|
||
| Uzun zaman kafamı kurcalamış bir teorim var dostlar.. Kabaca şöyle; Nasıl ki mide belli salınımlarla görevini ifşa ediyorsa, nasıl ki göz,kulak,burun,ten beli kanunlara tabi ise (görme,işitme,koku alma,hissetme aralığı vs.) o çok beğendiğimiz,sınırlarını kestiremediğimiz beynimiz de aynı kanunlara göre işlemektedir.. Yani bir olay yaşanır ve ileti beyne gönderilir,geçmiş deneyimler ve mevcut koşullar altında(bilmediğimiz başka etkenlerde buna katılabilir) beynimiz bunu kodlar ve buna bir anlam yükler.. Bu anlam dile gelen cinsten olursa en yakın 'tarifi kelimeler' denen şeyle başka bayinlerde karşılık bulmaya çalışır.. Kime aşık olacağımız (zaaf bakımından) 8 yaşına kadar beyinde kodlandığı iddia ediliyor ve sonraki deneyimlerle bunun sadece evrimleştiği lakin öz denilen şeyden çok uzaklaşılmadığı yine aynı iddianın parçası.. Toparlıyorum; Maddi olan herşey nasıl ki bir zorunluluğa tabi ise,beyin bu maddi olanın bir parçası ise,düşünce denen şey aynı maddi koşulların ürünü olup çıkıyor! Ve Soru; Zamanı geri alabilecek yeteneğim olsa ve tüm koşullarıda geri alarak (fizyolojik,çevresel vs.) sizi 1 yıl geri göndersem, o ilk gün yaşanan olaylar tümüyle aynı olacak ( aynı yağmur, ses , ısı vs.) ve siz yine kararlar alacaksınız... O günden sonra aldığınız tüm kararların (seçimlerinizin) ardından 1 yıl sonra yine burada bu yazıda buluşur muyduk? |
||
|
||
| 'Düşünce','irade' vs. denen şeylerin makanik bir takım olayların ürünü olduğu (ki zorunluluk gereği 'özgür' olmadığı) savı ,hiç mi kimsenin tepkisini almaz? Bende ateşli cevaplar bekliyordum... Yaşlanıyorum galiba..... |
||
|
||
| sevgili kahtalı (umarım nereden bu samimiyet demezsin) Açıkçası çok da yeni bir sav ürettiğini söyleyemeyeceğim... Yüzyıllardır farklı biçimlerde süregelen bir tartışmanın ucundan tutmuşsun. Sana büyük ölçüde katılıyorum ama.. Düşüncelerimizin de çevresel ve kalıtsal faktörlerle belilendiğini, senin ifadenle "mekanik" bir sistemin bir parçası olduğu fikri bana da yakın geliyor. Ve fakat bizi insan yapan temel farklılık öğrenme ve değiştirme yetimiz. Bu nedenle genel bir koşullanma ve zorunluluk sözkonusu olsa bile, yine senin ifadenle "irade" bazı durumlarda bu zorunlulukları aşabiliyor. İşte kişisel ya da tolumsal gelişim bu aşma olaylarının bir toplamı... |
||
|
||
| sevgili tsubasa (samimi olmak güzeldir) İleri sürdüğüm tez Nietzsche'nin bengidönüş teorisini okuduktan sonra, kafamı kurcalayan kökenleri başkalarına ait lakin materyalist bir gelenekten geldiğimden olsa gerek,materyalizmle kaynaştırmaya çalıştım heralde.. Fazla kaderci gelebilir ama aslında irade işte tam burada zorunluluk gereği görevini yerine getiriyor. Yani bilinçaltı nasıl ki yönelmeyi çoktan yapıyorsa (ki bu anlamda irade ile yakın düşünülebilir) ve kişi sadece bu yönelmeyi meşru zeminde hissediyorsa,dile geliyorsa.. Eğer irade bazen sıçramalar yapıp zorunluluğu aşabiliyorsa,geçmişe (tüm şartlarla) giden kişi bugün burada olmayabilir.Bir tek farklı seçim tümden hayatının yönünü değiştirmeye yetecektir. Ben bu geçmişe yolculuk sorusunu kendime her sorduğumda,verdiğim tüm kararlara baktığımda,o gün için bunların doğruluğuna ya da olması gerktiğine,şartların pozisyonuna göre aldığıı görüyorum. Ve eğer yeniden aynı yoldan gelsem ,aynı ayak izlerim olur diye düşünüyorum. Belki de sadece bende böyle olacağı için böyle düşünüyorumdur.. Sonuç olarak 'özgür irade' yönelmeyi farkedemeyen bilincimizin bize oynadığı bir oyun bence... (bu arada bu tezin daha önce defalarca irdelendiğini haber etttiğin için teşekkür ederim,narsist tarafımı biraz törpülemem lazım) |
||
|
||
Öncelikle narsizm iyidir ![]() Diğer yandan geçmişe yolculuk sorusuna verdiğin yanıtta yanlız değilsin. En azından ben seninle aynı yanıtı verirdim... Ben de aynı hataları ve aynı doğruları tekrarlardım... Ama bu aslında bizim değer yargılarımızın ve "özgür irademizin" aslında zaman ve koşullardan bağımsız işlediğinin de bir göstergesi olamaz mı... Yani sadece zorundalık değil de, "irademizin" bize gösterdiği doğruyu takip ediyor olamaz mıyız? Ben de materyalist bir gelenekten geliyorum. Geçmişte bu geleneğin ayak izlerini takip ederken, bugün yanından bile geçmeyeceğim çok şey savundum ve yaptım. Ama düşünüyorum da, o günlere dönsem yine aynı şeyleri yapardım diyorum. Çünkü "egemen" düşüncenin çizdiği çerçeveye, "hegemonyaya" karşı duruşun en yalın ifadesiydi onlar... Yani zorunluluğun ve yönlendirmenin aksine, "bilincin" (belkide ham bilincin) ürünüydü attığım adımlar... Olamaz mı? |
||
|
||
| Bir dostum şöyle demişti;'Hayattan ne istersek bize onu verir ve hep iyi şeyler başımıza gelir'... Bende; 'Seçtiğimizi hep en iyisi-doğrusu hissiyle yaşarız,diğer olasılıkların sonsuz sonuçları karşısında bilincimiz en 'güvenli' olana (yaşanmış olana) sığınır' diye düşünmüştüm.. Hayatımda bir kez bile farklı karar verseydim hayatım tümden değişecekti ve tuhaf bir şekilde bu beni kaygılandırıyor.. Belkide bu kaygıdan aynı yolu,aynı ayak izleriyle yürürdüm diye düşünüyorumdur.. Belki de 'ham bilinç' bu... |
||
|
||
| Sevgili Kahtalı, (Bu iş karşılıklı mektuplaşmaya döndü ama olsun iyi gidiyor...) Son yazdıklarına katılmamak mümkün değil... Evet ben de, hayatımın tümden değişeceği kaygısını duyardım... Ama bu kötü bir kaygı olmazdı diye düşünüyorum... Yani belki bu bile "özgür irademizin" varlığına kanıttır, ne dersin? |
||
|
||
| Dost, Belki de insan, 'özgür irade' denen şeyden tümüyle koptuğu anda (dini bir kader algılayışı dışında demek lazım, ki onda da iradeden sözediliyor) yaşamda sebep-sonuç ilişkisinden başka hiçbirşey olmayacak,hatta anlam bile 'fıs' olup çıkacak... Ve ben Tanrı'nın yerine anlamı koymuş biri olarak, 'kainat denen çarkın bir dişlisi ' olup çıkacağım... Gözyaşımın bile izahi ,formülasyon olup çıkacak! Aşklarım -o geçmez sandığım sancılarım-,anamın üzremine titreyişi,ilk sarhoşluğum,feleği ilk tanıyışım... Kısacası beni ben yapan ne varsa ,benim ürünüm olmayacak! İşte sancım bu! Tanrı'sız kaldığında boşluğa düşmekten korkan bir inanan gibi, ANLAMSIZLIK karşısında 'it gibi titriyorum'... Bu çırpınışım bundan... 'Özgür irade' olsa iyi olur... Yoksa sil baştan... |
||
|
||
| Peki o zaman bahsi şöyle sonlandıralım dostum... "Özgür irade"nin olduğu konusunda ikimizde iradi bir karar almış olalım. Biraz paradoksal oldu ama en iyi çözüm bu galiba... |
||
|
||
| Koşullanmayı ilk deneyişim değil lakin dediğin gibi ,nihayetinde bir çözüm... Teşekkür ederim..(yolumuz kesiştiği için ve mola verip , benimle nefes tazeledeğin için) |
||
|
||
| Elimden ancak bu gelir... Ama iyidir mola vermek, nefes tazelemek... |
||
|
||
| En başında şunu açık seçik saptamalıyız.: İstemenin görüngüsünün kalıbı, gerçekliğin kalıbı, ya da yaşamın kalıbı, gerçekte ne geçmiş ne gelecektedir. Yalnızca şimdidir. Geçmişle gelecek olsa olsa kavramda vardır. Olsa olsa yeter sebeb ilkesine uyması koşuluyla bilgi bağlamında vardır. Geçmişte yaşanmış bir insan hiç olmadı, gelecekte yaşayan biri de olmayacak. Yaşamın bütün kalıbı şimdidir. Kendi geçmişimiz, onun en yetkin bölümleri bile, dün hatta geçen bugün bile imgelemin boş bir düşüncesinden başka birşey değil. İstemedir bu, yaşam onun aynasıdır, kopyasıdır. Özgür irade: Herkes kendini bireysel eylemlerinde, apriori(deneyden önce) olarak, tam özgür görür. Herkes yaşamında her an değişik biri yola koyulabileceğine inanır. Bu onun başka biri olacağı anlamına gelir. Ne ki, kişi a-posteriori, deneysel olarak, şaşkınlık içinde özgür olmadığını, zorunluluğa bağlı olduğunu görür. Bütün kararlarına bütün düşüncelerine karşın davranışını değiştirmediğini görür. Yaşamın başından sonuna dek kendini mahkum ettiği bir rolü oynamak zorunda olduğu kafasına dank eder. Sanki kendi üstlendiği bir rolü sonuna dek oynamaktadır. |
||
|
||
Özgür irade: Herkes kendini bireysel eylemlerinde, apriori(deneyden önce) olarak, tam özgür görür. Herkes yaşamında her an değişik biri yola koyulabileceğine inanır. Bu onun başka biri olacağı anlamına gelir. Ne ki, kişi a-posteriori, deneysel olarak, şaşkınlık içinde özgür olmadığını, zorunluluğa bağlı olduğunu görür. Bütün kararlarına bütün düşüncelerine karşın davranışını değiştirmediğini görür. Yaşamın başından sonuna dek kendini mahkum ettiği bir rolü oynamak zorunda olduğu kafasına dank eder. Sanki kendi üstlendiği bir rolü sonuna dek oynamaktadır. Bu farkındalık ,kişiyi aynı zamanda yaşamda 'pasif' kılması demek değil midir? Yetkinliği kendinde görmedeği müddetçe , yaşadıklarını -yaşayacaklarını- şimdinin bir aldatmacası olarak algılayacak. Onu ayakta tutan ne varsa bir bir çivisi sökülecek. Acı , o kadar da acıtmayacak, tatlı da tat vermeyecek... Yani bir nevi anlam ,anlamsızlaşacak. Tabi burdan şu soru türetilebilir; Hayatın amacı anlam mı? (yoksa sadece 'yaşar kalmak' için sığıntı mı bu anlam?) Merak ettiğimden soruyorum , bu farkındalığı kabullenmişseniz nasıl yaşar kalıyorsunuz? |
||
|
||
| İnsan bengi bir yasa gereği ölümle cezalandırılır. Hem sonsuz geçmişte, hem de sonsuz gelecekte acıyla dolu olan dünya bireye yabancıdır.. Dünya onun için düşlemsel bir masaldır gerçekte. Daha doğru bir anlayış gözünü açana dek, birey için yalnızca yer kaplayan şimdisinin, geçiçi rahatlığının, bölünmeyecek ölçüde küçük kişisisinin gerçekliği vardır. O zaman dek isteme onun bilincinin en derin yerlerinde belli belirsiz bir önsezi uyandırır olsa olsa: En başta bütün bu olanlar ona yabancı değildir.. tersine bunların onunla bağlantısı vardır. Bu önsezi bütün insanlarda ortak olan dehşetin kaynağıdır. İsteme bütün görüngülerin kendisi olduğundan hem birinin çektiği acı, hemde başkalarına çektirilen acı, -bir yandan edilgin kötü yazgı, öte yanda etkin kötülük,- her zaman bir ve aynı iç varlığı etkiler. İsteme bireyleşen ortam aracılığıyla kendi yapısındaki iç çatışmasını açığa vurur. Acı verende çeken de birdir. Acı çeken acıyı paylaşmadığına inanırken yanılır, acı çeken suçu paylaşmadığına inanrken yanılır. İnsanın en büyük kabahati doğmuş olmasıdır. Dünya dediğimiz, bütün parçalarının, biçimlerinin çokluğunda bir tek yaşama isteğinin görüngüsüdür. Varoluşun kendi ile varoluş türleri, onun hem bütünlüğünde, hemde her parçasında yalnızca istemeden ileri gelir. İsteme özgürdür, onun herşeye gücü yeter.İsteme herşey de kendini belirlediği gibi kendinde zamanın dışında ortaya çıkar. Dünya bu istemenin aynasıdır yalnızca. Dünyanın içerdiği tüm sonsuzluk, tüm acı tüm sefalet istemenin isteğinin dile gelişine aittir. Onlar istemem böyle istedi diye böyledirler. Böylece her varlığın tam varolma hakkı vardır. Bengi adalet hüküm sürmektedir. İnsan bildiğini istemez, istediğini bilir. |
||