İdealizm.
Hegel İdealizm ve realizm der idi. Marx bunu İdealizm ve materyalizm e çevirdi.
İdealizm, iki durumda bir İdealar Alemi varsayar. İlki Doğa-dışı'dır (Bir tür Cennet gibi) ikincisi Doğa'dadır. Biz şeyleri en yüksek ve en iyi anlamamızla İdealar ile Kavramlaşmış düşünceler ile ve onların aralarındaki bağlantıları ile, Platon'a göre en yüksek bilme düzeyi olan Kavramdan kavrama giden uslamlama tarzıyla alırız. Kavramlar hakikidir; ya da şöyle görünür İdealizm: En yüksek hakikat derecesinde, asıl hakikat olarak bir kavramlar dizgesi, sistemi bulunur. İdealizm bu sistemi mutlak olarak bilme, çözme, şeylerin mantığını kavrama çabasıdır... Materyalizm bilgiyi duyulur-görülür olanı töz alarak kurar, en düşük epistemolojik yanılsamadır. Marx Logos'çu ve Hegel'ci olduğu ölçüde kendini bu zavallı hayvandan insana geçişi hatırlatan bilgi seviyesinden korumuştur. Ama Marx ve daha çok felsefi yazılar yazan Engels de düşünce sorunludur. Doğa'da Aklın varolduğunu kabul ederek içkin ve/veya aşkın bir Tanrı olmadığını söylemek en azından tuhaf bir tutumdur. Çünkü Hegel'in "İdealizm, düşünceyi sonluyla sınırlı kabul etmemek" demektir. Ve -doğrudan öğrencisi olmasa da- en iyi, en başarılı öğrencisi Marx da öyle yapar. Düşünceyi Tarih'te, Doğa'da akışında ele alır, hiçbir süreci, hiçbir toplumsal ilişkiyi ya da ne bileyim hiçbir doğal belirlenimin düşüncesini (Kavramını dersem daha iyi olabilir/görünebilir) mutlak, kendiyle sınırlı yani sonlu tutmaz... En çok Marxist materyalizme çatıldığı için, ona özel bir yer ayırdığımı, onu kendiyle tutarsızlıklar taşıyan bir tür Hegelcilik olarak görüyorum (Felsefe'yle ilgilenenler Monokl dergisinin son sayısını okusun, orada Tom Rockmore adlı bir makale yazarı Alman İdealizmini Kant'tan başlar Marx'ı da dahil ederekı bitirir; Kant'ın kurucu akılı konusunda Alman İdealizm'i boyunca bütün filozfların (Mrx'ı da dahil ederek) nasıl hemfikir, müttefik olduklarını çok iyi gösterir) Doğa'da Akıl olduğunu söylemek Doğa'nın düşünüyor olduğunu söylemekten başka ancak Doğa'yı varlık olarak görmekle yetinmiyoruz ama onun özüne geçerek kavramını çıkarsamaya çalışıyoruz ve ne biliyorsak ancak böyle biliyoruz demektir.
Biz Doğa'dan kavramları çıkarsarız. Onlar hep oradadırlar, ancak belli koşullar altında, süreç içinde açılım kazanarak bilgimizin erimine girerler. Ama mantıksal olarak öncedirler. (Dahası mantık Doğa'nın önündedir)
Bir bilimsel kuram düşünelim: Bu bir kavramlar dizgesidir. Şimdi ne ölçüde gerçek, ne kadar eksiği yanılsaması var, ne denli bütüncül bir kavrayışı var, boşverelim bir an... Kütle çekimi olsun, herkes bilir. Newton onu madde çekirdeğinde bulamazdı. Biz biliyoruz ki onun "yer çekimi" madde çekirdeğinde vardır. Nasıl biliriz bunu? Madde konuşmaz, bize kuramı sunma gibi bir bilinci, niyeti yoktur. Gözlem ve deney bize atıyorum kalsiyumu verir, çekirdeğinde mikroskop belirli parçalar sunar, başka madde ile de deneriz, ve böyle bir çekim kuvveti olduğunu buluruz. Biz burada düşünürüz ki bilgiyi biz incelediğimiz bir maddenin çekirdeği ile diğer madde arasındaki etkileşimi veren bilgi ile madde sundu... Oysa olan şudur: Biz ondaki kavramları çıkarsamak için ona gittiğimizde bizde kendini belli ölçüde açmış kavramlarla gittik: Yani ona giderken bilincimizde kuvvet, madde gibi kavramlar vardı, etki-tepki, nedensellik gibi uslamlamalarımız yanımızdaydı. Denedik (deneyim de boş değil onda da kavramlar buluyoruz, hatta işin sırrı onda bulunuyor) deneyimimizde yaptığımız iki aklı karşılaştırmaktı. Bir soyutlama yaptık, bizde bir akıl var, maddelerde bir akıl var. İstedik ki söz onda olsun (sözü bütünüyle ona bırakalım: pozitivizm=saçmalık) oysa iki akıl yoktu. Bir akıl vardı. Ve bilme söz konusu olduğunda biz bizdeki Aklı, bizim kendi aklımızı Doğa'da sınamaktaydık. Kuram düşüncelerin düşünceler üzerine düşünmesiydi, madde ise sadece bir araçtı.
Bu arada madde de bir düşüncedir. Bir soyut evrenseldir. Bedenim madde, klavye madde, yoğurt madde, orta boy yoğurt da madde... Tüm tekil şeyleri, tür, cins ayrımlarını yutan korkunç bir soyut evrensel olarak anlaşılsa da bir kavramdır.
|