SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İslamiyet

Konu: Çağdaş İslam Anlayışı

Sayfa: [ 1 ]

SWORDFİSH 17.08.2007 14:29:36
“Müslümanlar Dünya üzerinde niçin geri kalmış toplumlar hâline gelmişlerdir İslâmiyet en mükemmel “DİN” anlayışı ise?”
Çokça sorulan soru bu bana!..
Ve dahi şu soru gene aydınsı çevrelerden gelen bana:
“Teklik anlayışı ve insanlık anlayışı en mükemmel şekilde Taoizm’de, Budizm’de ve hatta Yahudiliğin mistisizmi olan Kabala anlayışında mevcut... Müslümanlık ise kaba, şekilci, zorba ve savaşçı, sevgiden yoksun bir anlayış!.. İşte yaşananlar ortada!. Hâlâ sen bu savaşçı öğretiyi nasıl yüceltmeye çalışıyorsun?”
Öncelikle...
Yüce olanın yüceltilmesi söz konusu olmaz!. Bu fark edile... İslâm, yegâne “DİN” anlayışıdır ve fevkinde veya yanısıra başka bir anlayış da yoktur yeryüzünde!. O “DİN” anlayışını bize bildiren yeryüzüne gelmiş en muhteşem İnsan ve sonsuzluğun en muhteşem Ruhu olan Muhammed Mustafa aleyhisselâm da eşi ve benzeri olmayan bir Allah kulu, Rasûlü ve son Nebîsidir!.
Niçin bu böyleye gelince...
İnsanlar asırlar ve asırlar önce tanrılara tapıyorlardı... Tanrılar adına dikilen totemlere tapıyorlardı... Tanrıları sembolleştiren heykellere tapıyorlardı... Kendilerinin ötelerindeki, yerdeki veya gökteki bir varlığa tapıyorlardı. Kendilerine ulaşanların ve ulaşacakların o tanrıdan geldiğine inanarak onun adına kendi dışlarındaki bir toteme yöneliyorlardı...
Sorun şu...
Yerde veya gökte yerleşik olup, oradan dünyayı ve üzerindekileri yöneten bir “tanrı” veya Arapçasıyla bir “ilâh” olabilir miydi?
(Günümüzde bazıları, bu tanrısallığın uzayda yaşayan bir kısım toplumlara ait olduğunu söylüyorlar, ki bu, gökte tanrı var yanında da melekleri anlayışının getirdiği bir bakış açısının günümüze uyarlanmış şeklidir!)
Olayı, evrensel boyutlarda sorgulayan beyinler, evrensel gerçeklik içinde, böyle bir tanrısallığın asla sözkonusu olamayacağını fark ettiler!.
Gökte yerleşik bir tanrı olamaz, anlayışının ta asırlar öncesindeki bir açığa çıkış şekli de Çin’deki Taoizmdir!. Varlık, göz denen mekânizmaya göre her ne kadar çokluk halinde olsa da; gerçekte, tüm varlık tekil bir yapıdır; bilinç, bu tekil yapının kendine bakan gözüdür!. Bilinç kendi hakikatini algılayabildiği ölçüde, kendi özünü tanır ve bu tanımanın sonu, hakikati olan “HİÇ”liğe çıkar!. Olayın sonu “HİÇ”likte “hiç” olduğunu hissediştir!.
Buda ise, insanlara “NİRVANA”ya ulaşmalarını önerdi son nokta olarak... Kendini et-kemik çuvalı kabullenip; ölümle toprak olup yokluğa karışacağını sananlara, kendilerinin bir bilinç varlık olduklarını; bedenin toprak olmasından sonra yaşamın devam edeceğini, “Tek”ten varolmuş “tek”ler olduklarını; beden değil kutsal ruhlar olduklarını, ruhlarını arındırırlarsa “Nirvana”ya ulaşarak kutsal ruhlar şeklinde o teklik ruhunda yaşayacaklarını anlattı...
Henüz Türkiye’de bilinmeyen, fakat Dünya üzerinde yüz milyondan fazla müntesibi olduğu söylenen; Amerika’da da yayılan bir inanç türü ise gene Çin kaynaklı Falun Dafa’dır. Derinliklerinde Taoizm, açığa çıkış şeklinde ise Budizm öğretisi görüntüsü veren Falun Dafa’ya göre, bilinç ve madde aynı şeydir. Düşünce her an maddeyi, madde ise her an düşünceyi etkiler. Ana ruh her an beyni etkileyerek kendindeki özellikleri açığa çıkartır. İnsan beyni dalga olmayan bir tür madde yaratır. Dünya üzerindeki varolan her canlı sudan meydana gelmiştir. Su hayat kaynağıdır. Evren dahi sudan meydana gelmiştir der bu anlayışın 1992 deki kurucusu Shifu Li Hongzhi. Esasen siyasetle hiç bir ilgisi olmadığı söylenen bu hareket, halen Çin’de hükümete karşı en büyük muhalif güçtür ve mensupları Çin’de çok sıkı takip edilerek, yakalandıklarında işkencelerle öldürülmektedir. Olayın kökeninde ise algıladığımız kadarıyla yaşadığımız dünya görünmezlerinin bilgi yönlendirmesi mevcuttur.
Hazreti Musa öğretisi olan “DİN” anlayışının düşünsel derinliğini oluşturan ve Yahudi mistisizmi olan “Kabala” anlayışı ise, zâhirdeki şekilci ve kavimci anlayışın ötesinde; varlığın tekilliğini, insanların ruhunun tek bir ruhtan geldiği anlayışını müntesiplerine yaydı.. Esas itibariyle bu tekilliği idrak edip, bundan dolayı, ötede bir tanrı kabul etmeyen bu anlayışın, bir yaşam ve dillendiriliş şekliydi Hazreti İSA aleyhisselâmda dillendirilen!. “Babam RAB’tır” tanımlaması, gerçekte, fiziksel bir tanrı-oğul ilişkisini anlatmıyor; “kabala” öğretisindeki Tek RUH’un bireysel ruhlar şeklinde algılanışını ve o TEK RUH”tan meydana gelişini anlatıyordu. Göklere yönlendirmenin anlamı, bilinç boyutunun derinliklerinde; yaratıcı mertebe hakikatini, ruhunun şuurunun derinliklerinde hissedip yaşamak olayını sembolize ediyordu... Hazreti İsa aleyhisselâmın “Sen insanca düşünüyorsun Yaratan Rab gibi değil” söyleminin anlamı, “beşeri şartlanma ve değer yargılarına dayalı düşünce şekli yerine evrensel gerçekler doğrultusunda olayları değerlendir”, hitabıydı. Yahudiliğin özündeki “seçkin kavim” anlayışı, esas itibariyle, tüm Yahudilerden doğmuşları değil, “kabala öğretisini kabullenip yaşayabilecek düzeyde yüksek anlayışa sahip olanlarını” ifade ediyordu... (ki bu anlayışın gelişimi Masonluğun temelini oluşturmuştur.)

Son NEBÎ, dünyanın kıyâmetinin Güneş’in Dünya’yı kuşatıp yutması suretinde meydana geleceğini anlatırken; bunun ötesinde, Kurânı Kerîmde yıldızların düşmesi şeklindeki tasvirlerle Galaktik kıyâmet dahi açıklanmaktadır 1400 küsur yıl evvel!. Biz bugün artık biliyoruz ki, Samanyolu Galaksisi içindeki tüm yıldızlar yörüngelerinden çıkacak ve dünyadan bakışa göre düşüyorlarmış görüntüsü vereceklerdir bir süreç sonra. Bu da, şu anda Samanyolu galaksisi üzerine hızla gelen Andromeda Galaksisinin, bizim galaksi ile çarpışması sonucu olacaktır!
Esasen, en önemli ve farkına varılması zorunlu gerçek, çeşitli ölüm=dönüşümlerle sonsuza kadar yaşayacak olan insanın, ancak Dünya’da iken neleri nasıl kazanabileceği hususudur ki bunu da yalnızca adı “İSLÂM” olan Allah indindeki tek “DİN” açıklaması ile son NEBÎ Muhammed Mustafa aleyhisselâm yapmıştır.
Totemizm, ise tüm bu anlattıklarımız yanısıra süregelmiştir dünyada...
Totemistler yalnızca Afrika veya Amerika yerlileri arasında değil, tüm dinlerin mensupları arasında yer almışlar ve yaşamlarını devam ettirmişlerdir yapıları gereği. İnsansı yaradılışları gereği olarak, totemistler, derin düşünce ve varlıklarının hakikatlerini sorgulama araştırma, kendi hakikatlerini hissedip yaşama imkânına sahip değillerdir. Daima, kendilerini ve tüm varlığı madde olarak düşünürler. Ötede bir yerde; yeryüzünde veya uzayda, aşağıda veya yukarıda bir tanrı düşünüp, ne yapıyorlarsa o tanrı için yaparlar... Yerler içerler, çoğalırlar, tapınırlar, öldürürler hep o kendi dışlarında bir yerlerde olan tanrıları uğruna! Ya da hiç bir şeye inanmazlar, totemleri kendi bedenleridir!.
Bu arada, her birinin “tanrı” tahayyülü, bir diğerinden değişik olduğu için de, birbirlerinin tanrısını sorgulayıp yargılayanlar, beğenmeyip inkâr edenler ve hatta bu yüzden savaş baltalarını çıkartanlar pek çoktur!. Çünkü bunlar Allah Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâmın “LA İLAHE = TANRI (dolayısıyla tanrılık kavramı) YOKTUR” mesajının anlamını ya duymamışlar ya da duyup üzerinde düşünmemişlerdir!. Çoğunluğu ses kaydeder beyinlidir!.. Ezberler ve tekrar ederler! Söylediklerinin anlamını düşünebilme yetisine sahip değillerdir yaratılışları sonucu!.
Totemistlerdir işte bunlar da!.. “Şirk ehli” diye de adlandırılmışlardır... Şirk kalkmadan da “tevhid” gerçekleşmez!
Sonuçta açık veya örtülü, olay aynıdır.
Kişi ve ÖTESİNDEKİ tanrısı!.
Esasen, yukarıda sıraladığımız görüşlerin tümü de eksik, yetersiz ve insanın geleceği açısından işlevsizdir İslâm adıyla anılan “DİN” öğretisi yanında. Çünkü, “İSLÂM” adı ile işaret edilen “DİN” anlayışında açıklanan “sünnetullah” vurgulaması ve açıklaması hiç birinde yoktur!. Dolayısıyla “Sünnetullah”a dayalı bir biçimde SON NEBİ’den gelen insanın geleceği açısından çok önemli teklif ve uygulamalar hiç bir anlayışta bulunmaz.
Yeryüzünde yaşamış en muhteşem beyin, kişilik ve sonsuzluğun en muhteşem Ruhu Allah kulu ve Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâmın bildirdiği adı İslâm olan tek gerçek “DİN” anlayışını kavramış ve benimsemiş olan Müslümanlara gelince...
Onlar ötelerinde, yukarıda, gökte, uzayda bir tanrıya değil; O yüce Rasûl’ün, “ALLAH” adıyla işaret ettiğinin, Kurân-ı Kerîm’le açıklanan özelliklerine iman ederler... Bu konuda yakîne erip ikân sahibi olmaya çalışırlar! Bu konuda elde ettikleri yakîn yanısıra, “sünnetullah”ı fark edip, anlayıp gereğini yaşamaya çalışırlar!..
İŞTE GELDİK BUNDAN ÖNCEKİLERLE EN ÖNEMLİ AYIRIM, FARK NOKTASINA!..
Evet, geldik, Allah Rasûlü ve son Nebî’si Muhammed Mustafa aleyhisselâm ile kendisinden öncekilerin en önemli fark ve ayırım noktasına...
İslâm adıyla tanıtılan “DİN” anlayışının düşünsel temellerini fark etmek isteyen kişiler ister istemez tasavvuf diye isimlendirilmiş alana girerler. Bu sorgulama ve ötesindekileri idrak yolculuğu, ismi “ALLAH” olanı tanıma ve idrak yolculuğunun birinci bölümüdür.
Tasavvufî tabiriyle “fenâfillah” denilen bu yolculukta, kişi kendisinin ve evrenin “var”lığının gerçekte ismi “Allah” olan indinde, “yok”luktan ibaret olduğunu; “Yok”tan yaratılmış olduğunu; gerçekte yalnızca “var” olanın “ALLAH” ismiyle işaret edilen olduğunu fark eder... Bu fark ediş, sonuçta kendi “yok”luğunu, “HİÇ”liğini fark etmesi realitesine erer! İdrak veya anlayışının “yok” olduğu noktadır bu!. “Vahdet” anlayışından çıkılarak yürünülen “seyri afâkî”de ise, önce kademe kademe tüm varlığın gerçekte “birimlerden oluşmamış tek bir varlık olduğu” yani “tekillik-vahidiyet” fark edilir; sonra kapasite elverirse bu anlayış “ahadiyyet” yani “HİÇ”likte noktalanır!. Sonuç, mutlak karanlık yaşantısıdır; “âmâ”dır bilinç açısından!. İsmi “ALLAH” olanın, “ahadiyyet” yani “HİÇ”lik sıfatı dolayısıyla, tefekkürün söz konusu olmadığı bu mertebenin yaşantısından dahi söz edilemez!.
Ve bundan sonra nasiplileri için “bakâbillah” kemâlâtı başlar...
“Sünnetullah”da yaşam!.
Algılanan ve algılanamayan tüm yapıyı, ilminde ilmî suretler halinde kendi sıfat ve esmasıyla yaratan, “yok”tan “var” kılan; onların, her an yeni bir şe’n (oluş) ile sonsuza dek kulluklarını ortaya koymalarını dilemiştir.
Bu nedenledir ki, evren içre evrenler, belli bir sistem ve düzen içinde açığa çıkmışlardır; ve dahi varoluş amaç ve sistemlerine göre de varlıklarını oluşturan sıfat ve esmâ varoldukça yaşayacaklardır!.
İşte bu “sünnetullah” kapsamında, dünya üzerinde açığa çıkmış insan bilinci, bir yandan varlığın ve varlığının hakikatini anlamaya çalışırken; diğer yandan da, varlığını nasıl ve ne şekilde sürdürmesinin, yarını için nasıl daha hayırlı ve olumlu olacağını sorgulamak durumundadır!.
Buna cevap ise, en mükemmel şekliyle Allah Rasûlü ve son nebisi Muhammed Mustafa aleyhisselâm tarafından gelmiştir.
Vahye dayanan Muhammedî öğreti; tanrısal kökenli olmadığı içindir ki “LA İLAHE = TANRI (tanrısallık kavramı) YOKTUR” ile başlamış; ve “illâ ALLAH” diyerek devam etmiştir!. Tanrısallık kavramı yoktur yalnızca ismi “ALLAH” olan vardır, ki bu yüzden de bir dış varlığa tapınma söz konusu olmayıp; “sünnetullah” gereği yapılası uygulamalar yani “ibadet” gereklidir; denmiştir anlam itibariyle.
Evet, geçmişteki bazı tesbitlere artı olarak gelen “sünnetullah” bilgisi, konunun, ismi “ALLAH” olanı fark ettikten sonraki, en önemli bölümüdür.
İnsanın yaşamını ve geleceğini cennet edecek olan da; cehennemi yaşatacak olan da, kişinin “sünnetullah”ı değerlendirip değerlendirmemesine bağlıdır. Yaratılışı elverenler, “sünnetullah”ı değerlendirirler ve yaşamları, gelecekleri cennet adıyla tanımlanan mutluluk ve huzur ortamı olur!. “Sünnetullah”ı değerlendirmeyenler de yaşadıkları günden başlayarak türlü şekillerde yanma ortamı içinde ömür sürerler.
Yani, tüm öncekilerle adı “İSLÂM” olan yegâne “DİN” arasındaki en önemli fark, ismi “Allah” olanı fark ettikten sonra, “sünnetullah”ı fark edip, ona göre, yaşayıp yaşayamama farkıdır!.
Çünkü, ismi “ALLAH” olanı tanımakla, varlığın, kişiliğin, bilincin, suda şekerin eriyip yok olması gibi, asla yok olmamaktadır!
Taoizm’in sözettiği “HİÇ”liğe eren de; Nirvana’ya ulaşan da, Yehova’yı bulan da; ismi “Allah” olanın idrak edilemeyecek bir ahadiyyet, derûnundaki özündeki “hiç”lik mertebesi olduğunu farkedip hisseden de, sonsuza kadar, kişilik sahibi bir ruh olarak yaşamak durumundadır dünya yaşamında ayrıldıktan sonra; adı “ölüm” olan dönüşüm ile; gideceği hangi ortamda olursa olsun!.
Bu yüzdendir ki kişi, hakikatini ne düzeyde fark ederse etsin, sonuçta, SON NEBİ’nin bildirdiği Sistem ve düzen gerçeklerine göre yaşantısına ve uygulamalarına yön vermek zorundadır. Ki bunun bir adı da “sünnetullah”ı anlayıp ona göre yaşamaktır!.
Yaratış Sistemi gereği, herkes, yalnızca kendisinden açığa çıkanın (elleriyle yaptıklarının) sonuçlarını yaşayacağı ve yaşamakta olduğu içindir ki; SON NEBÎ Muhammed Mustafa’nın ne anlatmak istediğini kavramak herkes için en önemli yaşam gerçeğidir!.
Şimdi geliyoruz bu sohbetimiz başındaki ilk sorunun cevabına. Niçin pek çok Müslüman toplum bugünün en geri kalmış ülkeleridir yeryüzünün sorusunun cevabına.
Bir kısım toplumlar tanrıya inanmadıkları için, ötelerindeki tanrıdan bir şeyler beklemedikleri için, iş başa kalmış; kendi özlerindeki kuvveleri harekete geçirerek yepyeni atılımlar yapmışlardır.
Diğer bir bölüm toplumlarsa, yetiştikleri ekollerden gelen, “güç senin varlığında, dışarıdan bekleme, kendindekini kullanmasını öğren” düşüncesiyle, bütün gayretleriyle kendilerini geliştirmeye çalışmışlardır...
“Sen varlığındaki Yaratının sıfat ve isimlerinin kuvveleriyle pek çok şeyi başarabilirsin; iş ki o kuvveleri keşfet” tasavvufî öğretisinin geçerli olduğu devirlerde, Müslüman toplumlar pek çok alanda Dünya’nın öncüleri olmuşlardır.
Ne yazık ki, zaman içinde “DİN” anlayışı, yalnızca yukarıdakini memnun edip onun rızasını kazanmak diye kabul edilip; ibadeti, yukarıdakine tapınmak diye değerlendiren anlayış yaygınlaşınca, olay rayından çıkmış ve “her şeyi yukarıdakinden beklemek” düşünsel sapmasını oluşturmuştur. Böylece de bir kısım Müslüman toplumların gerileme devri başlamıştır.
Kendi özündeki Yaratanın sıfat ve esmâsından kaynaklanan kuvvelerle yarınını inşâ etmek anlayışı keşfedilmediği; her şey, gerçekte var olmayan yukarıdakinden beklendiği sürece, bu anlayışın yaşandığı toplumların diğerleri yanında geri kalması doğaldır.
AHMED HULUSİ

RenaultFerrari 18.08.2007 14:05:24
La İlahe İllallah
ben demiyorum ki... la ilahe ilallah
Allah diyor
bu farkı anlayamayanlar böyle saçmalarlar Ahmet hulusi gibi
yapmaçık o
ismi allah olan...filan heykellere hariçte bir ilaha tapmayın filan
mantıkla la ilahe illallah ne demek diye konuşuyor

yahuu ben demiyorum sen demiyorsun
Allah diyor bunu
bu farkı anlamıyoruz
çünkü hep inkar sahasında geziyoruz

ben demiyorum sen demiyorsun
La İlahe illallah diye
bunu ilk söyleyen ezeli ve ebedi olan Allah

Allah ne diyor

ilah diyor
sonra Allah diyor
ilah diye kabul ettiği şey ne.....
olmayan bir şey miii....
olmayan bir şeyin ismini Allah söyler mi.... heee
ilah diye isim verdiği şey yoktur diye söyler mi......
demek ki putlara tapanın hariçte İlahı mevcuttur.. o yüzden söylemiştir
İlah yoktur ancak Allah vardır
o İllah diye taptığınız ancak Allahtır diyor benim diyor



 

anka 18.08.2007 14:09:49
reno, Ahmet Hulusi de senin dedğinden farklı birşey dememiyor ki.

flzf 18.08.2007 14:12:37
evet o kadar çağdaş bir anlayıştırki tam 1000 yıl öncesinin çağdaşlığında aradaki 500 yıllık farkda muhammedin ileri görüşlülüğünden kaynaklanıyor Tongue

SWORDFİSH 18.08.2007 15:01:49
Arkadaşlar özetle Ahmed hulusi şu farklı yorumla  çıkış yaptı;  1500 yıl kadar önce insanlara anlatılan şeylerin pek çoğu mecazi ifadelerdir.Bunu bugünki bilim seviyesi  sayesinde daha rahat anlıyoruz.Yani hz.peygamber o çağda vahiy yolu ile  ve muhteşem beyin kapasitesiyle okuduğu sistemi insanlara başka nasıl anlatabilirdiki.Bu güne göre gayet basit olan cümleler ve mecazlarla anlatmıştır.Ancak bugün insanların çoğu hala o çağdaki insanlar gibi islam öğretisini tasavvur edip yaşamaktalar.Yani tıpkı eski göktanrı inancı gibi ,düşünüp tanrılarını update edip adına Allah deyip.kızınca ceza veren ,severse ödüllendiren v.S.

Yeryüzündeki herşey in buzdan olduğunu düşünün ,buzdan arabalar,sandalyeler,insanlar,evler,buzdan ay
ve bunların birgün eridiğini düşünün hepsinin özü nedir?
İşte ALLAH KAVRAMI  budur.   Tek bir şey vardır oda Allah...

akrepv 18.08.2007 15:20:14
ya yok galiba ben anlamakta zorluk çekiyorum,bunun başka izahı yok....
tabi mutlaka öyle olmalı yoksa bu kadar anlaşılmaz olması mümkün değildir mutlaka...

arkadaşlar bütün dinler gericidir,islamda bu gerici dinler arasında en önde gidenlerden biridir,çünkü islami ülkelerde din ve insan yaşamın içinde o kadar girift bir yapı oluştururki bilimsel gelişmeyi sağlıklı bir şekilde oluşturması mümkün değildir o toplumların,çünkü referans sadece kuran,hadis ve sünnettir,bunların değinmediği yada şöyle bir bahsettiği bilimsel buluşlara ve teknolojiye hep şeytan icadı,yada batı propağandası gözüyle bakar örneğin;hazarefen ahmet çelebinin uçmasını şeytanlık olarak görmüştür,bu gün bile hala televizyonu,telefonu özelliklede batılılar icat ettiği için şeytani bulan oldukça büyük bir kitle hala mevcuttur
onun için çağdaş ve islam asla bir arada anılamaz kanaatimce...

anka 18.08.2007 16:02:49
Yahu akrep, bu dediğin islamın bakışı değil.Müslüman olduğunu söyleyen gericilerin bakış açısıdır bu.bilimsel buluşlara ve teknolojiye , televizyona,telefona karşı olan İslam değil, yobaz-gerici insanlardır.Kuran da İslam'ın  bu tür teknolojilere karşı olduğunu ima eden bir ayet bile yoktur.

Yalnız şu var ki, ben "çağdaş islam" kavramını kabul etmiyorum.Kuran zaten her çağın kitabıdır.Her çağ içindir.
"Çağdaş İslam", "İslam"dan farklı bir şeey değildir.

SWORDFİSH 18.08.2007 18:22:05
Çağdaş islam anlayışı elbetteki vardır.Bizim şu an bilgi seviyemizle ,1000 sene önce yaşaşmış bir toplumun bilgi seviyesi ve dolayısıyla islam a bakışı bir olamaz.İslam dini denilen ve Hz.peygamber tarafından bize iletilen sistem bilgisi o zaman da aynıydı şimdide aynıdır.çağdaş islam anlayışı demek islamı yeniden yorumlayalım bazı şeyleri değiştirelim demek değildir.Sadece önümüzde duran bir şeye bir başka açıdanda bakalım demektir.

Yeryüzünde yaşamış en muhteşem beyin ve insan, Allah Rasûlü ve son Nebîsi Muhammed (aleyhisselâm)’ın açıkladıklarını anlamamış insanların, hayallerinde tasavvur ettikleri “elçi peygamber” anlayışı yüzünden, nelerden mahrum kaldıklarını biliyor musunuz?.. Hayallerinde oluşturdukları “tanrı” anlayışına, “Allah”ın ismini etiketledikleri için, kozaları içinde nasıl boğulup gittiklerini görüyor musunuz?
“Allah ahlâkıyla ahlâklanın” uyarısı yapıldığı hâlde, bunu duymazlıktan gelip; aklımızı kullanmayıp, anlamını düşünmeyip; “tanrı fermanları ve elçisi” masallarıyla; bir daha ele geçmeyecek bir ömrü nasıl boşa geçirdiğimizi bir farkedebilsek!
Biraz kıpırdatsak kendimizi…

“RASÛLLÜĞÜN”ün hakikatinin, “esmâ mertebesi”nin ilk tecellisi olan “RUH” adlı melek veya “Hakikati Muhammedî” veya “Mümin” olduğunu anlayabilsek!..
“Esmâ mertebesi”ndeki ilim ve özelliklerin açığa çıkması iradesiyle, “her an yeni bir şanda” olarak meydana gelmiş “tecellî-i vahid” denilenin, “Risâletin hakikati”olduğunu bir kavrayabilsek!.. “İRSÂL”in hakikatinin bu mertebede gerçekleşmiş olup, bununla “tecellî-i vahid”in meydana geldiğini anlayabilsek!.
İşte o zaman farkedeceğiz “Rasûl”ün ahlâkı”, “Rasûlü olduğu Allah adıyla işaret edilenin ahlâkıdır” işaretinin anlamını! Tanrının değil!.

Sonra da diyoruz, “tanrı Türkü korusun”;  “God bless America”!.. Bölgesel tanrı!!!
İnsan gibi düşünen ve insanî duygularla dünyayı yöneten bir tanrı!.
“Allah” ismiyle işaret edileni kavrayamadık ama, hiç olmazsa tanrıyı insanlaştırdık ya!!!
YENİLEN dostum!.
ahmed hulusi
Pek çoğunuz ceviz kırmış veya yemişsinizdir!..

Bir kısmınız da dalında yada yeni kopmuş haliyle cevizi görmüşsünüzdür!.

Ceviz üzerine, ceviz kırmak üzerine pek çok şey söylenmiştir…

Hatta bazıları cevizağacına benzetmiştir kendisini şarkısıyla;

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında;

Ne sen bunun farkındasın, ne polisler farkında!.” Diyerekten…

Ceviz ile insan arasındaki benzerlik bilmem hiç dikkatinizi çekti mi?..

Cevizin gümüş iyonu içeren tek meyve ve beynin gümüş iyonu ihtiyaci olan tek organ oldugunu biliyor muydunuz? Eğer cevizi ortadan ikiye bölüp tahta kabuğunu çıkartırsanız, içinin iki yarım küreli insan beynine ne kadar benzediğini farketmişsinizdir elbet…

Ama ben bu benzerlikten sözetmiyorum!. Ya neden bahsediyorsun, dediğinizi duyar gibiyim… Hemen açıklayayım…

Dalından düşmüş cevizi gördünüz mü bilmem, üzeri noktalı yeşil renkte bir kabukla kaplıdır!. Eline alanın eli boyanır; ve kolay kolay da çıkmaz bu boya!.. Üstelik bilmeyerek dişlerseniz, sulfata yalamış gibi olursunuz; sanki zehir!.

Münâsip bir şekilde açabilirseniz bu yeşil kabuğu, işte o zaman görürsünüz tahta kabuklu meşhur cevizi!. Elle kolayca kıramazsınız o tahta kabuğu.. Ama varoluşunun çok büyük bir hikmeti vardır o tahta kabuğun! İçine hava girmesini önler; ve böylece de içindeki cevizin yağının havayla birleşerek okside olmasını, yağının acılaşmasını önler.. Onun içindir ki, ceviziçi, kabuğu içinde saklanır hava almasın diye; ancak yeneceği zaman o kabuktan çıkartılır; ayıklanmış halde saklanmaz!.

Üçüncü katı ise bildiğimiz kahverengi ince kabuktur.. Şayet o kabukla yerseniz, gene damağınızda kekremsi bir lezzet hissedersiniz, biraz acımsıdır.. Koruyucu kabuktur!. Ama buna rağmen, artık onda içinin inceliklerini, kıvrımlarını, şeklini görebilirsiniz!. Ama ne olursa olsun, yemesi o kadar lezzetli değildir..

Dördüncü katı kahverengi kabuğun altındaki beyazımsı renkli zardır!. Artık ceviziçi iyiden açığa çıkmış; rengi âşikâr olmuştur!. Her ne kadar üstündeki zar, ceviziçiyle temasımızı önlüyorsa da, tam lezzetine ermemizi engelliyorsa da; gene de ceviz içine ulaşmış sayılırız!. Buna rağmen zarın soyulmuş hali daha bir başkadır ceviziçinin!

Beşinci kat, işte ceviziçi!.. Beyazetli, pekbi lezzetli ve de insan için çok yararlı gıda; şifa!.

Altıncı kat ise cevizin yağı!.. İnsana en yararlı yanı!.. Cevizin özü, hasılası… Varoluş hikmeti… Sırf hayır!. Bir rahmet ki, içinde acısı hiç yok!.

Yedinci ve son kat; cevizin yağındaki kuvvet, enerji!… Cevizin varoluşunun sebebi hikmeti!.. Cevizin Hakikatı!.. Bir elektrik ki, bütün ampuller onunla hayatiyet bulur!.

Ve şimdi gelelim cevizle önemli bir benzerlik yanı bulunan insana…

1.kat bilinciyle, “Nefsi emmare”de diye tanımlanan insan… Acı ve zehirli sanki!.. Yalnızca kendini düşünüp, herşeye sahip olmak isteyen; kimseye yaşam hakkı tanımayan; kravatlı vahşi!. Sadece almayı düşünüp, vermeyi hiç hatırına getirmeyen ve dahi verecek bir nesnesi olmayan insan etiketli mahlûk!

2.kat bilinciyle, “Nefsi Levvame”de diye tanımlanan insan… Özündeki özelikleri ve güzellikleri tahta kabuk mesabesindeki “levvame” bilinciyle örtmekte olan kişi!. Kendini belkide, ceviz sanan tahta kabukçasına, beden sanan bir birim!. Kâh yeşilkabuğunun gereğini yaşayıp, kâh da içindeki değerli katmanın farkında olan ve bunun gereğini yaşayamamanın üzüntüsünü çeken insan…

3.kat bilinciyle, “Nefsi Mülhime”de diye tanımlanan insan… Kendinin kabuk -pardon beden- olduğu şartlanmasından kurtulmuş;hakikatını farketmiş; kâh özündeki lezzetten tadan, kâh da kendini kıvrımlı beyaz ceviziçi sanan birim… Ârifler diye bahsedilen mârifet ilmi erbabı!.

4.kat bilinciyle, “Nefsi Mutmainne”de diye tanımlanan insan… Bildiği hakikatta ve hissedişte tatmine ulaşmış, mutmain olmuş; bunun getirisiyle cehenneminden azad olup cennetine girmiş insan!. Beyazımsı zar hükmünde olan birimsellik duygusuyla hakikatını zar gibi örtme hali mevcutsa da, Hakikatı olan “Allah”ı hisetmenin ve talibine zar arkasından göstermenin hazzı içindeki kişi!. Velî, hakikat ilmi ehli.

5.kat bilinciyle, “Nefsi Râzıye”de diye tanımlanan insan… Ellerin beynin hükmüyle hareket ettiklerinin idrakına ermiş ve eller ile savaşı kalmamış insan!. Her anı ve hâli beyinle olup; beynin hükmüyle bedende olup bitenleri seyreden tüm kabuklardan arı, ceviziçi sanki!.. Fenâ fillah’ın sonu!.. Esmâ’da seyr hâli…

6.kat bilinciyle, “Nefsi Mardıyye”de diye tanımlanan insan… Cevizdeki beyaz etin özündeki yağ misali, insanın özündeki sıfat mertebesi!… Bakâ billlah yaşamı… “Görür gözü, konuşur dili…. olurum” sırrının yaşamı.. Sıfatlarla tahakkuk hâli!…

7.kat bilinciyle, “Nefsi Sâfiye”de diye tanımlanan insan… Cevizin yağında gizli kuvvet misali, insanın ve varolan herşeyin özü!.. “Özde biriz” tanımlamasıyla vurgulanan “bir”lik noktası!.. Her şeyin “şey”sizlik hâli!. (1)

“Şey” yok, Yalnızca O var!.



 AHMED HULÛSİ

RenaultFerrari 18.08.2007 20:45:00
reno, Ahmet Hulusi de senin dedğinden farklı birşey dememiyor ki.

hulusi kıpkızıl yanlış...
diyor ki o 
o ilah yoktur diyor
bunun söylemekten kastımda diyor tanrılık kavramı yoktur diyor
ve puta tapanların ilahı yoktur diyor
peki onlar olmayan bir şeye mi tapıyorlar Allah ona izin verir mi ?

sonra sen ilah yoktur deyip kastını söylüyorsun
senin ilah yoktur diyişin ile Allahın ilah yoktur demesi arasında ölçüye girmeyecek kadar fark vardır
bunu bilmiyor
hulusi Allah tanısaydı bilirdi


Allah olmayan bir şeyi söyler mi
ilah denilen şeyin hariçte bir vücudu olmasaydı 
Allah ilah diye bir şeyi telafuz edermiydi
isim verirmiydi
ilah dermiydi
ezeli ve ebedi olan Allah onu ilk söyleyendir
ilah yokturu ilk diyen Allahtır dimi
hee demek ki
Allahın ilah yoktur demesi
onun haricte bir vücudunun var olduğunu bildirir
yani o ilah Allahtır
puta tapanların taptıkları ilah Allahtır 
la ve illa'yı camii Allah
la olumsuz ve illa ondan başka


 

yani hulusi puta tapanlar Allaha tapmıyorlar desede
onlarda Allaha tapıyorlar






emet 18.08.2007 21:17:42
din kimsenin tekelinde değil. kim nasıl anlarsa öyle yaşar ve kimseye dayatamaz din görüşünü.
din afyon olur bazan
ve hz muhammed daha hayatta iken kendinden hemen sonra dinin yozlaşacağını belirtmiştir. imamlar yani ehlibety katledilmiş ve bu din adına yapılmıştır.
seyyid olan mehdiyi beklemek gerek.
beklerken de allahın en çok emrettiği şeyi yapıp düşünmek akletmek araştırma yapmak gerek
afyon yemiş kendilerine müslüman diyen zavallılar ne kadar acınacak halde ise
reailiteden şaşmadığını ileri süren cahil akıllılarda o kadar mutsuzlar

SWORDFİSH 21.08.2007 13:29:18
  Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin.
Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.

conan 18.10.2008 12:33:50
Kuran'ın bir ayetinde deniyorki "sizden öncekiler sizden daha ilerlydiyler" Bu nedem şimdi Kuran'ı geri bir kitap olarak gören arkadaşlar cevap verin.


Sayfa: [ 1 ]