SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Komünizm

Konu: TKP-Yurtsever Cephe

Sayfa: [ 1 ]

03.08.2007 13:13:00
Konuyu yurtseverliğe çekmek gerekirse Marks'ın "İşçilerin vatanı yoktur." sözü sanırım bu sorunu en kısa zamanda çözmek için yeterli olacaktır.

Fakat konu TKP'den başlamış.TKP nin son dönemdeki icraatlarına bakarsak düzenin resmi komünist partisi gibi hareket ettiğini ve burjuvazinin sloganlarının ulaşamadığı alanlarda TKP'nin taşıyıcı rol oynadığını görürüz.Özellikle yurtseverlik burjuvazinin milliyetçi söylemlerinin sol söylemler ardına iliştirilmiş halidir.Milliyetçilikle arasında herhangi bir ayrım yoktur.TKP'nin yurtsever söylemi çok iyi taşıdığı söylenebilir.Öyleki İncirliğe Türk bayrağıyla giderler, bayraklarının renklerini ikinci enternasyonelin sarı ve kırmızısından kırmızı beyaza çevirirler, Talat Paşa'yı savunurlar, düzenin Kürtlerin üzerine yıkmaya çalıştığı (çok şaibeli bir durum olmasına rağmen) bayrak provokasyonu sonrası bayrağa yapılan saygısızlık kabul edilemez derler, ordunun Kuzey Irak'a girmeyi en çok dillendirdiği dönemlerde ABD'den korkmuyoruz diye ortaya çıkarlar vs....Daha sayacak çok şey var ama bu konuda daha çok yurtseverliğin geçmişini incelemek bizim için daha yararlı olacaktır.

Yurtseverliğin tarihte ilk ayrışmmalara neden olduğu dönem I. Dünya Savaşı yıllarıdır.Bu dönemde Bolşevik kanat Lenin öndderliğinde savaşta Rus çarlığının yanında savaşa katılmasını öngören Menşevizme karşı şiddetli bir ideolojik çatışmaya girdiler.Lenin devrimci yenilgecilik teziyle işçi sınıfını Rusya egemen sınıfının yanında savaşmak yerine düşman ilan edilen ülkelerin proleterleriyle birlikte ülke içindeki düşmanlara karşı savaşımı ilan etti.Rusya'nın savaştan alacağı yenilgi egemen sınıfı zayıflatacak ve sosyalist bir devrimin kapısını aralayacaktı.Nitekim tarih Lenin'in Menşevizmin yurtsever-milliyetçi çizgiye karşı verdiği mücadeleyi haklı çıkardı.Bu durum Lenin'i yeni bir Enternasyonel örgütlemeye itti.Çünkü II. Enternasyonal yurtseverliğe karşı Menşevizmin egemenliğinde ılımlı bir siyaset izlemiş ve savaşımını egemen sınıfının yanına düşürmüştür.



Bu alıntı TKP'nin bugünkü durumunu çok iyi anlatıyor.Özellikle emperyalist basamakların alt tabanlarında yer alan Türkiye gibi ülkelerde 3. dünya milliyetçiliğinin yükselmesi ve emperyalist ülkelere karşı gelişen şoven dalga TKP gibi partilerin yurtseverliğe Marksist kılıflar giydirerek emekçi kesimler üzerinde bir etki yaratmasına neden oluyor.Özellikle özelleştirmeler karşısında devletleştirmeye ve buna bağlı olarak devlet kapitalizminin güçlendirilmeye çalışılmasını hedef belirleyen TKP gibi ulusalcı yapılanmalar bunun karşısında duran her türlü engele karşı düzenin silahlarıyla saldırmaktadırlar.Özellikle son dönemde liberal AKP iktidarına karşı TKP'nin orduyla aynı saflara yerleşmesine şaşırmamalı.Gerek Kürt hareketinin yükselen durumuna karşı açılan yurtsever bayrak, gerekse ulusal niteliği sarsacak liberalleşme ve piyasalaşma TKP'yi ordunun ve Kemalist kastın sözcüsü durumuna getirmiştir.Bunun amacını anlamak için müneccim olamaya gerek olmasa...Emekçi sınıfların hareketini durdurmak için her zaman onların dilinden bir silaha gereksinim vardır.TKP'de düzenin bugünkü silahıdır.

Tabiki TKP'nin ideolojik hattını belirleyen asıl etkinin Stalinizmin anti-Marksist ideolojik hattı ve tek ülkede sosyalizm safsatalarının olduğunu belirtmek gerek.Özellikle Mustafa Suphilerin katledilemsinden sonra, tüm dünyada başlayan cadı avı komünis partileri Stalin'in birer uydusu haline getirmiştir.Bunun bedelide her ülkede Mustafa Suphilerde olduğu gibi Bolşevizmin öncülerinin katledilmesi olmuştur ve bu durum dünyada bir çok devrimin satılmasına neden olmuştur.

KARGA 03.08.2007 21:02:24
Sivana_simyacı,

Yazın günümüz TKP'sinin Mustafa Suphi'nin TKP'sinin devamı olduğu gibi bir intiba bırakıyor. Halbuki günümüzdeki TKP hiçbir şekilde Mustafa Suphi'nin TKP'siyle alakası yoktur; ne tarihsel, ne örgütsel ne de ideolojik. Kendilerini eski TKP'yle bağdaştıma çabaları mirasyedilikten başka birşey değil ve utanç vericidir...
Bi saniye ya ben yanlış başlığın altına yazmışım bunu laugh

04.08.2007 08:54:28
Yurtseverliğin işbirlikçiliğin karşısında durduğu kesindir. Ancak bunun bir dar sol yorumu var.

Kürt siyasi çevrelerinin solla bir tür ilişkisi olmuş şimdiyse Amerikancı kesimlerini bir kenara bırakırsak, Türkiye’nin yüzünün bir emperyalist entegrasyon süreci içinde sola döneceğine yatırım yapanların kastı kural olarak Avrupa Birliği’dir.

Böyle bir tahayyülü olanların her durumda fiilen işbirlikçi olduklarını düşünmek yanlış, hele bir politik projeksiyonun ardında ille akçalı ilişki aramak sağlıksız olacaktır. İşbirlikçi kapsamının sivil toplum kredileriyle sendika fonlarının peşinde dolaşmayı ilericilik diye yutturan tüccarlarla sınırlanması daha doğrudur. O halde yurtseverliğin, çoğu sol siyasetin müflislerinden derlenmiş bu toplulukla özdeşleştirilmesine itibar edilmemelidir. Gerçekten değmez…

Ancak dar sol yorumun sorunu daha büyüktür. Buradan yurtseverlik-işbirlikçilik ikileminin sol içi bir mesele olduğu sonucu kolaylıkla çıkarılacaktır. Sol içi bir meselenin günümüz Türkiye’sinde memleket sathında önemli olarak algılanması, toplumsal değer taşıması mümkün müdür?

Yurtseverliğin daha geniş bir işbirlikçiliği tarif etmesi halinde ise kapsanan kesim bu çok kalabalık ülke içinde yine bir azınlık olarak kalsa da, işbirlikçilik bu kesimin yalnızca sıfatlarından biri haline gelir. Zira belirli bir mülk sahipleri sınıfı düpedüz ve alenen geleceğini yabancı tekellerin acenteliğinde görmektedir. Her lafa kâr diye başlayıp bitirmesi bir tercih değil sınıfsal tanım olan insanları, bu kapitalistler sınıfını bir düşünün: 2001 krizi sonrasında Türkiye’de bankacılık sisteminin ne denli zayıf olduğunu anlatmak ve acenteleşmeyi meşrulaştırmak için, tüm sistemin Avrupa’nın mütevazı ülkesi İspanya’nın tek bir bankasına denk düştüğünü yazan “ekonomistler” olmuştu. Kâr üzerine kurulu bir mantığın küçük ortaklıktan daha fazla kazanacağını gördüğünde işbirlikçilikten bir an geri durmayacağı bellidir.

Bu durumda bu kesimin işbirlikçiliği bir sonuç, bir sıfat olmaktadır. Aslolan ise, burjuvalıktır!

Türkiye’de işbirlikçiliğin sınıf karakteriyle bitişik esas türünü değil ama yabancı hayranlığı türünden sonuçlarına kızan, bu nedenle de yabancı düşmanlığından, linççilikten öteye geçmeyen milliyetçiler var. Bunların gelişmesinden rahatsızlık duyanlar arasında, milliyetçilik gibi popüler bir ideolojinin karşısına karakteri itibariyle elitist bir kozmopolitizmle çıkmanın ters tepeceğini anlayanlar çoğalacaktır.

Milliyetçiliğin istismar ettiği “ülkeye sahip çıkma” güdüsünü bir kenara bırakıp tehlikeyi “dünya vatandaşlığı” duygusu ile göğüsleyebilmek mümkün değildir. Buna gerçekten inananların saflığını ve gerçek dünyadan kopukluğunu geçelim… Sorunu algılayan kesimlerin yurtseverliği yardıma çağırmaları beklenir bir sonuçtur. Burada Tayyip Erdoğan’ın kavram seçişinde milliyetçiliği vatanseverlikle dengelemeye çalışan bir dil arayışında olduğunu hatırlatayım; ama burada kastettiğim daha samimi çevreler…

Peki bunlardan hareketle, yurtseverliğin milliyetçilik karşıtlığı olarak tanımlanması doğru mudur?

İyi de o zaman milliyetçiliği sabah akşam eleştiren sağlı sollu liberal işbirlikçiler ne olacaktır?

Milliyetçilik alanının kendi içinde ise karşımıza iki sorun daha çıkar. Birincisi milliyetçi örgütlenme bugün solun örgütlülüğüyle karşılaştırıldığında çok ciddi boyutlara ulaşmakla birlikte, yine bu koskoca memlekette abartılmaya gelmeyecek niteliktedir. Ortada bir halk, kitle hareketi değil, devlet-mafya-lumpen ekseni var. Yurtseverliğin tehlikeyi hafife almaması, ama “bunlar için gerçekten değmez” diyen bir vakarı da temsil etmesi gerekir.

Daha önemlisi, yurtseverliğin anti-faşizme indirgenmesidir. 1970’lerde solun başına bu geldiğinde, sol bir gelecek tasavvuru olmaktan uzaklaşmış, korunma mevzilerine çekilmişti. Solu bir gelecek tasavvuru olarak algılamayan toplum faşizmin asıl heybetlisine, devlet eliyle gelenine razı değil çağrıcı olmuştur!

İkinci sorun ise, ideolojik ve politik süreçlerin pasif unsuru konumunda oldukları için en popüler ve en demagojik çağrının etkisine en kolay giren milyonlarca kent ve kır emekçisinin durumudur.

Bu kitleyi, kendisini faşizme açılan milliyetçiliğin “öznesi” olarak hissettirecek her kutuplaşma yanlıştır. Yurtseverliğin anti-milliyetçiliğe indirgenmesi, milliyetçi şartlanmalarla kuşatılmış emekçilere hitap gücünü zayıflatır.

Oysa bu kesimlere milliyetçiliğin teşhiri için götürülebilecek o kadar çok argüman var ki… Milliyetçiliğin kullanıldığı dış ve iç savaş hazırlıklarına karşı yapılması gereken de budur.

Yurtseverlik milliyetçiliğe karşıdır, ancak milliyetçilik halk kitlelerinin değil, ondan çıkarı olanların sıfatı olarak yorumlanmadığı, bu yönüyle kitleler nezdinde deşifre edilmediği takdirde mücadele baştan kaybedilmiş demektir.

O halde bizim karşı çıktığımız milliyetçilik, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda ülkede türlü kötülük tezgahlayanların bir sıfatıdır. Burada da sınıfsallık tekrar devreye girmektedir.

Türkiye’nin sömürü düzeninin haritası birkaç eklemeyle aşağı yukarı budur. Yurtseverlik düzenin şu veya bu sıfatının değil, tamamının alternatifidir.



Sayfa: [ 1 ]