SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Felsefe

Konu: Kendini Bilmeye Ulaşıldığında Yaşama İsteğinin Onaylanması ve Yadsınması

Sayfa: [ 1 ]

20.08.2007 19:30:44
Yaşamın Yadsınması

Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar.

Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: "Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?"

Her istek, bir gereksinimden, bir yoksunluktan, bir acıdan doğar; giderildiği zaman insan yatışır. Ama yatışmamış bir kişiye karşılık, nice yatışmamış ve doygunluğa erişmemiş insan vardır. Üstelik, istek uzun sürer, gerekli olan şeylerin ardı arkası kesilmez; oysa duyulan haz, kısa ve ölçülüdür. Yeryüzünde hiçbir şey yoktur ki, şu iradeyi yatıştırabilsin ya da belirli bir biçimde olduğu yerde durmaya zorlayabilsin. Alınyazısından kopardığımız herşey, dilencinin ayağı ucuna atılan paraya benzer: verilen sadaka, duyduğu acıların sürüp gitmesini sağlayabilmek için, dilencinin hayatını biraz daha uzatmaktan başka bir iş görmez. İşte bundan ötürü, isteklerin ve iradenin boyunduruğu altında kaldığımız; varlığımızı, bizi sıkıştırıp duran umutlara, acı çekmemize yol açan korkulara bıraktığımız ölçüde, ne durup dinlenmek ne de mutluluk söz konusudur. İster bir amacı gerçekleştirebilmek için canla başla çalışalım, ister bir tehlikeden sakınmak için, çabalayalım, sonuç değişmez: iradenin istek ve gereklerinin başımıza açtığı belalar ne biçim olursa olsun, hayatımızı berbat etmekten ve acı çekmemize yol açmaktan başka bir sonuç vermez.

Ama kimi zaman, dış bir gerçek, ya da iç uyumluluğumuz, bizi, bir an isteklerin bitimsiz selinden kurtaracak; ruhu, iradenin boyunduruğundan sıyıracak, iradenin yöneldiği nesnelerden uzaklaştıracak ve çevremizdeki varlıklar, istek ve umutlarımıza değer şeyler olmaktan çıkarak hiç bir menfaat duygusuna yer verilmeden düşünülebilen nesneler halinde görülecek olursa; o zaman isteklerin peşinden giderek gerçekleştirmeye çalıştığımız ve hiç bir zaman ulaşamadığımız iç rahatlığı boy gösterir ve huzur duygusunu bütün doygunluğuyla yaşarız.

Gün batımının, bir saray penceresinden ya da bir hapishane parmaklığı ardından görülmesinin önemi kalmaz.

İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka şey değildir. İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.

Hayatın birinci yarısı, mutluluğa karşı duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır. Çünkü, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık. Aklı başında insanların, yakıcı zevklerden çok acısız bir hayata yönelmeleri bundan ötürüdür. Gençliğimde, her zil sesinden sonra, kendi kendime "Oh ne iyi! İşte yeni bir olay!" diyordum. Ama yıllar geçip de olgunlaştığım zaman her zil sesinden sonra şöyle düşündüm: "Yine ne var?"

İnsan yaşlandıkça, tutkuların ve isteklerin nesnesi farksızlaştıkça; bu isteklerin ve tutkuların bir bir ortadan kayboldukları, duyarlığın güdükleştiği, hayat gücünün zayıfladığı, görüntülerin solduğu, izlenimlerin etki yapmadan gelip geçtiği, günlerin gittikçe daha hızlı aktığı, olayların önemlerini kaybettiği ve herşeyin renksizleştiği görülür. Günlerin yükü altında sallanarak yürür insan ya da hayaleti haline girer. Kendinden geçme, sonsuz uyku haline dönüşür bir gün.

Hayat, tadını çıkaracağımız bir armağan değil; canla başla çalışarak yerine getirmemiz gereken bir ödev. En önemsiz işten en önemlisine kadar hepsinde, genel bir düşkünlüğün, öldürücü bir didinmenin, sürekli bir yarışmanın, sonu gelmez bir savaşın, kafa ve vücut güçlerinin ortaya koyduğu bir çabalamanın görülmesi bundan ötürü. Uluslar halinde toplanmış milyonlarca insan, kamu yararına yapılan işlere katılıyor, böylece kendi çıkarı içinde çalışmış oluyor. Ama ortaklaşa kurtuluş için milyonlarca insanın ölmesi de gerekiyor. Kimi zaman saçma önyargılar, kimi zaman da sinsi bir politika insanları savaşa sürüklüyor; birkaç kişinin aklına esenleri gerçekleştirmek ya da hatasını tamir etmek için kitlelerin kurban edildiği görülüyor.

Varlığımızın dolaysız amacı acı çekmek olmasaydı, yeryüzünde bulunuşumuzun hiçbir nedene dayanmadığını kolayca söyleyebilirdik. Çünkü, hayatın derinlerinde yatan ve sefilliğimizden doğarak dünyayı dolduran acıların, gerçek bir amaç değil de bir rastlantı olduğunu ileri sürmek saçmadır. Tek tek ele alındıklarında, her mutsuzluğun bir kuraldışılık olarak görülmesi kabildir, ama genel olarak ele alındığı zaman, mutsuzluk ve acı, kuraldışı değil kuraldır.

Çekilen her acının ve mutsuzluğun en etkili avuntusu, bizden daha fazla acı çeken ve mutsuz olan kimseleri düşünmektir. Herkes bu çareye başvurabilir. Ama bütün bunlardan genel olarak nasıl sonuç çıkıyor?

Kasabın keseceği hayvanın göz ucuyla aralarından seçtiği sırada, çayırda dolaşıp duran koyunlar gibi biz de, mutlu günlerimizde, belli bir saatte, alınyazısının bize hazırladığı kötü oyunun ne olduğunu bilmiyoruz. Hastalık mı, zulüm mü, mahvolup gitmek mi, sakatlanmak mı, kör olmak mı, delirmek mi, bilmiyoruz!

Yakalamak istediğimiz her şey başkaldırıyor bize; her şeyin, yenmek zorunda olduğumuz, düşmanca bir iradesi var. Halkların hayatında, tarih, bize savaşlardan ve ayaklanmalardan başka şey göstermiyor. Barış yılları rastgele gerçekleşmiş, kısa sessizlikler ve aralar gibi görünüyor. Nitekim, insan hayatının, yoksulluk ve can sıkıntısı gibi soyut felaketlere karşı açılan bir savaş olmakla kalmayıp, aynı zamanda öteki insanlara karşı açılan bir savaş olduğu da anlaşılıyor. Her yerde bir düşman çıkıyor karşımıza; hayat, silah başında öldüğümüz sürekli bir savaştan başka şey değil!

Güneşin ışıkların aydınlattığı zavallılıkları, acıları, sıkıntıları düşünen bir kimse, bu göksel cismin de, yer yüzünde hayatı doğurabilme gücünden tıpkı Ay gibi buzlu ve camsı bir halde olsaydı, çok daha iyi olurdu diye düşünebilir. Hatta hayatımızı, hiçliğin kıpırdamazlığını ve mutluluğunu bozan bir olay gibi ele alabilir. Her ne olursa olsun, hayata belli bir ölçüye kadar dayanabilen bir kimse bile, giderek yaşandıkça, her şeyin bir hayal kırıklığı ve hatta bir aldanış olduğunu kavrar. Başka bir deyişle, koskoca bir aldanıştan başka bir şey olmadığını öğrenir.

Hayatın, önemsiz şeylerde olduğu gibi, önemli şeylerde de, sürekli bir yalan olduğunu kabul etmek zorundayız. Verdiği sözü tutmuyor hayat; tutsa bile, özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu. Kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi. Bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. Uzaklığın büyüsü, cennetler gösteriyor bize. Ama büyülenir büyülenmez, bu cennetlerin uçup gittiğini görüyoruz. Demek ki, mutluluk ya gelecekte ya da geçmişte; şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyor; önü arkası pırıl pırıl bu bulutun; ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor.

İnsanların biricik kaygısı, hayat kavgasını gerektiği gibi yapabilmektir. Ama hayatını güven altına alan kimse, bundan sonra ne yapacağını şaşırır. İnsanların ikinci kaygısının, yaşama yükünü hafifletmek; duyulmaz hale getirmek ve zaman öldürmek olması bundan ötürüdür. Yani buradaki asıl amaç, can sıkıntısından kurtulabilmektir. Nitekim, maddi ve manevi sıkıntılardan kurtulmuş kimselerin, zaman harcayarak geçirdikleri her saati, bir çeşit kazanç saydıklarını görüyoruz. Oysa bu saatler, onların kendi öz hayatlarından harcanmaktadır. Can sıkıntısı, önemsenmeyecek bir bela değildir. İnsanın yüzünde nasıl da belirir? Can sıkıntısı, birbirini pek az seven insanoğlunun, yine de birbirini aramasına yol açar. Bu bakımdan, can sıkıntısının, toplumsal içgüdüye kaynaklık ettiği söylenebilir. Devlet, can sıkıntısının toplumsal bir felaket olduğunu bildiği için, karşı önlemler almaktan geri kalmaz. Bu felaket, yani can sıkıntısı, kendisinin tam karşıtı olan düşkünlük (sefalet) gibi, insanları en aşırı davranışlara sürükleyebilir. Philedelphia’da uygulanan sert ceza sistemi, can sıkıntısını öyle korkunç bir işkence aracı haline getirmiştir ki, bundan ötürü birçok mahkumun intihar ettiği bilinmektedir. Sefalet, halkı nasıl rahatsız edip durursa, can sıkıntısı da seçkinleri öyle rahatsız eder. Toplum hayatında, pazar günü, can sıkıntısını dile getirir; haftanın öteki günleri de düşkünlüğü.

İnsanların çoğunun hayatı öylesine sefil, öylesine önemsizdir ki, öldükleri zaman herhangi bir şey kaybettikleri söylenemez. Bu çeşit kimselerde, değerli bir nitelik taşıyan biricik yan, yani insanlığın genel özelikleri ise, onlar ölseler bile, öteki insanlarda var olmaya devam eder. Devamlılık, bireylerin değil, insanlığın bir özelliğidir. İnsana sonsuz bir hayat verilmiş olsaydı, durmadan yaşayacağı için, en sonunda karakterinin değişmezliği ve sınırlı zekasından ötürü, öyle bir yeksenaklık duygusuna kapılacak ve öyle tiksinecekti ki, sonunda hiçliği tercih etmek zorunda kalacaktı.

Bireyin ruh ölümsüzlüğünü istemek, bir yanılgıyı sonsuz olarak tekrarlamayı istemekle birdir. Çünkü aslında her birey, özel bir yanılgı, zavallı bir şey ve varolmaması gereken bir varlıktır. Ve hayatın gerçek amacı, bizi bundan kurtarmaktır. Bunu açıkça gösteren şey, bir çok insanın, hatta bütün insanların, hayal ettikleri bir dünyada olsalar bile, mutluluğa ulaşamayacak bir biçimde yaratılmış olmasıdır. Hayal ettikleri bu dünya, düşkünlük ve acıdan sıyrılmış olsa, cansıkıntısının avucuna düşecekler ve cansıkıntısından kaçabildikleri ölçüde de düşkünlüğe, acılara, sıkıntılara yeniden yöneleceklerdir. Demek ki, insanı daha iyi bir duruma ulaştırmak için, onu daha iyi bir dünyanın içine yerleştirmek yetmez; asıl yapılması gereken iş, onu tepeden tırnağa değiştirmek ve o ana kadar ne ise, artık öyle olmamasını sağlamaktır.

Bütün hayat etkinliklerinin sona ermesi, bu etkinliği sürdüren gücün bir yük altından kurtuluşu gibi görünüyor. Ölülerin yüzlerinde görülen o yumuşak durulmuşluk, belki de bunu dile getirmektedir.

Bir Arthur Schopenhauer derlemesidir.


12.09.2007 23:01:57
Voyager Avec

Ahiret veya kefaret düşüncesinden , bu beklentiden yoksun, mutlak bir ölüm kabullenilebilir mi?

Derrida'nın ölüm kavrayışından bahsetmeye başlamadan önce onun ''hayatta kalma'' ile ilgili düşüncelerinin Nietzsche'ye dayandığını, hayatta kalmanın da aynı zamanda bir ''üst yaşamı'' oluşturduğunu göz ardı etmememiz gerektiğini belirtelim. Le Monde gazetesinde ölmeden önce yayınlanan son röportajına istinaden Judith Butler'ın (Butler,2004)'da söylemiş olduğu gibi, Derrida kendisi için nasıl yaşaması gerektiğini bilmediği gibi nasıl ölmesi gerektiğini de bilmediğinden dem vurur. Ölmeyi kabul etmeyi öğrenemediğini çünkü hepimizin ertelemelerle yaşamda kaldığını düşündüğünü söyler. Hayatta kalma meselesi bir şekilde Derrida’nın zihnini hep meşgul etmiştir. Hayatta kalma meselesinin anlamı yaşama veya ölüme eklenmez, ona göre bu mesele ilkseldir. (Derrida;2006:176)

Derrida'da ''hayatta kalma'' ancak bir olumlama olabilir. Yaşamda kalmayı ölüme tercih etmek, salt varlığın korunması için değil ''mümkün olan en yoğun yaşamı yaşamadır.'' Bu yaşamda ulaşılabilecek bilgelik seviyesi en aşağıda olsa da, kefareti olmayan daha mükemmel bir dünyayı hayal etmek, onu oluşturmak, meşru olmayan bu yaşamı olumlamanın zaruri bir şey olduğunu savunur. Yazılanın metnin boşluklarına ilişmesi gibi, burada da bir ilişme işlemi söz konusudur. Aynı şekilde ölen Derrida'dan değil kendi ölümüyle ilgili yazdığı metinde hem metnin sonunu, hem kendi sonunun geldiğini belirtmek için kullandığı fini kelimesinin hayaletsi izi gibi hem o anda hem de her anda olan olmakta olan bir ölümü tanımlıyor.

Deleuze öldüğünde yapmış olduğu konuşmanın metninde de aynı incelikli tavırla o ana ve zamana vurgu yaparak her zaman burada olmanın düşünürü olarak tanımladığı Deleuze'nin ölümünün vermiş olduğu derin kederi arttırıyor. ''Her ölüm eşsizdir. Bu yüzden de olağandışıdır'' diyor ölüm üzerine Deleuze'nin ardından.

Derrida'nın kendi ölümüyle bırakmış olduğu iz; onun için onu bekleyen ve her yazdığı yazıda aslında çoktan gerçekleşmiş olan ölümünü ondan sonra ya da herhangi birinden sonra bu izin hayatta kalma umudunu ifade ediyor. Bu ölümsüz olmaya duyulan bir istek değil, aslında yapısal bir durum ve hayatın sabit bir biçimidir ona göre.

Dilin içine doğmak zorunluğu, bizden öncekilerin bıraktığı bu izlerin, işaretlerin içine doğmak... Bu izlerin hayaletlerinin takipçisi olmak ya da geleceğe başka izler silsilesi bırakmayı düşünmek... Bu izler yoluyla hayalet de olsa bir takım şeylerin hala hayatta kaldığı aşikar. Kimin hayatta kaldığı belli değil, hayatta kalan kolektif bir akıl, geçmişten gelen sürüp gitmekte olan tarihin kendisi olduğunu düşünebileceğimiz Tanrı fikri belki de.

Metinin dışında hiçbir şey yoksa ve metin şimdi ve her yerde ise ; ölümün de aynı şekilde şimdi ve her yerde olduğunu söylememiz mümkündür.

Derrida olan biten her şeye ''evet'' demeyi kendine düstur edinmiş olsa da ölümün kendisine evet demeyi bir türlü tam olarak kabul edemiyor. Ölümün kendisine tam olarak evet demiyor.

Derrida bitti dediği sırada hayatta kalan ''bitti'' arasında bir hayalet dolaşıyor. Hayatta kalmak demek , söylenen sözün ne yöne gideceğini bilmemek ve gelecekte olanları kimin miras alacağını bilmemek demek. Ölümün bitişmeyen iki yakası bir telafi sürecini de beraberinde getirir diyor Melih Başaran. En az telafi edilen ölümsüz olacaktır. İçten içe istenilen ölüm dışarıdan gelen bir yapıya sahiptir. Bu içten arzulananın dışarıdan gelmesi onu olumlamamızı içerisinde barındırıyor.

Derrida İstanbul Mektubu'nda (Derrida,2006:18) ''yolculuk'', ''seyahat etme'' ve ''ile seyahat etme'' hakkındaki düşüncelerini yazarken bunun kendisinin nihai öteki-sorusu olduğunu belirtir. Ona göre biriyle birlikte seyahat etmeye razı olmak demek; herhangi biriyle aynı anda aynı yerde doğup aynı anda ölmeye razı olmak, özellikle de onunla birlikte ölmeye razı olmak demektir.Tüm yolculuklarında kendisiyle bile birlikte seyahat edip etmediğine emin değildir. Eve dönmeden ölmek, öleceğini düşünmek... Bunu düşünmeden evi ile kendisi arasına bir mesafe koyamadığını ve bu mesafeyi koymadan da yola çıkamayacağını, gidemeyeceğini söyler. Yolculuklarından bahsederken bilmeden taşıdığı bir sırrın sonsuza kadar şifrelenmiş olan bu sırrı taşırken kendisini bir kineteskop gibi izlemekte olan Derrida’nın: ‘‘Doğuyorum, bilinmez bir yolun sonunda, uzun zamadır saklandığı yerden, içimden çıkan Mesihle karşılaştığım an ölüyorum’’ demesi ölümü olumsuzlama değil seçeneksiz olduğumuzu ve bu sorumluluğu kabul etmemiz gerektiğini nazikçe hatırlatır.O belleğe eklenen unutuşu sürekli hatırladığı gibi yaşama eklenen ölümü de sürekli hatırlamaktadır.

‘İle birlikte seyahat etmek’: Ölüm anımı ve hatta mezarımı paylaşmayı önceden kabul etmem gerekiyormuş gibi adeta. Kiminle gömüleceğim? Veya kiminle yakılacağım? (Derrida;2006:19)

Montaigne’yi yeniden okurken ‘ile birlikte seyahat etme’ kavramını tekrar sorgular. Onun Montaigne’de çok kıskandığı bir sözcük vardır: ‘Commurans’ ve bu sözcüğü küçük bir dil oyunuyla içindeki hayalete dokunarak küçük bir dil sürçmesi ile söyleyebileceğmiz ‘Corps mourants…birlikte yaşanılanlar, denemeler ile ölü bedenler…

Romeo ve Juliet de ona göre bir seyahat romansıdır. Orada ölümde mutlak bir zamansızlığın olduğundan söz eden Montaigne, Romeo’nun da Juliet’in de öldüğünün, her ikisinin de ötekinin ölümünden önce ve sonra öldüğünü, ötekinin ölümünden sonraymış gibi önceden öldüğünden bahseder. Seyahat ve bölünebilirlik der Montaigne, seyahatin çoğaldıkça böldüğünü söyler ve bu açıdan seyahatin, hayatın ta kendisi olarak niteler ve aynı zamanda ölüm olarak. (Derrida;2006:34)

Kendisiyle savaşta olan Derrida çelişkili şeyler söylediğini ve söylediği her şeyin fiili bir gerginlik içerisinde onu inşaa ettiğini, onu yaşatıyor olduğunu ve onu öldüreceğini söyler. Platondan beri söylenene gelen ‘’felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir’’ emrini sessizce hatırlatırken yapı sökümün ölümün değil yaşamın olumlanışının yanında olduğunu hatırlarız. İnsan İz’in yapısının damgasını taşır.

’Kendine karşı savaş’ hayatta kalmak için kendinin bir kısmının, hep daha fazlasının yok edilmesidir. (Cogito;2006,11)



Kaynakça:

Yasemin Çubukçu - Derrida bitti derken…
Cogito, Derrida:Yaşamı yeniden düşünürken,sayı 47-48 Yaz-Güz 2006.
Judith Butler; Express Dergisi ,Ekim 2005

14.09.2007 23:54:26
Derindir dunya,
Daha derin, gunduzun dusundugunden.
Acısı derindir asıl-,
Sevinç, yürek ağrısından da derin:
Acı der: Yıkıl!
Oysa sonrasızlıktır istediği tum sevinçlerin-,
Derin sonrasızlıktır istediği, derin!



 *Boyle Buyurdu Zerdust F. Nietzsche Cem yay. Cev. A.Turan Oflazoglu 1991
 *Thus Spoke Zarahustra  F. Nietzsche Penguin  Cev. R.J.Hollingdale 1969

Ruler of the Ruins 15.09.2007 00:56:46
Schopenhauer derlemesi için teşekkürler..

Ona bakınca, zeki ama duygusal bir insan görüyorum - kastım kötümserlik değil aksine oldukça realist yaklaşıyor bir çok şeye..
Bazı kısımlar bana çok tanıdık geliyor çünkü benzetebilecek şeyleri bunu okumadan önce bende yazmıştım.
 
"İnsanların biricik kaygısı, hayat kavgasını gerektiği gibi yapabilmektir. Ama hayatını güven altına alan kimse, bundan sonra ne yapacağını şaşırır. İnsanların ikinci kaygısının, yaşama yükünü hafifletmek; duyulmaz hale getirmek ve zaman öldürmek olması bundan ötürüdür. Yani buradaki asıl amaç, can sıkıntısından kurtulabilmektir. Nitekim, maddi ve manevi sıkıntılardan kurtulmuş kimselerin, zaman harcayarak geçirdikleri her saati, bir çeşit kazanç saydıklarını görüyoruz. Oysa bu saatler, onların kendi öz hayatlarından harcanmaktadır."


Ama şimdi bakınca özellikle alıntıladığım paragrafta "öz hayatlarından harcanan saatler" tümcesi bana derin bir mutsuzluğu ve beklenti içinde olmayı çağrıştırıyor ve yazıda benzer örnekleri mevcut - schopenhauer'in geçmişinde büyük travmalar atlattığını düşünüyorum..
Öyle geliverdi Smiley


Sayfa: [ 1 ]