|
||
Aciklama Ulu önderimizin kendisine değil, tanrılığına muhaliftim. Tanrılığına muhalif olmakla kendisine muhalif olmak arasında çok büyük fark vardır. Tanrılığına muhalif olma, onu bu çağda maskara olmaktan kurtarmaktır. İleriyi gören bir lider, kısa vadeli bir tanrılığı, uzun vadeli bir ölümsüzlüğe tercih etmez. Ama bütün diktatörlerin özelliği, ileriyi görmemeleridir. Diktatörlere göre herşey onlarla başlar, onlarla biter. Bunun için sağ oldukları ve iktidarda kaldıkları süre içinde halk tarafindan yüceltilmek isterler. Öldükleri veya pislikleri açığa çıktığı zaman, çıkarıldıkları yüceliklerden kafa üstü bok çukuruna atılırlar. Bütün diktatörler bu akibeti bildikleri için, yaşarken yüceltilmeye, dünyanın bütün nimetlerinden faydalanmayı, güçlerinin yetebileceği kadar herşeyi, herkesi egemenliği altına almayı tercih ederler. Öldükten sonra bok çukuruna heykelleriyle birlikte gömülmeleri, onlar açısından fazla önem arz etmez. Bütün diktatörlerin yaşamlarını ve sonlarını gözlerinizin önünden geçirin bu sonucu görürsünüz. Bu kitabı yazarak Abdullah Öcalan’ın şahsında gelmiş geçmiş ya da gelecek olan diktatörleri, onların zalimliklerini ve dalkavukların oynadığı rolü göz önüne sermeyi insani görevim olarak sayıyorum. Elinizdeki kitabın son bölümü hariç, tümü Lübnan`da yazıldı. Kaldığım Eşrefiye Otelinin 206 nolu odasında Kürdistan’ın bağımsızlığı için savaşan yiğit gerillalara, halkıma, ülkemin ve Türkiye’nin aydınlarına ve tarihe yüksek sesle haykırdım. Kitabı kısa bir süre içinde yazdım, el yazım okunaklı olmadığından, 22 gün misafir olarak kaldığım Maroni Kilisesinde yeniden temize çektim, son bölümünü Almanya`da bitirdim. Eşimle birlikte daktiloya çekme işi uzun sürdüğünden, bizi hayli yordu. Eşimin bana anlattıkları, başka bir kitabın konusunu teşkil edeceğinden, kitabı yeniden kaleme almayı gerekli görmedim. Bar Elias`tan kaçışım, Avrupa’da yaşayan Kürtler arasında tartışma konusu olmuş, pek çok yurtsever, bu durum karşısında tepkisini dile getirerek görevini bırakmış, bu insanlar tehtidle, baskıyla, şantajla susturulmaya çalışılmış, pek çok yerde yurtseverler dövülmüş, bazıları tecrit edilmişti. Benim "Bölgecilik, Zazacılık" yaptığım ileri sürülmüş, Serxwebun Gazetesinde Diyarbakır Cezaevinin itirafçısı Servan kod adlı Hasan Deniz`in kaleme aldığı bir yazı, Rıza Altun imzasıyla yayınlanmış, yazıda ben hiçleştirilmiş, ulu önderimiz ise herşeyleştirilmişti. Ulu önderimiz sadece partinin değil, halkın bütün olanaklarına el koymasına rağmen, beni parti olanaklarına konmakla suçlamıştı. Oysa gözaltından firar ettiğimde, yalnızca 50 Mark`ım vardı ve bunun dışında Dünya’nın hiç bir yerinde bir kuruşluk sermayem yoktu. Mustafa Karasu imzasıyla Berxwedan Gazetesinde yayınlanan bir yazıda, benim hiç kimse ile uyuşmadığım; cezaevinde bile geçimsiz olduğum anlatılıyordu. Oysa Mustafa Karasu, Ceyhan cezaevinde verdiği özeleştiride: "Ben D.Bakır Cezaevinde Mehmet Sener’in, Urfa ve Ceyhan Cezaevinde ise Selim’ in düşünceleri doğrultusunda hareket ettim" demişti. Simdi ise aynı Mustafa Karasu beni karalamak ve gözden düşürmek için kendisine verilen talimatlara uyduğunu gösteriyor. Bu konuda veya yazdığı yazıdan dolayı kendisine kırgın değilim. Çünkü bende daha önce kendisi gibi yapmış, yok edilmesi gerekenler aleyhine yazılar kaleme alarak ulu önderimizi övmüştüm. Mustafa benim gözümde iki yıl önceki Selim gibidir. Giderek gerçekleri görmeye başlayan Selim! Mustafa’ya göre PKK diye bir örgüt vardır ve eleştirilerinde kişi haklı da olsa ; militanın görevi örgütü savunmaktır. Bu mantıkla hareket eden Mustafa, gerçekleri gören ve Apo’ya karşı tavır alan eşime, iki ayrı konuşmasında: "İkimize çok görevler düşüyor, Selim aleyhinde çok sayıda toplantılar düzenlenecek, ikimiz bu toplantılarda konuşacağız,"demişti. Eşim "Ben Selim’in tasfiyeci ve ajan olduğuna inanmıyorum. Eskiden PKK`de yoldaşlık ilişkileri vardı, yoldaşlar birbirlerini düşürmüyor, yüceltiyorlardı. Simdi yoldaşlık ilişkilerinin yerini, feodal komploculuk almış. Bu yüzden toplantılara katılmıyacağım" demişti. Eşime: "Sen bir kişinin peşinden gidiyorsun" diyerek, onu eleştirmişti. Eşim bu eleştiriye karşılık verdiğinde, "Burayı terk edeceksin, Hollanda’da bir evde bizim denetimimiz altında kalacaksın veya Sam’a gideceksin, hangi kötü rolü üstlenmişsin?" tehdidine maruz kalmıştı. Mustafa, kendisinin bir kişinin peşine takıldığının henüz bilincine varamamıştı. Eşim de uzun süreden beri bir kişinin peşine takılmıştı. Bu kişinin kendi ardında bıraktığı ölüleri, hain damgalıları görünce, böyle bir kişinin peşinden gitmenin doğru olmadığını nihayet anlamıştı. Mustafa`nın eşime söylediği ibretlik bir söz, ona er geç gerçekleri gösterecektir; "Selim, Galile olmak istiyor" sözü ile içinde yaşadığı dünyanın, katolik dünyası gibi gerici, mantıksız, insanlık dışı bir gezegen olduğunu da anlatıyordu. Mustafa! Bir yerde bilimden, insanlıktan, sevgiden uzak; düşünmeyi, hayal etmeyi, insan olmayı, doğruları söylemeyi yasaklayan bir sistem varsa, orada Galile olmak bir onurdur. Tarih eğer bu görevi benim sırtıma yüklemişşe, Galile olmaktan onur duyarım. Ama sen ve bütün arkadaşlarım, bilincinde olduğunuz suçların utancını tarih boyunca sırtınızda taşıyacaksınız. Karşı karşıya olduğumuz durum, Galile’nin karşı karşıya olduğu duruma benziyor. Galile gibi gerçekleri izah edeceğim, söylediklerimden asla geri dönmeyeceğim ve itirafçı olmayacağım. Berxwedan Gazetesinde kardeşimin imzasıyla yazılan yazı bir sahtekarlık örneğidir. Kardeşi kardeşe vurdurtmak isteyen sömürgeci puştluğun ta kendisidir. O yazıyı kaleme alan kişinin, kendisini bir tas çorbaya satacak yapıya sahip olduğunu biliyorum; onu çok iyi tanıyorum. Benim kardeşim, halkımın davasına inanmış ve bunun için dağda savaşıyor, onun kardeşi Osman Öcalan ise Irak`ta göbek büyütüyor. Kardeşimin imzasıyla başkasına beni karalayan yazılar yazdırtmak, diktatörlüğün adiliğinin göstergesidir. Kardeşimin ağzından "Gelsin, adalete sığınsın" çağrısı yapmak, utanç verici bir durumdur. Doğruluk, hak, adalet nerede demezler mi adama? Zaten görüşlerimi ve düşüncelerimi özgürce anlatabileceğim bir mekanizma veya kurum olsaydı, hiç kuşkusuz kaçmazdım. Ulu önderimiz Abdullah`ın yüce mahkemeleri ve soruşturmalarında sadece "itiraf" yapılır. Ve ben itirafçılardan nefret ederim. Aleyhimde yürütülen yazılı ve sözlü propoganda da "Selim bir hiçtir, önderlik herşeydir" deniliyor. Kafası çalışan her insan, böyle bir propogandanın içindeki gerçekleri kolaylıkla görebilir. Bu kitap, ‘hiçbir şey olmayanlarla’ kendini her şeyin yerine koyan birinin öyküsünü anlatıyor. Avrupa’ya geldiğimde pek çok kişi ile telefon aracılığıyla görüştüm. Büyük bir çoğunluk "Bir şey yazma, biz durumu biliyoruz, şimdi yazarsan düşman kullanır" diyordu. Bir yakınımla telefonla yaptığım bir konuşmamda "Demokrasi yoktur" sözlerime tepkisi, " Demokratik bir ortamın olduğunu biliyorum" şeklinde idi. Anlattıklarımdan hemen sonra "Kimseye bir şey söyleme, öldürürler" demesi ise, "Demokratik bir ortamın nasıl bir ortam olduğunu" daha iyi anlatıyordu. Aydınların bazıları kendi çıkarlarından, bazıları korkudan, bazıları da karşı karşıya olduğumuz vehametin ayrıntılarını bilmediğinden sessiz kalmamı öneriyorlardı. Aydınlarımızı dinleyince 1920`lerden sonra Türk aydınlarının neden, niçin ve nasıl dalkavuklaştıklarını daha iyi anladım. Neticede kitabı yayınlamaya karar verdim. Türkiye hükümeti ve Türkiye basınının kitabı kullanacağını biliyordum. Nasıl yapayım da, kullanmasın diye çok düşündüm ama bir çözüm bulamadığım için yayınlamaya karar verdim. Bana göre yayınlamak bir çözümdür. Çünkü ulu önderimiz Abdullah, hiç bir düşmanın uygulamadığı yöntemleri kürt halkının evlatlarına karşı uyguluyor; onun bu yöntemlerini anlatanları, kendisini eleştirenleri ajanlıkla suçluyor, "Bunların söyledikleri düşmanın söyledikleridir" deyip yüzünü maskeliyor; bu maske ile başka iğrençlikler yapıyor. Okuyucunun bu oyunu kavramasını ve maskeyı düşürmesini istiyorum. Ben bu kitapta yaşadıklarımı ve tanık olduklarımı anlattım, duyduklarımı anlatmayı gerekli görmedim. Onun yaptıklarını anlattım. Düşman kullanacaksa, onun yaptıklarını kullanacaktır. Eğer bu işin bir suçlusu varsa, o ben değilim. Hayatım tehlikedeyken bana yardımcı olan Kızıl Haç Lübnan Komitesi Sekreteri Pascal Kuttat`a, komite üyesi bayan Veronika ve Maria Le Kohli`ye, komitede çalışanlarına, Faysal, Maria Rose, Christin, Hüseyin, Hadi ve Muhsin`e, Birleşmiş Milletler Lübnan temsilcisi Salvatore Lombardo`ya, Avukatım Monika ve Maroni Kilisesi Papazı Permisel`e, Uluslar arası PEN, Alman PEN´ine, Alman Gazeteciler Sendikasına, Uluslar arası Af Örgütü yetkililerine, Helmut Oberdiek, Hans Koschnick ve adlarını yazmadığım iyi insanlara teşekkür ederim |
||
|
||
| gara gara gözleri vardı aponun ... büyük burun delikleri,sosyalist ama faşist yani şey nasyonal sosyalist fikirleri mi ,desem,yok bakış açısına göre değişir...yok ama eziliyordu halkı,turgut özal ezilmişti koca ülkeyi idare ederken yorulmuştu,ismet inönü de yorulmuştu bir kürt olarak ülkeyi kurma safhasında,evet apo süper bir kurtarıcı ve lider,apo bir deha ,ayakta alkışlıyoruz,en sevdiğim kişi...
|
||
|
||
SaygISIZLIK istemeyene bak.fasist duygulari KABARDI sana ne ki bu basLIKTAN ZIPLADIN?.DUYGULARINI KONTROL EDEMEZSIN NEDENi ise sen fasistsin.Turgut özal öldürüldü bu arada. :unlem:
|
||
|
||
eğer öldürüldüyse ki yok öle bişi ama senin belgelerin vardır semra özal ve turgut özalın kardeşleri neden öldürülmedi ,onların başı kel miydi?yani şeyden soruyorum devlet isteseydi öldüremez miydi diye ?
|
||
|
||
bu tezimi buldun yani iste kafa bu kadar.bunu mahallenin cocuklarina sor sana tez cIKARSINLAR Hadi eyvallah |
||
|
||
mahallede kürt faşisti var mı araştırmak lazım ,neyse buluruz elbet ,hadi salıcakla
|
||
|
||
sende bir türt faşisti olarak sor iste
|
||
|
||
| karşımda atatürkün ölüm günü saçma sapan şeyler yazan bir saygısız kişi olursa ,yurdumu bölmeye çalışanları gönülden detskleyen bir saçmalık abidesi olursa evet ben de en ala Türk faşistiyim hadi eyvallah... | ||
|
||
komik ![]() Eğer bunu alırsanız YİĞİT ÖZGÜR'ün de yeni karikatür kitabı çıkmış O da benden
|
||
|
||
| iki kutup var işte.. tam burada.. kürtçü türkçü... her türkün; ben türküm ama türkçü değilim.. her kürdün de; ben kürdüm ama kürtçü değilim... andını içmesi LAZIM....!!! |
||
|
||
Herkesin Doğru olana oynaması gerekir
|
||
|
||
herkes doğru olanı yaparsa doğru falan kalmaz ortada
|
||
|
||
| Evet, haklısın... Doğruluk görecelidir... o göreceyi kaldırmak ise büyük kişiliklere düler
|
||
|
||
| ben ona da razıyım aslında.. büyük kişi.. herkes türk olsun be Umay'cım.. tamamdır o zaman.. yine aynı kapıya çıkarız seninle.. hiçbir milliyete sahip olmamakla herkesin türk olması farksızdır.. eğer çaban buysa tabii.. |
||
|
||
Alıntı iki kutup var işte.. tam burada.. Osmanlının yaptığının benzerini biz de yapalım.kürtçü türkçü... her türkün; ben türküm ama türkçü değilim.. her kürdün de; ben kürdüm ama kürtçü değilim... andını içmesi LAZIM....!!! Kürt - Türk yoktur. Türkiyeli vardır.. |
||