|
||
| devrimciler de dahil olmak üzere sosyalist bir düzene geçme konusunda insanların pek istekli olmadıklarını düşnüyorum... sizce de sosyalizm gerçekten arzulanan bir sistem midir ? yetersiz kaldığını ve komunizmin olması gerektiğini mi düşünürsünüz ? yoksa bu tür sistemlerden nefret mi ediyorsunuz ? |
||
|
||
| sosyalizm, ön aşamaları tamamlanıp, ülke koşullarına göre kademeli olarak geçildiğinde, doğru ve insan doğasına uygun bir sistemdir. fakat bunu bugünkü çürümüş sistemin bizlere verdiği olumsuz duygularımızla, eksik altyapımızla değerlendirmemeliyiz... sitemli, altyapısı tamamlanmış, belirli aşamalarda geçmiş bir sosyalizm aşaması olmadan uygulanacak bir komünist sistemde başarısız olur... |
||
|
||
| insanları bir sisteme adapte etmenin hiç bir faydası yoktur. insanların içlerini değiştirmek görek bu ego bu hırs bu kötülük var oldukca mutluluk olmaz hiç bir sistemde. | ||
|
||
insanları bir sisteme adapte etmenin hiç bir faydası yoktur. insanların içlerini değiştirmek görek bu ego bu hırs bu kötülük var oldukca mutluluk olmaz hiç bir sistemde. bu söyledikleriniz ancak sınıfsız toplumda olur. onun içinde, sosyalizmin altyapısı süreci, sosyalist sistem, komünizm gibi aşamaları geçmek gerekiyor. tabi bunlar akşamdan sabaha olacak şeyler değil. çok uzun ve doğru uygulanmış dönemlere ihtiyaç var.bundan onbinlerce yıl önce ilkel çağdaki bir insana, köleci toplum, feoadal toplum, kapitalist sistemi anlatsan, mümkün değil diyeceklerdi. Oysa bugün dünyamızda, bu sistemlerin çoğunu yaşamış toplumlar vardır. Hatta bazı toplumlar kısmende olsa sosyalizmi yaşadı, yaşıyor, emperyalizm süreci o sistemler sinsilesini bozmuş olsada, bu sistemler bütün toplumlar tarafından yaşanacak ve sona ermeye mahkumdur... |
||
|
||
| demek istediğim savaşarak insanların iç güzelliğine sahip olmaları mümkün değildir. veya birilerini onun içine koyarak sosyalist düzende yaşatmış omuyoruz bir bakıma )
|
||
|
||
| Evet, ama hangi sosyalizm? | ||
|
||
| her toplum sistemleri farklı uygular, bunun bir standardı olamaz. çünkü her toplum, coğrafi, sosyal, kültürel, ekonomik olarak farklı bekraundlara sahip, dolayısıyla da geçeceği sistemi o birikim üzerine koymak zorundadır. bu farklılıklar, sınıfsız toplum sürecine yaklaştıkça azalacaktır. toplumlar insana zararlı duygulardan uzaklaştıkça, olumlu duygular üzerinden farklılklarını yenecektir. bundan dolayı da filanca ülke sosyalizmi yalnış, filancanınki doğru gibi değerlendirmeleri yaparken toplumların temel özelliklerini de göz önünde bulundurmak gerekir. yalnışlar doğrular nesnel sonuçlara göre yapılması daha ilerletici bir davranıştır diye düşünüyorum... |
||
|
||
demek istediğim savaşarak insanların iç güzelliğine sahip olmaları mümkün değildir. veya birilerini onun içine koyarak sosyalist düzende yaşatmış omuyoruz bir bakıma )Ben bu sözlerinizden insanın özü ne dair bir endişe sezinliyorum.İnsan özünde kötüdür,insan açtır,insan doyumsuzdur vb gibi eleştirilerin benim gözümde hiç bir değeri yoktur.Buna iki iddia ile açılık getirmek niyetindeyim. Birincisi dünyanın oluşumu milyonlarca yıl ve insanın gelişmi ve evrimi de bir o kadar tutmaktadır.;İnsanoğlu'nun yazılı tarihi ise bu çizelge de ancak bir nokta ve kapitalist toplumun bize dayatılan piyasa toplum yapısı ise bu noktayı dolduramayacak kadar küçük bir yer kaplıyor.Kısacası insan özünde iyidir,paylaşımcıdır,insanoğlunun bu tarih sayfasında yer bile tutamayacak piyasa toplum yapısında insanın özünün kötülüğe indirgenmesi bence bize yapılacak en büyük yanlıştır.Sizce bir panda özünde kötü bir hayvan mıdır veya bir serçe ne kadar masumsa bir kutup ayısı da masumdur.Onları yırtcı veya uysal yapan içinde bulundukları ekolojik sistemdir.İnsan oğlu da özünde iyidir.(Daha fzla bilgi için Karl Polanyi ''Büyük Dönüşüm'') İkincisi iddiam ise tarihsel maddecilik tezindendir.İçinde bulunduğumuz ekonomik alt yapı ,ideolojik üst yapıyı oluşturur.Kapitalist toplumda insanoğlu topluma yabancılaşır ve bu yabancılaşma emeğini bir kapitaliste satması ile başlar(emeğini metalaştırır) ve tüm toplumusal doğal özelliklere sıçrar.Kapitalist sistemde proleterler bu yabancılaşma yüzünden ve dayatılan ideolojik üst yapı sebebiyle suni ihtiyaçlar ve boş bilgi ile boğdurulur.Kısacası rekabet,karşındakini ezme,doyumsuz olma,aç olma gibi kavramlar aslı ve temeli olmayan bize ideolojik üst yapı tarafından enjekte edilen birer narkozdur. Özetlemek gerekirse insan özünde iyidir ve adil,sınırsız,sınıfsız bir toplumda yaşamayı çoktan hak ediyor.... |
||
|
||
| insan oğlunun özünde hep iyi vardı hep kötü vardı sana RIFKI kardeşim kızılderili efsaneleri isimli konu başlığında attığım bir hikayeyi yazıyım umarım anlatmak istediğimi anlarsın Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu. Onlara dedi ki: İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş. İki kurt arasında: Bu kurtlardan birisi; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor. Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor. Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde. Çocuklar anlatılanları anlamak için bir dakika düşündüler ve içlerinden biri büyükbabasına, Hangi kurt kazanacak diye sordu. Yaşlı Cherokee kısaca cevapladı: beslediğiniz. yani demem o ki içimizde yıllardır süren bir savaş var ve kötülük zaptetmek üzere insanoğlunu. kötü ve iyi hep savaş içinde içimizde. düşün ki sen en masum olan şüpheyi hayatından eksiltebiliyormusun? |
||
|
||
| Ekonomik ve toplumsal konularda uzman olmayan birinin sosyalizm hakkında görüş bildirmesi doğru mudur?Ben buna birkaç neden yüzünden evet diyorum. Gelin, bu soruyu önce bilimsel bilgi açısından değerlendirelim. İlk bakışta astronomi ve ekonomi arasında önemli yöntemsel farklılıklar görülmeyebilir. Her iki alanda da bilim adamları kısıtlı sayıdaki görüngülerin (fenomen) aralarındaki bağlantıları mümkün olduğu kadar anlaşılır yapmak için genel kabul görecek yasalar keşfetmeye çalşırlar Fakat aslında yöntemsel farklar vardır. Ekonomi alanında genel kabul gören yasaların keşfeldilmesini zorlaştıran gözlemlenecek ekonomik görüngülerin(fenomen) pek çok faktörden etkilenmeleri ve bu etkilerin tek başlarına değerlendirilememesidir. Ayrıca, -hepimzin bildiği gibi- insanlık tarihinde ‘uygar dönem’ in başlangıcından bu yana edinilen deneyimler özünde ekonomik olmayan faktörlerden etkilenip kısıtlanmıştır. Örneğin, birçok büyük devlet şekli varlıklarını fetihlere borçludurlar. Fetheden halklar, kendilerini fethettikleri ülkenin -yasal ve ekonomik olarak- ayrıcalıklı sınıfı yapmşlardır.Toprak sahipliğini tekellerine geçirmişler ve ruhani gurubu kendi aralarından belirlemişlerdir. Eğitimi kontrol eden bu rahipler, toplumdaki sınıf ayrımını kurumlaştırmışlar, insanların bundan sonra –çoğunlukla bilinçsizce- toplunsal davranışlarını yönlendirecek bir değerler sistemi yaratmışlardır. Ama bu tarihi geleneğin geçmişte kalmış olmasına rağmen, Thorstein Veblen 'in insanın gelişimindeki ‘yağmacı dönemi’ diye adlandırdığı dönemi henüz hiçbir yerde aşabilmiş değiliz.Algılanabilen ekonomik gerçekler bu döneme aittir ve bunlardan oluşturabileceğimiz yasalar bile başka dönemlere uygulanamaz. Sosyalizmin gerçek amacı insan gelişiminin bu yağmacı dönemini yenmek ve onu aşmak olduğu için, bugünkü ekonomi bilimi, geleceğin sosyalist toplumuna çok az ışık tutabilir. Ayrıca, sosyalizm toplumsal-etik bir amaca yönelmiştir. Oysa ki bilim amaç yaratamadığı gibi insanlara da aşılayamaz: Bilim olsa olsa belirli amaçlara ulaştıracak araçları sunar. Fakat bu amaçlar yüksek etik ülküler taşıyan kişilikler tarafından düşünülürler. Eğer bu amaçlar ölü doğmamışlar da canlı ve güçlülerse, toplumun ağır gelişimini kısmen bilinçsizce belirleyen sayısız insanlar tarafından üstlenilip geleceğe taşınacaklardır. Bu nedenlerden dolayı uyanık olmalıyız ve konu insan sorunları olduğu zaman bilime ve bilimsel yöntemlere fazla değer vermemeliyiz. Ayrıca, toplum düzeni hakkındaki sorulara da sadece uzmanların fikir belirtme hakları olduğunu düşünmemeliyiz. Uzun zamandır sayısız sesler, toplumun bir kriz geçirdiğini ve dengesinin ciddi şekilde bozulduğunu ileri sürdü. Bu tür durumların özelliği, bireylerin ait oldukları; küçük veya büyük topluluğa karşı ilgisiz kalması veya belki de düşmanca bir tavır almasıdır. Bu konuda kendi bir deneyimim: Kısa bir süre önce zeki ve dost tavırlı bir beyle insanoğlunun varlığını ciddi şekilde tehdit edeceğini düşündüğüm yeni bir savaş tehlikesini konuştum ve bu tehlikeye karşı sadece uluslar üstü bir kurumun güvence sağlayabileceğini söyledim. Bunun üzerine konuğum, sakin bir tavırla şunları söyledi: "İnsanlığın yokolmasına neden bu denli karşı çıkıyorsun ki?" Eminim ki, yüz yıl önce hiç kimse bu tür bir fikri böylesine kolay beyan edemezdi. Bu cümle, kendi içdengesini kurmak için boşuna çabalayan ve başarma ümidini az çok kaybetmiş bir insana aittir. Bu sözler, bugün birçok insanın yaşadığı acılı yalnızlaşma ve tecritin ifadesidir. Bunun nedeni nedir? Kurtuluş yolu var mıdır? Bu tür soruları sormak kolaydır ama kesin olarak cevaplamak çok zordur. Duygularımızın ve uğraşılarımızın birbiriyle çeliştiğinin, müphemliğinin ve basit formüllerle açıklanamayacağının bilincinde olmama rağmen, elimden geldiğince cevaplamaya çalışacağım. İnsan, aynı anda hem toplumsal hem de yalnız bir varlıktır. Yalnız bir varlık olarak kendisinin ve ona en yakın olanların varlığını korumaya, kişisel ihtiyaçlarını tatmin etmeye ve doğuştan gelen yeteneklerini geliştirmeye çalışır. Toplumsal bir varlık olarak da, diğerlerinin takdir ve ilgisini kazanmaya, onların coşkularını paylaşmaya, acılannı dindirmeye ve onların hayatını geliştirmeye uğraşır. Sadece bu çokyönlü ve birbiriyle sık sık çelişen çabaların varlığı insanın özelliğini teşkil eder; bunların özel bileşkesi bir insanın ne dereceye kadar iç dengesini kurabileceğini ve toplumun refahına katkıda bulunabileceğini belirler. Bu iki itkinin göreli gücünün temelolarak kalıtım yoluyla belirleniyor olması olasıdır. Fakat nihayetinde ortaya çıkan kişilik, kişinin gelişme döneminde içinde bulunduğu çevreyle, içinde büyüdüğü toplumun yapısıyla, o topluma ait geleneklerle ve bazı davranışların yüceltilmesiyle şekillenir. Soyut "toplum" kavramı, insanın kendi çağdaşlarıyla ve geçmişte yaşamış insanlarla olan doğrudan ve dolaylı ilişkilerinin toplamıdır. Kişi kendi başına düşünebilir, hissedebilir, çabalayabilir ve çalışabilir, fakat fiziksel, entelektüel ve duygusal varoluşu topluma öylesine bağımlıdır ki, onu toplumun çerçevesi dışında düşünmek veya anlayabilmek imkansızdır. İnsana yiyecek, giyecek, ev, çalışma aletleri, dil, düşünce kalıpları ve kafasındaki birçok şeyi sağlayan "toplum"dur. Kısa "toplum" sözcüğünün ardında, geçmişte ve bugün milyonlarca insanın başardığı birçok iş yatmaktadır. Bu nedenle, insanın topluma bağımlılığı -tıpkı arılar ve karıncalarda olduğu gibi- kolay yok edilemez bir doğal yasadır. Öte yandan, karıncaların ve arıların hayatları boyunca yaptıkları işin detayları katı kalıtsal içgüdülere dayanırken, insanların ilişkileri ve toplumsal düzenleri çok farklı ve değişikliklere açıktır. Yeni bağlar kurma yetisi, bellek ve sözlü iletişim yeteneği, insanlar arasında biyolojik ihtiyaçlar tarafından belirlenmeyen gelişimlere yol açmıştır. Bu tür gelişimler geleneklerde, kurumlarda, örgütlerde, edebiyatta, bilimsel ve teknik başarılarda ve sanat çalışmalarında kendilerini gösterirler. Bu olay, insanın kendi hayatının iplerini nasıl elinde tuttuğunu ve bu süreçte bilinçli düşünme ile isteğin rol oynayabileceğini gösterir. İnsan doğuştan bir biyolojik yapıya kalıtsal yolla sahip olur ve bu değişmez. Buna, insan soyunun özelliği olan doğal etkiler de dahildir. Ayrıca, yaşamı boyunca gerek iletişim yoluyla, gerekse başka birçok etkileşimle, toplumdan belli bir kültürel yapı alır. Zamanla değişmek zorunda olan ve bireyle toplum arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirleyen işte bu kültürel yapıdır. İlkel toplum diye anılan toplumlarla yapılan karşılaştırmalı araştırmalarla, modern antropoloji, insanların toplumsal davranışlarının, hüküm süren kültürel kalıplarla ve toplumdaki örgütlerin yapısıyla değişebileceğini öğretmiştir bize. İnsan kaderini iyileştirmeye çalışanlar umutlarını şuna bağlayabilir: İnsanlar biyolojik yapıları nedeniyle birbirlerini yok etmeye veya insafsız olmaya ve kendi yarattığı kaderin merhametine sığınmaya mahkum edilmemişlerdir. İnsan hayatını elimizden geldiğince tatminkar yapabilmek için toplumun yapısını ve insanın davranışlarını nasıl değiştireceğimizi kendimize sorduğumuzda, bazı koşulları değiştiremeyeceğimiz gerçeğini sürekli aklımızda tutmalıyız. Daha önce belirttiğim gibi, insanın biyolojik yapısı her tür pratik amaç için değiştirilemez. Ayrıca, son birkaç yüzyıldaki teknolojik ve demografik gelişmeler, değiştirilemeyecek bazı koşullar yaratmıştır. Daha sık nüfuslu yerleşim bölgelerinde varlıklarını devam ettirebilmek amacıyla zorunlu olan bazı ürünler için çok geniş bir iş paylaşımı ve daha merkezileştirilmiş üretim mekanizması gereklidir. Bireylerin veya küçük grupların kendine yetebildiği – geriye bakıldığında bize cennet gibi görünen- o zamanlar artık geri gelmemek üzere geçmişte kaldı. Bugün insanların üretim ve tüketim yapan dünya topluluğu olduğunu söylemek pek fazla bir abartı değildir. Şimdi geldiğim nokta, bugün yaşanan krizin nedenlerini kendimce kısaca açıklayabileceğim noktadır: Bireyin toplumla ilişkisi. Birey, topluma bağımlılığının her zamankinden daha fazla bilincindedir. Fakat o, bu bağımlılığı olumlu bir yön, canlı bir bağ, koruyucu bir güç olarak algılamaz, aksine; doğal haklarına veya ekonomik varlığına bir tehdit olarak değerlendirir. Dahası, toplumda öyle bir konumu vardır ki, yapısının bencil itkileri sürekli öne çıkarken, doğasında var olan sosyal itkileri kademe kademe zayıflar. Toplumdaki yerleri ne olursa olsun, bütün insanlar bu bozulma sürecinin acısını çekerler. Bilinçsizce kendi bencilliklerinin mahkumu olurken, kendilerini güvensiz, yalnız ve hayatın saf, sade ve el değmemiş güzelliklerinden mahrum hissederler. İnsan, yalnızca toplum içinde o kısa ve tehlikeli hayatın anlamını bulabilir. Kapitalist toplumun bugünkü ekonomik karmaşası bence bütün kötülüklerin gerçek kaynağıdır. Önümüzde kocaman bir üretici topluluk var; üyeleri ise kaba kuwetle değil de yasal yollarla koyulan kanunlara tam uyum içinde ortak ürettikleri ürünü birbirlerine vermemek için durmaksızın çabalıyorlar. Bu bağlamda, üretim araçlarının -tüketim maddeleri ve ana malın üretilmesi için gerekli olan bütün üretim kapasitesi- yasal olarak ve çoğunlukla kişilerin özel mülkleri olabileceği ve olduğu gerçeğini görmek gerekmektedir. Sözlerimin daha net olması için, üretim araçlarına sahip olmayan kişilere "emekçi" diyeceğim -aslında bu, kelimenin alışılmış kullanımına pek uymuyor olsada. Üretim araçlarının sahipleri, emekçilerin iş gücünü satın alabilecek bir konumdadır. Üretim araçlarıla emekçi, kapitalistin malı olacak yeni mallar üretir. Bu süreçte önemli olan nokta, gerçek değeriyle ölçüldüğünde emekçinin ürettiği ve karşılığında aldığı para ilişkisidir. İş anlaşması "serbest" olduğu sürece, emekçinin aldığı parayı, ürettiği malın gerçek değeri değil, en düşük düzeydeki ihtiyaçları ve iş için yarışan emekçilerin sayısıyla ilintili olan kapitalistin işgücü için istedikleriyle belirlenir. Emekçinin ücretinin (ekonomik) teoride bile ürettiği malın değeriyle belirlenmemesi çok önemli bir noktadır. Özel sermaye, kısmen kapitalistler arasındaki rekabetten, kısmen de teknolojik gelişmelerin ve işgücü dağılımının artmasıyla küçük üretim bölgelerinin yok edilmesi pahasına büyüklerinin açılması nedeniyle birkaç kişide toplanmaya eğilimlidir. Bu gelişmelerin sonucu olarak inanılmaz güçlü bir özel sermaye oligarşisi oluşur ve demokratik olarak örgütlenmiş toplumlar tarafından bile etkin olarak denetlenemez. Yasama kurulunun üyeleri politik partiler tarafından seçildiği için ve bunlar pratik amaçları için seçmeni adaydan ayırabilecek etkiye sahip olan kapitalistler tarafından beslendikleri için olay budur. Sonuç olarak, halkın temsilcileri aslında nüfusun ayrıcalıklı olmayan kesiminin çıkarlarını yeterince koruyamazlar. Dahası, bu koşullar altında, kapitalistler doğrudan ya da dolaylı olarak basın, radyo, eğitim gibi başlıca iletişim kaynaklarını da ellerinde tutarlar. Bu sebepten, vatandaşın nesnel sonuçlara varması ve kendi politik haklarını kullanabilmesi çok zor; hatta bir çok durumda da imkansız olur. Sermayenin özel sahipliğine dayanan bir ekonomideki durum, iki temel özellikle belirlenir: Birincisi, üretim araçlarının (sermayenin) özelleştirilmesi ve sahip olanların isteğine göre kullanması, ikincisi de iş anlaşmasının serbest olması. Bu açıdan, doğal olarak saf kapitalist bir toplum yoktur. Uzun ve zorlu politik mücadelelerden sonra emekçilerin, bazı işlerde nispeten daha gelişmiş bir "serbest iş anlaşması" elde ettikleri gözardı edilmemelidir. Fakat bir bütün olarak ele alındığında bugünün ekonomisinin "saf" kapitalizmden pek bir farkı yoktur. Üretim, kar için vardır -kullanım için değil. Çalışabilen ve bunu isteyen herkes iş bulacaktır diye bir koşul yoktur; "işsizler ordusu" her zaman varolmuştur. Emekçi sürekli işini kaybetme korkusu içindedir. İşsizler ve düşük ücretli emekçiler kazanç sağlanabilecek bir pazar olmadıkları için, tüketici mallarının üretimi kısıtlanır, böylece büyük kıtlıklar doğar. Teknolojik gelişme insanların iş yükünü azaltacağına, daha fazla işsizliğe neden olur. Kapitalistler arasındaki rekabetle birleşen kar güdüsü, sermayenin toplanmasında ve kullanılmasında dengesizliğe yol açar; bunun sonucu da tehlikeli ekonomik çöküşlerdir. Sınırsız rekabet inanılmaz bir emek israfına ve daha önce söz ettiğim gibi insanların toplum bilincinin felce uğramasına yol açar. İnsanların bu şekilde felce uğratılmasını kapitalizmin en kötü yönü olarak kabul ediyorum. Bütün eğitim sistemimiz bu kötülüğün acısını çekiyor. Öğrenciye, abartılmış bir rekabet hissi aşılanıyor ve açgözlü bir başarı tavrı mesleki geleceğine hazırlık olarak görülüyor. Bu kötülüklerden kurtulabilmenin tek bir yolu olduğuna inanıyorum; sosyal amaçlarala yönelndirilmiş bir eğitim sistemi eşliğinde sosyalist bir ekonomi sisteminin yer edinmesidir. Bu tür ekonomide, üretim araçlarına toplum sahiptir ve kullanımını kendileri planlayacaktır. Toplumun ihtiyaçlarına göre üretim yapılan planlı ekonomi, işi; onu yapabilecek insanlara dağıtacak ve her erkeğin, kadının ve çocuğun geçimini garanti altına alacaktır. Doğuştan gelen yeteneklerinin geliştirilmesine ek olarak, bireyin eğitimi, bugün olduğu gibi gücün ve başarının yüceltilmesi yerine, onda diğerlerine karşı sorumluluk hissi yaratmaya yönelik olmalıdır. Her şeye rağmen, planlı ekonominin henüz sosyalizm olmadığını hatırlamakta yarar var. Böyle bir planlı ekonominin, bireyin tamamen köleleştirilmesiyle yürümesi de olası. Sosyalizm çok güç bazı sosyo-politik sorunların çözümünü gerektirir: Politik ve ekonomik gücün yaygın şekilde merkezileşmesiyle, bürokrasinin kendinden emin ve tek güçlü olması nasıl engellenebilir? Bireyin hakları nasıl korunabilir ve böylece bürokrasinin gücüne karşı demokrasinin dengeleyici güç olması nasıl sağlanabilir? Yaşadığımız bu değişim çağında sosyalizmin amaç ve sorunlarını açıklığa kavuşturmak büyük önem taşıyor. Bu sorunların bugünkü koşullarda açık ve engelsiz tartışılması herzaman geçerli bir tabu olduğundan bu derginin kurulmasını çok önemli buluyorum. |
||
|
||
| Peki sana şöyle bir soru sorulsa ''Bir aslan katil ve kötğ ruhlu bir hayvan mıdır?''.Cevabın ne olacaktır aslan gerçekten de katil ruhlu olduğu için mi diğer hayvanları avlamakta veya onları öldürüp yemekte.Bence asla bu aslanın geçirdiği evrim sürecinde içinde bulunduğu ekolojik sistemin bir sonucu.Bu ekolojik sistem onu etçil ve yırtıcı olmaya itmiştir. Aynı durum insan oğlu içinde geçerlidir.İçinde bulunduğumuz toplum yapısı bize doğaya saygıyı göstermiyorsa,yardımlaşmayı öğretmiyorsa,topluma hizmet etmenin yüce ahlakını öğretmiyorsa bu insanın suçu değildir.Bize dayatılan piyasa toplumunun yapısından ötürüdür... |
||
|
||
aslanın karnı tok ise saldırmaz o kötü olduğu için öldürmüyo ya da öldürmek için öldürmüyo yemek için yapıyor bunu. sen çok başka yerdesin rıfkı. ben etyiyen insanlar kötü mü demek istedim sence ) yapma gözünü seviyim ya.
|
||
|
||
| bu soruyu ben soyle sormak istiyorum...tabi önce bir şey anlatarak..bi ew arkadaşım vardı...hergünü işte bir öğrenci yaşantısı..kah orda kah burda dertsiz tasasız umursamaz bir yaşam...bu arkadaşın evin ödememiz gereken evin kira günü gelene kadar sistemle hiç bir sorunu yoktu...kendini solda tarif etsede aslenda sistemle gayet barışık bir şekilde ömrümü yaşıyodu işte...ama kira günü geldimi bu adamın sistemle bir sorunu oluyordu...başlıyordu küfretmeye..devrim nidaları çekmeye..sonra ordan burda borç harç tan sonra öderdi kirayı ve küfretmeyide keserdi...tembel üretimden uzak hazcı bir anlayışla sosyalist takılan bu bireye ben herzaman şunu soylerdim(ki belkide yanlışımdır) seni sosyalist sistem bile kabul etmez..eminim ki o düzen gelse sen bu tembelliğinle yaşamaya devam edecen ve sosyalizmede küfreden...kahkaha atardık gülerdik sakalasırdık...ama gerçek buydu...özel mülkiyeti atmak , düşünsel ve emeksel kabızlık değildir... şimdi sosyalizmi kim ne için istiyor...onun için sunu sorarım ben... sosyalist sistem bizii kabul edermi...yoksa ezer geçermi.... |
||
|
||
aslanın karnı tok ise saldırmaz o kötü olduğu için öldürmüyo ya da öldürmek için öldürmüyo yemek için yapıyor bunu. sen çok başka yerdesin rıfkı. ben etyiyen insanlar kötü mü demek istedim sence ) yapma gözünü seviyim ya.İşte ben de tam bunu söylemek istiyorum arkadaşım.İşte insanın özü kötüdür demek et yiyen insanlar kötüdür demek gibi bri söylemdir.. |
||
|
||
iyi bir anlatımdı deli çocuk teşekürler sisteme geçmek önemli değil dediğin gibi onu kuranlar ve yaşayanlar önemli ![]() sen marstasın ben neptünde anlaşamıyoz rfkı nasıl olcak böyle |
||