|
||
| Ben bu paragrafını habıbullah sıfatı ıle tesbıhlıyorum ve evet dıyorum alemler onun askına yaratıldı ıse hz adem de onun askına yaratılan ve ruhu ondan sonra kaınatta vuku bulan bır kuldur. gelelim senı çarpma işine : ) takvada ınsandan ustun olan cın olamazmı dıyorsun yani? aslında islam ve diğer dinler ayrımı da yok..sonuc olarak vahiy kaynagı birdir. neticede hz ademin yasamının adı islam dır evrensel isleyisi anlamaktır.aslında hz ademe edilen secdenin temelinde risalet boyutunda hz muhammedin essiz tefekkuru yatmaktadır.zaten cennet kapısında yazılan dan oturu (isteyen istedigi gibi tasavvur edebilir bunu) hz adem hz muhammedin mujdecisidir asl olan su insani kemalat mertebesinin dorugu hz muhammeddir zaten cennet kapısında hz ademin gördügü allah ve muhammed in sırrıda burdadır.
sina sen cinsen benden daha takva sahibi olamazsın iyisimi sen insan ol :p |
||
|
||
| evet oyle diyorum. cunki mana tekipleri bakımından cinler insanlara göre daha notrdur yani seviye değişmez. bulundukları mevki aynıdır ama insan esfeeli safiline kadar inebilcegi gibi habibullah da olabilir | ||
|
||
| ıman etmeyen ınsan ıle ıman eden cın arasındakı fark takvadakı ustunlugu gosterır ve nurun yogunlugu falanıda dınlemez.yaratılıs noktasında ustunlukten bahsedıyorsan kabul haklısın. | ||
|
||
gerçektende incelemeye değer bi yazı olmuş,ta gılgamış destanından,sümer ve mısırlılardan günümüze kadar dinci yobaz bir kardeşin olarak buna bir kulp bulma ihtiyacı hissettim;dinlerdeki yaradılış efsanesinin birbirinin kopyası olduğunu apaçık gösteriyor,ama inan bana bunada mutlaka bi kulp bulur yobaz dinci olanlar çünkü a.s(ankilozan-spondilit) hastası gibidirler azcık eymeye çalış darmadağınık olacaklarını bilirler,kazık yutmuş gibi dururlar öyle karşında hiçbitürlü ikna edemezsin doğru olabileceğine... yukarıdaki kutsal kitapların asıl itibari ile kaynağı Allah'tır.yani aynı kaynaktan gelen bu kutsal kitapların benzer yönlerinin bulunmasından mantıklı ne olabilir? sizlerinde bildiği gibi kur'an dışındaki tüm kutsal kitaplar tahrife uğramıştır.ama bu değişimde kitapların baştan aşağı her kelimesi ile değiştiğine dair bir iddia yoktur.yani değişen bu kitapların bazı konularda değişmeyen bazı yerlerinin bulunduğu söylenebilir.yazı ya göre de yaratılış konusunda kitapların birbiri ile benzerlik olduğunu ortaya koymakta. anlaşılması gereken nokta görmek istemediğiniz;bütün kitapların ana hatları itibari ile ortaya koyduğu yaratılış konusundaki fikir birliğidir.bu fikir birliği yaratılışın gerçekleştiğinin açık kanıtlarından biri değilmidir? hangileri kutsal bilemiyorum ölçünüz nedir,mitolojik dinler kutsalsa aşk tanrısı,şarap tanrısı ne biliim herbişeyin tanrısı var o dinlerdede ama efsane çok benzer tek tanrılı dinlerle,bu benzerlik normaldir çünkü tanrı insanı topraktan yaratmıştır mitolojik yada sizin deyiminizle semavi olsun deyişmez yaradılış zaten öyle olduğu için inancım dahada pekişiyor diyosanız, dünya sırf doğudan oluşmuyoki,mesela iskandinav mitolojisinde şöyle diyor; ''M.Ö. 1000 yıl sonrasında, birçok avrupa ülkesinde Indo-Avrupa dili konuşuluyordu. M.Ö. ilk bin yılın ortalarında Alman kabileleri Güney İskandinavya ve Kuzey Almanya bölgesinde yaşamışlardı. Onların yayılmaları ve ilerlemeleri MÖ2.y.y. 'la kadar devam etti. Bu yüzden İskandinav ve Alman mitolojileri aynı temeller üzerindedir ve bir çok ortak noktaları vardır.Snorri Sturluson'un Eddası (1179-1241)bu efsanelerin çoğunu içerir. Mitolojinin yaratılış detaylarını çok çeşitli kaynaklara dayanarak sadece Snorri kaleme almıştır. Başlangıçta boşluk vardı (Ginnungagup). Dünya daha var olmadan önce 11 nehir akan Niffleheim'da ölüm var oldu. Niflheim'ın güneyinde başka bir sıcak dünya daha oluştu;Muspell; Devlerin koruduğu yer. Devler buraya Stur yani Siyah dediler.Niflheim'ın nehirleri donmuştu. Bu nehirlere Ginnungagup dendi. Günün birinde Muspell'deki kıvılcımlar nehirlerin üzerine düştü ve nehirleri eritti. Erimiş nehirlerden oluşan damlacıklar Ymir'i şekillendirdi.Ve Ymir'in terinden diğer dişi ve erkek devler oluştu. Yaratılış efsanesinin bir başka versiyonu daha vardır: Eriyen damlalar en ilkel inek şeklini aldılar . Audhumla; sütüyle Ymir'i besleyen inek. Audhumla aynı zamanda tuz parçalarını yalayarak bu bloklara ilk insan şeklini verir. İlk insan Buri. Buri'nin ,bir devin kızı olan Bolthor ile evli bir oğlu vardır;Bor. Bolthor'u Odin,Vili ve Ve birleşerek Bor'a uygun bir biçimde yarattılar.Ve şeklinden dolayı Ymir'i öldürdüler.Ve sonra iki tane ağaç yarattılar.Düşünen,nefes alan,duyan ve de görebilen iki ağaç... Bu ağaçlar insan ırkının ilk modelleriydi. Erkeğe Askr (ash tree => Kül ağacı),dişiye de Embla (Sarmaşık) dediler. Ardından Asgard'ı yarattılar.Tanrıların meskenini. Snorri diğer bir çok versiyonda kader ağacı Yggdrassil'den bahseder. Onun ne kadar ihtişamlı olduğunu, dünyanın merkezinde nasıl görkemli bir şekilde yükseldiğini tasvir eder. Ağacın altındaki kader feminen formu olarak tasvir edilir. Ve insan hayatının buradan başladığı düşünülür. Bazı versiyonlarda da Tanrıların büyük meclisinin burada toplanıp kararlar aldığından bahsedilir. Bu ağaç üç köklüdür; Bu köklerden biri cehenneme kadar uzanır, diğeri devler ülkesine gider ve sonuncu kök de insanların dünyasına gider. Bütün dünyanın mutluluğu bu ilk ağaca bağlıydı. İskandinav tanrıları iki grupta toplanır; Aesir ve Vanir tanrıları. Aesir'in en önemli tanrıları; Odin, Thor ve bazende Tyr, Vanir'de ki önemli tanrılar ise Njord, Frey ve Freya dır. Vanir; Zenginlik , verimlilik ve doğurganlığı simgeler. Doğurganlığı sembolize eden toprak ve denizle sembolleştirilmiştir Vanir. Aesir; Diğer bütün değerlerle sembolleştirilmiştir. Odin bir büyücüdür, tanrıların şefidir ve tüm kahramanların başıdır. Thor,çekicin tanrısıdır ve havaya hükmeder. Bir çok hikayede bu ikili barış içinde yaşarlar ve birbirlerine yardım ederler. En önemli mitolojik hikayeler uzak geçmişte bir zamanda , Vanir ve Aesir arasında çok vahşi bir savaşın çıktığından bahseder. Bazı bilginler bu savaşın Alman ırkının diğer ırklarla karşılaşmasının bir yansıması olarak görürler. Georges Dumezil ve Jan De Vries, tanrılar arasındaki savaş ve bölünmenin Indo-Avrupa mitolojisinin bir parçası olduğunu ortaya çıkardılar. Bilinen üçlü; sihirsel güçleri adilce kullanan Odin ve Thor tarafından yaratılmıştı.Tyr savaş tanrısı ve Vanir bolluk tanrısı beraberce hiyerarşiyi bozguna uğratmışlardı. İskandinav mitolojisinde Odin ve Thor arasındaki çelişki, bütün tanrılık statülerinin Vanir'de kalmasıyla başladı. Aesir'e bir kadın olan Gullveig'i (Altın sarhoşu) göndererek yalvardılar. Daha sonra da savaş çıktı. Her iki tarafta tükendikten sonra, iki taraf kendi grup üyelerini değiş tokuş etti. Vanir Njord ve oğlu Frey'i ,Aesir ise Mimir ve Hoenir'i verdi. Bu geçici barış tüm tanrıların toplanarak Kvasir' i yaratmalarıyla kutlandı. Kvasir barış ve mutluluğun sembolü daha sonra kurban edildi. Ve kanından tanrılar için bir içki yaratıldı. Böylece Kvasir Tanrıları sarhoş eden ve ozanlara ilham veren bir içecek olmuştu.'' ee bak ne diyor ilk insanı kutsal inekler tuz bloklarını yalayarak yaratmış!!!nasıl yukarıdakilere hiç benzemiyor değilmi? yani o birbirlerinden kopya yapanlara....... '' Chukchee: (eskimo kabilesi) Başlangıçta kendini yaratan Kuzgun vardı. Kuzgun daha sonra eşini de yarattı. Eşi ondan bir dünya yaratmasını istedi. Kuzgun bunun nasıl yapılacağını bilmiyordu. Eşi ona “ben de birşeyler yaratabilirim” dedi ve uyumaya gitti. Uyurken üzerindeki bütün tüyler döküldü ve üzeri kuş tüyleriyle kaplı ikizler doğurdu. Kuzgun o zaman eşinin de birşeyler yaratabileceğini anladı ve yükseklere uçtu. Ta yükseklerden büyük ve küçük çişini yaptı. Çişinin yığıldığı yerlerde dağlar, vadiler oldu, okyanuslar ve göller. Yeryüzünde pek çok erkek vardı ama hala kadın yoktu. Küçük bir örümcek kadında kadınları yarattı. Erkekler bir kadınla beraber ne yapılacağını bilmiyorlardı. Kuzgun onlara çiftleşmeyi öğretti.'' bak buradada çamur toprak filan yok,kuzğun tüylerini dökmüş ve insan olmuş,kadınıda bir örümcek yaratmış,geri kalan dünyanın tamamı kuzğunun çişinden oluşmuş... Chippewa: Başlangıçta insanlardan ve hayvanlardan önce mağarada yaşayan yalnız bir kadın varmış. Bitkilerin kökleri ve meyvelerinde yaşarmış. Bir gece sihirli bir köpek mağaraya sessizce yanaşmış ve kadının yatağının yanına uzanmış. Gecenin geç vakitlerinde köpek değişmeye başlamış. Vücudundaki kıllar yok olmuş, pürüzsüz bir hal almış. Kol ve bacakları oluşmuş. Gittikçe yakışıklı bir savaşçı oluyormuş. 9 ay sonra kadın bir çocuk doğurmuş. Bu çocuk ilk Chippewa erkeği imiş ve Chippewa halkı ondan türemiş. al bakalım buradada ilk insan köpekten yaratılmış,buna ne buyrulur peki,şekilde görüldüğü üzre cografya değiştikçe yaratılış efsaneleride oldukça farklılaşıyor,tabiki yakın coğrafya ve kültürlerse birbirlerinden etkileniyor efsanelerini oluştururken ve şunu herkes bilirki ipekyolu birçok kültür arasında en azından mitolojik olarak döl alışverişinede olanak sağlamıştır...... |
||
|
||
GÖREMEDİKLERİMİZ YOK MUDUR? ALLAH'I (cc) NEDEN GÖRMÜYORUZ Bu yazılanlar ve aktarılanlar amaçları korkmadan gerçeği öğrenmek olanlara ve tefekkür dünyasına yeni ufuklar eklemek isteyenlere ithaf edilmiştir... İnsanın öncelikle kendini, dolayısıyla kainatı tanıması ve olduğu gibi kabul etmesi meseleye ilk ışığı tutacaktır. İnsanın her vasfının, her organının mahdut (sınırlı*) olduğuna kimsenin itirazı olacağını zannetmiyorum. Eğer her çeşit hayvanla yarışmaya girilecek olsa, şüphesiz insan idrak, düşünme kabiliyeti dışında bütün alanlarda mağlubiyet tadacaktır. Çıta koşu yarışında en iyi koşucuyu geçecek, kedi daha yükseğe çok rahat zıplayacak, köpek depremi bile hissedecek, şahin ise insana görünmediği halde uzaktan onu görecektir. Akıl ise onu ayıran tek özellik olacaktır. O da her ne kadar sınırlı da olsa (IQ bir rakamla belirlenir, sayılar ise sonsuzdur) kainatta bir hikmet elini fark etmek için kafidir. Yani yalnız gördüğüne inandığını hiç kimse düşünmeden ve tersini savunanları dinlemeden iddia edemez, çünkü onda akıl ve kalp vardır. Aklı ise onu görmediklerine de inanmaya zorlar. "İnsan görmediğine inanır. O görmediğine inanan tek varlıktır şu dünyada. Bu bir meziyettir." (1) Şimdi tefekkür havuzunda inceleyelim konuyu... "Ben, sadece gördüğüme inanırım" diyen birisi sadece Allah'ı(cc) değil birçok şeyi de beraberinde -belki de fark etmeden- inkar eder. İlk vereceğim örnekler biraz ütopik bulunabilir; ama bu mantığın bizi nerelere götürebileceğini göstermesi bakımından çarpıcı olur kanaatindeyim. Ben doğuş anımı görmedim, öyleyse ben doğmadım, aniden var oluverdim; tarih birkaç yıl önce başladı, bize tarih diye anlatılanlar, bütün yazılanlar hayal ürünü; Amerika diye bir yer yok, şu anda göremiyorum; duvarın arkasında kardeşimin odası vardı; ama olmamalı, göremiyorum zira; geçen gün bu yoldan giderken şimdi gördüğüm bina orda yoktu, yapılırken görmedim, öyleyse bina kendiliğinden olmuş olmalı. Bu mantıkla elimin yazdıkları aklım ve vicdanım tarafından kabul görmüyor, dolayısıyla iddia da kendi kaşifi tarafından reddediliyor. Şimdi biraz daha yumuşak örneklere geçelim. Burnumuza zaman zaman ilk etapta kaynağını bilmediğimiz bir koku gelir; ama nafile, biz o kokuyu göremeyiz. Sonra biraz araştırdığımızda anlarız ki, koku çiçekten geliyormuş. İşte, kainatta Allah'ı(cc) göremeyiz. Fakat Allah'ın (cc) tecellilerini bütün güzellikleriyle müşahede edebiliriz, bu da Allah'a (cc) delalet eder. İnsan karanlıkta dikkatli yürümezse bir engele çarpabilir; ama daha iyi gören bir hayvan dikkat etmeden dahi aynı engeli rahatça görmez mi?. Bir âmânın göremediklerini de başka kimseler görebilir, insan ise bu dünyada bir nevi âmâdır.Demek ki sınırlı olan gözle sınırsız olan Allah'ı (cc) göreceğini zannetmek yanılgı olacaktır. "Gözümüz 1 mm'in beşte birine kadar küçüklükteki cisimleri ancak görebilir. Daha küçük olanları ise mikroskoplarla görürüz. Işığın da ancak yedi rengini görebiliriz. Titreşimi 0,4'le 0,7 arasında olan ışınları görmekte güçlük çekmeyiz. Bu dalgaboyundaki ışınları gözümüzün retina tabakası sinirler vasıtasıyla tanıyabilirken, bunun dışındaki yüzlerce, binlerce ışığı göremeyiz. X, gama, morötesi, kızılötesi, radar, kozmik, röntgen, radyoaktif ışınları bunlar arasında sayabiliriz... Göremediğimiz daha nice varlıklar var. Çekme ve itme güçleri koca koca sistemleri ayakta tutarlar, ama görülmezler. Eğer bu güçler olmasaydı kainat alt üst olurdu... Şimdiye kadar maddenin en küçük parçası olan atomu görebilen olmamış. Mikroskopla da göremiyoruz. Ama kimse varlığı konusunda tereddüt etmiyor. Siyah delikleri de (black hole) görebilmiş değiliz. Ama varlıkları inkar edilemeyecek kadar kesin"(2) İnsan bu tür göremediği varlıkları çeşitli verilerden, iddialardan, hipotezlerden yola çıkarak tespit ediyor. Öyleyse Allah'ı(cc) da bu kadar çok öznel ve nesnel kanıt varken kabul etmek zor olmamalı. Sonuç olarak "mikro alemde olduğu gibi, makro alemde de tam bir ihataya sahip değiliz (3); evet, göz gerçi O'nu(cc) göremez; ama neye baksa O'ndan bir eser görür. Nereye dönse, O'nun fillerini müşahede eder. Onun isimlerinin tecellileriyle karşılaşır (4)" Diğer bir cihetle "Peki, Allah'ı görmeli miyiz, Allah(cc) niçin görünmez?" sorularının cevapları da bu meseleye de ışık tutmuş olacaktır. Bu soru dört şıkla cevaplandırabilir: "1- Yaratılış kapasitemizin Allah'ı görebilecek güçte olmayışı ve nurun, yani ışığın bile Kendisine perde olması. 2- Şiddet-i zuhurundan gizlenmesi 3- Zıddı olan yokluğunun düşünülemeyişi 4- İmtihan dünyasının böyle gerektirmesi" (5) 1- Evet, bu gözler daha kainatı bile doğrudüzgün ihata edemezken O'nun(cc) Yaratıcısını ihata etmesi düşünülebilir mi? "... elimizde mikroskop veya X ışınları, mikro varlıklar karşısında ihatasızlık içinde olduğumuz gibi, makro âlemde de aynı ihâtasızlık içinde bulunuyoruz. Şimdi bir de, Allah'ı (cc) düşünelim: Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki: 'Allah'ın kürsîsine nispeten, bütün kevn ü mekânla' yani ışık hızıyla trilyon defa trilyon derinlikleri bulunan kevn ü mekânlar, çöle atılmış bir halka gibidir. 'Onun arşına nispeten de kürsî, çöle atılmış bir halka gibidir'. Kemmiyet ve keyfiyet ölçüleri içinde, arş ve kürsî ele alınırken ortaya konan nispetlerle bu ne müthiş azamet!.. Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, emir ve irâdesini bu arş ve kürsîden tenfiz ve hükmünü oradan icrâ ediyor... Şimdi, kâinatlara nispeten mikroskobik bir hüviyette olan sizlerin, bütün kevnü mekânları anlayabilme iddianız, nasıl abes bir iş ise, öyle de bütün mekânlar O'na nispeten mikroskobik bir varlık hâline gelen; Arş-ı A'zam'ı anlama gayretiniz de o derece abes bir iştir. Kaldı kı, Arş-ı Âzam da ancak, Allah'ın emirlerinin tenfîz ve icrâ mahâllidir. Böyle olunca, Allah nasıl ihata edilip kavranacak ki?.. Onun için Kurân-i Kerim'de 'Onu gözler ihata edemez; Onun ilmi ise bütün gözleri ihâta eder' duyurulmaktadır. (En'am, 103) Evet, o basar ve basiretler Ona idrâk ve ihâta edemez. Görmek için ihâta lâzımdır. O, bütün basar ve basiretleri idrâk buyurur, ihâta buyurur da, gözler Onu ihâta edemez. Mevzuun aydınlığa kavuşması için, bu cihetin de böylece bilinmesi şarttır. "(6) Ezcümle, "Hz. Musa gibi büyük bir peygamber bile Cenab-ı Hak dağa tecelli ettiği, o da uzaktan baktığı halde Onu görmeye dayanamamış, şiddetinden düşüp bayılmıştır" (7) 2- Şiddet-i zuhurundan gizlenmesi nasıl olur açıklamaya çalışalım. Söz gelimi güneş her yeri kaplasaydı ve gece hiç olmasaydı bizim ne güneş ne de gece diye bir şeyden haberimiz bile olacaktı. Çünkü farklı bir ortam düşünme imkanımız var olmayacaktı. Mesela "her an havayı teneffüs ettiğimiz ve her nimetten çok ona muhtaç olduğumuz, ondan birkaç dakika olsun ayrılığımız söz konusu olmadığı halde, nerdeyse havanın varlığını, değerini unutur hale geliriz. O da adeta şiddet-i zuhurundan gizlenmiştir." (8) Örnekler çoğaltılabilir. Netice itibariyle "Allah da (cc) her an, her saniye kainatta hayat, ilim, kudret, irade, görme, işitme, yaratma gibi sıfatlarıyla varlığını hissettirmektedir."(9) Lakin biz bunlar olmadan bir durum tasavvur edemediğimizden Allah'ın (cc) şiddet-i zuhurundan gizlendiğini söylemek durumundayız. "Bir diğer yönüyle; Nur, Allah'ın (cc) hicâb'ıdır (perde) . Biz, nuru bile ihâta edemiyoruz. Efendimize (sav) Miraç'tan dönüşte, sahâbî sordu: "Rabbini gördün mü?" Bir defa şöyle buyurdular: (Ebû Zerr naklediyor) “O bir Nûr; nasıl görürüm Onu”. Başka bir yerde buyururlar ki: "Ben bir nûr gördüm." Halbuki nur, mahlûktur. Allah, Münevviru'n Nûr'dur . Nûr'a şekil veren, biçim veren, tasvîrini yapan Allah'tır (cc). Nûr, Allah değildir; Onun mahlûkudur. Başka bir hadiste tavzih buyururlar: "Allah in hicâbi nûrdur. " Yânî sizinle Onun arasında bir nûr vardır. Siz, nûr ile muhâtsınız. Burada da ayrı bir derinlik var! Yine muhât diyoruz; ama sıfatları ile, başkası ile değil. Sıfatları ne gayri, ne de aynı... Ulûhiyete dâir meselelere girince, mevzû derinleşiyor, ağırlaşıyor ve altından kalkılamaz bir hâl alıyor. Netice olarak diyebiliriz ki: Allah (cc) görülmez. Hicâbi, nurdur Onun. Siz, görseniz-görseniz ancak nur görürsünüz" (10) 3- Çevremize bir baktığımızda ve düşündüğümüzde idrak edebildiklerimizin hepsini bir zıddının, niddinin (eş, misal, aynı) ya da mertebelerinin olmasıyla bildiğimizi fark ederiz. Işık, karanlık var olduğu için ya da karanlıkta(karanlıkla beraber) bilinir. Üç metre, beş metre olduğu için bilinir. Kalem odundan yapıldığı için bilinir, anlaşılır. Ama Allah (cc) tamamen bizim bilebildiklerimizin ve ölçülerimizin dışındadır. Ne zıddı vardır, ne niddi vardır, ne de mertebeleri vardır, yani O'nu (cc) bu hususiyetlerimizle(özelliklerimizle) görmemiz mümkün değildir. "O'nun görme sıfatının her türlü sınırlamadan münezzeh oluşu, O'nu göremeyişimizi de açıklamaya kafidir." (11) 4- Allah (cc) eğer görünmek ya da varlığını sözgelimi gökte çok açık, herkesin anlayacağı şekilde ilan etmek isteseydi, peygamberler göndermesinin, insanları imtihan etmesinin bir anlamı kalır mıydı? O zaman herkes kayıtsız, şartsız inanırdı, bu imtihan sırrına tamamen aykırı bir durum teşkil ederdi. Ne peygamber göndermeye gerek vardı ne de kitap! Ama Allah(cc) sonsuz ilmi ve hikmetiyle insanları imtihana tabi tutmuştur... Allah'ın (cc) herkese çok net bir şekilde görünmesi "...tıpkı imtihan yapan bir öğretmenin soruları sorduktan sonra cevaplarını da yazdırmasına benzer" (12) Bu konuyu da inşallah başka yazılarda etraflıca incelemek nasip olur. Aklı, gözün seviyesinde hapsetmek akla karşı yapılabilecek hakaretlerin en büyüklerinden biri olur. Velhasıl, "Akıl, 'her eserin bir ustası vardır, kainatın da bir sanatkarı olmalı,' hükmünü verirken, nakil 'o sanatkar zat Allah'tır' derken, göz, şaşkınlık içinde, 'nerede, ben göremiyorum,' diye sızlanmakta. Hangisine güveneceğiz? Benzeri hayvanlarda da bulunan göze mi, yoksa insanı diğer varlıklardan üstün kılan akla mı? İşte konunun can alıcı noktası! "Görmediğime inanmam" demekle, "ben gözlerimle düşünürüm" demek arasında fark yok. Şu halde akıl ne işe yarayacak?" (13) Allahü Teala (cc) aklını doğru kullanabilenlerden ve gayb perdesi açılsa imanı ziyadeleşmeyeceklerden olmayı nasip etsin.Amin. (*) Parantez içindeki kelimelerin anlamı "Küçük Lugat (Ömer Sevinçgül- Zafer Yayınları)" adlı eserden alınmıştır. Dipnotlar: 1- Felsefi Kavramlar (Ömer Sevinçgül- Zafer Yayınları, 2001) s.15 2- İlimlerin Diliyle Allah-Şaban Döğen-Gençlik Yayınları (9.Baskı,Eylül 2000)-Montaj,Baskı ve Cilt:Bayrak Matbaası) Sayfa: 180-182 3-Asrın Getirdiği Tereddütler 1 (M. Fethullah Gülen- T.Ö.V. Yayınları, 13. baskı) s.26 4-İnanca Tuzak Kuran Sorular ve Cevapları-3 (Zafer- Araştırma Grubu; Zafer Yayınları . Gerçege Doğru Kitapları-25, Mart 1993 -İST) s.9 -Yazının akışı içinde değiştirilerek aktarılmıştır- 5-İlimlerin Diliyle Allah-Şaban Döğen-Gençlik Yayınları (9.Baskı,Eylül 2000)-Montaj,Baskı ve Cilt:Bayrak Matbaası Sayfa: 183 6-Asrın Getirdiği Tereddütler 1 (M. Fethullah Gülen- T.Ö.V. Yayınları, 13. baskı) s.26, 27 ya da http://www.m-fgulen.org (Tam adres: http://www.m-fgulen.org/eser/article.php?id=524) 7- İlimlerin Diliyle Allah-Şaban Döğen-Gençlik Yayınları (9.Baskı,Eylül 2000)-Montaj,Baskı ve Cilt:Bayrak Matbaası Sayfa: 183 8- a.ge. s.184 9- a.g.e. s. 184 10- Asrın Getirdiği Tereddütler 1 (M. Fethullah Gülen- T.Ö.V. Yayınları, 13. baskı) s.27 ya da http://www.m-fgulen.org (Tam adres: http://www.m-fgulen.org/eser/article.php?id=524 ve http://www.m-fgulen.org/eser/article.php?id=524&pageno=1) 11- İnanca Tuzak Kuran Sorular ve Cevapları-3 (Zafer- Araştırma Grubu; Zafer Yayınları . Gerçeğe Doğru Kitapları-25, Mart 1993 -İST) s.7 12- İlimlerin Diliyle Allah-Şaban Döğen-Gençlik Yayınları (9.Baskı,Eylül 2000)-Montaj,Baskı ve Cilt:Bayrak Matbaası Sayfa: 186 13- Felsefi Kavramlar (Ömer Sevinçgül- Zafer Yayınları, 2001) s.617 Genel Olarak İstifade Edilen Kaynaklar: 1-İlimlerin Diliyle Allah-Saban Döğen-Gençlik Yayınları (9.Baskı,Eylül 2000)-Montaj,Baskı ve Cilt:Bayrak Matbaası Sayfa: 179-187 2-Asrın Getirdiği Tereddütler 1 (M. Fethullah Gülen- T.Ö.V. Yayınları, 13. baskı) s.25-30 3-İnanca Tuzak kuran Sorular ve Cevapları-3 (Zafer- Araştırma Grubu; Zafer Yayınları . Gerçeğe Doğru Kitapları-25, Mart 1993 -İST) s.5-9 4-http://www.m-fgulen.org/ (Tam adres: http://www.m-fgulen.org/eser/article.php?id=524 ve http://www.m-fgulen.org/eser/article.php?id=524&pageno=1 ) 5-Felsefi Kavramlar (Ömer Sevinçgül- Zafer Yayınları, 2001) s.14-17 6-Küçük Lugat (Ömer Sevinçgül- Zafer Yayınları) |
||
|
||
| YOKTAN VAR OLMAZ, VARDAN DA YOK OLMAZ” DİYORLAR. ZAMANIMIZDA GEÇERLİ MİDİR? Lavoisier’e dayandırılan bu söz sadece bir iddiadır. Diyorlar ki: “Madde enerjiden mürekkeb ve enerjinin şekillenmiş halidir. Madde-enerji, enerji-madde bir devr-i daim halinde sürer gider. Demek ki, var yok olmaz, yok da var olmaz. Meselâ, yeryüzünde insanlar var olurlar, öldüklerinde çürür ve bu sefer de toprak olurlar. Ve varlıklarını toprak şeklinde devam ettirirler. Güneşteki hidrojen helyuma çevrilir, ondan çıkan şua, radyasyon ve çeşitli boydaki dalgalar, dünyanın yedi bucağına yayılır hatta birçok sistemlere kadar gider, ve onlar da kendilerine göre bunlardan istifade ederler. Yani, değişen sadece varlığın keyfiyetidir; yoksa bizzat varlık hep devam etmektedir.” Evvela, Lavoisier “Var yok olmaz, yok da var olmaz” derken bunu eşyanın kendisine nisbet ederek söylemektedir. Yani, hiçbir varlık kendi kendine yok olmaz. Yok olan da yine kendi kendine var olamaz. Aynı zamanda, var ve yok etme gücüne sahip olamayan, sebepler, tesadüfler; hatta varlık içinde en kabiliyetli olan insanlar dahi, bu hükme dahildirler.. onlar da bir varı yok, bir yoku da var edemezler. Onların eliyle sadece terkipler değişir; varlık varlığını devam ettirirken, yok da ebediyyen yok olarak kalır. Ancak, mes’ele Cenâb-ı Hakk (c.c.) ’a isnad edildiğinde bu hüküm tamamen tersine çevrilir. Allah (c.c.) varı yok eder, yoku da var eder. Her baharda binlerce, yüz binlerce, yoktan ve hiçten yaratılan bunca nebâtatı gördüğü halde, yok var olmaz diyen muannid evvelâ kendisi yok olmalıdır. Evet, Allah (c.c.) varı yok eder yoku da var eder. Zaten Lavoisier’nin de buna bir itirazı yoktur. İkincisi: Varlık veya yokluk bizim mâlumatımızın dar mahbesine sıkıştırdığımız şeylerden mi ibarettir ki böyle bir iddiada bulunmak doğru olsun! Epikür ve Tales’ten bu yana maddenin en küçük parçası olarak bilinen atom bugün daha küçük parçalara ayrılmış olarak bilinmektedir. Atom, kendi çekirdeğinin etrafında dönen, eksi yüklü elektronlar, artı yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan müteşekkildir. Dün bilinmeyen bu husus bugün herkesin malumudur; ve bugün yine her kesin malumudur ki, bunlar durmadan dalga neşretmektedirler. Görülüyor ki, bilgilerimiz daima yenileniyor ve bilgi dağarcımıza her an yeni bilgiler ilâve oluyor. Atom nazariyesi bir çok değişikliğe uğraya dursun, belli bir dönemde foton nazariyesi ortaya atıldı ve ilim adamları artık bütün mesâilerini partiküller üzerine teksif etmeye başladılar. Biz çok şey bildiğimizi zannediyoruz; halbuki çok şey bilmiyoruz. Varlık hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimize nisbetle deryada katre kalır... Biz yine düne kadar, herşeyin atomdan meydana geldiğini kabul ediyorduk. Ancak bugün anti-madde nazariyesiyle atomun karşısında da bir anti-atom olduğu söylenmektedir ki, “Daha bilmediğiniz şeyleri de çift yarattı” (Yasin, 36/36) ma’nâsına gelen âyetin içinde bu ma’nâyı düşünmek de mümkündür. Kur’ân-ı Kerim’in ortaya koyduğu ilmî gerçeklere ve telkin ettiği îmana bakınız ki, “Atomdan seyyarata kadar, herşeyi Cenâb-ı Hakk (c.c.) çift olarak yarattı. Tek olan birisi vardır o da Allah (c.c.)’tır.” Sadece O tek olan Zât’tır ki, parçalanmaz, bölünmez, yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez, kemmî ve keyfî olarak ele alınmaz. O zâtında vardır ve bir Zât-ı ecell-i âlâdır. Tebeddülden, tağayyürden, elvan u eşkâlden münezzeh ve müberrâdır. Anderson’dan Asimov’a kadar, fizik ve astrofizik dünyasında yeni bir görüş olarak üzerinde durulan, anti-madde, anti-atom, anti-proton ve anti-nötron hususu bilgi sınırımızı tesbitte ve bilgi kapasitemizin azlığı mevzûunda düşüncelerimize bir buud daha kazandıracak mahiyettedir. Çok şey bildiğini zanneden insan, hiçbir şey bilmediğini bu yeni gelişmelerle daha iyi anlamış durumdadır. Zaten okudukça insanın, bir taraftan ilmi, diğer taraftan da cehâleti artmaktadır. Anderson, pozitronu bulduktan sonra, elektron yerinde dönen başka bir şey buldu. Çünkü bu bulduğu artı yüklüydü. Halbuki elektron eksi yüklü olması gerekiyordu. Bu, maddenin karşısında zıt bir maddenin olduğunu isbat ediyordu. İlim dünyası şimdi bu sırrı çözmekle meşgul ve yoğun bir faaliyet içinde çalışıp durmaktadır. Bir de sıralamayı devam ettirirsek, bakın iş nereye kadar uzayacakdır: Anti-x, anti-partikül, anti-proton, anti-nötron, anti-elektron, anti-molekül. Ondan sonra da canlılara gelelim. (Yalnız şimdilik böyle bir tabir bilinmiyor) anti-bitki, anti hayvan, anti-insan ve anti-dünya...vs. Çok sözleri kehânet derecesine varan Einstein demiştir ki, “Görünen üç buudlu mekanın dördüncü bir buudu daha vardır; o da zamandır.” Tabii ki bu sezip görebilmeye bağlıdır. Siz o mekanın içinde bulunsanız, eşyaya bakışınız başka türlü olacaktır. Öyleyse, içinde bulunduğumuz mekânın dışında bu mekandan başka bir mekân vardır. Ve bu mekan hiçbir zaman başka bir maddenin değişmesinden teşekkül etmiş değildir. Madde ile anti-madde arasındaki münasebet nedir? Bu sorunun cevabında deniliyor ki, bunlar birbirini yok edebilecek bir mahiyette yaratılmışlardır. Ve yine ilim adamları, birgün bütün kâinatta, maddenin anti-maddeye galebe edeceğinden bahsetmektedirler. Halbuki onların sözlerini te’yid eden hiçbir delilleri de yoktur. Bunu şunun için söylüyorum; acaba ilim adamları her şeyi biliyorlar mı ki, böyle bir neticeyi hemen kestirip atıyorlar. Haydi onların bazı dediklerini kabul edelim. Yeryüzünde madde daha çoktur, anti-madde ise daha azdır. Ama bir de ileri sürdükleri hususlar üzerinde düşünelim. Meselâ onlar diyorlar ki, kâinat yaratılırken madde ve anti-madde birbirine mukâbil yaratıldı. Diyelim ki madde tarafında ikibin iki tane madde vardı; anti-madde tarafında ise bu oran ikibin taneydi. Sonra madde anti-maddeyi yedi, tüketti. Sonunda madde, anti-maddeden sadece iki tane fazla kaldı ve bu fazlalıktan dolayı, kalan iki fazla maddeden bu âlem vücuda geldi. Böylece de, madde anti-maddeye galebe çalmış oldu. Aslında hiç de böyle bir durum yoktur. Çünkü, eğer böyle bir şey olsaydı, yeryüzünde anti-maddeden bahsetmeye imkân olmazdı. Zira, iddiaya göre anti-madde baştan bütünüyle yok edilmiş sayılıyordu. Bir de şöyle düşünelim. Anti-madde düşüncesi maddenin karşısında; anti-atom düşüncesi atomun karşısında bize sırlı bir âlemden bahsetmektedir. Biz maddî ve görünen varlıklarız. Niçin acaba cinler, anti-maddeye yakın bir şeyden yaratılmış olmasınlar? Neden meleklerin nurdan yaratıldığını kabul etmeyelim? Neden onlar bizi yokedebilecek güçte olmasınlar? Acaba geçmiş peygamberlerin serencamesi arasında bu tür hâdiseleri görmek mümkün değil midir? Halbuki Kur’ân-ı Kerim’de ve bilhassa Hıcr Suresinde meleklerin bir yerde madde adına görünmelerinin orayı mahvettiği anlatılmaktadır. Demek ki Allah (c.c.) ’ın emir ve müsaadesi olsa, melekler zincirleme reaksiyonlarla, kâinatı yok edebileceklerdir. Binaenaleyh, bir yerde madde bir nesic, bir kaneviçe meydana getirirken, bir yerde de anti-madde, meselâ; cinler ve ruhânîler gibi bir kaneviçe meydana getirmektedir. Madde-anti madde; mekân-anti mekan, zaman-anti zaman çarpışması neyse, dünya da âhiretin karşısında aynı durumdadır. Onun içindir ki Efendimiz (s.a.v.), gerçekten Cenneti görüyor, üzüm salkımına elini uzatıyor, Cehennemi müşâhede ediyor ve gördüğü o dehşetli manzaralardan irkiliyordu. Evet O, madde âlemindeyken de anti-madde âlemiyle münâsebet içindeydi... İşte âlemin varlığı, maddesiyle anti-maddesiyle bu kadar karmaşıklık arzederken, kalkıp birisinin, yüz sene önce söylenmiş bir söze dayanarak, “var yok, yok da var olmaz” gibi laflar etmesi ilmî hiçbir mesnede dayanmayacağı gibi, tutarlı da olmayacaktır. Burada, âlem hakkında çok şey bilmediğimizi bir kere daha tekrar etmek durumundayım. Bir zamanlar, esir maddesi etrafında da fırtınalar koptu. Var diyenleriyle bir grup, esir maddesinin mevcudiyetini çeşitli delillere istinad ederek isbat ederken, Michaelson ve daha başka bazı ilim adamları araştırmalarının neticesini, esir denen bir madde yok diye noktaladılar. Bu sefer Lorenz devreye girdi ve hayır, yok diyemezsiniz dedi: Bunların hepsi de söylediklerini, araştırmalarının onlara verdiği malumata dayandırıyorlardı. Durum böyle olunca ve bu bilinemeyenlere bir de insanın kendisi eklenince, varlık veya yokluk hakkında hüküm mâhiyetinde sözler söylenmesi biraz tuhaf değil mi? Bir gün gelecek, İsrafil sûra üfleyecek madde veya anti-maddeden bir tarafı yok edecektir. Bu defa beriki diğerine göre belki gelişecek ve siz öyle varlıklarla karşılaşacaksınız ki, sizin gibi insan görünecek, ama elinizi vurduğunuzda bir tarafından öbür tarafına geçiverecektir. Siz ona, ister cin, ister melek, isterse ruhânî deyin. Ancak denmesi gereken bir şey daha vardır; o da varlığın maddeden ibâret olmadığı hakîkatıdır. “Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir; göz ise ma’nâya karşı kördür.” Maddenin ötesinde, bütün ihtişamıyla maddeye zıt ayrı bir varlık sahası vardır ki, gerçek ma’nâ, İlahî nûr ve Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın tecelli ettiği âlem de işte bunun ötesindedir.Bu mevzûda hiç bir şey bilmiyoruz. Çünkü ilmin eli oralara uzanmaktan henüz uzaktır. Üçüncüsü: Hepimiz müşâhede ediyoruz ki, var yok olmakta, yok da var olmaktadır. İşte gözümüz önünde Allah (c.c.) bir anda ışığı var ediyor, sonra onu yok ediyor ve onun yerine karanlığı var ediyor. Sonra karanlığı yok edip ışığı var ediyor. Biz de gözümüz önünde cereyan eden bu hâdiseleri müşâhede edip duruyoruz. Her mevsim yoktan varlık sahasına çıkarılan bunca nebatat ve hayvanat bize yoktan nasıl var edildiğini gösterip dururken bir gün de gelecek bütün bunlar yok olmakla, bu sefer de varın nasıl yok edildiğini yine görmüş olacağız. “Küllü men aleyhâ fân” (Rahman, 55/26) sırrı zuhur edecek ve dünya üzerinde ne varsa maddelerine ait yönleriyle yok olacaklardır. Evet, herşey fânîdir; ancak bir Bâkî vardır. O da hiç şüphesiz Allah (c.c.) ’tır. Ve o Allah (c.c.) , varı yok; yoku da var etmeye muktedirdir. Hasılı; maddeciler, varı yok, yoku da var eden ve kâinattaki baş döndürücü icraatıyla varlığını hissettiren yüce Yaratıcı yerine maddî bir ilâh, daha açık ifadesiyle de, bir (İlâh-Madde) ikâme ederek bir kısım bulanık düşüncelere sığınmak istemekteler. Zira, iddialarına nazaran âlemi idare eden sadece maddedir. Kimyevî ve mihanikî kuvvetler ise, maddenin vasıfları ve hususiyetlerinden başka birşey değildir. Ne var ki, onlara göre bu herşey olan maddenin hakikatı meçhuldür. Ne acıdır ki, idrak edilemediğinden ötürü hakikat ve künhünü bilemedikleri Allah (c.c.)’ı inkâr eden materyalistler, hakikatını bilemedikleri maddeyi herşeye esas kabul etmekte hiçbir beis görmemekteler..? Onların bu gibi pek çok tenakuzları üzerinde durmayacak sadece sistemleriyle alâkalı bir-iki söz edeceğiz: Materyalistler, yaratılış ve varoluşda en birinci âmil olarak maddeyi görürler. Onlara göre madde herşey üzerinde hâkim, kuvvet de onun esiridir. Âlemin idaresini, kâinattaki nizam ve âhengin muhafazasını, herşeyin esası sayılan bu kör ve şuursuz zerrelere, ilimsiz, idraksiz atomlara havale ederek varlık hakikatını izah etmeye çalışırlar. Bu utandırıcı ve gayr-i ilmî hurâfeleri kabul etmek için insanın hakikaten kör ve şuursuz olması lazımdır. İşte, maddecilerle aramızdaki en bâriz farklılık da burada ortaya çıkar. Maddeciler güya tecrübe ve müşahedeye dayanarak, maddenin, herşeyin esası, hareket ve şekillenmesinin de kendinden olduğunu iddia ederler. Bizse, yine ilim, fen ve müşahedeye dayanarak, maddenin kör, âtıl, şuursuz bir mevcut olduğunu, hareket ve değişik terkipler içindeki hizmet ve gücünü varlığı kendinden, herşeyi ilim ve Kudretiyle idâre eden bir Zât(c.c.)’tan aldığına inanırız. Günümüzdeki temsilcileriyle beraber bütün materyalistler tamamen doğmatistdirler. Henüz isbat edilememiş ve bedihî olmayan şeyleri, isbat edilmiş ilmî mes’eleler gibi gösterir ve göz boyamaya çalışırlar. Hristiyanlıkdaki doğmatizme başkaldırarak herşeyi inkâr eden maddeciler neticede bir başka yoldan aynı girdaba kapıldı ve aynı gayyâlara sürüklendiler. Materyalistlerin, binbir tantana ile ilân ettikleri esasların hemen hepsi de bir kısım fasit kıyas ve yakıştırmalara dayanmaktadır. Varın yok, yokun var olması iddiası da yine onların bu yakıştırmalarından biridir. Birgün ilim adamları onların bu iddialarını da iki kere iki dört eder kat’iyetinde isbat etseler; onlar, inkâra esas teşkil edebilecek yeni yeni iddilar üreteceklerdir. alıntı |
||
|
||
| Hücrenin Dilinden Evrim http://www.hikmet.net/index2.php?option=com_content&task=emailform&id=53781&itemid=13http://www.hikmet.net/index2.php?option=com_content&task=emailform&id=53781&itemid=13 Hücrelerimizin her birini, mükemmel organizasyona sahip bir devlet gibi düşündüğümüzde, bu organizasyonun bazı kısımlarının daha hususî, bazı kısımlarının ise, daha umumî bir programla yaratıldığını ve bu durumun bütün hücrede geçerli olduğunu görürüz. Bu şekilde birbirinden kısmen farklı komut işleme kabiliyeti verilmiş iki hücre organelinden birisi çekirdek; diğeri ise, enerji üretim birimi olan mitokondridir. 100 trilyon hücreden yapılmış muhteşem bir vücuda sahibiz. Her bir hücre çekirdeğinin hacmi, l0-9 mm3'tür, yani milimetreküpün milyarda biri kadardır. Çekirdekte programın yazıldığı 46 kromozomun uzunluk ve şekilleri farklıdır. Hepsinde toplam 3,l milyar nükleotid (A,C,G,T) vardır ve bunların üç tanesi mânâlı kod teşkil eder. Her bir kod, birer harf gibi iş görür. Bu kodların bir kısmı (% 30'u) gen olarak bilinen mânâlı nükleotid dizilerini teşkil ederken, büyük bir kısmı öbek öbek dizilmiş tekrarlayan kümeler halinde (satellit) bulunurlar. Genlerle bu satellitlerin hepsi birlikte genomu meydana getirir. İnsanın her hücresinde aynı genom vardır; ama farklı dokulara ait hücrelerde, farklı genler aktif haldedir. Bilgisayarcı lisanıyla söylersek, farklı genler " on" edilmiştir, yani belli dokulardaki hücreler aynı işi yapmak üzere, farklı dokulardaki hücreler de programın sadece kendilerini ilgilendiren kısımlarını okur ve buradaki komutlarla belirlenen işleri yürütür. İnsanlar arası farklılıklar, genlerin açılıp kapanmasını sağlayan düzenleyici bölgelerde yer alan nükleotid dizilerindeki farklılıklar sebebiyledir. Son tahminlere göre her hücremizde 30-40 bin civarında gen vardır. Bir genin uzunluğu, yüz nükleotidden birkaç bin nükleotide kadar olabilir. İnsan genlerinin yarısının fonksiyonu ve/veya diğer genlerle münasebeti halihazırda bilinmiyor. Yaratıcı'mızın birliğinin bir delili olarak sahip olduğumuz genlerin büyük bir kısmı hayvanlarda da bulunmaktadır. Kudreti Sonsuz Rabbimiz, bütün canlılarda ortak malzeme olan dört harfi (nukleotid) kullanarak, milyonlarca canlı türünün programını ayrı ayrı kodlamıştır. Her canlı, bu programa uygun yapıya ve fonksiyonlara sahip olarak yaratılmaktadır. Her bir genom veya hücrelerimizdeki DNA programı, levhi mahfuzun görünen âlemdeki bir yansıması veya izdüşümü olarak da görülebilir. İnsan Genom Projesi Şu anda insan genom projesi çerçevesinde, kimliği gizli tutulan birkaç gönüllünün DNA'ları üzerinden çıkarılan, gen haritası yaklaşık olarak tamamlanmıştır. Burada yapılan sadece, insan genomundaki nükleotidlerin diziliş sırasını belirlemek ve mânâlı dizileri ortaya çıkarmaktır. Genlerdeki bilgilerin ne mânâya geldiği ve diğer genlerle münasebetleri bundan sonraki çalışmaların konusudur. Bir benzetme yapacak olursak, elimizde bir kitap var; kitaptaki bütün harfleri tanıyoruz, hattâ kısa birkaç kelimeyi de heceleyerek sökmeye başladık. Fakat bu durum bizim kitabın içindeki bütün cümleleri okuyup anladığımızı ve kitabın mânâsına nüfuz ettiğimizi göstermez. Şu anda o dile ait gramer kaidelerini, kelimelerin ve cümlelerin mânâsını çözümleme çalışmaları devam etmektedir. Program Kendini Yazabilir mi? İnsan genomu, muazzam bir bilgisayar programı olarak düşünülebilir. Öyle muazzam bir program ki, insanın bütün ayrıntıları ilmî varlık seviyesinde bu programda gizlidir. Hücrelerdeki bu genetik program, Bediüzzaman'ın ifadesiyle yaratılış kanunlarının küçücük bir mücessemi ve bir nevi ilim ve emr-i ilâhînin bir ünvanı olan İmam-ı Mübin defterinin tecellisidir. Bilim ve teknoloji; insanı model alan program ve sistemleri geliştirmeye çalışmasına rağmen, araştırmacıların, küçük bir başarı elde edebilmesi bile yıllar almaktadır. Bununla birlikte, organ ve sistemlerdeki mükemmelliğin yanına bile yaklaşılamıyor. Nasıl ki bir bilgisayar programı programcısız olamaz, aynen öyle de, hücredeki bu müthiş programların da programcısız olduğu düşünülemez. Bilgisayar programının daha basit programlardan tesadüfen evrimleştiğini düşünmek nasıl mantıksız ise, insana ait bu müthiş programın da başka canlılardan tesadüfen evrimleştiğini düşünmek o kadar muhaldir. Meselâ bilgisayarla ilk defa karşılaşan bir insan, MS-Word'u görse, daha sonra sırasıyla MS-Wordpad'i, MS-Notepad'i, MS-Dos editörünü (bu bilgisayar programlarının hepsi yazı yazma maksatlı olup, MS-Dos'tan Word'e doğru -basitten en iyiye doğru - sıralanabilir) kullanmaya başlasa ve "Bu MS-Dos editörü tesadüfen, bilgisayardaki bitlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştır. Notepad de MS-Dos editöründen zaman içinde bir şekilde evrimleşmiştir. Wordpad, Notepad'den; Word de Wordpad'den evrimleşmiştir." dese, bunları üreten koskoca bir firmayı ve onun binlerce çalışanını yok saymış olur, aynen öyle de, insanın hücrelerinin içine konulmuş muhteşem genetik programın Yaratıcı'sını inkâr etmesi de, izahı zor bir akılsızlık ve saygısızlıktır. Tek Başına Bir Program Ne Yapar? İnsan genomunun bir bilgisayar programına benzediğini söyledik. Fakat biz biliyoruz ki, bir program kendi başına hiçbir iş yapamaz. Siz bir CD'yi yıllarca bir yerde bekletseniz, o hiçbir zaman kendisinde saklı olan programı icraata dökemez. Onunla bir iş yapılabilmesi için bilgisayara ihtiyaç vardır. Ancak bilgisayar o programı çalıştırabilir. Benzer şekilde, insan genlerindeki programın fiiliyata dökülebilmesi için, onun da çalıştırılacağı bir sisteme ihtiyacı vardır: Bu da hücredir. Halbuki hücrenin kendisi başlı başına bir mucizedir. Binlerce küçük parçanın bir araya getirilmesiyle, genomundaki programları işleme kabiliyeti olan muazzam bir bilgisayar gibidir. Bu sistem akıl almayacak derecede küçüktür. Bu şekilde düşündüğümüz zaman, insan 100 trilyon bilgisayardan müteşekkil dev bir bilgisayar ağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kadar fazla bilgisayardan oluşmuş bir sistemi yaratmanın ve âhenk içinde çalışmasını temin etmenin de ne kadar muazzam bir ilim ve kudret gerektirdiği âşikârdır. En Verimli Program İnsan geomunda ne kadar bilgi vardır? Bilgisayardaki bilgileri kodlayarak saklamak için iki sembol (0 ve 1) kullanıldığı halde, canlıların genomlarında yapıtaşı olarak dört harfle (A,C,G,T) sembolleştirilen nükleotid isimli moleküller kullanılmıştır. Bunun mânâsı şudur: Aynı miktardaki bilgiyi genlerde saklamak için n kadar bir kapasiteye gerek duyulursa, bilgisayarda 2n kadar bir hafıza birimine -hard diske - ihtiyaç vardır. Yani genlerdeki toplam bilgi olan 3,1 milyar harf (3x10230 bit, 3 Gbit) için bilgisayarda 6,2 milyar harf (6x10230 bit, 1 Gbyte) gereklidir. Bu da yaklaşık 1 Gbyte eder. İnsan gibi olağanüstü kompleks bir canlının bütün detaylarının 1 Gbyte'lik bir programa sıkıştırılması, apaçık sonsuz bir Kudret'i gösterir. İnsan genomunda farklı okuma tarzlarıyla bir genden çok sayıda farklı protein üretilebilmektedir. Böylece kâinatta geçerli olan " azamî tasarruf" ile " bir şeyden her şey yapma" düsturları genomda tecelli etmektedir. Çok çok daha basit işleri yapan bilgisayar programları bu hafızayı çoktan geçmektedir. Bu basit kıyaslama bile, insan hücresinin ne kadar verimli çalıştığını gösterir. Meselâ, 1 Gbyte'lik bilgiyle bilgisayarınızda, gelişmiş bir oyunu ancak oynayabilirsiniz; fakat hücrelerde 1 Gbyte'lik bilgiyle mükemmel bir kimya fabrikasının yapamadığı işler kolaylıkla yapılmaktadır. Mevcut genomdaki kodlama ile ortaya çıkan bilgi, saklanırken o kadar iktisatlı kullanılmış, o kadar küçük bir hacme yerleştirilmiştir ki, bunu sadece Rabb'imiz yapabilir. Bu iktisadın yanında büyüleyici olan husus; bu bilginin kullanılmasında gözlenen karmaşık kontrol ve düzenlemedir. Program Kendini Değiştirebilir mi? Bütün insanlar aynı dış görünüşe sahip olmasın ve her insanın kendine ait şahsîyeti olsun (heyula, âyan-ı sâbite) diye, genlerdeki komutlar, üreme sırasında değişebilecek şekilde (krossingover) yaratılmıştır. Bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Bütün bilgisayarcılar bilirler ki, bir programı yazdıktan sonra o programın kendisini otomatik olarak değiştirmesi, imkânsızdır. Şu anda yazılmış bir program kendini değiştirememektedir. Fakat çocuk yaratılırken, sperm ve yumurtadaki programlar değiştirilmekte ve farklı bir insan meydana getirilmektedir. Ayrıca bu yeni insanın programı, anne-babasına benzer; fakat onların aynısı olmayıp, kendine hastır. Temel Programlar Ortak Aynı genlerin hem insanda, hem de benzer canlılık fonksiyonlarına sahip bütün canlılarda bulunması şuna benzer: Siz bir program yazıyorsunuz ve o programda kullandığınız bazı komutlar, sadece PC'lerde ve dev şirket bilgisayar merkezlerinde değil, aynı zamanda dijital olarak çalışan kol saatinden, hesap makinesine; oradan cep telefonuna kadar çeşitli aletlerde kullanılabiliyor. Canlılar âlemindeki belli moleküler mekanizmalara ait genler de -meselâ solunum reaksiyonlarında iş gören sitokrom, bazı enzim ve koenzimler, ATP vs. birçok molekül - bir hücreli canlılardan memelilere kadar her seviyedeki canlıda kısmen veya tamamen aynıdır. Bu bile bütün canlıların Sonsuz İlim ve Kudret sahibi birisi tarafından, belli bir program dahilinde, ortak canlılık motifleriyle yaratıldığını gösterir. İmkânsızı İddia Eden Evrimciler Evrime inananlar: "Madem hayvanlarda ve insanlarda aynı genler var, öyleyse insan hayvanlardan evrimleşerek gelişmiştir(!)" iddiasındadır. Bu, şuna benzer: Teknolojiden ve bilgisayardan habersiz bir insan, modern bir şehre geliyor ve çeşitli dijital âletler görüyor: saat, hesap makinesi, bilgisayar, cep telefonu... Bunları incelediğinde hepsinin benzer ve aynı özellikleri taşıdığını, 0(sıfır) - 1(bir) prensibiyle iş gördüğünü ve merkezi bir işlemci birimine sahip olduğunu fark ediyor. Öyleyse diyor: "Bu hesap makinesi bu saatten, bu bilgisayar da bu hesap makinesinden evrimleşmiştir."Bütün bu işleri plânlayan ve inşa edenlerin bilgilerini ve gayretlerini yok sayarak: "Bu âletlerin hepsi çeşitli tesadüfler sonucunda birbirlerinden evrimleşmiştir." diyor. Bu hususta evrimcilerin açıklayamadığı diğer bir husus da, entropi kanunudur. Bu prensibe göre dışarıdan düzenli enerji almayan kompleks sistemler, bozulmaya doğru gider. Hiçbir zaman için basit bir sistem, kendi kendine kompleks bir sistemi doğurmaz. Ama evrimcilere göre basit sistemler, kompleks ve mükemmel sistemler doğurmaktadır. Çıldırtan İhtimal Hesapları Evrimcilerin diğer bir çıkmazı da, yeni bir genin tesadüfen meydana gelmesinin ihtimal dahilinde olmamasıdır. Bildiğimiz gibi en küçük genler 100 civarında nükleotidden yapılmışken, binlerce nükleotidden yapılmış genler de vardır. En basitinden 100 nükleotidden oluşan bir geni düşündüğümüzde, 100 nükleotid için 4100 değişik sıralanma ihtimali vardır. Bunlardan sadece bizim aradığımız nitelikte bir genin ortaya çıkması için, 2x499 kadar deneme yapmak gerekir (60 basamaklı bir sayı). Bu kadar ihtimali denemek isteseniz ve her saniyede bir deneme yapsanız, bırakın dünyanın 5 milyar yıl yaşını, kâinatın 15 milyar yıllık yaşı bile yetmez. Arka arkaya milyarlarca kâinat yaşı kadar bir süre gerekiyor. 1 nükleotidden oluşan bir geni elde etmek için de, ortalama olarak 2x4999 tane denemeye ihtiyaç vardır (600 basamaklı bir sayı). Bunun için l0580 kâinat yaşı kadar süre gerekiyor. Ayrıca bu denemeyi yapacak ve mantıklı sonucu bulduğu zaman onu imha etmeden kullanacak ve ondan gelecek nesillere aktaracak bir mekanizmaya da ihtiyaç vardır. Sadece 100 nükleotidden oluşan en ufak bir genin bile bir araya gelmesi bu kadar imkânsız ise, nasıl olur da 30-40 bin gen tesadüfen ortaya çıkar ve sanki ne yapacaklarını biliyorlarmış gibi bir araya gelerek uyumlu bir sistem oluştururlar? Bakmasını Bilene! Moleküler biyoloji, genetik ve evrim konuları, daha uzun zaman dünya gündeminde kalacağa ve insanlığın kâinata bakışında mühim bir imtihan sebebi olmaya devam edeceğe benziyor. Kimileri, her biri sanat eseri olan canlılarda, Yaratıcı'nın ilim ve kudretini görerek imanını kuvvetlendirirken, kimileri de bu bilgileri yanlış bakış açısıyla değerlendirerek, inançsızlık bataklığına düşmüş olacaktır. alıntı |
||
|
||
| Yoktan Var Olmaz, Vardan da Yok Olamaz"Diyorlar. Zamanımızda Geçerli midir? http://www.hikmet.net/index2.php?option=com_content&task=emailform&id=4024&itemid=13http://www.hikmet.net/index2.php?option=com_content&task=emailform&id=4024&itemid=13 Lavoisier'e dayandırılan bu söz sadece bir iddiadır. Diyorlar ki: "Madde enerjiden mürekkeb ve enerjinin şekillenmiş halidir. Madde-enerji, enerji-madde bir devr-i daim halinde sürer gider. Demek ki, var yok olmaz, yok da var olmaz. Meselâ, yeryüzünde insanlar var olurlar, öldüklerinde çürür ve bu sefer de toprak olurlar. Ve varlıklarını toprak şeklinde devam ettirirler. Güneşteki hidrojen helyuma çevrilir, ondan çıkan şua, radyasyon ve çeşitli boydaki dalgalar, dünyanın yedi bucağına yayılır hatta birçok sistemlere kadar gider, ve onlar da kendilerine göre bunlardan istifade ederler. Yani, değişen sadece varlığın keyfiyetidir; yoksa bizzat varlık hep devam etmektedir." Evvela, Lavoisier "Var yok olmaz, yok da var olmaz" derken bunu eşyanın kendisine nispet ederek söylemektedir. Yani, hiçbir varlık kendi kendine yok olmaz. Yok olan da yine kendi kendine var olamaz. Aynı zamanda, var ve yok etme gücüne sahip olamayan, sebepler, tesadüfler; hatta varlık içinde en kabiliyetli olan insanlar dahi, bu hükme dahildirler.. onlar da bir varı yok, bir yoku da var edemezler. Onların eliyle sadece terkipler değişir; varlık varlığını devam ettirirken, yok da ebediyyen yok olarak kalır. Ancak, mes'ele Cenâb-ı Hakk'a (cc) isnat edildiğinde bu hüküm tamamen tersine çevrilir. Allah (cc) varı yok eder, yoku da var eder. Her baharda binlerce, yüz binlerce, yoktan ve hiçten yaratılan bunca nebâtatı gördüğü halde, yok var olmaz diyen muannid evvelâ kendisi yok olmalıdır. Evet, Allah (cc) varı yok eder yoku da var eder. Zaten Lavoisier'nin de buna bir itirazı yoktur. İkincisi: Varlık veya yokluk bizim mâlumatımızın dar mahbesine sıkıştırdığımız şeylerden mi ibarettir ki böyle bir iddiada bulunmak doğru olsun! Epikür ve Tales'ten bu yana maddenin en küçük parçası olarak bilinen atom bugün daha küçük parçalara ayrılmış olarak bilinmektedir. Atom, kendi çekirdeğinin etrafında dönen, eksi yüklü elektronlar, artı yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan müteşekkildir. Dün bilinmeyen bu husus bugün herkesin malumudur; ve bugün yine her kesin malumudur ki, bunlar durmadan dalga neşretmektedirler. Görülüyor ki, bilgilerimiz daima yenileniyor ve bilgi dağarcımıza her an yeni bilgiler ilâve oluyor. Atom nazariyesi bir çok değişikliğe uğraya dursun, belli bir dönemde foton nazariyesi ortaya atıldı ve ilim adamları artık bütün mesâilerini partiküller üzerine teksif etmeye başladılar. Biz çok şey bildiğimizi zannediyoruz; halbuki çok şey bilmiyoruz. Varlık hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimize nisbetle deryada katre kalır... Biz yine düne kadar, her şeyin atomdan meydana geldiğini kabul ediyorduk. Ancak bugün anti-madde nazariyesiyle atomun karşısında da bir anti-atom olduğu söylenmektedir ki, "Daha bilmediğiniz şeyleri de çift yarattı" (Yasin/36) manâsına gelen âyetin içinde bu manâyı düşünmek de mümkündür. Kur'ân-ı Kerim'in ortaya koyduğu ilmî gerçeklere ve telkin ettiği îmana bakınız ki, "Atomdan seyyarata kadar, her şeyi Cenâb-ı Hakk (cc) çift olarak yarattı. Tek olan birisi vardır o da Allah'tır (cc)."Sadece O tek olan Zât'tır ki, parçalanmaz, bölünmez, yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez, kemmî ve keyfî olarak ele alınmaz. O zâtında vardır ve bir Zât-ı ecell-i âlâdır. Tebeddülden, tağayyürden, elvan u eşkâlden münezzeh ve müberrâdır. Anderson'dan Asimov'a kadar, fizik ve astrofizik dünyasında yeni bir görüş olarak üzerinde durulan, anti-madde, anti-atom, anti-proton ve anti-nötron hususu bilgi sınırımızı tesbitte ve bilgi kapasitemizin azlığı mevzûunda düşüncelerimize bir buud daha kazandıracak mahiyettedir. Çok şey bildiğini zanneden insan, hiçbir şey bilmediğini bu yeni gelişmelerle daha iyi anlamış durumdadır. Zaten okudukça insanın, bir taraftan ilmi, diğer taraftan da cehâleti artmaktadır. Anderson, pozitronu bulduktan sonra, elektron yerinde dönen başka bir şey buldu. Çünkü bu bulduğu artı yüklüydü. Halbuki elektron eksi yüklü olması gerekiyordu. Bu, maddenin karşısında zıt bir maddenin olduğunu ispat ediyordu. İlim dünyası şimdi bu sırrı çözmekle meşgul ve yoğun bir faaliyet içinde çalışıp durmaktadır. Bir de sıralamayı devam ettirirsek, bakın iş nereye kadar uzayacakdır: Anti-x, anti-partikül, anti-proton, anti-nötron, anti-elektron, anti-molekül. Ondan sonra da canlılara gelelim. (Yalnız şimdilik böyle bir tabir bilinmiyor) anti-bitki, anti hayvan, anti-insan ve anti-dünya...vs. Çok sözleri kehânet derecesine varan Einstein demiştir ki, "Görünen üç buudlu mekanın dördüncü bir buudu daha vardır; o da zamandır."Tabii ki bu sezip görebilmeye bağlıdır. Siz o mekanın içinde bulunsanız, eşyaya bakışınız başka türlü olacaktır. Öyleyse, içinde bulunduğumuz mekânın dışında bu mekandan başka bir mekân vardır. Ve bu mekan hiçbir zaman başka bir maddenin değişmesinden teşekkül etmiş değildir. Madde ile anti-madde arasındaki münasebet nedir? Bu sorunun cevabında deniliyor ki, bunlar birbirini yok edebilecek bir mahiyette yaratılmışlardır. Ve yine ilim adamları, bir gün bütün kâinatta, maddenin anti-maddeye galebe edeceğinden bahsetmektedirler. Halbuki onların sözlerini te'yid eden hiçbir delilleri de yoktur. Bunu şunun için söylüyorum; acaba ilim adamları her şeyi biliyorlar mı ki, böyle bir neticeyi hemen kestirip atıyorlar. Haydi onların bazı dediklerini kabul edelim. Yeryüzünde madde daha çoktur, anti-madde ise daha azdır. Ama bir de ileri sürdükleri hususlar üzerinde düşünelim. Meselâ onlar diyorlar ki, kâinat yaratılırken madde ve anti-madde birbirine mukâbil yaratıldı. Diyelim ki madde tarafında ikibin iki tane madde vardı; anti-madde tarafında ise bu oran ikibin taneydi. Sonra madde anti-maddeyi yedi, tüketti. Sonunda madde, anti-maddeden sadece iki tane fazla kaldı ve bu fazlalıktan dolayı, kalan iki fazla maddeden bu âlem vücuda geldi. Böylece de, madde anti-maddeye galebe çalmış oldu. Aslında hiç de böyle bir durum yoktur. Çünkü, eğer böyle bir şey olsaydı, yeryüzünde anti-maddeden bahsetmeye imkân olmazdı. Zira, iddiaya göre anti-madde baştan bütünüyle yok edilmiş sayılıyordu. alıntı |
||
|
||
| Yokluk Düşleyelim. Hiç Bir Şey Yok. İşte O Yokluk'ta Var Olan Bir BigBang İle Hayatın Başladığı İddiasında Ayakları Havada Kalan Soru Şu; Tek Bir Atomdan Var Olduğunu İddia Edilen Evrende O Atom Nasıl Vardı. Hiç Bir Şey Vardan Yok Yoktan Var Olamıyor Evrende. Çok Basit ve Fiziksel Bir Kuram. Peki O Zaman Darwin'in ve Materyalist Felsefenin Yaradılış Senaryolarında ki BinBing Nasıl Oluyor. Bilinen Evren Hareket İçerisinde. Duran ve Durağan Hiç Bir Şey Yok, Tüm Evrende Var Olan Gök Cisimleri; Yıldızlar, Gezegenler, Göktaşları ve Hatta Kara Delikler Bile Dönüyor veeeee Hepsinin Hareket Yönü (Dünyaya Göre) Doğuya Doğru Dönüyor. Bir Tek Atomdan Var Olan Evrende, Tesadüfler İnorganikleri, Onlarda Yine Tesadüfen Organikleri Meydana Getirecek Sonra Bu Organiklerden Bu Günkü Hayat Olacak. Sanırım Biraz Komik. Bir Rab Vardı. O Yüce Yaratıcı Ol Dedi, Alemler Oldu. Basit, Anlaşılabilir, Akıllıca ve Gerçek. Ol'an Evrende Herşey Belirli Kurallara Tabi. h2o'nun Her Zaman h2o Olması Bunun Ispatı. Gerisi Yalnızca Beyin Jimlastığı. Tabi Fikirlere de İhtiyaç Var. En Azından İnsan Aklının Sınırlarını Ölçme ve Anlama Bakımından Güzel Bir Terapi... |
||
|
||
![]() |
||
|
||
Ateizm,inançsızlık demektir.Allah'ı inkar edenlere de, ateist denir.Aslında, yok diyenler de var olduğunu söylemiş oluyorlar. Allah o kadar var ki, onun yokluğunu anlatmak için , asırlardır birçok insan bir çok çaba sarfediyor.Eğer yokluğu ispatlanmış olsa, bunca çabaya ne lüzum var? konuyu saptırmak istemiorum ama burada aklıma dostoyevski'den dahiyane bir söz geldi.. S'il n'existait pas Diev il faudrait l'inventer.. orijinali bu.. Çevirirsek aşağı yukarı şöyle oluyor : Eğer bir Tanrı olmasaydı, icad edilmesi gerekirdi.. bu zaten var mı demek, yoksa yok da icad edilmiş mi demek sizin yorumlarınıza bırakıyorum.. |
||
|
||
| sence | ||
|
||
| olmasaydı ve birileri icad etmiş inanıyor olsaydı bunu bilemezdik.. Şüphe de en doğal hakkımız bence.. | ||
|
||
| dostoyevski .. bu konuda tek oterıter,allahın varlığındaki sözleri mutlak gerçek değilmi ? oyleya o bu konuda oterite Allah Tarif Edilebilir mi, Bilinebilir mi? http://www.hikmet.net/index2.php?option=com_content&task=emailform&id=45273&itemid=13http://www.hikmet.net/index2.php?option=com_content&task=emailform&id=45273&itemid=13 Allah hakkında, biz bize öğretilenden başkasını bilemeyiz. Akıl, bu sahada bir şey söyleyemez. Bu mevzûda aklın yapacağı şey, vahyin rehberliğini kabulden ibarettir. Bunu şöyle bir misâlle anlaşılır hâle getirebiliriz: Meselâ; bizler bir çatı altında oturuyoruz. Bir aralık kapının vurulduğunu duyduk. Evet, hakikaten kapı vuruluyordu. İçimizden bazıları, kapının vurulmasından anlaşılanı aşarak, bir kısım mütâlâalarda bulunmaya başladılar: "Efendim kapıyı vuran şöyle bir zâttır, böyle bir zâttır" ilh... Biz, buna tasavvur diyoruz. Bir diğer grup ise, böyle bir meselede, aklın tasavvur etmeye mecâli yoktur. Akla düşen şey, kapının vurulmasıyla arka tarafta birinin bulunduğunu tasdik; fakat kim olduğunu belirleme hususunu, kapıyı vurmak suretiyle kendini bize tanıttırmak isteyen zâta bırakmak olacaktır. Biz buna teakkul akletme, anlama diyoruz. Bu misâli, mevzuumuza şöylece tatbik edebiliriz: Biz Allah'ı (cc) eserlerinden isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından tecelli-i zât'a (1) yükselerek tanımaya çalışırız. Yani, eserlerinden tecelliden isimleriyle tecelli etmesine geçerek kâinatı dolaşır, sıfatların tecelli ufkuna ulaşır; gaybdan (2) şuhûda (3) yükseliriz ve müşahede zevkimiz arttıkça, tecelli-i zât için sermest ve bîhûs çırpınıp dururuz. Gâh cemâl ve şefkât esintileriyle inbisât eder ve neşeleniriz; gâh cemâl ve şefkât esintileriyle inbisât eder ve neşeleniriz; gâh celâl, mehâbet ve korku içinde ra'şedâr (4) olup ürpeririz. Görülüyor ki Zât-ı Bârî hakkında, bizim " ma'rufumuz" ve " malûmumuz"ölçüsü içinde bir şey diyemiyoruz. O'nun, bilinmesini, kendine has lisan ve lehçesi içinde, şehâdet ve gayb âleminin birleşme noktası olan vicdâna bırakıyoruz. Evet, Allah isimleriyle ma'lûm (5), sıfatlarıyla muhât (6), zâtıyla mevcuttur; Hz. Sıddîk'ın ifâdesiyle: O'nu idrâk, idrâkten acz ifâdesi içindedir. Veya en büyük Tarifçiye isnat edilen bir sözdeki itirafla, "Seni hakkıyla bilemedik ey Ma'rûf"ölçüsüyle bir mârûf ve malûm'dur. Kur'ân-ı Kerim'in, O'nun ef'âli ve icraatına dâir verdiği tariflerde ise, O'nu ef'al ve sıfatlarıyla bir Ma'bud-u Mutlak tanır; kemâl sıfatlarla bilinebileceğine kalben yükselir, cemâlde (sonsuz güzellik kaynağı) olan kemâlini (mutlak eksiksizlik ve kusursuzluğunu) görürüz. Öyle ise, ahd u peymânımızı bir kere daha yenileyerek, şöyle diyebiliriz: Ey Ma'bud-u Mutlak!... Seni hakkıyla bilemediğimiz muhakkak; ama bizlere şah damarlarından daha yakın olduğu ve normo âlemdeki bu yakınlığın içinde, bütün bir semâvatı kitap sayfaları gibi açıp kapamadaki azametini, sineğin gözü ile güneş manzûmesi arasında vâzettiğin şiirimsi âhengi, rûhumuza bir nurlu yol kabul ederek, binlerce, yüzbinlerce menzilde sana ait eserlerle zâtını tanıyor, tecellilerinde bütünleşiyor ve itmi'nana eriyoruz. [1] Tecellî-i Zât: Ani ve berki olan Zâtî tecellî. [2] Gayb: Alâmet ve emare ile bilinmeyen, his ve akıl ötesi âlem. [3] Şuhûd: O'na ait emarelerin sezilip duyulduğu âlem. [4] Ra'şedâr: Titreyen, ürperen. [5] Esmâsı ile malûm: Allah isimleriyle bilinir. [6] Muhât: İhata olunmuş kavranmış. Atomları Hareket Ettiren Kuvvet Nedir? http://www.hikmet.net/index2.php?option=com_content&task=emailform&id=53292&itemid=13http://www.hikmet.net/index2.php?option=com_content&task=emailform&id=53292&itemid=13 Canlıların en küçük parçası olan hücrenin içine girdiğinizde, harikalarla karşılaşırsınız. Mesela, insan vücudunu teşkil eden hücreler ile hayvanların ve bitkilerin hücrelerini teşkil eden hücrelerin birbirinden farklı olduğunu görürsünüz. İnsan vücudundaki bir hücrenin hemoglabin sayısı altmışdokuzbin ise hayvan hücresindeki hemoglobin sayısı kırkbindir. Bu sayılar hiçbir zaman değişmez. Bunların dizilişi ise karşı karşıya, birbirine mütekabil zincirler gibidir. O halkaların herhangi birine müdahale edildiği an, zincir bozulacak ve canlının hayatiyetinin kaybolmasına sebep olacaktır. O küçücük müdahalenin neticesi olan değişme, canlının ölümüne mal olacaktır. Her hücrenin içindeki kimyevî maddeler farklı miktar ve çeşitliliktedir. Kimisinde demir, kimisinde fosfor, kimisinde magnezyum bulunmakla birlikte miktarları da farklıdır. Hücrenin yapısına göre değişiklik gösteren bu miktar ve çeşitlerin değişmesi ihtimali ve imkanı da yoktur. İlmî araştırmalar neticesinde, basit bir misal olarak dikkatinizi çektiğim, vücudun en küçük parçası olan hücrenin bu boyutu ile ilgili olarak, şu hakikata varıldı: "Zerreleri hareket ettiren, atomlara yol gösteren; bunları şekillendirip, nizama sokarak insanı, hayvanı, bitkiyi ve bütün eşyayı karekteristik hususiyetlerle ayrı, ayrı yaratıp yaşatan Allah'tır." Kimya araştırmacıları, Hegel ve Bughner devrinde ortaya atılmış olan "Protoplazma nazariyesi" nden meded umdular. "Madem ki, yeryüzündeki atomlar insanı varetmeye, yaratmaya müsait değildir. O hâlde ilk canlı başka bir kürede meydana gelmiştir. Mesela, Merih'te meydana gelerek bir kısım anaforlar veya fırtınalar ile hayat cürsümeleri hâlindeki protoplazmalar dünyamıza indi ve hayata menşe' oldular.Sonra stoplazma, sonra hücre, sonra canlılar meydana geldi" dediler. Münakaşası yapılan böyle bir nazariyenin kabulüne ve böyle bir şeyin vuku bulmasına imkan yoktur. Düşünüp, kıyaslayalım. Akıllı bir canlı olan insan, binlerce yıllık ilminin ve tekniğinin birikimi ile geliştirdiği füzeyi, binbir hesap ve ihtimamla uzaya gönderiyor. Onun atmosfere girdiği anda sürtünme ile yanabileceği; iç ve dış basınç farklarıyla deforme olup parçalanabileceği; yörüngesinden uzaklaşıp, kaybolabileceği; kullanılan yakıtın tehlikeli durumlara sebebiyet verebileceği; astranotların beslenmesi, solunumu, psikolojik yapıları, vs. gibi milyonlarca menfî durum ve ihtimal hesap ediliyor. En küçük bir hata ve yanlışlığın yapılagelen herşeyi faydasız hâle getireceği bilindiğinden, tesadüflere göre hareket edilmiyor. Yani, özel olarak eğitilmiş kişiler, özel alaşımlı metallerden yapılmış füzeler ve binbir hesapla belirlenmiş yörüngelerle fezadaki en yakın bir menzile gitmek tesadüfe bırakılmıyor da; bir hayat cürsümesi, bir protoplazma, binlerce menfi şarta, ışık hızıyla hesap edilen mesafelere, kozmik anaforlar ve manyetik fırtınalara, ultroviyole ışın bombardımanlarına rağmen; dünyamıza geliyor, bir köteye konuyor... Mağmalarla ve çevre şartlarıyla mücadele edip yaşama kavgası veriyor...Sabırla, müsbet şartların oluşmasını bekliyor... Sonra stoplazma meydana geliyor... Hücre teşekkül ediyor... Parçalanıyor, ikinci hücre, üçüncü hücre, dördüncü hücre ve basit canlılar... Ardından daha mükemmelleri ve insan... O hayat cürsümesinin başka bir kürede meydana gelebileceğini kabul etsek bile burada karşımıza çıkan zorluklar orada karşımıza çıkmayacak mı? Dünya gibi, canlıların yaşamasına en müsait ortamda bile meydana gelemeyen bir protoplazmayı, yaşamaya elverişsiz olduğunu bildiğimiz o gezegenlerde nasıl meydana getireceksiniz? Uzaklara gitmeyin. Buyrun, aynı elementleri, aynı maddeleri alın. En basit bir hücrenin terkibini yapmaya çalışın. Mahiyetini bildiğinizi, terkibini bildiğinizi iddia ettiğiniz, basit bir canlı olan tek hücreli amipe hayatiyet veriniz. Ama, hiçbir şeye ve hiçbir hücreye hayatiyet veremezsiniz, veremeyeceksiniz de... İşte bu nazariyenin de kıymeti; beşikteki bebelere bile anlatamayacağınız bir safsata. alıntı |
||
|
||
dostoyevski .. bu konuda tek oterıter,allahın varlığındaki sözleri mutlak gerçek değilmi ? oyleya o bu konuda oterite kişin Allah'ın varlığı hakkında fikir yürütmesi için otoriter olması gerekmez.. Herkes bu konuda fikir yürütebilir ve herkesin fikri en az diğeri kadar önemlidir... |
||