SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Dış Politika

Konu: 2007 Genel Seçimlerine Yabancıların Bakışı

Sayfa: 1 [ 2 ]

sina 26.07.2007 02:48:51
islamın politikası dıye hıc bır durakda nefes almadım ıslam benım ıcın ınanc boyutunda bıreysel yasaıdıgım hayatıma yon veren secımımdır ve bu ogretıler sılsılesınde teror lafzını yakıstırmaıdıgım kutsallıklarımdandır hasassıyetım bu noktadır ve konunun dısına da cıkmamak sartıyla dıkkat cekme gereksınımını hıssetmısımdır ve dıle getırmısımdır bu ulkede anarsıt yokken anarsıt teror eylemlerı soylemıne sımdı nasıl yakınırsak yıllar sonra da ıslami teror soylemıne oyle yakınırız ve adıma boyle bır keske yasamak ıstemem.

ekin 26.07.2007 08:35:43
Alıntı
gördüğünüz gibi türkiye londra'dan daha iyi görünüyor sayın ekin.

afedersin ama höst... londra'nın zerre mikindeyse chp'nin kaygıları benim adım da ekin değil..
seçimi 46 oranla almaları kaygıların yersiz olduğu sonucunu çıkarmaz.

tayyip'teki ordu dürtülü değişimi de takip ediyorum.. önce dini de araç olarak gösterdi, sonra milletvekillerinde eleme yaptı, şimdi de alt-üst kimlik lafını etmeden "kürt sorununu siyasallaştırmamak" gerek diyor; daha dün mazbatasını alırkene.. hadi hayırlısı...


yazılara dönecem sonra, alakana teşekkür ederim şimdiden torq afro

torq 28.07.2007 03:05:35
Demokratikleşme sancılı geçecek Maureen Freely (24 Temmuz 2007)




Manşetlere bakılırsa Türkiye geçen haftaki seçimlerde ruhunu arıyordu. Hangisini seçecekti acaba, İslam'ı mı laikliği mi? Ama asıl yarış hiçbir zaman bu değildi. Asıl konu demokrasiydi; Türk seçmenleri başından bu yana ordunun uyguladığı laik sistemi yeniden onaylayacak mıydı, yoksa halkın kendini yönetmesinin vaktinin geldiğini mi gösterecekti? Pazar günkü mesajları ikinci yöndeydi; ılımlı İslamcı AKP oyların yüzde 47'siyle yeniden iktidara geldi. Bunu yapabilmiş olmaları bile demokrasi için bir zafer. Ama son söz kimin olur, hiç belli değil.

Ordu AB'ye de karşı
O zaman Türk laikliği konusuna bakalım. 1923'te Atatürk'ün Türkiye'yi İslamcı köklerinden çekip çıkararak Batı tarzı bir cumhuriyet kurunca yaptığı ilk işlerden biri, tekke ve zaviyeleri kapatmaktı. Daha da ileri giderek dini 'devletleştirdi'. Bugün bile imamlar devlet memuru. Arap alfabesinin yerine Latin alfabesini getirirken amacı okuma oranını yükseltmekti, ancak birçok Türk'ün kısa süre içinde artık Kuran'ı, hatta kendisinin ve haleflerinin onaylamadığı bir tarih versiyonunu okuyamayacağını biliyordu.
Bu epey çarpıcı bir başarıydı. Aynı şeyi demokratik yollarla yapması pek mümkün olmazdı. Nitekim generaller ve onlara güvenen laikler de uzun süredir bunu söylüyor. Türkiye'nin demokrasisi genç diyorlar. Gözetilmezse eski günlere döner diyorlar. Ordu, demokrasiyi gerçek rotasında tutabilmek için son 50 yılda üç kez darbe yaptı. 10 yıl önce başarıyla kansız bir müdahale düzenledi, buna sonradan 'postmodern darbe' adı verildi. Birkaç ay önce de bir 'e-darbe' yaparak, internet sitesine AKP'nin devleti İslamlaştırmayı sürdürmesi halinde müdahale edeceği uyarısında bulunan bir 'basın bildirisi' koydu.

O zamanki büyük kavga cumhurbaşkanlığı üzerineydi. Başbakanın adayı, eskiden daha az ılımlı bir İslamcı olan ve karısı türban takan Abdullah Gül'dü. Fakat Gül dışişleri bakanı olarak Türkiye'yi Avrupa'ya doğru taşımıştı. Gül, AB üyeliği projesini devam ettirmek için sıkı çalıştı ve Avrupalı meslektaşlarının saygısını kazandı.Ordudan bazıları bunu meşum bir planın ilk aşaması olarak görüyor. Gizli köktendinci AKP Türkiye'yi Avrupa'ya sokarak ordunun gücünü elinden alacak ve İslamcı bir karşı darbe için kendi önünü açacak. Ama AKP'nin böyle bir hedefi olduğuna veya ezici çoğunluğun dinle devletin ayrılmasını desteklediği Türkiye'nin böyle bir projeyi onaylayacağına dair kanıt yok. Ama ordu yeniden seçilen hükümetin kolunu kanadını kırıp bastırmak isteyecek ve hatta kimilerinin korkusu şu ki, o da işe yaramazsa bir mazeret bulup devirecek. Böylece ülkeyi sadece İslamdan değil Avrupa'dan da 'kurtaracak'.Ordunun tam teşekküllü bir darbe sahneye koyamayacağını söyleyenler var. Irak işgaline destek vermeyi reddettiği için her zamanki sponsoru ABD'ye de sırtını dayayamaz. Çoğu duyulmasa da bizzat ordu içinde güç savaşları var. Ve ordu önceden bir rıza oluşturmaksızın harekete geçmeye gönülsüz.

Bu rızayı oluşturmuş da görünüyordu. Medya 2005'ten bu yana hain ilan ettiklerine karşı bir nefret kampanyası yürüttü. Kürt meselesini yeniden alevlendirmesinin yanı sıra, 100'den fazla gazeteci, yazar, yayıncı, akademisyen ve eylemciye Türklüğe hakaretten dava açan aşırı milliyetçi avukatları övdüler. Halkı bu hainlerin kendi kariyerleri için ülkeyi Avrupa'ya sattığına inandırdılar. Medyanın hedeflerinin pek azı İslamcılardı. Bu arada ülkedeki belediye başkanları kim daha vatansever diye birbiriyle yarış halinde. İstanbul'da o kadar çok bayrak var ki gökyüzünü zar zor görüyorsunuz.

CHP'nin milliyetçiliği sıktı

Ama Türkiye'de hiçbir şey uzun süre asude kalmıyor. Ekonomi patlama yaptı. AKP'nin beş yıllık iktidarında istikrarlı büyüme yaşandı. AKP böylece laik iş dünyasının da takdirini kazandı. Atatürk'ün eski partisi CHP'nin milliyetçi söyleminden sıtkı sıyrılan ve aşırı milliyetçi MHP'nin yükselişinden de rahatsız olan laiklerden oluşan liberal aydınlardan çoğu AKP'ye oy verdi.Tabanda İslam ve laikliğin tıpkı Türkiye ve Avrupa'nın yapabileceği gibi, verimli bir biçimde birlikte yaşayabileceğine dair bol bol kanıt var. Keza Türkler ve Kürtler açısından da aynı şey söz konusu. Ancak böylesine güçlü ve değişimin önünü kesmeye kararlı bir orduyla işleri kolay olmayacak. Demokratikleşme devam edecekse, sancısız olması biraz zor.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=228096

AKP'nin tarihi bir fırsatı var

(Londra'da Arapça yayımlanan Şark ül Evsat gazetesi)

TARIK EL HUMAYD  (genel yayın yönetmeni, 24 Temmuz 2007)
Türkiye'de İslamcı AKP, ilk 'akılcı' İslamcı parti olur mu? Erdoğan liderliğindeki AKP'nin, Atatürk'ün laik Türkiye Cumhuriyeti'ndeki ezici seçim zaferi sonrasında bu soru geliyor akıllara. AKP aldığı oy oranıyla, Türkiye'yi tek başına yönetme hakkını elde etti. Dolayısıyla, Türk ordusunun pusuda bekleyecek olmasına rağmen parti, seçmenlerinin oyları sayesinde devlet kurumlarında bir 'darbe' yapabilir. Acaba orduya müdahale bahanesi vermeyip akılcı mı davranacaklar, yoksa seçim zaferi yenilgi anlamına mı gelecek?

Hamas gibi davranmamalı
İslamcı AKP, ezici zaferini kullanarak orduyu müdahaleye sevk edecek bir biçimde değişikliklere giderse, Ortadoğu'daki çoğu İslamcı partiyle arasında hiçbir fark kalmayacak. İslamcı partilerin çoğu iktidara gelir gelmez 'oyun'un sona erdiğini ilan edip, 'Çözüm İslam, hüküm Allah'ın ve biz de onun adamlarıyız' dediler. Oslo Anlaşmaları'nın ürünü olan seçim sandıklarıyla iktidara gelen Hamas konusunda yaşanan buydu: Hamas seçimi kazandıktan sonra uluslararası anlaşmaları reddetti, demokratik oyunun kurallarını değiştirdi, Gazze'yi silah ve fetvayla yönetti. Yaşananlar, Hamas'ın aslında Gazze'deki darbe sonrasında değil de, seçimleri kazandığında yenildiğini gösteriyor.

AKP de Hamas gibi davranırsa kesinlikle kaybedecek ve bütün İslamcı partilerin başarısız imajını derinleştirecek. Fakat Erdoğan'ın partisi rasyonel bir görüntü çizer, vatandaşın refahıyla Türkiye'nin çıkarlarına önem verip anayasaya saygı gösterir ve herkese adil davranırsa, bölgede İslamcı partiler ve demokrasi açısından yeni bir dönem başlayacak. Bu, Batı için bile önemli bir dönüm noktası; zira Batı, siyasi olgunluk gösterip göstermediğini görmek için İslamcı AKP'nin tavırlarını izleyecek.

İstikrar her şeyden önemli
Bölgenin göbeğinde bulunan Türkiye, Avrupa'ya katılmak istiyor ve bunun bazı şartları var. Türkiye aynı zamanda, bölgemizde de ekonomik açıdan en önemli etki merkezlerinden biri olmak istiyor. Tüm bunlar da her şeyden önce istikrar gerektiriyor.İsrail'le sıcak ilişkileri bulunan Türkiye'nin, ekonomik çıkarlarına rağmen İran'a ve Irak'a yönelik endişeleri de var. Tüm bunlar AKP'yi, bir fırtınayla karşı karşıya getiriyor; bu aynı zamanda İslamcı partiler için de tarihi bir an. Acaba AKP akılcı bir siyaset izleyecek, İslamcı partilerin sloganlardan uzakta siyasi çalışıp devleti yönetme gücü olduğunu gösterebilecek mi, yoksa İslamcı partilerin olgunlaşmadığına dair imajı derinleştirecek mi?

Bir başka önemli soru daha var; Acaba, AKP devlet idaresinde sorumluluk ortaya koyup, laiklik konusunda bilinçli davranacağını kanıtlasa bile, Türk ordusu kendisine fırsat verecek mi? Yoksa ordu iktidarı devirecek ve Türk demokrasisi 'eksik' mi kalacak?

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=228094
Seçim orduya karşı halk oylamasıydı



Wolfgang Günter Lerch (23 Temmuz 2007)

Türk seçmenler Başbakan Erdoğan ve iktidardaki AKP'nin, 2002'den bu yana iyi iş çıkardığını onayladı. Erdoğan artık yoluna, yani Avrupa yönündeki siyasi ve ekonomik açılımlarına arkasında daha sağlam bir çoğunlukla devam edebilir.Böylece Türkiye'de laik ve dinci kampların kutuplaşmasını yatıştırma şansı da artıyor, zira Erdoğan seçim sonrasında laik anayasanın kurallarına doğal olarak uyacağını açıkladı.

Önümüzdeki yıllar da geçen yıllardaki başarılara sahne olursa, Erdoğan'ın İslamcı muhafazakâr partisinden duyulan hoşnutsuzluk kısmen eriyebilir. Erdoğan'ın yüksek oy oranıyla aldığı zafer, AKP'nin önünü kesmek için ciddi çaba harcayan orduya karşı da bir halkoylamasıydı. Ordu bu çabayı en son, Erdoğan'ın Dışişleri Bakanı Gül'ü cumhurbaşkanı adayı gösterme denemesinde ortaya koydu. Erdoğan şimdi, zaferine rağmen muhtemelen muhalefetle uzlaşarak bir aday belirleyecek.

Ancak çoğu nüfusun Kürt kesiminden gelen bağımsız adayların desteğini kazanmak ümidiyle, tekrar Gül'ü veya başka bir adamını aday gösterme ihtimalini de göz ardı etmemeli. Fakat CHP ve MHP engelleme çabasını sürdürecek. Muhalefet, AKP'nin ülkeyi İslamize etmeyi hedeflediğinden şüpheleniyor; ancak son beş yıl bunun için somut kanıt sunmadı. Muhalefet, son derece Avrupa düşmanı bir söylem de benimsiyor.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=228093
Erdoğan gerçek misyonunu unutmamalı

(Başyazı, 24 Temmuz 2007)

Türk seçmenlere güvenin: Ülkelerinin siyasi bölünmüşlüğünü giderecek kadar aklıselimler. Genel seçimler AKP'ye beklenenden de güçlü bir ikinci iktidar dönemi getirdi. Seçmenler orduyu da geçen bahar siyasete burnunu soktuğu için azarladı ve Müslüman dünyanın en ileri demokrasisi ve ekonomisinin süregiden modernleşmesine arka çıktı.

Seçimin, Türklerin büyük kısmının siyasi merkezde durduğunu göstermesi aynı ölçüde önemliydi. Son üç aydaki kavgaları uçlara taşıyanların bu mesajı görmezden gelmesi imkânsız. Başbakan Erdoğan'ın partisi, yüzde 46.6 oranında oy topladı. Ancak seçmen bu konuda da bilgece davranıp, İslamcı hareketten doğan AKP'ye anayasayı değiştirmesi için gereken üçte iki çoğunluğu vermedi. İki diğer parti ve Kürt vekillerden menkul bir blok da meclise girdi. Meclise daha fazla partinin girmesi, AKP'nin daha az sandalye elde etmesi ve daha güçlü bir muhalefetle karşı karşıya gelmesi anlamı taşıyor. Türk demokrasisi için gayet iyi bir durum.

Kuşağının en yetenekli oy toplayıcısı olan Erdoğan, liderlik niteliklerini hem parlatabilir hem de darmadağın edebilir. Meclisin yeni bir cumhurbaşkanı seçmesi gerekiyor. Mayıstaki oylama dev AKP karşıtı sokak protestolarına yol açmış ve Anayasa Mahkemesi'nin siyasileştirilen kararı Erdoğan'ı adayını çekip erken seçime gitmek zorunda bırakmıştı. Bu kez bir kargaşayı önlemek adına Erdoğan mayıstakinden daha geniş destek alacak bir aday belirlemek isteyebilir.

İyi niyet ve biraz şans, gelecek aylarda Türkiye'nin çok işine yarayabilir. Şu ana dek Erdoğan'dan gelen mesajlar yerindeydi. 'Uzlaşmaya hazırız. Cumhurbaşkanlığı seçimini daha fazla gerilime meydan vermeden neticelendireceğiz' dedi. Demokrasilerde halkın yarıya yakınının oyunu alan bir lider, bütün halk adına yönetmek zorundadır. Bu noktada Erdoğan'ın muzafferane bir söyleme başvurmaması gayet olumluydu. "Sevincimiz, asla bizim gibi düşünmeyenlerin üzüntüsü olmamalıdır" dedi.

Türkiye'nin siyasi bölünmesi çerçevesinde geçen bahar yaşananlar gerek 'İslamcılar' gerekse 'laikler' için ders niteliğindeydi. Laiklik yanlısı yerleşik yapı pazar günü, demokratik sürece demir yumruklu müdahalenin sıradan Türkleri öfkelendirdiğini gördü. Bilhassa ordunun seçim sonuçlarını doğru okuyabileceğini umut edelim. Generaller, halk iradesini tersine çevirme yönünde fikirlere kapılmadan önce bu darbelerin başarısız olabileceğini idrak eder belki.

Erdoğan da, zaferinin istediğini yapabileceği anlamına geldiğini sanarsa yanlış yapar. Laik gelenek güçlü ve Atatürk, ulu kurucu ata konumunu sürdürüyor. Bu mirası onarmak için, sözgelimi başörtüsü yasağının kaldırılması için, AKP hassas davranmalı, meşruiyet ve destek inşa etmeli. AKP'nin Türkiye'yi İslamileştirmeyi hedeflediğine yönelik kuşkular derin. AKP ordu tarafından devrilmenin eşiğinden döndü.
Geçen bahar laiklerden gelen karşı taarruzun ardından AKP daha uçtaki İslamcıları tasfiye etti ve merkeze yaklaştı. Bunun ödülünü de pazar günü aldı ve seçmenler partinin iş dünyasından yana ve AB'yle dost gündemine destek verdi. AKP zafer sarhoşluğuna kapılıp gerçek görevinden, yani ekonomiyi ve siyaseti liberalleştirdiği beş yıllık sicilinden saparsa yazık olur.

AB ve ABD için de taze bir başlangıç

Türkiye'nin piyasalarını ve sivil toplumunu devletin demir yumruğu karşısında daha korunaklı kılmak için hâlâ yapılması gereken çok şey var. Sözgelimi AB, üyelik sürecini güçlendirmek için ifade özgürlüğü ve polisin işkenceden arındırılmasını istiyor. Ankara Kuzey Irak'ta üslenmiş ayrılıkçı PKK'dan kaynaklı ciddi bir tehditle yüz yüze ve ABD daha faydalı yardımlar yapabilir. AKP'nin Kürt azınlığın haklarını genişletmesi, güneydoğudaki sorunun çözümünün parçası.

Refah ve özgürlük sayesinde birçok Türk'ün yüzü modern ulus bir inşa etmeye döndü ve AKP'nin başarısı bu arzuyu idrak etmesinden kaynaklanıyor. Eski Kemalist CHP'yse devletçi bir ideolojiye saplanıp kaldı, AB üyeliğine bile karşı çıkar hale geldi; neticede oyları yüzde 20'de kaldı. MHP de, Kürt karşıtı hissiyatı besleyerek meclise girdi. Kürtlerse kendi vekillerini seçerek 10 yıl önce çıkarıldıkları meclise döndü.
Seçimler AB ve ABD'ye, Ankara'yla ilişkilerinde taze başlangıç fırsatı sunuyor. Erdoğan her ne kadar sıkı bir pazarlıkçı olsa da, Türkiye'yi daha güçlü, zengin ve özgür bir ülkeye dönüştürmeyi arzuluyor. Bu, Batı'nın çıkarlarına da uygun.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=228095

torq 29.07.2007 16:02:11
Erdoğan köktenci değil(Ürdün gazetesi Düstur, 24 Temmuz 2007)

YASER EL ZEGATİR
Modern Türkiye tarihinde, iktidardaki bir parti ilk kez oy oranını artırdı. Karizmatik Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AKP, oy oranını yüzde 34'ten yüzde 47'ye yükseltti. AKP'nin Meclis'teki koltuk sayısının biraz azaldığı doğru ancak gerek sıradan vatandaşların, gerekse ordu ve uluslararası çevrelerin okuyabileceği bir gösterge var ortada: Bu seçim Türkiye'nin kimliği üzerine yapılan bir referandumdu. Türkler oylarını, İslami kimliklerine ve 'temiz el'e verdi.

Erdoğan kendisini İslamcı değil laik olarak sunuyor ancak burada bilinen anlamıyla İslamcılıktan söz etmiyoruz. Aksine, din ve kimlik bağlamındaki bir İslam bu. Zira, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü Türkiye cumhurbaşkanı seçilmekten mahrum bırakan bu tür bir İslam'dı. Başörtüsü köktenciliğin veya dindarlaşmanın adresi olabilir mi?

Bize göre Erdoğan 'köktenci' kimliğini gizlemiyor; eski gömleğini değiştirdiğini düşünüyoruz. Siyasi ve ekonomik alandaki uygulamaları bunu gösteriyor. AB üyeliğinden İbrani devleti ve ABD'yle sıcak ilişkilere, oradan da Türkiye ekonomisinin Batılı ekonomi sistemiyle bağlantısına kadar, AKP'nin uygulamalarının köktencilikle uzaktan yakından ilgisi yok. AKP, seçimlerde dindar olmayanlardan oluşan birçok kişiyi aday gösterdi. Erdoğan'ın, dindar seçmenlerine verdiği din özgürlüğünün genişletilmesi vaadi de dört yıl boyunca hayata geçirilemedi. Bununla birlikte, partinin seçim zaferi ordunun 'tırnaklarının kesilmesi' açısından epey önemli. Erdoğan bu kez, cumhurbaşkanını kendi grubundan seçebilir. Fakat bu büyük seçim başarısi Erdoğan'ın Türkiye liderliğini kesinleştirdiği anlamına da gelmiyor. Zira 'put lider'in (Atatürk) vârisleri, sabah akşam laiklik için dua etse bile Erdoğan'ı saf dışı edecektir.

Erdoğan önümüzdeki yıllarda, zekice ele alınması gereken birçok engelle mücadele edecek. Belki de en önemlisi AB üyeliği. Erdoğan'ın üyelik konusunda kararlı olup olmayacağını bilemiyoruz. Kararlılık gösterirse, daha önceden de yaptığı gibi İslami kimlikten yeni ödünler vermesi gerekecek.

Neo-conlar AKP'yi zorlayacak
Doğal olarak en önemli sorun Irak'taki patlamanın sonuçları, büyük bölgesel komşu İran'ın yükselişi ve beklenen askeri operasyonların getirecekleriyle ilgili. Daha da önemli bir sorun, Kuzey Irak'ta ABD'yle koalisyon içindeki Kürtlerin yükselişiyle ilgili.Nihayetinde, ABD'deki yeni muhafazakârların, 'yapıcı karmaşa' diye adlandırdığı bir durum da var ortada. Bu kavram bölgenin tamamına gerçek bir karmaşa dayatacak. Diğer yandan, Erdoğan'ın pek bir şey gelişme sağlayamadığı din özgürlüğü dosyası, partinin destekçilerinin önemli bir kesimini 'meşgul ediyor'.

Geçen yıllarda elde edilen ekonomik başarının büyük kısmı yabancı yatırıma endeksliydi. Dolayısıyla ekonomi, her an çökmesi mümkün olan zayıf bir yapı üzerine kurulu. Dolayısıyla bu yapıyı koruma görevi de epey zor. Tarihi bir olay yaşandı ama Türkiye yolun sonunda da değil. Çekişme sürecek. Zira diğer taraf yenilgisini kolay kabul etmeyecek. En azından şimdilik.

AKP'nin zaferi Ortadoğu için önemli bir aşama (Başyazı, 27.07.07)

Ortadoğu'da demokrasi ve ılımlı İslam hedefleri bakımından, Türkiye'de düzenlenen genel seçimler ekmek su gibi ihtiyaç duyulan bir aşama gibi görülmeli. İktidardaki AKP, dindar, liberal ve Batı yanlısı Başbakan Erdoğan'ın liderliğinde net bir zafer kazanarak sadece solcu ve milliyetçi muhaliflerine değil, orduya cevap vermiş oldu. Militan düzeyde laik ordu, siyasi sisteme müdahale tehdidinde bulunarak seçimi mecburiyet haline getirmişti; seçim sonuçları Türklerin ordunun AKP'ye karşı duyduğu korkuyu paylaşmadığını ve siyasete karışmasına karşı çıktığını gösterdi.

Türkiye Arap komşularından farklı bir ülke. Fakat AKP'nin gerek hükümette gerekse seçimde kaydettiği başarı, İslam'a dayanan siyasi partilerin demokratik bir sistem içinde yükselmekle kalmayıp sistemin güçlenmesine yardım edebileceğini gösterdi. Birçok Türk gibi ülkenin giderek büyüyen iç kesimlerinden gelen Erdoğan inançlı bir Müslüman, fakat iktidar dönemi boyunca hükümeti İslamileştirmek veya laiklerin haklarını kısıtlamak yönünde hiçbir adım atmadı. Tam tersine, kadınlara daha fazla hak verilmesi gibi liberalleştirici reformlara girişti, dış ticaret ve yatırımın sağladığı bir ekonomik patlamanın başını çekti ve Türkiye'nin AB üyeliği için bastırdı.

Türkiye meclisinin bu yıl yeni bir cumhurbaşkanı seçmesi gerekiyordu ve Erdoğan bu görevden feragat ederek muhaliflerini ve orduyu kızdırmaktan kaçınmaya çalıştı. Kendisinin yerine yetenekli dışişleri bakanı ve bir başka Batı yanlısı ılımlı Abdullah Gül'ü aday gösterdi. Ancak ordu buna tehditkâr bir mesaj yayımlayarak karşılık verdi; bu 'e-darbe'yi cumhurbaşkanlığı seçimine dair mecliste yaşanan kördüğüm izledi.

Seçim sonucu Erdoğan'ı temize çıkarsa da, başarıyı itidalli bir tavrın takip etmesi başbakan için en iyisi. Erdoğan cumhurbaşkanı adaylığında uzlaşma arayacağını açıkladı bile. Fakat Kuzey Irak'a müdahale için bastıracak olan ordu ve yeni meclis içindeki sertlik yanlılarını da dizginlemek durumunda kalacak. Türklerin hâlâ daha fazla ekonomik reforma, yabancı yatırıma ve Avrupa'yla entegrasyona ihtiyacı var; bunlar da ancak liderlerinin milliyetçi veya İslamcı politikalardan kaçınmasıyla gerçekleşir. Erdoğan bu zorlu yolda ilerleyebilirse, hem ülkesi hem de etrafındaki sorunlu bölge fayda sağlar.

Türkiye İslam dünyasına ders verdi (Başyazı, 26 Temmuz 2007)

 22 Temmuz seçimlerinde Türkiye'de iktidarda bulunan AKP'nin aldığı kesin zafer, şimdiye dek mükemmel bir sonuç olmanın tüm işaretlerini gösterdi. Büyük siyasi kavgalar, askeri müdahale tehditleri, Kuzey Irak'a girme konuşmaları, dirilen milliyetçilik ve Avrupa ve Amerika'yla ilişkilerde uğranılan hayal kırıklığı: Ek olarak katı laik bir cumhuriyette ılımlı İslamcı bir hükümet, karışıklığa, darbelere, iç çatışmaya- adını ne koyarsanız koyun- yol açabilirdi. Ancak, Türkiye tamamen demokratik, çok fazla şidddet olayının yaşanmadığı, büyük katılımın olduğu ve net bir sonuca ulaşılan bir seçim gördü.

Seçmen orduyu payladı
Bütün diğer şeylerin yanında bu, seçmenlerin AKP'nin cumhurbaşkanı adayı karşısında darbe imasında bulunan orduyu paylaması gibi görünüyor. Türkler orduya hâlâ saygı duysa da, çoğu ordunun siyasete karışmaması gerektiğini düşünüyor. Seçmenler ayrıca iyi sonuçlara ulaşan bir hükümeti ödüllendiriyor ve tutarsız ve inandırıcı olmayan politikalar sunan muhalefeti cezalandırıyor. Demokrasi tam da böyle işlemeli. Hükümet bir İslami gündemle ilgili dikkatli davranmaya devam ederse akıllıklık eder; ancak, ordunun kesinlikle müdahale gerekçesi yok. Türk seçmenlerin çoğu başörtüsü yasağının kaldırılmasını istiyor olabilir ancak laiklikten uzaklaşmaya yönelik daha radikal adımlara pek de hevesli değiller.

Peki, Müslüman dünyada demokrasinin geleceği açısından Türkiye'den bir ders çıkarılabilir mi? Evet, fakat konuya dikkatli yaklaşmak gerek. Demokrasiye giden birçok yol var ve doğru seçenek bir yerden başka yere farklılık gösteriyor. Türkiye olağanüstü bir tarihe sahip. Basitleştirirsek, demokratikleşmeye doğru izlediği inişli çıkışlı yol kabaca şöyle: Bir imparatorluk kurmak; halifeliği devralmak; bir dünya savaşında kaybeden tarafta yer almak; halifeliğin yıkılmasının ümitsizliği içine düşmek ve İslam'ı insafsızca kenara iten bir modernleştiricinin otokratik düzenine boyun eğmek; sonra yönetime gelebilecek kadar güven veren, yumuşak ve ılımlı bir İslamcı partinin ortaya çıkması için yarım yüzyıl beklemek. Kısacası, uysallaşmış bir versiyonunun dönüşüne izin verene kadar, İslam'ı yıllar boyu siyasi hayatın dışında tutmak.

Bu yaklaşımla ilgili sorunlu nokta, işlerin hem sahne dışında tutma ve hem de sahneye girmeye izin verme açısından vahim bir biçimde yanlış bir yol izleyebileceği. Örneğin Türkiye'nin komşusu İran'a bakalım. 1920'lerden bu yana Şah Rıza, Atatürk'ün laik reformlarını taklit ederek bilinçli ve sert bir biçimde kendi ülkesinin ekonomisini ve toplumunu modernleştirmek ve zorla İslam'ın rolünü azaltmak için çabaladı. İranlılar, bu zorla modernleştirmeyi iyi karşılamadı. Daha az etkili bir şahtan sonra, ironik sonuç, şahların resmin dışında tutmaya çalıştığı din adamlarının iktidarı ele geçirdiği ve ondan sonra da sürekli ellerinde tuttuğu Ayetullah Humeyni'nin 1979'daki İslam devrimiydi.

Sahneye girilmesine izin vermek açısından işlerin nasıl yanlış gidebileceğine bir örnek vermek gerekirse de, 1992 Cezayiri'ni hatırlayın. Bu örnekte de laik bir lider, muhalefetteki İslami Kurtuluş Cephesi'nin (FIS) seçimleri oyların çoğunu alarak kazanmasından sonra iktidara gelmesine izin verilecek kadar ılımlı olup olmadığına karar verme noktasında cesaretini kaybetti. Sonunda iktidar partisi ve ordu aksine karar verdi. Seçimlerin ikinci turunu iptal ettiler. Sonraki 10 yıl boyunca süren iç savaşta 200 bin Cezayirli öldürüldü.

O dönemde, Cezayir'in İslamcıların iktidara gelmesini engelleme yönündeki kararı, Arap dünyası genelinde liderlerce desteklenmişti. Onların tezi, FIS gibi partilerin gerçek demokratlar olmadığı yönündeydi. İddialarına göre bu partiler bir kez iktidara geldiklerinde asla bırakmazlardı: 'Tek adam, tek oy, tek zaman.' FIS konusunda, Cezayirlilerin partinin amaçlarını test etmesi engellendi. Ancak dikkat çekici olan şu ki, aynı suçlama Türkiye'de AKP'ye de yöneltildi. Partinin lideri Tayyip Erdoğan, gerçekten de bir kez, demokrasinin gidilecek istasyona ulaştıktan sonra inilebilecek bir tren olduğunu söylemişti. Bununla birlikte başbakan olarak, o ve partisi, demokrasinin gerçekten ne anlama geldiğini ifade eden tüm fikirlere sahip görünüyor. Şu anda, AKP'nin sandıkta yenilmesi durumunda iktidarı bırakacağına hiç şüphe yok.

AKP bizzat demokrasinin ürünü
Peki neden böyle? Bazıları cevabın, Türkiye'nin laik anayasası ve siyasetçilerin çizgiyi aşma tehdidinin ortaya çıkması durumunda siyasete karışmaya hazır katı laik bir ordunun varlığına bağlı olduğunu söyleyecektir. Bu, belki de fazla karamsar. Bir başka gerçek ve daha güçlü nedense, AKP'nin demokrasi deneyiminin kendisinin içinden ortaya çıkması. Erdoğan'ın partisi, devam eden siyasi başarısının ve temeldeki meşruiyetin, İslamcı amaçlarını ılımlılaştırmasını ve demokratik oyunun kurallarına uymasını gerektiren seçmenlerin isteklerini yakından dinlemeye bağlı olduğunu biliyor.

İslam dünyasının Türkiye'den çıkarabileceği bir ders varsa o burada yatıyor. Kurallara uyma iradelerini ortaya koyan İslamcı partilerin seçimlere ve siyasete tam anlamıyla katılmalarına izin verilmeli. Her ne kadar aşikâr bir şeyi yeniden söylemek gibi olsa da, bu reçeteye en çok ihtiyaç duyulan yerlerde henüz yeterince riayet edilmiyor. Mısır'da, Müslüman Kardeşler büyüyen desteğine rağmen resmi siyasetin dışında tutulmaya devam ediyor. Partiye izin verilmesinin tam zamanı.

Ordu ne yapacak? (İsrail gazetesi)

Zvi Elpeleg  (İsrail'in eski Ankara büyükelçisi, 23 Temmuz 2007)

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Müslüman partisinin seçim zaferi Türk halkının, Atatürk'ün modern Türkiye'yi 1923'te kurmasından önceki döneme dönüp dönmediğine dair bir soruyu ortaya atıyor. Gerçek şu ki, söz konusu olan şey siyasi bir devrimden ziyade, Türkiye'yi daha zayıf sosyoekonomik sınıflara ilgi gösteren bir refah devletine dönüştürmeyi başaramayan laik rejimler karşısında duyulan hayal kırıklığının ifade edilmesi.Gerçek bir işçi partisinin yokluğunda, Türkiye'de zenginle yoksul arasındaki uçurum büyüyor. Yolsuzluk da artmaya devam ediyor. Karaborsa ülke ekonomisinin yüzde 40'ını oluşturuyor; zenginler daha da zenginleşiyor, yoksullar hiç yardım almıyor ve ekonomik seçkinlerle çoğunlukla yozlaşmış olan laik siyasi yapının yarattığı boşluğu doldurmak için sadece Müslüman parti çaba harcıyor.

AB'nin etkisi yadsınamaz
AKP'nin güçlenmesini açıklamaya yarayacak bir başka etken de, AB'nin, Türklerin yıllardır çaldığı kapıyı açmayı reddetmesinin yarattığı hayal kırıklığı. Bu reddiyeci tavır seçkinler de dahil olmak üzere pek çok kişinin, Avrupa kulübüne kabul edilme çabasını devam ettirmenin bir anlamı olmadığı sonucuna varmasına yol açtı. Anketler AB üyeliğine sürecin başında verilen yüzde 80 oranındaki desteğin, sadece yüzde 30'a indiğini ortaya koyuyor.

Seçimlerdeki İslamcı zafer sonrasında iki soru öne çıkıyor; birincisi, bir sonraki cumhurbaşkanının kimliğiyle ilgili. AKP'nin gücünü kullanıp bir üyesini cumhurbaşkanlığına seçtirmesi durumunda zorlu bir gerçek ortaya çıkacak. Türkiye'de cumhurbaşkanının önemli görevleri var; şu ana kadar da, mevcut cumhurbaşkanı tek başına iktidar partisinin kamu yönetiminin kilit pozisyonlarına yüzlerce üyesini atamasını engelledi ve böylece rejimin İslamileşmesinin önüne geçti.Üzerinde uzlaşılmış birisi cumhurbaşkanı adayı gösterilirse, siyasi sistemin işlemeyi sürdürmesi için bir şans var. Fakat Erdoğan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül gibi kendi partisi içinden birisinin cumhurbaşkanı olmasında ısrar ederse, sert bir mücadele yaşanacak ve sonuçları öngörmek zor.

Bir başka kritik soru da, ordunun nasıl tepki vereceğiyle ilgili. Anayasaya göre siyasi bir role sahip olan ordu 'pitoresk' bir biçimde şöyle tasvir edilebilir: 1923 Anayasası'yla birlikte Atatürk, Türkiye trenini o günden bu yana Batı'ya doğru yönelten motoru ateşledi. Orduya bir rol verildi: Yolculuğunu sürdürebilmesi için treni korumak. Tren her raydan çıktığında, ki bu dört kez gerçekleşti, ordu kışlasından çıkıp onu Batı'ya doğru ilerleyen raya oturttu.

Ordu, ülkenin kurucusu tarafından verilen misyonu korumak için bu kez de harekete geçecek mi? Yoksa Müslüman rejimle diyalog kurmanın bir yolunu mu bulacak?İsrail'in bakış açısına göreyse, Türkiye rejiminin başındakiler bizimle ilişkilerinin güçlenmeye devam edeceğini yineliyor. Bana göre bunun gerçekleşme ihtimali epey yüksek.

torq 29.07.2007 16:11:31
Laiklerin komplo teorileri suya düştü (Mısır gazetesi Misriyyun)

CEMAL SULTAN
AKP'nin elde ettiği şaşırtıcı seçim sonucu, bölgede yeni siyasi bir deprem yarattı. Sonuçlar partinin, kalkınma, şeffaflık ve devlet yönetiminde demokrasi kriterlerine bağlılık bağlamında elde ettiği başarılar sayesinde, kısa ömrüne rağmen konumunu güçlendirdiğine işaret ediyor. Ancak AKP'nin tek başına hükümet kurma gücünü elde etmesi tam bir sürprizdi. Batı ve Doğu'da birçok çevre AKP'nin elde ettiği sonuçlardan dolayı duyduğu memnuniyeti gizlemedi.

Fakat, Doğu'da halklar, muhalif güçler ve ılımlı İslami akımlar Türkiye'deki seçim sonucundan memnun olurken hükümetlerin kaygı duyması ironik. Fransa, Britanya, ABD ve hatta küçük bir Afrika ülkesinde seçimleri kazananları hemen kutlayan ve medya organlarında kutlama mesajlarını yayımlamaya çalışan bazı Arap devlet başkanları, Türk seçimleri sonrasında tam bir sessizlik içine girdi.Hiçbirinin sesi duyulmadı. Ben hislerini anlayabiliyorum; zira, yapabileceklerinin en fazlası buydu. Çünkü Libya lideri Muammer Kaddafi hariç hiçbiri hislerini tam olarak ortaya koymaya cesaret edemez. Kaddafi Moritanya seçimleri sonrasında kaygısını dile getirerek demokrasiye saldırmış ve halkın tercihlerinin önemini hafife almıştı.

İslamcı akımın başarısı, tüm dünyadaki siyaset ve güvenlik çıkmazının çözümünün, ılımlı İslami akımların siyasete dahil edilmesine bağlı olduğu düşüncesini güçlendiriyor. Türk deneyimi, demokrasinin yeni İslam kuşağının asıl tercihi olduğunu gösterdi. Bu nesil demokrasiye, bazı laik köktencilerin iddia ettiği gibi iktidara ulaşma aracı değil, ümmetin ayağa kalkışının ve güvenliğinin garantisi olarak bakıyor. Daha önce de seçimlerde başarı elde eden AKP demokrasiye darbe vurmadı. Orduyla yaşanan gerginliklerde akılcı davrandı. Gerginlik artınca da, halka başvurmayı tercih etti. Seçimden şaşırtıcı biçimde başarılı çıkınca, Erdoğan'ın ilk açıklaması, 'devletin esaslarını koruyacaklarını' vurgulamak oldu. Bu vurgu hiç kuşkusuz şu iki tarafı rahatsız ediyor: Bu açıklamaları ödün gibi gören aşırı İslami akım ve İslamcılara karşı kışkırtmalarının başarı elde edemediğinin farkına varan köktenci laik kesim. Bu laiklerin, demokrasinin İslamcıların gözünde 'iktidara ulaşma aracı' olduğu yönündeki komplo teorileri de suya düştü.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=228295&tarih=29/07/2007
İslamcılar da pragmatik davranabilir(Lübnan'da İngilizce yayımlanan gazete, 25 Temmuz 2007)

Ramİ G. Hurİ
Türkiye'deki genel seçimlerde AKP'nin kazandığı büyük zafer, Türkiye açısından tarihi nitelikteydi. Ancak bu aynı zamanda ilgili başka taraflar için de önem taşıyor: ABD, AB, diğer Batılı hükümetler ve Arap dünyasının İslamcı siyasi partileri.Çıkarılacak dersler üç temel mesele etrafında dönüyor: Ortadoğu'da İslamcı partilerin demokratik dönüşümlere katılması, silahlı kuvvetlerin uyguladığı laik milliyetçilikle vatandaşların çoğu tarafından desteklenerek seçilmiş İslamizm arasındaki ilişki ve Batılı demokrasilerin, demokrasi ve İslamcı partilerin eşzamanlı şahlandığı Ortadoğu'daki durumla nasıl başedeceği. Her zamanki gibi, hepimizin Türkiye'den öğreneceği çok şey var.

Orduya bir tokattı
Arap dünyası, Batı ve İsrail'deki birçokları şimdi Türkiye'deki ve Arap ülkelerindeki siyasi İslamcıların deneyimlerini karşılaştırmalı ve zıtlıkları ortaya koyarak sormalı: ABD ve AB'nin Türkiye'deki İslamcı demokratların zaferine yaklaşımıyla, Arap dünyasındaki ve özellikle Filistin'deki Hamas gibi muzaffer İslamcılara yönelik yaptırımcı ve kuşatmacı yaklaşımları arasında neden böylesine göze çarpan bir farklılık söz konusu?
Daha önce Türkiye'de İslamcı partilerin izlediği rota, 1990'larda iki kez yasaklandı ve silahlı kuvvetlerce def edilmesi eninde sonunda AKP pragmatizminin ve realizminin yolunu açtı. Bu durum, yalnızca partiyi yeni bir zafere taşımakla kalmadı aynı zamanda bir demokrasideki en önemli güç olan düşünen, oy veren vatandaşların onayıyla alınan güçlü desteğin bu hafta ortaya konulmasına da vesile oldu.

Bu haftaki zafer özellikle anlamlı. Zira bu, Türkiye'nin laik sistemini gerçek ya da hayali herhangi bir İslamcı tehdit karşısında korumak için müdahele edebileceklerini açıkça ortaya koyan silahlı kuvvetlerin zor kullanma taktiklerine tokat niteliğindeydi. Hem seçmenler hem de AKP Türk laikliğine, demokrasisine, yasalarına, ekonomik reformuna ve AB'ye üyelik arzusuna bağlılıklarını bir kez daha gösterdi. Seçim bir çırpıda şunu yaptı: Ortadoğu'daki yönetim ve siyasi değerlere dair asırlardır süren oryantalist çarpıtmaların yerine, bizim için en önemli ders mahiyetinde, modern Türkiye'ye yönelik şu yegâne ve aleni teyidi yerleştirdi: Aslında tek bir süreç içinde demokrasiyi, milliyetçiliği, laikliği, cumhuriyetçiliği, anayasallığı, istikrarı, başarıyı ve İslamı uzlaştırmak kolay. Bu süreç, tüm yasal aktörlerin yer aldığı ve kazananın yönetmesine izin verilen dürüst demokrasiyi kapsıyor.

ABD ve AB, geçen 20 yıl boyunca Türkiye'nin siyasi sistemine akıllıca müdahil olarak sistemi ülkenin işine yarayan liberal insan hakları kuralları ve ekonomik reformlardan oluşan bir birleşime teşvik etti. Ordu, meşru bir biçimde seçilen yönetimlere yol açmak gerektiğini kabullendi. AKP ve onun öncülü İslamcı partiler de, yalnızca ordu ya da Batı tarafından değil, Türklerin çoğunluğunca belirlenen kurallara bağlı kalmak zorunda olduklarını öğrendi.

AKP'nin tekrarlanan başarısı, demokratik bir seçim sistemi, laik bir kamusal alan, büyüyen bir ekonomi ve milli Türk gururundan yararlanıp aynı zamanda İslami değerlerin onaylanmasını isteyen Türklerin çoğunluğunun iradesini saptayıp buna cevap vermek konusundaki kabiliyetini yansıtıyor. Sonuçta, Türkiye'de anayasal meseleler, etkileyici bir biçimde, seçimler, barışçıl gösteriler, mahkemeler, medya ve kamuoyu vicdanı alanlarında sorgulanıyor.

Peki bu süreç neden hiçbir Arap ülkesinde işlemiyor? Temel unsurlardan biri aslında Arap dünyasında mevcut: İslamcılar, 1980'lerin sonundan bu yana Lübnan, Filistin, Yemen, Kuveyt, Ürdün, Fas ve Mısır'da tanık olduğumuz biçimde, demokratik ve seçim siyasetine katılma iradesinde birleşiyor.Fakat diğer temel unsurlar mevcut değil. Birçok Arap ülkesini yöneten silahlı kuvvetler ve güvenlik sistemleri, İslamcılarla karşılaşma ihtiyacı duymuyor. ABD ve AB, Arap İslamcılarına Türkiye'dekilere yaptığı gibi adilce yaklaşmadı. Seçimden zaferle çıkan Hamas'a yönelik Batı-İsrail boykotu, demokratik dönüşümlere güven açısından yıkıcı oldu. Arap yönetici seçkinleri, İslamcı partilerle dürüstçe ilişki kurma veya onlara adil ve özgür seçimleri kazanmaları halinde yönetme fırsatını tanıma eğilimini göstermedi.

Teşekkürler Türkiye

İsrail konusu da çok önemli. Zira Arap İslamcıların fikirleri, kısmen, İsrail işgali ve saldırganlığına karşı bir direniş türü olarak da besleniyor. Meşru bir direniş biçimiyle ya da kendini savunma yoluyla İsrail'le savaşan İslamcıların, iç siyasette demokratik aktör olmaları ABD'nin ve Avrupalıların hararetli desteğiyle uluslararası toplum tarafından geçersiz sayılıyor ve reddediliyor.Türkiye'den çıkarılan ders şu: Siyasi uzlaşma ve denge geniş halk desteği görürken, mutlakiyetçilik işe yaramıyor. Demokratik siyasette kabul edilen ve seçimleri kazanan İslamcılar-milliyetçiler, solcular ve başka ideolojiye sahip diğer kesimler gibi- genellikle tüm milletin sorumluluğunu aldıklarında daha pragmatist hale gelir. Teşekkürler Türkiye, bunu bize hatırlattığın için.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=228298&tarih=29/07/2007


Sayfa: 1 [ 2 ]