|
||
Neo-liberalizm köleleştiriyor Batının "insana dayalı üretim" modeli demokrasileri, son 30 yılda iki-üç milyon güçlü ve zengin azınlığın çoğunluğa sunduğu her havucu satabildikleri Keynesland tapınağına dönüştürdü. Tamamen kontrol ve uzaktan kumanda edilebilen, devamlı arayış içinde olan, zavallı insan toplulukları yaratıldı. Ömer Faruk ÇELEBİ ATO Dış İlişkiler ve Dış Ticaret Müdürü of@atonet.org.tr İnsanlık, on binlerce yıl boyunca çok Tanrılı dinlerin egemenliği altında kaldı. Tarihte tekelci güçlerin zenginleştiği ve odaklaştığı kısacası, "tek süper güç" olduğu anlarda, adeta bir "Tanrılar Koalisyonu", dinler arası diyalog maskesi ile dünyaya yeni ve yapay bir medeniyet olarak dayatıldı. Sümerler, Mısırlılar, Hititler, Yunanlılar bu yağmacı ve tekelci koalisyon dönemlerine enfes birer örnektir. Burada amaç, birçok farklı Tanrıdan meydana gelen federasyon tipindeki "mozaik mürit ve kul" yapılarını sorunsuz yönetmek ve kölelik düzenini mümkün olduğu kadar yaygınlaştırmak ve sürdürülebilir sömürgeciliğin süresini mümkün olduğu kadar uzatabilmekti. Çok Tanrılı din aslında hiç tartışmasız Doğu mitlerinin ve felsefesinin ortaya çıkardığı bir zengin hastalığı idi. Biz buna kısaca: "Firavun hastalığı", diyeceğiz. Bu son derece adaletsiz, insanı köle yapan ve putlara tapmaya yönelten, saçma bir rekabete sokarak yaşam felsefesini yok eden, sömürgeleştirerek efendilerin, Firavunların ve onların eteklerindeki bir avuç elitin daha da zenginleşmesini sağlayan "Firavun hastalığından" kurtulmak eski çağlarda bile çok zor olmuştur. Bu "Şeytani Ruhsal Virüsü" temizlemek için aslında Tanrı da çok çalışmıştır. Tanrı, insanoğlu doğruyu bulsun ve akıllansın diyerek, Doğu'nun tam kalbine önce Musevilik, daha sonra İsevilik ve en son olarak da İslam diye üç tane hepside kendine göre "muhteşem" olan tek Tanrılı dinleri ardı ardına göndermiştir. Bu tek Tanrılı dinlerin anlaşılması ve çok Tanrılı dinlerin yıkılması nerede ise 3000 yıl vakit almıştır. Ancak, artık tamamen yok olduğu tahmin edilen "Firavun hastalığı" 1900'lü yıllara gelindiğinde, "Çok Tanrılı Yeni Din: Neo-Liberalizm" adı altında teknolojinin de bu dinin eline geçmesi ile "Batı'da" yeniden hortladı. Hem de "medeniyetin merkezi" denilen bir coğrafyada, Batı'da... Bu Şeytani Virüs neden Batı'da hortlamıştır, bunu tartışmak kitaplar alır, ama en önemlisi, bu işin bir gecede olmadığıdır. En hazin tarafı ise bu din ilk önce Batı'nın kendi halkı üzerinde denenmiş ve ilk önce o yörenin insanlarını köleleştirmiştir. Batıda son 1000 yılda insanların beyni son derece profesyonel bir biçimde yıkanmış, ABD'de 1933 yılından sonra Avrupa'da ise 1950'den sonra nerede ise bütün beyinler esirleştirilmiş ve güce tapmaya hazır hale getirilmiştir. YAŞAMAK İÇİN REKABET ET... Almanya'da son zamanlarda çıkan kravatlı, çöp toplayan dilenciler, o toplumda gelecekteki çok büyük patlamaların sinyalini şimdiden vermektedir. Bu konular, bizim ülkemizde tabu olduğundan fazla konuşulmaz ve bilinmez. Biz uygar Batı'yı hala Paris'in ünlü Champ Elysees Bulvarındaki küçük "kafe bistrolar"dan fışkıran kahkahalara boğulmuş bir cennet, bir kurtuluş, özgürlük yeri olarak biliriz. Bu bize yutturulan Batının yalan bir imajı, koca bir balonudur. Nitekim, Batının "insana dayalı üretim" demokrasileri, son 30 yılda iki-üç milyon güçlü ve zengin azınlığın çoğunluğa sundukları her havucu satabildikleri Keynesland tapınağına dönüşmüş, tamamen kontrol edilebilen ve uzaktan kumanda edilebilen, devamlı arayış içinde olan, zavallı insan topluluklarına dönüşmüştür. Neo-Liberalizm din'inin birinci ayeti : "Yaşamak ve hayatta kalmak için rekabet et"tir. Bu insanlara başta çok çekici, son derece cazip ve hatta biraz da erotik geldi hatta başarı, ün, marka insanları bir anda sanki "akvaryumdaki" hayatlarından çekip onları engin ve sonsuz "denizlere, okyanuslara" çıkarmıştı. Okyanuslarda aniden özgürlüğüne kavuşmuştu, o küçük akvaryum balıkları. Ama köpek balıklarının onun besili etlerini ve kanının tadını bildiklerini ve her tarafta onu beklediğinin farkında değillerdi. Zavallı küçücük balıklar, okyanusa ayak uydurabilmek, orada yaşayabilmek için, köpek balığı gibi düşünmeye, yaşamaya ve onlarla rekabet etmeye başlamışlardı. Okyanusun bir tarafından diğerine, büyük alkışlarla geçen ve bunu başarırken belki de bir ömür uğraş verilen yarış sona erdiğinde, bir bakıyorsunuz kameralar başka yerde, çevrenizde hiç kimse yok, yapayalnızsınız. Yarış bittiğinde posanız çıkmış durumda, başkalarının şehvet ve serveti için anlamsız geçen bir hayat sonunda balık olarak sudan başınızı çıkarıyor ve o anda filim kopuyordu. Tam hedefi yakaladım dediğinde, yeni hedeflerin ortaya çıkması ve bu döngünün çok hızlı bir biçimde devam etmesi için dünya kapitalizmi yeni hedefler bulduğu sürece, batı kendi insanlarına iş ve refah sağlayabilirdi. Ancak artık bilgi çağı, robotlar çağı ve insansız fabrikalar çağında bu imkânsızlaştı. Batıda insanların rekabet için devamlı çalışmak durumunda olmaları onları müthiş bir bencilliğe ve yalnızlığa itti. BATI MUTSUZ, UMUTSUZ Batıda gençlerin liberalleşmesi de çok korkunç bir süreç oldu. Çocuk, anne ve babasına 65'ine geldiğinde "evi terk et ve yaşlılar evine git, benim özgürlüğümü kısıtlama" diyebiliyor ve ebeveynler de bunu son derece olağan karşılayabiliyor. Anne-babaların liberalleşmesi ise bundan daha trajik değil. Öyle ki çocuk 18'ine hatta bazı yerlerde 16'sına geldiğinde "iş bulun, kendi evinize çıkın veya evde kalıyorsanız, ev kirasına ve ev masraflarına katkıda bulunun, özgürlüğümüzü kısıtlamayın" diyebiliyorlar. Modern Hayat tarzı gereği çocuk sayılarının giderek azaldığı Batı'da bu nedenle nüfus giderek yaşlanıyor. Hatta Avrupa'nın birçok ülkesinde çocuk parkları ya emeklilerin uğrak yeri haline gelmiş ya da bomboş. Batı'da ayrıca evlilik kurumunun da içi boşaltılmış durumda. Öyle ki evliliğin anlamı kalmamış, boşanma oranları yüzde 50'leri aşmış vaziyette. Bütün bunları ardı ardına koyduğunuzda karşımıza çıkan manzarada göze çarpan bir diğer konu da bugün hızla yaşlanan Batı'da bilhassa Avrupa'da mutsuz insanların sayınsın bir çığ gibi büyümesi. Batının bugün en büyük açmazı aslında küçücük bile olsa kravatlı Batılı Post Modern "Üretim Kölelerine" artık yeni hedefler üretememesidir. Batıda insanlar kendilerini her geçen gün daha çaresiz, daha aciz ve korumasız, kişiliksiz, omurgasız hissetmektedirler. Batılı insanlar için, tadı kaçan ve anlamsızlaşan hayat daha da çekilmez bir hal almaktadır. İsviçre gibi dünyanın en zengin ülkesinde, son araştırmalara göre nüfusun yüzde kırkına yakını ancak devamlı psikolog desteğinde hayata tutunabilmektedir. Kanser gibi hücre yapısını sarhoş eden biyolojik hastalıkların sebebi nerede ise doğrudan stres ve ruh sağlığı ile ilişkili olmaya başladı. Büyük ve gösterişli gökdelenlerin, görkemli renkli ve bol ışıklı caddelerin, zenginlerin fakirlere umut vermek için kurdukları ve son derece bilinçli ve profesyonelce kurguladıkları modern şehirlerin, çalışma ve yaşama alanlarının, fabrikaların içleri bilgi toplumundan post modern yaşama geçtikçe boşalmakta, anlamını yitirmekte. Dolayısıyla umutlar da yavaşça yok olmakta. Bu ürkütücü tabloyu gören Neo-Liberal din papazlarının sömürgeyi devam ettirebilmesi için son hızla dünyayı işgal edip, devşirerek, herşeyi "Cyborg" denen insansı robotlarla üretmekte, sanallaştırmakta ve yapaylaştırmaktadır. Bu geçiş döneminde insanların kafasındaki sorgulama ve kargaşayı acilen başka bir yöne çevirmek (medeniyetler çatışması gibi sanal düşmanlara, sürdürülebilir kaos veya fiilen zaten pazar olarak işgal edilmiş üçüncü dünyaya gereksiz savaş açmalar gibi...) ve insanların aynaya bakmasını önlemek gerekmektedir. Nitekim Batıdaki bu toplumsal yozlaşmanın ardında yatan nedenlerden biri de Neo-liberal egemenlik projeleridir. İNSANA 'KİMLİK VERMEK' Çok Tanrılı dinlerin gerçekte insanı köleleştirmek ve güçsüzleştirmek için kullandıkları mekanizma, onların federatif özgürlük ve mikro ırkçılık altında yaptıkları tezgah insan kimliğini silmek ve onlara sanal kimlikler vermekten başka bir şey değildi. Musevilikte, Tanrı önce insanlığa bir örnek olsun ve herkes bu örnekten feyz alsın diye, sınırlı sayıda belli grup insana iki cihanda tam yetkili "kırmızı pasaport" şeklinde bir Kimlik vermiş. Bu kimlikle o dine mensup insanlar o günkü Firavunları yenerek zincirleri kırmış. Hıristiyanlıkta, Tanrı insanlara her iki cihan için "Kırmızı (Vatikandakiler), Yeşil (Kilise rahipleri), Mavi (genel ahali) pasaport" şeklinde farklı kimlikler vermiş. Roma İmparatorluğu bu din sayesinde çok uzun yaşamış. Son din İslam'da ise Tanrı her iki cihan için insanlarla "aracıları" aradan çıkararak herkesi normal bir nüfus cüzdanı şeklinde basit ve renksiz bir pasaportla bütün kainata açmış ve kullarına güçlü bir kimlik vermiştir. Öyle ki Büyük Selçuklu'dan sonra Osmanlı İmparatorluğu bu din ve kimlik sayesinde cihan devleti olabilmiş. Tek Tanrılı dinlerin insanlığa öğrettiği en büyük farklılık, aslında her insanın belirgin olan son hedef göstergesi akıl değil, kalp başka bir deyişle gönül ve vicdandır. Medeniyet, kalp ile akılın dengeye ulaştıkları ortak noktada bulunmaktadır. Batı gönülü unutalı yüzyıllar olmuş, hiç bir zaman son hedef sevgi, mutluluk, paylaşmak olmamış. Tek Tanrılı Dinlerinde altının boşaltılması uzun sürmemiş, Fransız ihtilali ve Ulus devletlerin dünya arenasına girmesi, unutulan "Kimlikleri" kısa bir süre tekrardan canlandırmış ve insanlığa yeniden umut olmuş. Fransa gibi cumhuriyet ilkeleri, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarını savunan ulus devletler, Neo-Liberal din karşısında çok fazla direnememişlerdir. Beyinlere yazılanın aksine, Avrupa tekrar merkez olmak için değil, tarih başladığından beri belki de dünyanın tanık olduğu en büyük kölelik projesi "Çok Tanrılı Din'in Büyük Avrupa Birliği Eyaleti" Projesi 19351950 yılları arasında adeta büyük bir "deprem" gibi insanları hazırlıksız yakalamıştır. Bir diğer ifade ile "Küresel Sermaye Tanrısı" koskoca Avrupa'yı adeta yutup yok etmiştir. Batının büyük burcu, işte köleselleştirilmiş, kimliksizleştirilmiş bir insan yığını haline gelmiş olmasıdır... |
||
|
||
| globalleşme ile ekonomide 'çok tanrıcılıktan' 'tek tanrıcılığa' yol alındığını düşünüyorum. | ||