|
||
![]() 21 Haziran 1905'te Paris'te doğdu. Babası o çok küçük yaştayken öldü ve annesi de ailesinin yanına döndü. Sartre, hep örnek çocuk olarak gösterildi. La Rochelle Lisesi'ne devam etti, ama olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi'nde verdi. Eğitimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü. 1929 yılında Simone de Beauvoir'la tanıştı. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. 2. Dünya Savaşı sırasında, Almanlar tarafından hapse atıldı; hapisten çıktıktan sonra Direniş Hareketi'ne katıldı. "Sinekler" adlı tiyatro oyunu, onun Direniş Hareketi'nde olduğunu bilmeyen Almanların izniyle oynandı (1943). Aynı durum, "Varlık ve Hiçlik" adlı oyununda da meydana geldi (1943). Oyunlarının her ikisi de baskı karşıtıdır; "Varlık ve Hiçlik"te Sartre, ilk kez felsefesini ortaya koydu. 1945 yılında öğretmenliği bırakarak "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi kurdu. Kitaplarının çoğunda edebi ve politik sorunları işledi. Savaş sonrası dönemde özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkan Sartre, eleştirilerini saklamasa da SSCB'ye destek veriyor, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkanların başında geliyordu;Les Temps Modernes, sömürgelerdeki savaşlara karşı 1953'ten başlayıp, 1957'de yoğunlaşan bir savaş yürüttü. Sartre, "121'lerin Bildirgesi"ni imzaladı, 1961-62 yılındaki büyük gösterilere katıldı. 1964 yılında Nobel Ödülü'nü geri çevirdi; böylesi bir ödülün, yapıtlarının bütünlüğünü zedeleyeceğini düşünüyordu. 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russel Mahkemesi'nin de başkanlığını yaptı. 1968 yılında, Sovyetler'in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, Sovyet sosyalizmini ve kendi klasik aydın tutumunu sorgulamaya girişti. O dönemde Maocularla da bir yakınlaşması oldu. 1973 yılında Liberation'u kurdu. 1974 yılında gözleri büyük oranda görmez oldu, bu nedenle etkinliklerini yavaşlatarak, daha çok Doğu Ülkeleri üzerindeki baskıların sona erdirilmesi, insan haklarının korunması gibi konularda çalışmaya başladı. Pierre Victor'la (Benny Levy'nin takma adı), aydının rolü, bireyin tarihteki yeri, şiddet ve kardeşlik konuları hakkında "Pouvoir et liberté" adında bir yapıt hazırladı. Siyasal etkinliklerinin, yazar tarafını bazen maskelemiş olmasına karşın, Sartre, son derece düzenli bir zihinsel çalışma yürüterek, gününün altı saatini yazmaya verdi. Edebi nesne Sartre'a göre "Yalnızca hareket halindeyken varolan bir topaçtır. Onu ortaya çıkarmak için, adına okumak denen somut bir eyleme ihtiyaç vardır." Yazmak, okurun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktır. Sartre, 15 Nisan 1980'de Paris'te öldü. Sartre'ın önemli kitapları arasında Özgürlüğün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvar sayılabilir; bunun yanı sıra, yayınlanmış ya da bitirilemeyerek yayınlanmamış birçok yapıtı vardır. Sartre'ın adıyla birlikte anılan varoluşçuluk, aslında 17. yüzyıldan beri vardır; Blaise Pascal'le başlar; ama Sokrates'in felsefesinde, hatta İncil'de varoluşçuluğun izlerinin bulunduğu düşünülürse, Pascal'i varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul etmek de doğru olmaz. Soren Kierkegard ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Nietzsche, Heidegger ve tabii Sartre varoluşçudurlar. Camus ve Dostoyevski de, diğer çok ünlü varoluşçu yazarlardır. Sartre, varoluşçuluğun iyimser bir felsefe olduğunu söyler; çünkü tüm insanlar birbirinin aynıdır; bir kahraman ya da bir alçak olmak tamamıyla onların elindedir; insan önceden-tanımlanmamıştır; ne bir kahraman olarak doğar, ne de bir alçak. Ama aynı felsefeye göre, insan varlığının durumuna da güvenmemelidir, çünkü o halde kalacağının hiçbir güvencesi yoktur. Özet olarak, Sartre insanın tek yazgısının, elinden geldiğince "bağımlı" olmak olduğunu söyler. Bu da, kendini bütünün içinde düşünebilmekten geçer. |
||
|
||
| Hep söylerim,insanın en önemli buluşlarından biridir bu;sırf varolmaktan kaynaklı sıkıntı... | ||
|
||
| Peki ya sıkıntıdan kaynaklarak varolanlar ? Yada bu devinimin içinde olan bizler ?? Sizin ölenleriniz insan değilse , ölmeden önce varolmaktan kaynaklanan sıkıntıyı yaşayanlarda mı insan değiller buz ? | ||
|
||
| Yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri. 1905’te Fransa’da doğdu. 1980’de yaşamını yitirdi. Aydınlanma Çağı’ndan bu yana, çağının tanığı ve bilinci olan aydınların sonuncusu, 20. yüzyılın Voltaire’i ya da Hugo’su sayılır. Düşünce ustası ve özgürlüklerin savunucusu. Fransa’da ve Avrupa’da olduğu gibi, Amerika’da ve Üçüncü Dünya ülkelerinde de aydınların sözcüsü oldu. Çeşitli edebiyat alanlarını kapsayan, çok sayıda yapıtı 20. yüzyılın bir özetini sunar. Ona göre yaşam, insanın tek başına kendi toplumsal boyutunu keşfetmesidir. Kendi yaşamıyla, bunun parlak bir örneğini verdi. Bireyin kökten özgürlüğünü vurgulayan Varoluşçuluğun sözcülüğünü yaptı. Romanlarıyla ve oyunlarıyla bu dünya görüşünü çok geniş kitlelere aktarmayı başardı. Yaşamının bir yadsımalar bütünü olduğu söylenebilir. Tanrı’yı, her türlü kurulu düzeni, aileyi, klasik anlamıyla edebiyatçıyı, filozofu, eylem adamını, dostlukları, toplumun belirli kesimlerini, partileri, kalıplaşmış düşünceleri yadsıdığı gibi, 1964’te değer görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülü’nü de kabul etmedi. Kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştiren yazar-aydın kimliğiyle hem Fransa’da, hem de kendi ülkesi dışında yaygın bir etki uyandırdı. | ||
|
||
| Albert Camus'nün Ölümü Üzerine / Jean Paul Sartre Altı ay önce, dün bile, "Ne yapacak?" diye soruluyordu. Saygı duymak gereken karşıtlıklarla yaralanmış bir halde, geçici bir süre için sessizliği seçmişti. Ama, ağır ağır geçen ve seçtiğine bağlı kalan ender insanlardan olduğu için, sessizliğin sonu beklenebilirdi. Bir gün konuşacaktı. Söyleyecekleri üzerinde tahminde bulunmak yürekliliğini bile bile göze alamayacaktık. Ama, hepimiz gibi, yeryüzü ile birlikte değiştiğini düşünüyorduk: varlığının canlı kalmasına yetiyordu bu. Dargındık; dargınlık -hiç görüşmeyecek bile olsak- bir şey değil; olsa olsa, içinde bulunduğumuz dar, küçük dünyada, birbirimizi gözden kaçırmadan ve birlikte yaşamak bir çeşit. Bu, onu düşünmeme, okuduğu bir kitap sayfası ya da gazete üzerindeki bakışını duymama ve kendi kendime "Ne diyor? Şu anda ne diyor?" dememe engel değildi. Olaylara ve içinde bulunduğum ruhsal duruma göre, bazen çok sıkıntılı, bazen çok acı olarak yargıladığım sessizliği; ısı ya da ışık gibi, her günün niteliği idi, insancıldı. Kitaplarının -özellikle, belki en güzeli ve en az anlaşılanı olan Düşüş'ün- tanıttığı düşüncelerinin, yanında ya da karşısında olunuyor, ama her zaman onlarla birlikte yaşanıyordu. Kültürümüzün belirli bir serüveni idi bu: dönemleri ve sonucu bulunmaya çalışılan bir davranıştı. Çağımızda ve tarih karşısında yaptıkları Fransız Edebiyatı'nda belki en ilginç olan uzun ahlakçılar zincirinin günümüzdeki mirasçısını temsil ediyordu. İnsatçı, dar ve saf, duygulu ve sert insancıllığı, çağımızın biçimsiz ve toplu olayları ile, sonucu şüpheli bir savaşa girmişti. Ama, bunun yanında da reddetmedeki inatçılığı ile, çağımızın ortasında, gerçeğin altınlarına ve makyavelcilere karşı, ahlakın varlığını savunuyordu. Bir yıkılmaz deyimleme, savunma olduğu söylenebilirdi. Ne değin az okunur, ne değin az düşünülürse düşünülsün, avucunda sıkı sıkıya sakladığı insancıl değerlerle karşı karşıya kalınıyordu: siyasal davranış sorununu ortaya koyuyordu ortaya örneğin. Ya yanından kıvrılıp gitmek, ya da savaşa girişmek gerekiyordu: tek kelime ile, düşünce hayatını yapan gerilim için kaçınılmazdı. Son yıllarda, sessizliğinin bile olumlu bir yönü vardı; uyumsuzun bu Descartesçısı, ahlakın güvenli toprağını bırakıp, uygulamanın sonucu belirsiz yollarına sürüklenmeyi reddediyordu. Farkediyorduk bunu; sessizliği seçtiği sorunların ne olduğunu da seziyorduk: çünkü ahlak, yalnız başına ele alınırsa, hem devrim yapılmasını gerektirir, hem de suçlar onu. Bekliyorduk; beklemek gerekti, bilmek gerekti: sonunda ne yapar, neye karar verirse versin Camus kültür alanımızın belli başlı kuvvetlerinden biri olmakta, çağın ve Fransa'nın tarihini kendince temsilde devam edecekti. Ama konuşsa idi, belki gittiği yolu öğrenecek ve anlayacaktık. Herşeyi yapmıştı -bütün bir eser- ve her zaman olduğu gibi, herşey ortada idi. Kendisi de söylüyordu: "Eserimi bundan sonra yapacağım". Bitti artık. Bu ölümün, kendine özgü bir rezaleti var; insancıl olmayanın, insanlık düzenini ortadan kaldırması bu. İnsanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir, ölünür orada, açlıktan öldürülünür; ne var ki, insanlarca kurulmuştur, onlarca ayakta tutulmakta ve savaşı yapılmaktadır. Bu düzende Camus'nün yaşaması gerekti; ilerleyen bu adam, bizim sorunumuzu ortaya koyuyordu; kendisi de karşılığını arayan bir sorundu; bizler için, kendisi için, düzeni kuran ve reddeden insanlar için uzun bir hayatın ortasında yaşıyordu; sessizlikten çıkması, karar vermesi ve sonuca bağlaması önemli idi. Yaşlanıp ölenler vardır; hep ertelenmiş olup, yaşantılarının anlamı, yaşantının anlamı değişmeden ölebilecekler vardır. Ama bizim gibi kararsız, şaşkın olanlar için, en iyilerimizin karanlık geçidin sonuna gelmeleri gerekir. Bir yapıtın nitelikleri ve tarihsel bir anın koşulları, çok ender olarak, bir yazarın yaşamasını bu kadar açıkça gerektirmiştir. Camus'yü öldüren kazaya, rezalettir diyorum; çünkü bu kaza, insancıl dünyada, en derin gerekliliklerimizin uyumsuzluğunu ortaya çıkarıyor. Camus, yirmi yaşında iken, ansızın kapıldığı, yaşantısını altüst eden bir hastalıkla, uyumsuzu -insanın budalaca yokluğunu- buldu. Alıştı buna, dayanılmaz koşulunu düşündü ve kendisini kurtardı. Bu iyileşmiş hasta, beklenmeyen ve dışarıdan gelen bir ölümle çiğnendiğine göre, yalnız ilk yapıtlarının gerçeği söylediği zannedilebilir. Buna göre uyumsuzluk, ne kimsenin ona, ne de onun kimseye sorduğu sorudur; sessizlik bile denemeyecek, hiçbir şey olmayan bir sessizliktir. Böyle olduğunu zannetmiyorum. İnsancıl olmayan, kendini belli eder etmez insanın bir bölümü olur. Durmuş her yaşantı, -bu değin genç bir adamınki bile olsa- hem kırılan bir plak, hem de bütün bir hayattır. Bu ölümde, onu sevmiş olanlar için, dayanılmaz bir uyumsuzluk vardır. Gene de bu parçalanmış yapıtı, bütün bir yapıt olarak görmeyi öğrenmek gerekir. Camus'nün insancıllığında, kendisini ansızın alıp götüren ölüme karşı insancıl bir davranış bulunduğu, onurlu mutluluk araştırmasının, ölmenin insanlık dışı gerekliliğini içine aldığı ve zorunlulaştırdığı ölçüde, bu eserde ve bu eserden ayrılamayacak olan yaşantıda, gelecekteki ölümüne karşı varlığının her anını kuşatmak isteyen bir insanın saf ve başarılı girişimini bulacağız. |
||
|
||
| Jean Paul SARTRE SARTRE, Jean Paul: Varolusçulugun kurucusu olan çagdas Fransiz filozofu. 1905-1980 yillari arasinda yasamis olan Sartre'in temel eserleri: L'Etre et le Neant (Varlik ve Hiçlik), La Transcendence de l'Ego (Benin Askinligi), La Nausee (Bulanti), Les Chemins de la Liberte (Özgürlügün Yollari), L'Existentialisme est un humanisme (Varolusçuluk), Critique de la Raison Dialectique (Diyalektik Aklin Elestirisi)'dir. O, akademik bir kurumda profesyonel bir filozof olarak çalismak yerine, zaman zaman popüler birtakim eserlerle genis halk kitlelerine ulasmayi denemis olan ünlü bir düsünürdür. Temeller: Insanin kendi yazgisini belirlemedeki aktif rolünü vurgulayan ve Marks, Husserl ve Heidegger gibi düsünürlerden etkilenmis olan Sartre'in temel çikis noktasi, insan varligi ile öteki nesnelerin varligi arasindaki farkliligin incelenmesinden olusur. Baska bir deyisle, Descartes'in yaptigi gibi, özneden yola çikan Sartre, Kant'in problemini, yani seylerin ya da nesnelerin nedensel olarak belirlenmis dünyasinda, insanin özgürlük ve sorumlulugunun nasil açiklanabilecegi problemini ortaya koyup, bu probleme bir çözüm getirmeye çalismistir. Metafizigi: Ona göre, insanin dogasi, insan tarafindan üretilmis olan bir ürünü tanimladigimiz tarzda açiklanamaz. Sartre'in bu tezine göre, herhangi bir alet, nesne yapacak olsak, önce bu nesnenin nasil olacagini tasarlariz. Örnegin, bir masayi ele alalim. Masa, kafasinda bir masa fikrine sahip olan, masanin ne için kullanilacagini ve nasil üretilecegini bilen bir insan tarafindan imal edilmistir. Buna göre, masa, meydana getirilmezden önce, belirli bir amaci olup, bir sürecin ürünü olan bir sey olarak tasarlanmistir. Masanin özüyle, masanin meydana getirilis sürecini ve onun yapilma amacini anlarsak eger, masanin özü, onun varolusundan önce gelir. Sartre'a göre, insanda durum böyle degildir. Ilk bakista insanin da bir yaraticinin, Tanri'nin eseri oldugunu düsünürüz. Tanri'yi, masayi imal eden marangoz benzeri dogaüstü bir sanatkar olarak görür ve böylelikle, Tanri'nin insani yarattigi zaman, neyi yaratmis oldugunu bildigine isaret ederiz. Oysa, Sartre Tanri'nin varolusunu inkar etmis olan tanritanimaz bir düsünürdür. Tanri var degilse, Sartre'a göre, insanin Tanri tarafindan önceden belirlenmis bir özü de olamaz. Insan, yalnizca vardir, kendinden önceki bir modele, bir taslaga, bir öze göre ve belli bir amaç gözetilerek yaratilmamistir. Insan öncelikle varolur ve kendisini daha sonra tanimlar. Insan yalnizca vardir ve Sartre'a göre, kendisini nasil yaparsa, öyle olur. Insanin önceden belirlenmis bir özü olmasa da, o, Sartre'a göre, bir tas ya da sopa gibi, basit ve bilinçsiz bir varlik degildir. O, bir tas parçasinin her ne ise o oldugunu söyler; tasin varligi, kendi içine kapanik, kendisinden baska bir sey olamayan varliktir. Söz konusu tas parçasinin söyle ya da böyle olmak imkani yoktur; o, ne ise daima odur. Bu, Sartre'a göre, kendinde varliktir. Buna karsin, insan, kendinde varlik (yani, tas parçasinin var oldugu tarzda var) olmak disinda, kendisi için varliga (yani, onu tas parçasindan farklilastiran varlik tarzina) sahiptir. Yani, insan bilinçli öznedir; insan, varoldugunun bilincindedir. Insanin varligi bilincinde, kendine dönmekte, kendini bilmektedir. Bundan dolayi, insana önceden verilmis ve degismeyen bir öz yüklemek söz konusu olamaz. Bilinçli bir varlik olan insan, 'ne degilse odur, ne ise o degildir.' Yani, bilinçli bir varlik olan insanda, sonsuzca degisme kapasitesi vardir. Onu simdi oldugu seyle tanimlayamazsiniz, çünkü tanimladiginiz anda, o baska bir sey, baska bir birey olma yoluna girmistir. Bilinci insani her zaman baska bir seye , bir öteye götürür. Bilinçli bir özne, sürekli olarak bir gelecek önünde duran varliktir. Ve bilinç, özgürlük ve bir gelecege dogru yönelistir. Baska bir deyisle, insan dogasi, baska herhangi bir gerçeklik türünden, bir bakima hiç farkli degildir. Insan baska herhangi bir sey gibi vardir, yalin bir biçimde oradadir. Bununla birlikte, insan diger seylerden ya da gerçekliklerden farkli olarak, bir bilince sahiptir. Bu nedenle, insan seylerin dünyasi ve baska insanlarla farkli iliskiler içinde olur. Buna göre, bilinç her zaman bir seyin bilincidir ki, bu, bilincin kendisini asan bir nesnenin varolusunu tasdik etmek suretiyle varoldugu anlamina gelir. Bilincin nesnesi, yalnizca 'orada olan' bir sey olarak dünya olabilir. Tek bir kati kütle olarak dünya disinda, Sartre'a göre, sandalye, dag benzeri belirli nesnelerden söz ederiz. Masa dedigimiz nesne, bilincin faaliyetiyle, dünyanin bütününden koparilarak sekillendirilir. Dis dünya yalnizca bilince, ayri fakat karsilikli iliskiler içinde bulunan seylerden meydana gelen anlasilir bir sistem olarak görünür. Bilinç olmadan, dünya yalnizca vardir; o, kendinde varliktir ve bu haliyle anlamdan yoksundur. Bilinçtir ki, dünyadaki seylere, varlik vermese bile, anlam verir. Buna göre, bilinç herseyden önce, dünyadaki seyleri tanimlar ve onlara anlam yükler. Ikinci olarak, bilinç kendisini asar, yani kendisiyle nesneler arasina bir mesafe koyar ve bu sekilde nesneler karsisinda bir bagimsizlik elde eder. Bilinçli ben, dünyadaki seyler karsisinda bu tür bir bagimsizliga sahip oldugu için, seylere farkli ya da alternatif anlamlar yüklemek, bilincin gücü içindedir. Insan, Sartre'a göre, mühendis ya da isçi olmayi seçebilir, su ya da bu proje veya tasariya baglanir; dünyadaki varliklar da, insanin bu tercihlerine bagli olarak anlam kazanirlar. Ahlak Görüsü: Buna göre, insan öncelikle vardir, insanin varolusu, onun ne olacagindan önce gelir. Insanin ne olacagi, bilincin belli bir mesafeden gördügü dünya karsisinda nasil bir tavir alacagina bagli olacaktir. Insan, bu uzakliktan, seyler ve kisiler karsisindaki bu bagimsizlik hali içinde, bu seylere ve kisilere nasil baglanacagiyla ilgili olarak bir tercihte bulunur. Insan dünya karsisinda bu tür bir özgürlüge sahip bulundugu için, dünya insanin bilincini ve tercihlerini etkileyemez. Dünyayi astigi, dünyaya yukardan ve uzaktan bakabildigi ve sürekli olarak tercihlerde bulunmak durumunda oldugu olgusunu degistirmek, insan için asla söz konusu olamaz. Kisacasi, Sartre'a göre, insan özgürlüge mahkumdur. Insan özgür seçimleriyle kendisini tanimlar ve yaratir. Buna göre, insan, kendisini yoktan varetmez, fakat bir dizi seçim ve karar araciligiyla, varolusunu belli bir öze dönüstürür, yani kendi özünü olusturur. Baska bir deyisle, kendi kendisini sürekli olarak yeniden yaratmak durumunda olan insan, bir varolus olarak, kendisini ilk anda terkedilmis biri olarak bulur ve umutsuzluga düser. Insan bu durumda geçmisine dönemez, simdinin kendisi için bos bir imkan oldugu insan, gelecege de güvenemez. Iste insan bundan dolayi, kendisini saçma bir dünya içinde hisseder. Dogmak, yasamak, ölmek ve eylemek ona hep saçma gelir. Iste insan böyle bir anda baskalarini hisseder, ve kendisini bir merkez olmaktan çikarir. Bu ise onun varolusunu özsel olarak yasamasini önleyip, onu baskalariyla birlikte olmaya, toplum içinde yasadigi gerçegine götürür. Böyle olunca da insan baskalarinin sorumlulugunu duymaya baslar. Bu nedenle, Sartre'in gözünde özgürlük ancak sorumluluk yüklenmekle mümkün hale gelir. Tüm eylemlerinin sorumlulugunu üzerine alabilmis olan insan özgür olup, sadece böyle biri gerçek varolusa sahip olabilir. Bu nedenle tek mutlak deger özgürlük olsa bile, sorumluluga baglanan bu özgürlük, kati bir ahlaki gerektirir. Onun gözünde dogru eylem, sorumlulugu özgürce yüklenilmis olan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve mutlak bir dogrulugun da olmadigi unutulmamalidir. Her çag kendi dogrusunu yaratirken, ahlaklilik da her çagda kendi dogrusunu kuran insanin özgür eyleminde ortaya çikar |
||
|
||
Alıntı Peki ya sıkıntıdan kaynaklarak varolanlar ? Yada bu devinimin içinde olan bizler ?? Sizin ölenleriniz insan değilse , ölmeden önce varolmaktan kaynaklanan sıkıntıyı yaşayanlarda mı insan değiller buz ? Şimdi gördüm de.. İnsan değil kısmını anlmadım aslında ,kim insandır diye bir ayrımım yok çünkü. Varolmak eninde sonunda bir yerlerde sırf varolduğun için sıkıntı yaratır ,yaratmalıdır.Çünkü sıkıldığın noktalar sana kendini keşfetmen,yenilemen için sunulmuş anahtarı da ölmekte ya da ölmüş olduğunun haberini sunar. Kısaca varlığın içinde sızlıyordur. Sıkıntıdan varolmak bir tür uyuşturmak içindeki sıkıntıyı olsa gerek.Varoluşunun çağrısına -uğursuz mırıldanmalarına kulak tıkamak. Çoğu zaman yapılan ve sanat-siyaset-felsefe -psikoloji vs çerçeveleriyle insanı kuşatan hatların amacı da budur.Uyuş ve unut. |
||
|
||
Sevgili Yoldaşlar, Kitabınızı büyük ilgiyle okudum. Onda yalnızca anti-psikiyatrinin olası biricik radikalleştirilmesini değil, akıl hastalığının sözde "tedavileri"nin yerine geçmeyi hedefleyen tutarlı bir pratik de buldum. Genel olarak bakılırsa Marx'ın yabancılaşma sözcüğü ile kapitalist topluma özgü genel bir olgu olarak anladığı şeye hastalık adını veriyorsunuz. Haklısınız. 1845'de Engels İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu'nda şöyle yazmıştı: Kapitalist sanayileşme ile öyle bir dünya yaratıldı ki, bu dünyada "yalnızca hem fiziksel hem ahlaki olarak hayvani bir düzeye gelmiş, insanlıktan çıkmış, alçalmış bir insan ırkı kendini bu dünyalı hissedebilir." Atomize edici güçler sistematik ve sürekli olarak insanların bir sınıfını -içeriye karşı olduğu gibi dışarıya karşı da- alt-insanlar durumuna indirdiğinden, Engels'in sözettiği insanların tümünün, ücretliliğin yol açtığı ve insanı bir nesne durumuna indirgeyen hasarlar ve bu hasarlara karşı bir yaşam başkaldırısının birliği olarak tanımlanabilecek bir hastalığın etkisi altında bulundukları kolayca anlaşılabilir. 1845'den bu yana ilişkiler tümüyle değişti, ama yabancılaşma yerinde kaldı ve kapitalist sistem varoldukça da yerinde kalacak. Çünkü yabancılaşma, sizin dediğiniz gibi, üretim ilişkilerinin "koşulu ve sonucu"dur. -Diyorsunuz ki- hastalık, kapitalizm içinde biricik olası yaşam biçimidir. Aslında ücretli birisi olan psikiyatrist herbirimiz gibi bir hastadır. Egemen sınıf ona sadece "tedavi etme" ya da başkalarını kapatma iktidarını vermiştir. "Tedavi" kolayca anlaşılabileceği gibi yaşadığımız sistemde hastalığın ortadan kaldırılması anlamına gelmemektedir: "Tedavi" insanın hasta kalarak çalışma yeteneğini sürdürmesine hizmet eder. Bizim toplumumuzda bir yanda sağlıklı ve tedavi edilmiş (kendini üretim normlarına uyarlamış bilinçsiz hastaların iki çeşidi) ve öte yanda hasta olarak nitelenen, amaçsız bir başkaldırı tarafından ücretli emek sunma yeteneğini kaybetmiş ve psikiyatriste teslim edilmiş kişiler vardır. Bu polis bu kişileri onların en temel haklarını reddederek kanun dışı ilan eder. O atomize edici güçlerin açık bir eklentisidir: Bireysel vakaları yalıtılmış halde, sanki psikonörotik bozukluklar belirli bir kişiye özgü bulgular ve kişisel yazgıymış gibi ele alır. Sonra özellikleri birbirine benziyor gibi görünen hastaları birbiriyle karşılaştırır, sadece görünüşlerden ibaret olan farklı davranış biçimleri üzerinde çalışır ve onları nozolojik bütünlükler oluşturacak şekilde bir biriyle ilişkilendirir (Nozoloji= Görüngülerin mekanik tanımlanması), bu bütünlükleri farklı hastalıklar olarak ele alır ve sonra onları bir sınıflandırma olarak sunar. Hasta böylece hasta olarak atomize edilir ve belirli bir kategoriye (Şizofreni, Paranoya vb.) sokulur. Bu kategoride, aynı psikonevrozun özel örnekleri olarak kabul edildiklerinden, bu hastayla toplumsal ilişki kuramayan başka hastalar da bulunur. Sizler görünüşlerin çeşitliliği üzerinden temel ve ortak nedene ulaşmayı hedefliyorsunuz: "Akıl hastalığı" emek gücünü metaya ve sonuç olarak ücretliyi şeye dönüştüren (Şeyleşme) kapitalist sisteme kesin olarak bağlıdır. Sizin için açık ki, hastaların yalıtılması yalnızca onların köken olarak üretim ilişkilerine dayanan atomize oluşlarını devam ettirir ve hastalar kendi başkaldırıları içinde, henüz üstü örtülü olarak başka bir toplumu talep ettiği ölçüde, onların birlikte bulunmaları, birbirlerini çok yanlı olarak harekete getirmeleri, kısacası sosyalist bir kollektif kurmaları gereklidir. Ve "psikiyatrist" de bir hasta olduğuna göre, sizler hasta ve doktoru doğal olarak birbirinden ayrılmış bireyler olarak ele almayı reddediyorsunuz: Bu ayrım aslında her zaman "psikiyatrist"in biricik anlamlandırıcı (belirleyici) ve yalıtılmış, kanun dışı sayılmış hastaların da biricik anlamlandırılan (belirlenen) ve sonuçta arı nesne haline gelmesi sonucunu doğurmuştur. Buna karşı siz doktor-hasta ilişkisini herkesi kapsayan diyalektik bir bütün olarak ele alıyorsunuz. Hastalar biraraya gelir gelmez, bu diyalektik ilişkiler içinde, farklı çevrelere uygun olarak, bazen hastalığın gerici unsurlarının sürdüğü, bazen de hastaların başkaldırılarının ve toplum tarafından bastırılmış ya da çarpıtılmış gerçek ihtiyaçlarının bilincine vardıkları anlar belirleyici olacaktır. Hastalığın farklı görünüş biçimleriyle açığa çıkan genel bir çelişki olması ve her bireyin aynı zamanda hem anlamlandıran hem de anlamlandırılan olduğu bilgisinden hareketle, hastalığın gerici (örn. burjuva ideolojisi) ve ilerici momentlerini (hedefi kar değil, insan olan başka bir toplum talebi) birbirinden ayırabilmeleri için, hastaların birleşme zorunluluğu vardır. Açıktır ki bu kollektif, kapitalizm her insanda hastalık ürettiğinden ve "psikiyatrik sağaltım" yalnızca hastanın yaşadığımız topluma reintegrasyonu anlamı taşıdığından bir sağaltımı tartışmayacak, tersine hastalığı geliştirmeye, yani onu bilinç haline geliş vasıtasıyla devrimci bir güç haline getirmeye çalışacaktır. Beni özellikle etkileyen şey, psikiyatrinin ve psikanalizin modern biçiminde hasta kimseye bakmazken ve doktor onun sözcüklerini kaydedebilmek ve onları doğru şekilde düzenleyebilmek için hastanın arkasına otururken, SPK'da hastaların belirleyici doktor rolü olmadan -anlamların bireyselleşmiş bir kutbu bulunmadan- insan ilişkileri kurmaları ve durumlarının bilincine varmada birbirlerinin gözüne bakarak, yani anlamlandıran-anlamlandırılan anlamında özne olarak davranmak suretiyle birbirlerine karşılıklı yardım etmeleriydi. Doktor-Hasta ilişkisinin psikiyatri ve psikanalizin modern biçiminde görülen bu uzamsal belirlenimi birini bir arı nesne kabul ederken, diğerini sırrını yalnız kendisinin bildiğini iddia ettiği hastalığın dilini, bir hermeneutik ile deşifre eden mutlak anlamlandıran haline getirir. SPK'nın temsil ettiği gerçek ilerleme ile tanıştığım için mutluyum. Yaptığınız işi değerlendirdikten sonra anlıyorum ki, kapitalist toplumun en sert baskılarıyla karşı karşıyasınız ve yalnızca "kültür" temsilcilerinin değil politikacıların ve polislerin şiddeti de size yönelmek durumunda. Bütün araçlarla dövüşmek zorundasınız. Çünkü yaşadığımız toplumun egemenleri pratiğinize engel olma yolları arayacaklar, hatta sizi komployla suçlayacaklar. Ama siz aptalca tutuklamalara göre değil ulaştığınız başarılara göre yargılanacaksınız. |
||
|
||
| Jean Paul Sartre'ı Özlerken / Hamid Farazande 11 Eylül olaylarından bu yana dünyada patlak veren küresel terörizm, ve bunun acı sonuçları olan kültürel kutuplaşmalar, ulusalcılık, şovenizm, ırkçılık gibi eğilimler Sartre'ın boş bıraktığı yerinin ne kadar büyük olduğunu bir kez daha acımasızca insana düşündürüyor. XX.Yüzyılın başka hiç bir yazarına benzemezdi çünkü Sartre, ilk defa Batılı devletlerinin emperyal eylemlerine karşı "içeri"den gür bir ses çıkıyordu, öyle bir sesti ki bu, Charles de Gaulle gibi heybetli devlet adamları bile karşısında çatlayıveriyordu, sokağaçıktığı zaman bütün devlet erkânı tir tir titriyordu. Hayatı boyunca dünyanın her hangi bir yerinde direnen mazlumların yanında yer aldı: Cezayir,Küba, Latin Amerika, Filistin, Viyetnam... "Sartre'ın insanî felsefesi benim hayatıma kılavuzluk etti." diye söylemişti Che Guevara onun için. Gene de, onun yıldırılmaz aktivizmi, yeri geldiğinde, kendisi Küba'nın yazar çizerleri yanında yer alarak eski dostu Castro'ya karşı daha da ateşli bir muhalefete dönüşebiliyordu. Tek bir şeye inanıyordu çünkü Sartre: Özgürlüğe. Onun Varoluşçu Felsefesi üzerine önemli eleştiriler geldi o günden bu yana, yazdığı romanlar, oyunlar eleştirmenler tarafından zaman zaman kuşkuyla karşılandı, gelgelelim hiç kimsenin onun yazarlık gücü üstünde en ufak bir şüpheye düştüğü söylenemez. Deleuze, Alman işgali bittikten sonra Sartre dışında tutunulabilecek başka hiç bir "düşünce"nin olmadığından bahseder: "O günlerde", diyor Deleuze: "Bereket Sartre vardı, o bizim için taze hava gibiydi... Bize güç veren bütün garip şeylerin bileşimiydi. Sartre bir olgudan, bir yöntemden, bir örnekten çok daha fazlaydı, duru, taze havaydı... tek başına aydınlığın koşullarını değiştiren bir aydındı. Sartre'ın bir akımın başında ya da sonunda olup olmadığını sormak aptalca birşey, o bütün yaratıcı zihinler gibi ortadaydı." Bundan önce 1964'te Deleuze,apaçık bir şekilde Sartre hakkında "Obenim ustam" demişti. Sartre'ın en göz alıcı karakteristiği, bana kalırsa, kendi düşünce alanında, sürekli taptaze sularda yüzme tutkusuydu. Düşünce alanında bu kadar sık kendini tazeleyen başka bir düşünüre rastlamak çok kolay olmasa gerek. Bir kitap yazma sürecinde bile onun için önemli olan sadece yazma süreciydi, o kitabı sonuna getirme endişesini hiç bir vakit taşımadı. Bir metni sonuna getirmemek, başlı başına yazarının ruhsal "isyan"ından ipucu verebilir. Sartre'a göre metni sonlanmamış olarak biçimlendirmek insana daha yakın bir davranış,sonlanmış bir metin hayattanuzaklaşır çünkü. Sartre sürekli hareket halindeydi, belli süreler kendini bağlı hissettiği, uğruna mücadele verdiği düşüncelerden, bir bakarsınız kopuverip ansızın yaptığı dönüşler, sapmalarla başka inanışlara doğru koşardı. Çalışma alanının bu kadar geniş olması bundandı belki: Felsefeden edebiyata, oradan ahlaka, siyasete, tiyatroya, ama her zaman en radikalsöylem peşinde. Korktuğu en önemli şey diğerleri tarafından bir sınıfa, kategoriye sokulması, durağanlaşmasıydı, belki de bunun için hayatının son yıllarında anarşizme eğilim gösterdi, Nobel ödülünü bu doğrultuda nefretle red etti. Ölümü farklı bir şekilde tanımlıyordu düşünür: "Elimizden birşey gelmediği zaman ölüyüz." Ölmeden birkaç ay önce görme yetisini bütünüyle yitiren bu Özgürlüğün Adı "Ben Hâlâ gencim, çalışabiliyorum" demekten kendini alamıyordu. Çok zor yıllar içinde yaşamıştı Sartre: İki dünya savaşının bütün felaketlerini etiyle, kemiğiyle yaşamıştı. O dönemlerde hakikati bulmak ve dile getirmek, bugün olduğu gibi, çok kolay değildi. Birçok kişi gibi yanılmaları da oldu,gelgelelim sürekli olarak doğru bulduğu şeye bağlı kaldı, bu da bilinçli bir varlık olan insana saygısıydı, dayanışarak insana layık bir hayatın kurulması uğruna dürüstçe verdiği mücadelesiydi. "Kelimeler"in sonunda yazdığı bu cümle hâlâ ve her zaman bütün dünyada inziva içinde yaşayan duyarlı vicdanların pusulası olacaktır: "Bir insanın bütünü, bütün insanlardan oluşup onların bütünlüğü kadardeğerlidir, ve bütün onların her birinin değeri onunkiyle eşittir." |
||
|
||
| Özgürlük... Yapma isteminiz her zaman var! İstediğiniz zaman devrime, diktatörlüğe soyunun! Bunu yapamama bir kısıtlama değil! Eğer geçerli bir eksi varsa sorun yapma hali'nın sonucunda! Değerler istenilen şekilde çıkmadığı halde isteminiz gerçekleşti. Özgür olmadığınız karakterinizin münhasırlığı ile ilgili! Eğer karakter sayısına bölünmemiş iseniz özgürlüğü bir 'isteme' olarak görmezssiniz. İsteme, özgürlüğün koşutu ve içreği içinde başka şeyler için anlamlandırılabilir! İstememeye karşı hiçliği istemek! Varoluşçuluğun terapisi! |
||
|
||
| sartre ve freud ne kadar benzer kım ne dıyebılır bu konuda modern felsefeye katkıları nedır kım ne kadar okur onları ne dusunur benım sıfır alemım bu konu hakkında;? |
||
|
||
| Jean Paul Sartre- SESSİZ CUMHURİYET Hiçbir zaman Alman işgali altında olduğu kadar özgür değildik. Bütün haklarımızı ve en başta konuşma hakkımızı kaybetmiştik. Her gün yüzümüze savrulan hakaretler karşısında susmak zorundaydık. İşçi olarak, Yahudi olarak, politik mahpus olarak, yığınlarla sürgün ediliyorduk. Sokak duvarlarında, gazetelerde, sinema perdesinde, ezicilerimizin bize vermek istedikleri o pis tatsız yüzü buluyorduk. Bütün bunlar yüzünden üzgündük. Nazi zehiri düşüncemize kadar işlediği için her doğru düşünce kazandığımız bir zaferdi. Amansız bir polis gücü bizi susmaya zorladığı için her söz bir ilke bildirisi kadar değerli oluyordu. Dört bir yandan kıstırıldığımız için, gördüğümüz her işte bir bağlanmanın ağırlığı vardı. Savaşımızın, çoğu zaman korkunç koşulları bizi insanlığın hali dediğimiz yürekler acısı ve dayanılmaz durumu peçesiz, düzgünsüz yaşamak zorunda bırakıyordu. Mutlu çağlarda ustaca maskelenen sürgün, mahpusluk ve hele ölüm, günlerimizin sürekli kaygıları oluyor, bunların önlenebilir bir kaza, hatta dıştan, ama değişmez birer yıldırı olmadığını da öğretiyordu. Bunların bizim yapımız, yazgımız, insan gerçeğimizin derin bir kaynağı olduğunu görmek zorundaydık. Her an şu küçük beylik tümcenin bütün ağırlığı ile yaşıyorduk: "Bütün insanlar ölümlüdür." Herkesin kendiliğinden seçtiği yol gerçekti, çünkü, bu seçme ölümün karşısında oluyor, çünkü her zaman şunu yapmaktansa ölmek daha iyidir şeklinde dile gelebiliyordu. Üstelik, benim burada sözünü ettiğim gerçek rezistanlar (Almanlara karşı koyanlar)’ın kurduğu seçkin topluluk değil, dört yıl boyunca, gece gündüz "Hayır" demiş olan bütün Fransızlardır. Düşmanın hoyratlığı bizi, barışta yan çizdiğimiz bazı sorunları kendimize soracak duruma sokuyordu. Karşı koymada olup bitenleri bilenlerin hepsi -ki bilmeyen Fransız kalmadı sayılır- kendi kendilerine korku ile soruyorlardı: "İşkence ederlerse dayanabilir miyim?" ve insanın kendi üstüne edinebileceği en derin bilginin kıyısında bulunuyorduk. Çünkü, insanın sırrı OEDİPUS ya da aşağılık kompleksi değil, özgürlüğün sınırı, işkencelere ve ölüme dayanma gücüdür. Gizli çalışanlar savaşın türlü hallerinde yeni bir görgü ediniyorlardı: Askerler gibi uluorta dövüşmüyorlar, yalnızlık içinde kovalanıyor, yalnızlık içinde tutuluyor, tek başlarına yalın varlıklarıyla işkencelere katlanıyorlardı. Tıraş ol- muş, yemiş içmiş, iyi giyinmiş, vicdanları rahat, ölçüsüz bir toplumsal gücün haklı gibi gösterdiği cellatlarının önünde yalnız ve çıplaktılar. Bu cellatlar onların zavallı bedenleriyle alay ediyorlardı. Ama, bu yalnızlığın ta dibinde ötekileri, bütün ötekileri, karşı koyan bütün arkadaşları savunuyorlardı. Bir tek kelime, beş, on, yüz kişinin yakalanmasına yetiyordu. Bu tam yalnızlık içindeki bu tam sorumluluk özgürlüğümüzün apaçık örtülerinden sıyrılması, ortaya çıkması değil midir? Bu bırakılmışlık, bu yalnızlık, bu korkunç tehlike herkes için birdi, şefler için, adamları için ne olduğunu bilmedikleri bir haberi götürenler için, bütün karşı koymayı yönetenler için ceza birdi: sür-gün, ölüm. Bir ordu düşünün ki, orgenaralinin de, erinin de göze aldığı şey bir olsun. Böyle bir ordu yoktur dünyada. İşte, bundan ötürü karşı koyma gerçek bir demokrasiydi. Buyuran için de, buyurulan için de aynı tehlike, aynı sorumluluk, disiplin içinde tıpatıp aynı özgürlük. Böylece, karanlık ve kan içinde cumhuriyetlerin en güçlüsü kuruldu. Bu cumhuriyetin yurttaşlarından her biri, herkese borçlu olduğunu biliyor ve yalnız kendine güveniyordu. Her biri en katıksız bırakılmışlık içinde tarihsel rolünü gerçekleştiriyordu. Her biri ezenlere karşı kendi olma yolunu tutuyor, özgürlük içinde kendini seçerken , ister istemez, herkesinde özgürlüğünü seçiyordu. Bu kurumsuz, ordusuz, polissiz cumhuriyeti her Fransızın kurması ve onu her an Naziliğe karşı ayakta tutması gerekiyordu. Şimdi bir başka cumhuriyetin eşiğinde bulunuyoruz. Sessiz ve karanlık cumhuriyetin sert erdemlerinin onda olmasını dileyemez miyiz? |
||
|
||
| Günlükler / Jean Paul Sartre GERÇEK "BEN"İM Sartre'ın "tuhaf savaş" sırasında tuttuğu 15 günlükten beşi biliniyordu. Savaşın başlarında yazdığı ilk günlük ise geçtiğimiz günlerde bir kitap meraklısının arşivlerini Fransa Ulusal Kütüphanesi'ne satmasıyla bulundu ve on gün önce Fransa'da yayınlandı. Bu ilk günlükte Sartre "kibirle" kendine gülüyor. Sene 1939. İkinci Dünya savaşı başlamış. Sartre 34 yaşında, asker. Kendisiyle 1975 yılında yapılan bir söyleşide Jean Paul Sartre, savaşın hayatını ikiye böldüğünü söylüyor: "34 yaşımdayken başladı, 40 yaşımdayken bitti ve benim için hakikaten gençlikten olgunluk çağına geçiş oldu." 1939 yılında, Sartre ilk başarısını "Bulantı" ile yakalamış, aynı anda hem ikinci romanı hem de felsefi eser üzerinde çalışan hırslı genç bir entelektüeldir. Ve seferberlik anı gelip çatar; onu korunaklı dünyasından çekip alıp birden bambaşka bir gerçekliğe atar: "O zamana kadar, kendimi her şeye hakim sanıyordum" diyor aynı söyleşide. "Dünyanın, diğer herkesle ilişkilerimin ve diğer herkesin benimle ilişkilerinin ağırlığının bilincine varabilmem için kendi özgürlüğümün inkarı anlamına gelen seferberlikle karşı karşıya kalmam gerekiyormuş demek ki." Sartre'ın biyografisini yazan Annie Cohen-Solal, savaş öncesinde neredeyse toplumdışı yaşayan, bireyci, dünya işleriyle ilgilenmeyen, tamamen apolitik bir yazar olan Sartre'ın savaş sırasında birkaç ay içinde nasıl politikaya atıldığını uzun uzun anlatıyor. Sartre, bütün varlığını etkileyen bu dönüşüm sürecini yaşadığı 1939 yılının eylül ayından 1940 haziranına kadar düşüncelerini ve yaşadıklarını 15 deftere kaydediyor: "Tuhaf savaş". Bu günlüklerde, savaş, asosyal bir yazarın ölüm karşısında ve içinde bulunduğu tarihsel şartlardaki tuhaf durumu, arkadaşları, gençlik, kadınlar, ateizm konularında sayfalarca yazıyor. Günlüklerden beşi Sartre'ın evlatlık edindiği kızı Arlette Elkaim-Sartre tarafından 1983 yılında, yazarın ölümünden üç yıl sonra Fransa'da yayınlanmıştı. Diğerleriyse ortada yoktu, kim bilir belki savaş sırasında, belki daha sonraki yıllarda kaybolmuştu. İşte bu kayıp günlüklerden ilki - eylül-ekim 1939 - geçenlerde ortaya çıktı. 30 yıldır bu defteri elinde tutan bir koleksiyoncu günlüğü Fransız Ulusal Kütüphanesi'ne sattı. Ve Fransız Gallimard Yayınevi de 14 şubat günü Sartre'ın günlüğünü yayınladı. Bu günlükte Sartre'ı daha önce hiç görmediğimiz gibi görüyoruz. Sartre tanıdığımız, bildiğimiz yaşamının henüz eşiğinde. Görevli olduğu askeri meteoroloji biriminde yine bol bol okuyor, romanı "Akıl Çağı" üzerinde çalışıyor, mektuplar yazıyor, günlüklerine notlar alıyor ve doğal olarak en çok savaşa, savaş-öncesindeki görüşlerine, 20'li yıllardaki pasifizmine, 30'lu yıllardaki kayıtsızlığına ("Asla politika yapmak istemedim") değiniyor. Sartre asker kaçaklığındansa, cepheye gidip çarpışmayı tercih etmesini, içinde bulunduğu dönemi kabul etmekle açıklıyor, asker kaçağının 'bugün'ü reddettiğini, geleceğe seslendiğini söylüyor. "Ben bugüne seslenmek istiyorum. Tutucu bir insanım. Dünyayı olduğu gibi tutmak istiyorum, bana nasıl güzel görünüyorsa öyle değil - tam tersine onu kıyasıya eleştiriyorum - çünkü dünyanın içindeyim ve kendimi de onunla birlikte yıkmadan, onu yıkamayacağımı biliyorum." Bu yazdıklarına rağmen, kısa bir süre sonra, Simone de Beauvoir'a yazdığı bir mektupta "Kendimle ilgili olarak düşüncelerim çok net: savaştan nefret ediyorum; ama 1920-1939 arasında onu engellemek için kılımı bile kıpırdatmadım. Bugün, hiç yakınmadan, bu öngörüsüzlüğün bedelini ödüyorum. Hatayı nerede yaptım? Kesinlikle savaşın olduğu şu günlerde ya da engellenmesinin mümkün olmadığı yıllarda değil. Henüz kötü bir rüya olarak belirmeye başladığı, üzerine akıl yürütebileceğim ve politik bir yaklaşım geliştirebileceğim yıllarda hatayı yaptım." Bu konuda, Sartre daha sonra geliştireceği ünlü tezlerine bir giriş yapmaya başlayarak "çağı-içinde-varlık" teorisinin taslaklarını ortaya koyuyor bir anlamda: "Ben kendimi XX. yüzyılda seçtim. Heidegger gibi konuşmak gerekirse, XX. yüzyıl ve onun sorunlarıyla ben'im... Tarihsel olduğum için mutlak'ım. Söylemek istediğim şu: eğer tarih tarafından sürüklendiğim, bir anlamda ona maruz kaldığım düşünülürse, ben o zaman yalnızca göreceli olurum. Ama eğer, tam tersine, kendimi tarih içinde kurduğum anlaşılırsa, o zaman işte ben -yerimde- bir mutlak'ım." Buradaki Heidegger göndermesi de Sartre'ın o dönemde yaşadığı dönüşümün bir işareti aslında. Savaşın hemen öncesinde Heidegger okuması, kendi deyişiyle, Sartre için "gökten gönderilmiş gibi" olmuş. Ve savaştan sonra, Sartre artık Heidegger'in felsefesini - insanı savunmadan tabii - savunacaktır. 1943 yılında yayınlanan "Varlık ve Hiçlik" adlı yapıtının merkezini de Husserl'in düşüncesinin açmazlarından çıkmasına büyük ölçüde yardımcı olan Heidegger'in felsefesinden etkiler oluşturacaktır. Bütün bunlar Sartre'ın savaş sırasında yaşadığı derin dönüşümün sonuçlarıdır. Sartre 23 eylül 1939'da Simone de Beauvoir'a şöyle yazıyor: "Kendimi ölümsüz sanıyorum. Bu belki o kadar da yanlış bir düşünce değil. Ölümü hiç hesaplamıyorum. Ayrıca bir şey daha var: yazılarımı hiç birbirinden ayrı ürünler olarak görmedim, onları tek bir yapıtın parçaları olarak tasavvur ettim. Bu yapıtın sınırlarıyla aynı. Yapıtın esasını hep 60'lı yaşlarım için yazacağımı düşündüm. Yetmiş yaşından önce ölmeyeceğimi bana düşündüren saçma ama derin çocukluğa bakarsak... Hayatımın sonuyla ölümümü birbirinden ayıran bir boşluk olacağını düşünüyorum. Bir başka deyişle, ölümümden önce hayatım bitmiş olacak. (...)" Kehanet mi demeli? Hakikaten de Sartre, ünlü üç ciltlik "Flaubert" macerası hariç eserini 60 yaşında tamamladı. Daha sonra ise kör bir seyirci olarak kendi hayatını seyretti. Sartre özgürlüğe inanıyordu, ama aynı zamanda kadere de inanıyordu: özgürlük kaderle başedebilmenin kişisel bir yoluydu, onun varoluşçuluğunda. Emre Sururi |
||
|
||
| İthaki Yayınları’ndan çıkan Sıradışı Filozoflar kitabı, dünyanın en büyük felsefecilerinin en sıradan yanlarını deşifre ediyor. Kitabın yazarları Nigel Rodgers-Mel Thompson, felsefecilerin aziz ya da bilge olmalarının beklenmediğini, ancak yaşamlarının eserlerine ne kadar yansıdığını ayrıntılı bir incelemeyle okuyucuya sunuyor: Bir ana kuzusu: Jean Paul Sartre 1980’deki ölümünü gazetelerin, "Sartre öldü, İmza: Tanrı" başlığıyla duyurduğu, 20. yüzyılın en büyük filozofu olarak nitelendirilen Jean Paul Sartre, hayatı boyunca kadınlar tarafından suda boğulma korkusuyla yaşadı. Yaşamının son yıllarında tamamen kör olduğu dönemde, Beauvoir’la yaptığı konuşmalarda, kendisini kadınlara tamamen vermesine engel olan en önemli şeyin, annesine karşı duyduğu ensest duygular ve onun tarafından terk edilme korkusu olduğunu itiraf etti. Feminizmin önemli kuramcılarından olan sevgilisi Beauvoir’a rağmen, hayatı boyunca kadınlara obje olarak davrandı. Kendisi oldukça çirkin bir erkek olan Sartre, yakın arkadaşı Camus’ye gösterişli fiziği nedeniyle hep kin duydu. |
||
|
||
| sartre bence bir akımın sözcülüğünü yapmaktan ileri birşey yapmadı...çelişkilerle dolu felsefesi saçma değil ama o felsefeyi sartrea mal etmek yanlış olur...izahı örnekleri bu kadar iyi olmasa sartre dünya çapında ün yapabilir miydi???bence hayır. onu benzerlerinden heideggerden bu kadar farklı ve sanki daha başarılı kılan ne??? | ||