|
||
| Antiotoriter düşünce karşısında Marx Yaşar Çabuklu Marksizmin otoriter uygulamalarının Marx’ın takipçilerinin onun kuramını yanlış yorumlamaları sonucu ortaya çıktığı yolunda bir görüş vardır. Bu görüşe göre Marx’ın teorisi burjuva devletinin ortadan kaldırılması yoluyla sınıfsız komünist topluma geçilmesini amaçlamakta, böylece bireyin kendini özgürce gerçekleştireceği koşulların oluşturulması hedeflenmektedir. Leninist kuram işçi sınıfının kendiliğinden, kolektif gücüne güvenmeyerek bu süreçte dışarıdan bir özneyi, partiyi devreye sokmuş, bu nedenle devrim sonrası kurulan proletarya diktatörlüğü söneceği yerde bürokratik, otoriter ve işçi sınıfı üzerinde baskı kuran yeni bir devlet biçimi haline gelmiştir. Thomas Marx’ın o dönemin anarşistleriyle girdiği tartışmaları kitabında detaylı bir biçimde anlatıyor ve Marx’ın düşüncesinin düşünsel açıdan dünyanın gördüğü en yetkin özgürleşme kuramı olduğunu söylüyor. Ben ise yer yer anarşist düşünürlerin argümanlarına da dayanarak Marx’ın kuramının otoriterliğe zemin hazırlayan bir kuram olduğunu açıklamaya çalışacağım. Eski anarşistler çok daha sonra post-yapısalcı düşünürlerin de savlayacağı gibi dünyayı açıklama iddiasında bulunan bütüncül kuramlara, tek yönteme, öğretisel kesinlemelere karşı çıkarlar. Öte yandan anarşist düşünce komünizmi amaçlayan ve bu yolda kendine hedefler koyan Marx’ın kuramına karşıdır. Stirner tüm teleolojik (erekbilimsel) kategorilerin –hedef, erek ve amaçların– bunları kendisine dayatan bizzat birey olsa bile, amansız düşmanıdır. (s. 151) …Stirner’in görüşüne göre her türlü genel kavram, görev ya da “uğraş” bireyi küçültür, baskı altında tutar. (s. 155) Stirner ahlakî görevlere, toplumsal kurumlara ve siyasî örgütlenmeye (devrimci örgütlenme dahil) karşı çıkar. Devrime olan inanç, devrimci görevler ve devrimci fail anlayışı bireyi kendini feda etmeye çağıran otoriter olgulardır. Gelecekle ilgili düzenlemeleri amaçlayan, ‘olması gereken’i gerçekleştirmeyi hedefleyen bir devrimi benimseyenler sadece var olan boyun eğme ve kendini feda etme biçimi yerine bir başkasını geçirmiş olurlar. Stirner devrimin karşısına bireycilerin sistematik olmayan bağlaşımını temsil eden isyanı koyar. Devrim yeni düzenlemeler hedeflerken, kendiliğinden bir ayaklanmayı ifade eden “isyan artık hiçbir şekilde düzene sokulmaya izin vermememizi hedefler” (s. 165). Marx’ın bu konudaki görüşü ise devrimin sınıf bilincinin artmasına yol açacağı ve komünist toplumun bireyin özgür gelişiminin koşullarını yaratacağı yönündedir. Ancak Marx komünist toplumu önceleyen kolektif mücadele sürecinin reel ilişkiler temelinde bireylerin özgürlüğünü kısıtlayıp kısıtlamadığı, otorite ilişkilerini üretip üretmediği sorusunu cevapsız bırakır. Marx’ın proletaryası ekonomi içindeki konumu itibariyle tanımlanan, düzenli, örgütlü, büyük üretimin otoriter ve hiyerarşik nitelikli fabrikalarında yoğunlaşmış disiplinli bir sınıftır. İşbölümünün sonucu işçiler ortak bir paydaya indirgenmiştir. Bu sınıfın mücadelesi üretim sürecinde paylaşılan ortak konum üzerinde temellendirilmiş kurumlar aracılığıyla gerçekleşecektir. Stirner ise üretimsel, kurumsal ve siyasal biçimler içindeki insanlarla değil köksüz, bağsız, güvencesiz, deklase bireylerle ilgilenir, kurumsallığa karşı suçu savunur. Marx’ın proleterlerinden farklı olarak Stirner’in özerk bireyleri suçlulardan, marjinallerden, baldırı çıplaklardan, yoksullardan, toplumdan dışlanmışlardan, işsiz aydınlardan oluşmaktadır. Anarşistler içinde teoriye en çok önem verenlerden biri Proudhon’dur. Bununla birlikte Proudhon düşünce sistemlerine karşıdır, yazılarını serbest çağrışımlarla yazar, siyasal öğretilere, siyasî kampanyalara karşı çıkar. Marx’a yazdığı bir mektupta şöyle der: … Tanrı aşkına, bir yandan tüm a priori dogmatizmleri yıkarken, öte yandan insanlara kendi öğretimizi aşılamayı düşünmeyelim. (...) İnsanlık için yeni bir mezbaha yaratacak denli ileri götürmeyelim çalışmamızı … kendimizi yeni bir dinin havarileri gibi göstermeyelim; bu mantığın dini, aklın dini olsa da… (...) Bir soruyu asla bütünüyle yanıtlanmış saymayalım ve son sözümüzü söylediğimizde bile, gerekiyorsa eğer, belagat ve ironiyle yeniden başlayalım. (s. 235) Politikaya, devrimci siyasî eyleme karşı olan Proudhon tarihsel zorunluluklara inanmaz. Proudhon’un ekonomik analizleri ekonomik olmaktan ziyade ahlakî vurguyu öne çıkarır. Çalışmayı ahlaklı bir faaliyet olarak nitelendiren Proudhon emeği eğitici ve kurtarıcı bir faktör olarak görür. Aylaklığı, lüksü, boş zamanı, dekadansı ve yozlaşmayı sevmez. Onun mülkiyet düşmanlığı çalışmaksızın kazanılan gelire karşı nefretinden beslenir. Küçük mülkiyete karşı olmayan Proudhon zanaatkârların, usta ve kalfaların, yüz yüze ilişkilerin var olduğu kapitalizm öncesi topluma nostalji duyar. Aileye, yuvaya, karı koca sevgisine önem veren Proudhon’un kadın ve aile konularındaki ataerkil düşünceleri onun eski topluma olan özlemiyle ilişkilidir. Burjuva toplumunun ulusal eğitim programına karşı çıkan Proudhon kadınlar gibi eğitimin de evin içinde tutulması gerektiğini savunur. Marx’ın ekonomik analizi farklı bir alan olarak beliren siyasetin kuramsal temelini oluştururken Proudhon ekonomik alan dışında –özellikle de devletle ilişkili olarak tanımlanan– siyasal mücadeleye karşı çıkar. Proudhon burjuva liberalizmine, parlamentarizme karşı olduğu kadar devrimci eyleme de karşıdır, çünkü bu araç ancak zoru ve keyfîliği davet eder. Kitlelere devrimi ve şiddeti öneren sözde insanlık kurtarıcıları, devrimci politikacılar her halükârda kitlelere ihanet ederler; ya ayaklanma başarısız olur ve kitleler katledilir ya da ayaklanma “başarılı” olur ve siyasî hareketlerin kadroları iktidara yerleşerek kitleleri köleleştirir. Bir tür siyasî sakınmacılığı savunan Proudhon barışçıl, hiyerarşiden, otoriteden, şiddetten, merkezîlikten uzak ekonomik ve toplumsal önlemlerle, siyasî olmayan araçlarla toplumsal düzeni çalışanların özerk örgütlenmesi çerçevesinde yeniden kurmak ister. Önemli olan siyasal araçlarla devleti ele geçirmek değil toplum içinde anti-otoriter karşı kurumlar yaratarak devleti varoluş ortamından yoksun bırakmaktır. Proudhon toplumsal planda karşılıklılık temelinde yükselen, merkeziyetçi olmayan bir federalizm önerir. Ekonomik planda ise karşılıklı yardım fonları, işçi kredi birlikleri, halk bankası gibi projeleri gündeme getirir. Marx Proudhon’un ekonomik önerilerini kapitalizmin parçaları olmaları nedeniyle eleştirecektir. Öte yandan Proudhon Louis Bonaparte’a olan hoşgörüsü, merkezîleşmeye muhalefet gerekçesiyle Amerikan iç savaşında Güneyi desteklemesi gibi nedenlerle de eleştirilere maruz kalmıştır. Marx’ın ekonomik analiz ve dönemin hükümetlerine tavır açısından Proudhon’dan daha “gerçekçi” olduğu doğrudur. Ama Marx kendi kendini kalıcı bir biçimde yönetemeyeceği belli olan, ancak tepkisel ayaklanmalar gerçekleştirebilen insanlığa ekonomik bir determinizm temeline dayalı politik bir kurtuluş projesi önererek gerçekleşebilecek tek yönetim biçimi olan otoriter iktidarlara kuramsal temel sağlamıştır. Bunda Marx’ın Aydınlanmacı iyimserliğinin ve pozitivist, ilerlemeci tarih anlayışının payı vardır. Proudhon ise topluma beceremeyeceği büyük politik projeler önermek yerine o dönemde daha çok devletin ve politikanın alanında odaklaşan otorite ilişkilerinin “dışında” bir alanda, toplumun gündelik hayatında gerçekleşebilecek, bu hayatı yıkıma sürüklemeyen, anti-otoriter öneriler getirmiştir. Toplum ya aşağıdan yukarıya, yavaş yavaş değişecektir ya da temelde birbirinden farklı olmayan burjuva ve devrimci otoritelerin politikalarının parçası olmaya devam edecektir. Alman İdeolojisi’nde Stirner’e, Felsefenin Sefaleti’nde Proudhon’a cevap yetiştirmekten kan ter içinde kalmış Marx tam rahat bir nefes alacakken bu kez karşısına Bakunin çıkar. Bu kez rakibi devrim ve şiddet yanlısı, an için yaşayan, maceracı, giriştiği hiçbir işi sonuna kadar götüremeyen, kendiliğinden eylem için doğmuş, entelektüel sistemlerden, kuramlardan hoşlanmayan bir “yabanî”dir. Hiçbir sisteme taraf olmadığını söyleyen Bakunin düşünsel sistem kavramını diktatörce bulur ve reddeder. Ona göre: ...insanlara ne yapacaklarını ya da nasıl hareket edeceklerini söylemesi nedeniyle per se kurama karşı çıkılması gerekir. Eylemden ayrı her kuram ancak eylemi –daha doğrusu kendiliğindenliğe bağlı olan eylemi– frenler… (...) Bakunin’e göre devrimin soluğu tam da fantastik umutlardı, makul argümanlar değil. Kuram onun gözünde “fantastik umutları” felce uğratarak bizatihi devrimci eylemi kötürüm bırakan bir “metafizik” idi. Bakunin’in devrimciliğinin ana dayanağı şuydu: Hangi tipte olursa olsun bir öğretinin, bir ideolojinin, düşünsel bir yapının olduğu yerde, üstü örtük biçimde merkezileşme ve devlet de vardır. (s. 318, 319) Bakunin kolektif eylemden yanadır ama bir taraftan da işçi sınıfına pek güvenmediği için devrimci hücreler kurmaktan, komplolar düzenlemekten geri durmaz. Öte yandan işçi sınıfının örgütü sayılabilecek Birinci Enternasyonalde hatırı sayılır bir taraftar topluluğuna sahip olan Bakunin, proletaryayı tüm ezilen grupların en az “hırsız” ve en az devrimci olanı olarak görüyordu… (...) Ona göre proletaryanın gerçek sorunu şuydu: Potansiyel olarak devrimci tüm sınıflar içinde proletarya, kendi iradesini boğacak tipte bir bilim ve öğreti edinmesi ve belleğindeki tüm öfke ve “fantastik umutların” üzerini örtmesi olasılığı en fazla olan sınıftı. (s. 325, 326) Bu nedenle Bakunin toplumdan dışlanmışlara, kanun kaçaklarına, kır eşkıyalarına, haydutlara, topraksız köylülere, marjinal entelektüellere, muhalif öğrenci ve gençlere sempati besler. Bu noktada spekülatif bir yorum yapmayı göze alırsak geleceğin toplumu konusunda çok fazla umudu olmayan, bireysel teröre ve nihilizme yakın olan Bakunin’in ‘toplum düşmanı yıkıcı anarşist’ tiplemesine çok uzak olmadığını söyleyebiliriz. Görevimiz korkunç: toptan acımasız evrensel kıyım. (s. 324) Kamu düzeninin yıkımına ve kötülük tutkularının salıverilmesine içiyorum. (s. 325) Artık toplumsal sorun, öncelikle toplumun yıkılması halini almaya başlamıştır. (s. 323) Bakunin’in bu tür görüşleri düzenli, disiplinli, örgütlü, kararlı sanayi proletaryasını teorize eden Marx’ı çileden çıkarmaya yetiyordu gerçi ama işin daha da kötüsü Enternasyonaldeki Bakunin taraftarları Marx’ın ‘nesnel koşullar’ını beklemenin bıçağın kemiğe dayandığı yoksullar için alay anlamına geldiği İtalya, İspanya ve diğer ‘gelişmemiş’ ülkelerde hızla güçlenmekteydiler. Bu nedenle Marx vakit geç olmadan, ileride işçi örgütleri içinde sıkça rastlanacak olan bir muhalefeti tasfiye operasyonuna girişti. Marx’ın denetimindeki Enternasyonal Genel Konseyi 1871’de Londra’da bir Delegeler Konferansı düzenledi. …artık açıklık kazanmıştı ki Marx ve Genel Konsey, Bakunin’i, onu ilgi odağı olmaktan çıkararak yenebilecekti ancak, ve onu arka plana itmek de Bakunin’in hep yinelediği otoritarizm suçlamalarını doğrulayacak bir şekilde hareket etmekten geçecekti. (…) (Düzenli bir kongre yerine yapılan ve dolayısıyla kendisine ancak yönetsel kararlar alma yetkisi tanınmış olan) Londra Konferansının katılımcıları tek başına şüphe uyandırmaya yetiyordu. İsviçre’den yalnızca iki delege çağrıldı – biri, Bakunin’in Rusya’daki faaliyetlerini ve Rusça yazılarını onun itibarını daha çok zedelemek için didik didik eden Utin’di; Jura Federasyonu, Federation isminden vazgeçmediği gerekçesiyle –bahanesiyle– davet edilmemişti. Kısacası Konferans bir kumpas görüntüsündeydi, doğrusu bunun dışında farklı bir özelliğe de sahip değildi; Genel Konseyden ve onun seçilmiş (ve oy kullanan) konuklarından ibaretti. (s. 357-358) Genel Konsey kendisine büyük yetkiler veren ve Enternasyonalin tüm şubeleri için bağlayıcı nitelikte olan bir dizi sert karar aldı. Bu kararlar sonucu özerk şubelerin özgür federasyonundan oluşan Enternasyonal Genel Konseyin denetiminde disiplin altına alınmış hiyerarşik ve otoriter bir şubeler örgütüne dönüştürülüyordu. “Bakunincilerle tartışmasının seyrinde Marx, Enternasyonali türdeş ve öğretisel olarak da monolitik kılmaya bir hayli yaklaşmış”tır. Merkezî, hiyerarşik, otoriter örgütlenme yapısının Bolşevik parti modeliyle birlikte başladığını düşünmek bir yanılgıdır. Bu uygulamayı başlatan Marx’ın kendisidir ve bu durum koşullara bağlı, tesadüfî bir olgu olmayıp Marx’ın ekonomik ve sosyal teorisinin otoriterliğe davetiye çıkaran yapısının doğal sonucudur. Şimdi bu konuya daha yakından bakmak için Marx’ın Bakunin’le yaptığı proletarya diktatörlüğü tartışmasına bir göz atalım. Marx kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde geçici, zaman içinde sönüp kaybolacak bir devlet biçimi olan proletarya diktatörlüğünü gerekli görüyordu. ‘Egemen sınıf konumuna yükseltilmiş proletarya’yı temsil eden bu diktatörlük işçi sınıfının seçilmiş temsilcilerinden oluşacaktı. Proletarya diktatörlüğünde seçim siyasal niteliğini kaybederek tamamen idarî bir karakter kazanacaktı. Bakunin’e göre ise böyle bir düzen seçilmiş bir azınlığın çoğunluğu tahakküm altına almasıyla sonuçlanacaktı. Halk devleti dedikleri, halk kitlesinin yeni ve sayısal bakımdan çok küçük bir gerçek ya da sahte bilim adamları aristokrasisince idaresinden başka bir şey olmayacak. İnsanlar eğitimli ya da bilimsel bakış sahibi olmadığından, hükümet kaygısından kurtarılacak ve bütünüyle aynılaştırılıp sürüleştirilecek. Ne hoş özgürleşme! (s. 377) Bakunin görüşlerinde haklıydı. Marx ‘ekonominin ve tarihin yasaları’nın sağladığı inançla böyle bir diktatörlüğün sınıfsız topluma geçiş sürecinde sönüp yok olacağını düşünüyordu. Ancak tarihe baktığımızda toplumsal ayaklanmalar sonucu kurulan tüm yönetimlerin kısa zamanda otoriterleştiğini ve devrimi yapan yığınları baskı altına aldığını görürüz. Hal böyleyken proletarya diktatörlüğü gibi bir geçiş devletini önermek devrim sonrası kurulacak otoriter yönetimlere teorik dayanak sağlamaktan başka bir sonuca yol açmaz, Rusya ve diğer tüm örneklerde görülebileceği gibi açmamıştır da. İkinci olarak ulaşılacağı varsayılan komünist toplumdan önce, yani toplum henüz tam olarak kendini yönetemeden önce yapılan her seçim Marx’ın savladığının aksine politik bir seçimdir ve böyle bir seçim her zaman bir azınlığın çoğunluğu baskı altına almasıyla sonuçlanır. Bakunin de devrim yanlısıydı ve gelecekte anarşist bir toplum kurulması için mücadele ediyordu, ama hiçbir zaman anarşist topluma ulaşılması için aracı bir kurum önermedi. Halk ya bir dolayıma gerek duymaksızın devrime ve anarşiye sahip çıkacaktı ya da düzen ve otorite galip gelecekti. Marx’ın kuramının sistematikliği, kendi içinde tutarlılığı karşısında anarşist düşünürler birbirlerinden çok farklı görüşler öne sürdükleri gibi tek tek ele alındıklarında da düşünceleri içsel tutarsızlıklar taşır. Bu nedenle tek bir anarşist teorinin varlığından söz edilemez. Ancak hepsini birleştiren ortak nokta otorite karşıtı olmaları ve cevaplardan ziyade sorulara önem vermeleridir. Marksizmin otoriteye açık sistematikliği karşısında anarşizmi özgürlükçü kılan belki de budur. |
||