SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Düşünürler

Konu: Muhammed İkbal

Sayfa: [ 1 ]

sina 15.08.2007 17:55:18
Yirminci yüzyıl İslam dünyasının önde gelen düşünürlerinden Muhammed İkbal (1877-1938), şair, filozof ve eylem adamı kimliğiyle temayüz etmiş bir kişilikti.  
 
İkbal'in geride bıraktığı miras, Hint alt kıtasının ve fikir babalığını yaptığı Pakistan'ın sınırlarını aşarak geniş bir coğrafyaya yayıldı. İkbal'in geleneksel ile modern, evrensel ile yerel, İslam yahut Doğu ile Batı ve düşünce ile eylem arasında kurmaya çalıştığı denge, çağdaşı olan çoğu düşünürün ortak kaygısıydı. Fakat İkbal'i farklı kılan, felsefi tefekkür, edebiyat ve siyasi vizyonu kayda değer bir derinlik içinde mezcedebilmesiydi.

9 Kasım 1877'de bugün Pakistan sınırlarında bulunan Pencap eyaletinin Şialkot şehrinde dünyaya gelen Muhammed İkbal, önde gelen bir aileye mensuptu. Babası Şeyh Nur Muhammed, bölgenin tanınan tasavvuf büyüklerindendi. İkbal ilk ve orta eğitimini, 1889 yılında misyonerler tarafından kurulan Scotch Mission Koleji'nde tamamladı. Kolejden 1892 yılında mezun oldu ve burada Farsçanın yanı sıra Arapça ve İngilizce eğitimi aldı. İkbal'in klasik Fars şiiriyle tanışması ve ilk şiirlerini kaleme alması da bu yıllara rastlar.

Aynı yıl evlenen İkbal'in 1916'da sona eren bu evlilikten üç çocuğu olacaktır. İkbal üniversite eğitimini Lahore'daki Government College'da bitirdi. Bu yıllarda ünlü İngiliz şarkiyatçı Sir Thomas Arnold ile tanıştı ve bir müddet onun öğrencisi oldu. 1905 yılında Avrupa'ya gitti ve hukuk derecesi almasının yanı sıra Münih Üniversitesi'nde felsefe doktorası yaptı. Yazdığı doktora tezi, daha sonra 'Development of Metaphysics in Persia' adıyla yayımlandı.

Avrupa'da üç yıl kalan İkbal, burada akademik çalışmalarını sürdürürken siyasi kimliğini de oluşturmaya başlar. 1906'da kurulan Hindistan Müslüman Ligi'nin İngiltere şubesinin yönetim kuruluna seçilir. 1908'de Hindistan'a geri döner ve bir yandan dersler verirken, öte yandan avukatlık yapar. İlk önemli şiir çalışmalarını bu dönemde yayınlar ve ünü bütün Hint alt kıtasına yayılır. 1926 yılında Lahore Bölge Meclisi'ne seçilir. 1931'de ikinci kez Avrupa'ya gider ve burada ünlü Fransız filozofu Henry Bergson ve İtalyan diktatörü Mussolini ile tanışma fırsatı bulur. İspanya'ya yaptığı ziyaretten sonra Urduca en ünlü şiiri olan Cebrail'in Kanadı'nı yayınlar. 1933 yılında Afganistan'a yaptığı ziyaretten sonra sağlığı bozulur ve 21 Nisan 1938'deki ölümüne kadar devam eder. Lahore'da medfun bulunan İkbal'in Badşahı Camii'nin girişindeki küçük ve mütevazı kabri, her yıl binlerce kişi tarafından ziyaret ediliyor.

Siyasi bir lider olarak İkbal

İkbal, daha genç yaştayken Hindistan Müslümanlarının fikri ve siyasi liderlerinden biri olarak öne çıkmıştı. Avrupa'dayken bir yandan buradaki Hindistan kökenli Müslümanların siyasi bilinçlerini artırmaya çalışıyor, öte yandan Hindistan'da yaşayan yaklaşık 80 milyon Müslüman'ın siyasi geleceğini güvence altına alacak formüller üzerinde düşünüyordu. Gençlik yıllarında savunduğu Hint milliyetçiliğinin Hindistanlı Müslümanları zora soktuğunu gören İkbal, bu fikrinden daha sonra vazgeçecektir. Cemaleddin Afgani ve Mehmet Akif Ersoy gibi, İkbal'in de İttihad-ı İslam (Pan-İslamizm) fikri, genel bir siyasi düşünce olarak kalmıştır.

İkbal'in bu yıllardaki ana fikri, artık bir arada yaşama imkanı kalmamış olan Hindularla Müslümanların birbirlerinden ayrılması ve iki topluluğun farklı devlet çatıları altında toplanmasıydı. İkbal, tıpkı onun en büyük siyasi takipçisi ve Pakistan'ın ilk devlet başkanı Muhammed Ali Cinnah gibi, Hindistan Müslümanlarının siyasi geleceğinin ancak bağımsız bir Müslüman devleti ile mümkün olacağına inanıyordu.

Ona göre İngilizlerin Hindistan'daki iki asırlık böl-yönet politikaları başarılı olmuş ve Hindularla Müslümanlar arasında büyük uçurumlar meydana gelmişti. Hinduların çoğunluk olduğu Hindistan'da Müslüman azınlığın haklarını korumak artık mümkün değildi. İngilizlerin emperyalist politikaları ve yükselen Hint milliyetçiliği karşısında, Müslümanlarla Hinduların yaklaşık dört asır süren bir arada yaşama tecrübelerini devam ettirmeleri imkansız hale gelmişti.

Bu dönemde Türkiye'deki gelişmeleri ve Türk İstiklal Harbi'ni de yakından izleyen İkbal, bağımsız bir devletin Hint Müslümanlarının yegane alternatifi olduğuna inanmıştı. Türkiye'nin bağımsızlığının Hint Müslümanları arasında yol açtığı büyük coşkuyu İkbal'in eserlerinde izlemek mümkün. İkbal, İstiklal Harbi'nin kahramanı olarak Mustafa Kemal'e atfen yazdığı şiirinde bu hissiyatı her zamanki heyecan ve coşkusuyla dile getirir. Burada Hindistanlı Müslümanlara verdiği mesaj açıktır: Biz de Müslüman Türkler gibi bağımsızlığımızı kazanmak zorundayız.

İkbal'in Müslümanlar için Hindulardan bağımsız bir devlet mi önerdiği, yoksa iki devletli bir Hint Federasyonu modeli mi savunduğu hâlâ tartışma konusu. Fakat onun ilk tohumlarını attığı bağımsız devlet fikri, vefatından dokuz yıl sonra 1947 yılında Hindistan'ın bölünmesi ve Pakistan devletinin kurulmasıyla hayata geçirilecektir. Aynı yıl "Doğu Pakistan" adıyla kurulan ve Hindistan'ın doğusundaki Müslümanlara ev sahipliği yapan devlet, daha sonra Bengladeş adını alacaktır.

Hint Müslümanları için bağımsız bir devlet kurulması fikri, İkbal'in düşünce dünyasının sadece bir yönünü oluşturuyor. Onu asıl önemli kılan, modern dönemdeki pek çok felsefi sorunla büyük bir derinlik ve firaset ile hesaplaşmaya çalışan bir mütefekkir olması. İkbal, Hindistan'daki Seyyid Ahmed Han ve Seyyid Emir Ali gibi modernist Müslümanlardan farklı olarak, Avrupa'da eğitim görmüş ve çağdaş Batı düşüncesini yakından tanıma imkanına sahip olmuştu. Bu yüzden o Batı karşısında daha farklı bir duruşa sahiptir.

İkbal, Batı'nın ulaştığı maddi seviyeyi takdir etmekle beraber, onun ruhsuz ve maddeci bir medeniyet ürettiğini, bu yüzden evrensellik iddiasında bulunamayacağını söyler. Düşüncenin sekülerleştirilmesine şiddetle karşı çıkar ve gerçekliğin bölünmez bir bütün olduğunda ısrar eder. 19 ve 20'nci yüzyılda bütün düşünürler gibi İkbal de Batı medeniyetinin aynı zamanda emperyalist bir siyasi güç olduğunu bizzat tecrübe etmiştir.

İkbal evrensel olan değerleri İslam'ın temel öğretilerinde arar. Fakat bunun için İslam tefekkür geleneğinin gözden geçirilmesi ve ona yeni bir ruh üflenmesi gerektiğine inanır. İkbal, en önemli felsefi çalışması olan İslam'da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası'nı, bu düşünceyle kaleme alır. Kitap İkbal'in İslam düşüncesinin yeniden yorumlanmasıyla ilgili ana tezlerini felsefi bir dille ortaya koyar. İkbal döneminin bilimcilik tehdidinden kendini bütünüyle kurtaramamış olmasına rağmen, dini tecrübenin bilişsel muhtevası ve değeri, modern dünyada dinin imkanı, klasik İslam kültürünün dayandığı felsefi temeller ve İslam düşüncesinin ihyası konularında kayda değer tahlillerde bulunur.

İkbal'in hem düşünce eserlerinde hem de felsefi şiirlerinde üç ana fikir öne çıkar. Bunlardan birincisi, İkbal'in "ben felsefesi" dediği düşüncedir. İkbal'in ünlü Esrar-ı Hodi adlı Farsça şiirinde dile getirdiği bu fikre göre bireye ait olan ben, Mutlak'ta yok olup eriyen bir şey değildir. Ben, Mutlak'ın verdiği yaşamsal güç ile yeniden var olan ve yeni bir varlık mertebesine yükselen dinamik bir olgudur. Tasavvuftaki fena düşüncesinin tersine manevi kurtuluş ve kemal, ben'in yok olmasında değil, kendini Mutlak ile yeniden tanımlamasında yatar. Tasavvufta fena'dan sonra gelen beka mertebesini sanki görmezlikten gelen İkbal, burada Müslüman topluluklara kendi benlerini keşfetme çağrısında bulunur. Batı'nın hem maddi başarılarına hem de felsefi materyalizmine karşı koymanın yolu, insanların ben-bilinçlerini ve ben-tasavvurlarını yeniden ortaya koymalarından geçer.

Bu noktada İkbal'in ikinci önemli düşüncesi çıkar karşımıza. Ben, tıpkı Mutlak'ın kendisi gibi dinamik bir yapıya sahiptir. Hareket, değişim, dinamizm, İkbal'e göre hem İslam dininin hem de klasik İslam kültürünün hayat damarıdır. Böyle bir dinamizm felsefesine dayanan içtihad ilkesi, İslam medeniyetini tarihin zirve medeniyetlerinden biri haline getirmiştir. Tabiat ve düşüncedeki dinamizm fikrini, varlıkların özünde bulunan "canlılık" yahut vitalizm fikriyle birleştiren İkbal, gerçekliği topyekün dinamik ve sürekli devinim içinde olan bir bütün olarak görür. İkbal'in bu düşüncesinde Nietzsche'nin vitalizm düşüncesinin izlerini görmek mümkün.

İkbal bu vitalizm fikrini İslam kültürünün bütününe uyarlar. Hz. Peygamber'in miracını bu gözle yorumlayan İkbal, kemal mertebesine eren sufinin miraca çıkınca bir daha geri dönmek istemediğini, peygamberin ise misyonunu tamamlamak için dünyaya geri geldiğini söyler. Buna göre sufi ile peygamber arasındaki fark, mutlaktan çok dünyaya karşı tavırlarında ortaya çıkar. Tasavvufun diliyle söyleyecek olursak insan-ı kamil, fena'nın cezbesini aşıp beka mertebesine ulaşabilen kişidir. İkbal için modern İslam toplumlarının önünde duran model, böyle bir kamil insandır.

Ben ve birey üzerine yaptığı vurgu, İkbal'in üçüncü önemli düşüncesini oluşturur. İkbal'e göre Batı medeniyetinin yaşamsal gücü karşısında atalet içinde kalan İslam toplumları, kolektivizm yahut cemaatçilik adına bireyi ihmal etmişlerdir. Aynı şekilde özgürlük kavramı, kader inancı gerekçe gösterilerek kadercilik fikrine feda edilmiştir. Oysa güçlü bir toplumun ve medeniyetin inşası, ancak ben-bilincine ve öz-güvene sahip bireyler sayesinde mümkün olabilir. Bu yüzden İkbal, Batı'daki radikal bireyciliğin tehlikelerine dikkat çeker; ama Müslüman bireyin önemi üzerinde de ısrarla durur. İkbal'in bütün bu düşüncelerindeki kaygısı hep aynıdır: Batı'nın saldırgan medeniyeti karşısında İslam dünyasına bir varlık alanı, bir benlik, bir istikamet kazandırabilmek.

İslam âlemi için 'uyan, uyan' diyordu!

Bu yönüyle İkbal'i, Mehmet Akif Ersoy'la mukayese etmek mümkün. Pek çok araştırmacının haklı olarak ifade ettiği gibi bizim için Akif neyse, Hindistan Müslümanları için de İkbal o. Akif, sanki bu mukayesenin bir gün yapılacağını sezmişçesine İkbal için şunları söylüyor:

"Evvelki hafta bana Hind'in İslamî şairi Muhammed İkbal'in iki manzum eserini gönderdiler. Şarkta yetişen urefa-yı sofiyenin bütün eş'arının okuduktan başka Almanya'ya giderek garp felsefesini adam akıllı hazmeden İkbal, hakikaten yaman şair. Zaten Hind Müslümanları arasında ismini bilmeyen, şiirlerini ezberlemiş olmayan yok... Nezdimdeki iki eserinden biri; "Peyam-ı Meşrık"tır. Çok güzel kıtalarla gazelleri var. Gazellerin biri-ikisi bana sarhoş gibi nara attırdı. İlmi, irfanı, kudret-i şairanesi benimkilerle kabil-i kıyas değil, çok yüksek..."

Akif'e "sarhoş gibi nara attıran" İkbal, işgale uğramış bir medeniyetin asil bir fikir savaşçısı olarak varlık mücadelesi vermiş bir düşünür. Onun akıl ile kalbi, felsefe ile şiiri, ben-bilinci ile toplum duygusunu, yerellik ile evrenselliği telif etme gayreti, bugün de İslam dünyasının önünde büyük sorular olarak duruyor. Onun akla ve aşka dair aşağıdaki çağrısı önemini bugün de koruyor:

"Batı'da akıl hayatın kaynağıdır

Doğu'da aşk hayatın temeli

Akıl hakikati aşk ile tanır

Ve akıl, aşkın işlerine istikrar kazandırır

Yüksel ve yeni bir dünyanın temellerini at

Aklı ve aşkı birleştir"

Ölümüne yakın günlerde İslam âlemi için şunları söylüyordu: "İslam âlemi beş asırdan beri uyuduğu derin uykusundan Ebu Kubeys dağından yükselen ulvi ezan ve gür sada üzerine uyanmıştır. Bu ilan, ölü insanlık ve ölüm döşeğindeki Sur-u İsrafil olmuştur. İnsanlığı uyandıracak beşer vicdanını diriltecek olan Resulullah'ın (sas) sevgisi olacaktır. Mü'min ezanını okuyup afakı çınlattığı zaman cihan aydınlanacak ve kainat uyanacaktır."

HOLLY CROSS ÜNİVERSİTESİ/İSAM
 
DR. İBRAHİM KALIN

anka 31.08.2007 15:53:07
Kitap:

"Biz ve İkbal" (Yazarı : Ali Şeriati - Yayınevi : Anka Yayınları )

Arka Kapak
       
 Muhammed İkbâl, İslâm kültürünün insanlığa kazandırdığı bir fikir adamıdır. İslâm, insan ruhunu çeşitli yönlerde geliştirmiş ve büyük bir insan tipi oluşturmuştur. İnsanlık birçok büyük şahsiyetlerini İslâm’a borçludur. İkbâl onlardan birisidir. Ama İkbâl’i bu büyük insanlardan ayıran özellik şudur:
İslâm kültürünün büyük bir felâkete uğradığı, hüzünlü bir sonbahar suskunluğuna girdiği ve Batı’nın fikrî sömürüsü altında kalarak ölüme mahkûm olduğu bir anda ve bu felâkete uğramış bahçenin bahçıvanının bile uykuya daldığı bir zamanda, İkbâl bir şahlanış yapmış ve insan ruhunun çeşitli yönlerinde yükselmiştir. İşte böyle bir anda, bozguna uğramış ve kurumuş bir çölden ansızın selvi ağacı gibi özgürce yükselerek dostun ve düşmanın gözlerini kamaştırmıştır.
 
Önsöz   
   
Muhammed İkbâl, İslâm kültürünün insanlığa kazandırdığı bir fikir adamıdır. İslâm, insan rûhunu çeşitli yönlerde geliştirmiş ve büyük bir insan tipi oluşturmuştur. İnsanlık birçok büyük şahsiyetlerini İslâm’a borçludur. İkbâl, onlardan birisidir. Ama İkbâl’i bu büyük insanlardan ayıran özellik şudur:
İslâm kültürünün büyük bir felâkete uğradığı, hüzünlü bir sonbahar suskunluğuna girdiği ve Batı’nın fikrî sömürüsü altında kalarak ölüme mahkûm olduğu bir anda ve bu felâkete uğramış bahçenin bahçıvanının bile uykuya daldığı bir zamanda İkbâl, bir şahlanış yapmış ve insan rûhunun çeşitli yönlerinde yükselmiştir. İşte böyle bir anda, bozguna uğramış ve kurumuş bir çölden ansızın selvi ağacı gibi özgürce yükselerek, dostun ve düşmanın gözlerini kamaştırmıştır.
Evet kurak ve yanık bir çölde yaşayan unutulmuş bedevî, vahşî ve köle insanlardan on yıl içerisinde şahsiyetler yetiştirerek uygarlık tarihine yeni bir ruh veren ve yeryüzünde özel bir insan tipi oluşturan İslâm değil miydi? Askerî, siyâsî ve medenî açıdan süper güç syılan iki imparatorluğun arasında kalmış fakir ve âciz birkaç kabileyi, yirmi beş yıl gibi az bir sürede Roma ve İran sömürgeciliğinden kurtararak özgürlüğe kavuşturan ve yığınları Doğu ve Batı egemenliğinden, zâlimlerden, kayserlerden ve kilise diktatörlüğünden kurtaran mücâhidleri yetiştiren İslâm değil miydi?
İkbâl, yalnız sözü ile değil, kendi yaşamı ile de sömürülmüş Müslümanlara büyük bir öğretici ve yol gösterici olmuştur.
O, İslâm’ın cehâlet, durgunluk ve dış askerî güçlerin egemenliği altında iken bile yeniden büyük şahsiyetler yetiştirebileceğini göstermiştir. Özlü, oldukça yüce, güzel ve güçlü ruhları, İslâm kültürünün kendisine inanan kişileri yeniden Batı’nın egemen kültüründen ve uygarlığından kopararak, kendi kucağında besleyebileceğini göstermiştir. Avrupa sömürüsü altında yaşayan ve onun sömürüsüne boyun eğen bir ülkeden İslâm kültürü İkbâl’i yetiştirmiş ve insanlık dünyasına armağan etmiştir. İkbâl, birkaç boyutta yetişmiş bir ruhtur ve bu  bir rastlantı değildir. İslâm’ın rûhu böyledir.
İslâm’ın Allah’ı, İslâm’ın kitâbı, İslâm’ın peygamberi, İslâm’ın özel olarak eğittikleri, İslâm’ın Medîne’si ve hatta câmisi böyledir. Allah, Yahova’nın yani Yahudi tanrısının gücüne, İsâ’nın Rabbi’nin rahmetine sahiptir. Kur’ân, Tevrat’ın topluma dönük niteliğine ve İncîl’in ruhâniyetine sahiptir. Ve Hz. Muhammed (s.a.v), Mûsâ gibi mücâhid ve özgürlükçü, İsâ gibi ince ruhlu ve seven; Medîne silahlı Roma gibi güçlü, Atina gibi düşünceli ve hikmetli; câmi, kilise gibi ibâdet ve bilimsel akademiler gibi şûrâ yeri ve Ali de bir işçi olduğu kadar siyâsî bir önder, askerî bir kahraman, ârif ve çok güzel bir konuşmacı, düşünceli bir hekim, sabır, suskunluk ve sevgi âbidesidir.
İkbâl, bu âilenin çocuğu ve bu kültürün ürünüdür
. Filozof, siyâsetçi, mücâhid, İslâm’ı bilen, şâir ve Doğu ile Batı’nın kültürüne sahip bir kişidir.
Batılı filozofların gözünde İkbâl, Henri Bergson’la eşit düzeyde bir kişidir. Ama hiçbir zaman felsefe O’nu, aç ve sefil bırakılmış halkının kaderini düşünmekten alıkoymamıştır.
Köşesine çekilip çok derin felsefî düşüncelere dalmayı, fikrî, bilimsel ve kuramsal tartışmalarda bulunmayı kendine iş edinmedi; tersine, İngiltere sömürüsüne karşı mücâhid-lerle birlikte ön saflarda savaştı. İslâmî ilimlere ve tarihe dalarak, bugünkü kültür, uygarlık ve bilimden uzaklaşmadı, yabancılaşmadı ve eski çevreler içinde kalarak çürümedi; uygarlık, bilim ve yeni düşünce ile doğrudan temasa geçerek, 20. yüzyılın insanı oldu. Batı’da tahsil ve araştırma yapmasına rağmen, Avrupa kültürü onu kendi hâlinden, kültüründen ve imanından yani İslâm’dan koparamadı. Avrupa’nın taklitçisi bir profesör olmadı ki; Batı’ya yönelsin de, kendi halkına, halkının yaşamı, dertleri ve psikolojisine yabancı kalsın ve bununla da iftihar etsin.

Aklî ve felsefî görüş, O’nu şiirin güzellik ve özelliklerinden yoksun bırakmadı ve şâirliğin yüzeyselliği onu felsefî derin düşüncelerden alıkoymadı. Dinsel inanç onu tutuculuğa götürmedi ve “açık dünya görüşü”, imânı gönülden silmedi. Siyâset onu güncelliğin çerçevesine hapsetmedi ve irfân rûhunu ve duygularını yeryüzünden koparıp göklere yükselttiğinde, toplumun kötü alınyazısı toplumun siyâsetine yön verme işini gözünden bir an için olsun uzaklaştırmadı. Kısaca Bergson gibi düşünüyor, Mevlânâ gibi seviyor, Nâsır Hüsrev gibi imânın şiirini söylüyor, Seyyid Cemâl gibi Müslüman halkların sömürüden kurtulması için savaşıyor, Tagor gibi uygarlığın mutlak akla yönelme fâciasından kurtulması için çalışıyor, Karl gibi kurumuş insan hayatına ve cesedine dostluğun ve rûhun girmesini arzuluyordu.

İkbâl, bir din ve dünya insanı, imân ve ilmin, akıl ve duygunun, felsefe ve edebiyâtın, İslâm ve siyâsetin, Allah ve halkın, ibâdet ve cihâdın, inanç ve kültürün, dünün ve bugünün kişisi, gecelerin âbidi, gündüzlerin arslanı idi; tek bir kelime ile “Müslüman”dı.
Kendisini kaybetmiş ve özünden soyutlanmış aydınlarımızın, uyutulmuş halkımızın, yeni ve eski ilimlerde yetişmiş kişilerin O’nu tanımasının ne kadar önemli ve gerekli olduğu ortadadır. Halkın bilgisizliğinden güç alanların, ışıktan korkanların, Müslüman halkı uykuda tutmak için görevlendirilenlerle her zaman halk yığınlarını “koyun sürüsü” gibi görmek isteyenlerin, İkbâl gibi bir Müslüman’ın adı anıldığı zaman korkmaları bizi şaşırtmasa gerek.
Hüseyniye-i İrşâd kurumu, 1957 yılında İkbâl’i bütün yönleriyle tanıtmak için tüm İranlı ve yabancı düşünürleri, uzmanları bir araya gelmeye çağırdı. Amaç, asrımızda Müslümanlara gurur verici düşünce ve uyanış sağlayan İkbâl’in yüce rûhunun tanınmasıydı. Yabancı kişileri tanımaya mahkûm olmuş İran halkı, bu kez kendisinden olan bir çehreyi tanısın ve O’nun berrak aynasında kendi rûhunu ve kendi bütünlüğünü, kişiliğini, imânını görsün ve “İkbâl” olmayı bilsin ve onu görmekle, kaybolmuş imânına dönsün, kendine olan inancı yenilensin.
Hayatını başarıyla tamamlamış bir büyük insanı tanıyoruz; O’nun rûhunu kendi cesedimize üfürerek, O’nunla yaşıyoruz ve bize yeniden hayat veriyor.
Hüseyniye-i İrşâd kurumunun bu değerli ve faydalı hizmeti, belki şu dönemde ilk kez dünya üzerinde “İslâmî fikir” “insânî görüş” ve uluslararası İslâmî bilimsel araştırma mantığına dayanılarak yapılmıştır. Böyle bir akımın öncüsünün aramızda Muhammed İkbâl olduğu görülmektedir. Müslümanlar şu durgunluk ve suskunluk döneminde, daracık kavmiyetçilik ve ulusçuluk çevresine sıkışarak, İslâm’ın öngördüğü evrenselliği öz İslâmî görüşü yitirip unutmuş bulunuyorlar.
İslâm’ın öngördüğü evrensel birlik, hiçbir özel kavme ve toprak parçasına özgü değildir. Şimdi ise bu birlik bölünmüş durumdadır. Ne yazık ki Müslümanlar, inzivâya çekilip kendi içlerine kapanmışlardır; daracık tarihî geleneksel çerçeveler içerisinde, çeşitli hurâfeler ve câhilî inançlara, İslâm dışı düşüncelere kapılarak veya İslâmî düşünceleri ters anlayarak kapalı bir alanda ölüme mahkûm olmuşlardır âdeta. Ama bugün sorumlu İslâmî aydınlar tarafından düzenlenen böyle programlar, İran başta olmak üzere zamanın ve insanlığın bütün penceresi üzerine çekilmiş, dar fikrî 
çerçeveleri kırmakta ve zamanın zâlimleri tarafından bu bölünmüş vücûdun bütünleşmesi için yararlı olmaktadır. Tüm bu çabalar, o “tam birliğin”, o “İslâmî birliğin” sağlanması ve bu birlik sağlanmadan İslâm’ın canlılığını sürdüremeyeceği için bu binada yenilenme olması yönündedir.
Bu “yenilenme” deyimi, Muhammed İkbâl’in İslâmî Düşüncede Yenilenme adlı eserinin tam karşılığıdır.
Çalışmamızın, İslâmî araştırmalar konusunda manevî, fikrî, ilmî sahalarda İslâm’ın tanınmasına iyi bir başlangıç olmasını ümit ediyorum. İnşaallah, gelecekte daha dikkatli, değerli, faydalı araştırmalara tanık oluruz.
 Özellikle yarı ölmüş İslâmî toplumların cesedine rûh üfleyen Seyyid Cemâl Afgânî üzerinde de araştırmaların yapılmasını arzu ediyorum. Uyumuş Doğu’nun uyanması için ilk kez bağıran O’dur; ama hâlâ kuşkulu fikirlere bulanmış eller, onun gölgesinden bile korkmaktadır. Şimdi bile hâtırasını lekelemektedirler. O, yalnız İslâm toplumlarını ve İran toplumunu değil; esâret zincirine vurulmuş tüm ulusları, Frantz Fanon’un deyimiyle “Yeryüzünün Lanetlileri”ni etkilemiştir. O’nun hakkında da tartışalım ve O’nu tanıyalım. Yalnız O’ndan söz edelim demiyorum. Belki Seyyid Cemâl ve İkbâl gibi kişileri tanımak, yalnız bir tek kişiyi tanımak değil; bir “dîn”i ve bir “ideoloji”yi tanımaktır ve kendi durumumuzu bilmektir. İkbâl, bir dönemin başlangıcıdır. Biz İkbâl’i ve Seyyid Cemâl’i tanımakla, bu kişileri yetiştiren ideolojiyi düşünüyoruz; bunun içindedir ki Seyyid Cemâl ve İkbâl’i tanımak, İslâm’ın özünü tanımak, Müslümanları tanımak, şimdiyi ve gelecek zamanı tanımaktır.


Sayfa: [ 1 ]