ki o bilinmedik veya bilinmesi istenmeyen engel hâlâ ortadan kaldırılmadığı için Fethullâh Gülen ÇOK ÇOK İSTEMESİNE rağmen Türkiye'ye gelemiyor. Demek ki ona sebep bunca MEDYA YAYGARASI... 2. Bir emekli vaiz maaşıyla Fethullâh Gülen, bunca işi nasıl yaptı? Şu kadar okul yaptırmış, ama kalan paranın ne olduğu nereye harcandığı belli değil. Bu nasıl iş? Şu anda (faiz işliyor) 4 buçuk katrilyon lira ÖZEL hesâbı var. Başkaları adına açılanları ise kimse tahmin edemez. Yahu Türkiye'nin bütçesi nedir ki? Sözün özü; Demek ki Arzı Mev'ûd (BOP, Büyük İsrâîl Projesi/Devleti) için düğmesine basılmış. Kürdistan illâ ki kurulacak. (Askında çoktan kuruldu bile, kimsenin hâberi yok.) Demek ki New Asia (Yeni Asya) ve Kürdistan Goyimlerinin startı verilmiş. Durum bundan ibâret. Bravo Fethullâh Gülen Hocaefendi ve hoşgeldin ÜÇ DİNİN PAPASI olarak... |
||
|
||
Alıntı atayafes, Selâm,fethullah gülen cemaatinin amacı nedir ? ağer denildiği gibi amerikan çıkarlarına hizmet ediyorlarsa amerika ne yapmak istiyor bu cemaat yoluyla. nurcular görünür ve görünmez ne gibi yardımları kimlerden görüyorlar ? Amaçlarının ne olduğunu açıkça yazdığımı sanıyorum, ama sizin için tekrar edeyim: Şu anki Bilgenberg üyelerimizin isimlerini yazmaya gerek yok, ancak merâk edenler için bir önceki "trio"yu söyleyeyim: Gülen-Ecevit-Yılmaz. (Hattâ Gülen, Bildenberg'de ikinci başkan idi.) Bildenberg ki, tüm localara vs emir verme yetkisine sâhiptir. Kısacası Fethullâh Gülen, Siyonizm güdümündedir, tıpkı hocası Sâîd-i Nûrsî gibi. Onlar ne derse yapmak zorundadır. "Git, şuraya okul aç" denirse, gider orada okul açar. "Git, Papa ile görüş" denirse, gider Papa ile görüşür. "Git, Kürdistan için Türkiye'de kamuoyu oluştur" denirse, gider Türkiye'de kamuoyu oluşturur. (Gelemese de, ilgili yerlere ve medyaya tâlimât verir.) Bildenberg'i de yöneten asıl beyinler ise Yahûdi'dir. Bir Goyim'in gelebileceği maksimum nokta Bildenberg olup, onların yönetme şansı yoktur, olamaz da. Çünkü İsrâîloğlu olarak doğmayan kimseler ancak ve ancak yönetilebilirler. İşte Fethullâh Gülen, çıkabileceği azâmi mevkîdedir. Ne var ki, görüntüler insânı yanıltır. Meselâ ÜÇ DİNİN PAPASI yapılması, onun daha da yükseldiği anlamına gelmeyecektir. Sonuçta Siyonizm'in kontrolündedir. Fethullâh Gülen, Siyonizm tarafından -neredeyse- peygamberleştirilecektir; hem Büyük İsrâîl Devleti'ne geçiş anlamı taşıyan Kürdistan'ın kurulması, hem de İslâm âleminin yeni vizyonu/kimliği için gerekli biridir. Geçmişteki Sâîd-i Nûrsî modeli, artık bayatlamıştır. Zâten fırsatını bulduğu anda (ki mesajlarından anlaşılabilir) Fethullâh Gülen, Sâîd-i Nûrsî'yi elinin tersiyle silip atacaktır. Siyonizm tarafından 19 Kürt Şeyhi'ne yazdırılan ve kahraman/idol yapmak amacı ile Sâîd-i Nûrsî'ye atfedilen -o uyduruk- risâleler, artık terkedilecek, yerine yeni deyişler getirilecektir. Deyişlerin sâhibi ise bellidir: Üç Dîn'in Papası Fethullâh Gülen Hazretleri! Eğer yeni İslâm Modeli uygulanmaz ise, Büyük İsrâîl Devleti'nin geleceği risk altına girecektir. Bu durumda, insânlar uyandırılmamalıdır! Ve Çağ-Dışı İslâm Modeli yerine Çağ-Daşı İslâm Modeli âcîlen vizyona girmelidir. İşte Fethullâh Gülen, vizyondaki filmin kahramanıdır. Ama asla bir yönetmen değildir, oyuncudur. Üstelik yönetmenler kimleri istiyorsa onlarla birlikte oynamak zorundadır, her nerede olursa olsun... Ve dünyâ metâsını âhırete değişmiştir, Allâh'ın gazâb ve lânet ettiği bir kavmi yönetici edinerek, kankaları ile birlikte... |
||
|
||
| delinin biri bir taş atmış ortaya misali.. birileri sürekli bir şeyler diyor.. sanıyorum bunlar sürekli kes yapıştır... Bediüzzaman SAİD NURS-İ[/size] ilmi kesb-i rüyasında peygamber efendimiz-i görmüş... rüyanın özü her yütlü soruya cevap verilir ama soru sorulmaz.. bütün ilimler kalbine gelir allahın seçtiği kişidir isteyen kabul etmeyebilir ama Hz_Mesih üstadddır fettullah gülen le de bir bağlantısı yoktur zarten fettullah gülen kendisine nurcuyum dememiştir sadece belirlik aralıklasrla nurculuğu kullanarak prim yapmıştır...Üstad hiç bir zaman devlet desteklememiştir aksine çeşitli güç odaklarınca da 29 defa zehirlenmiş kafasına baltayla vurulmuş.. ve ömrünün büyük bir kısmını hapishanelerd geçirmişti... devletin tuttuğu hocalarda vardır tabi isteyen araştırsın abdülhakim arvasi... ömrünün son yıllarında izmir2de geçirmiş ankarada vefat etmiştir.. işte bu adamı devlet kollamıştır... Ya zati sorun deil üstadı sevmeyin ama bilmedenb de ileri geeri konuşmayın sanki birileri sizin herkes üstüne alınmasın ama sanki kafalarını açıp içine kemalizmle yoğrulmuş komişnixm koyuyorlar ne diyim allah akıl fikir versin zaten üstad der bizim hizmetimiz kuyumcudaki mücevherlere benzer anlayan gelir anlamayan gider marcus işl. bu amiyane tabirlerden filan anlamışsındır... ben sadece diyorum risaleleri o günkü şerait te düşünün.. |
||
|
||
| hoba hoba hobaaa... bi sn yaaa bu ne demek şimdi... Alıntı bütün ilimler kalbine gelir allahın seçtiği kişidir isteyen kabul etmeyebilir ama Hz_Mesih üstadddır yani Bediüzzaman Said Nursi üzerinden kendilerine menfaat sağlayan kesimlerin kontrolsüz uçuşlarından bir tanesi ile daha karşı karşıyayız sanırım... arkadaşım bu söylediğin şu anda Kuran'ı Kerimle tezat teşkil ediyor... Alıntı 3/AL-İ İMRAN-45: İz kâletil melâiketu yâ meryemu innallâhe yubeşşiruki bi kelimetin minh(minhu), ismuhul mesîhu îsebnu meryeme vecîhan fîd dunyâ vel âhıreti ve minel mukarrebîn(mukarrebîne). Hani o zaman melekler: “Ey Meryem! Muhakkak ki; Allah, seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun ismi, Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada ve ahirette şerefli ve itibarlıdır. Aynı zamanda da MUKARRABİN’lerdendir.” demişlerdi. Allahü Teala Mesih kelimesini gördüğünüz gibi burada Hz. İsa için kullanıyor onu şu anda kendi katına aldı ve kıyamete yakın bir dönemde tekrar dünyaya gönderecek.. halbuki Bediüzzaman Said Nursi Nurs köyünden doğmuştur. ( bebek olarak ) doğan bir insanın ikinci bir defa daha doğması mümkün değildir.. Hz. İsa'nın annesi Hz. Meryem'dir... Alıntı 3/AL-İ İMRAN-55: İz kâlellâhu yâ îsâ innî muteveffîke ve râfiuke ileyye ve mutahhiruke minellezîne keferû ve câilullezînettebeûke fevkallezîne keferû ilâ yevmil kıyâmeh(kıyâmeti), summe ileyye merciukum fe ahkumu beynekum fîmâ kuntum fîhi tahtelifûn(tahtelifûne). Hani o zaman ki; Allah buyurmuştu: “Ey İsa! Hiç şüphesiz Ben seni, vefat ettireceğim (ölü kılacağım) ve seni Bana (Kendime, katıma) yükselteceğim. Ve seni o (inkârcı) kâfirlerden arınmış kılacağım. Sonra sana tâbî olanları, kıyâmet gününe kadar kâfirlerin üzerine kılacağım (tutacağım). Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman ihtilâfa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda hüküm vereceğim." Merak ediyorum bu söylediğini Bediüzzaman'ın karşısında söylesen ne olurdu? utanır mıydın?, üzülür müydü? Hem Bediüzzaman'ın yolundan gideceksin hem Kuran'ı Kerim'e tezat konuşmaların içine gireceksin... |
||
|
||
| ayy bende bi hazıfla karşı karşıyayım sanırım.. alla alla madem onu örendin git benim dediimide araştır.. gerçy yazcaktım zamanım yoktu...kmiseden menfaat sağlandığıyokk benim amacımk endimi tatmin etmek.. yeter saınırım.. |
||
|
||
| hz.isa ya mesih hastaları mesh edip iyileştirdiği için denilmiştir.. üstüne üstlük mesihh iki büyük decallinde sıfatıdır..senden 5. şua yı okumanı.. tavsiye ediyorum orda ayrıntısıyla var.. üstad da büyük mehdidir büyük mediye de mesih tabi olacaktır.. | ||