|
||
![]() IMMANUEL KANT (1724-1804) Alman filozof Kant, eleştirel felsefenin babası olarak kabul edilir. Kant, Doğu Prusya'nın Königsberg (Kaliningrad) kasabasında doğdu. Üniversite eğitimi sırasında bir kaç yıl öğrencilere özel dersler verdi. 1755 tarihinde master derecesi aldıktan sonra üniversitede çeşitli sosyal bilimler alanlarında dersler vermeye başladı. Kant başlangıçta fizik ve astronomi alanında yazılar yazdı. 1755 yılında "Evrensel Doğal Tarih ve Cennetlerin Teorisi" adlı eserini yazdı. Bu eserinde Üranüs Gezegeni'nin varlığından söz etti ve daha sonra 1881 yılında bu gezegenin varlığı Herschel tarafından keşfedildi. 1770 yılında Königsberg'de mantık ve metafizik kürsüsüne atandı. Kant, "Pür Aklın Eleştirisi" (1781) ve "Pratik Aklın Eleştirisi" (1788) adlı eserleri ile ahlak felsefesine önemli katkılarda bulundu. Başlıca Eserleri: -- Education, Ann Arbor: University of Michigan Press, 1960. -- The Critique of Judgement, Oxford: Clarendon Press, 1989. -- Lectures on Ethics, New york: Harper & Row, 1963. -- Critique of Pure Reason, New York: Anchor Books, 1966. -- Perpetual Peace, Indianapolis: Bobbs- Merrill, 1957. -- Religion Within The Limits of Reason Alone, New York: Harper, 1960. -- Lectures on Philosophical Theology, Ithaca: Cornell University Press, 1978. -- Critique of Practical Reason, New york: Macmillan Pub; Toronto: Maxwell Macmillan; Canada: New York: Maxwell Macmillan, 1993. -- The Philosophy of Material Nature, Indianapolis: Hackett Pub. 1985. -- Universal Natural History and Theory of The Heavens, Edinburgh: Scottish Academic Press, 1981. -- The Metaphysics of Morals, Cambridge: New york: Cambridge University Press, 1991. -- Kant: Political Writings (H. S. Reiss, ed.), Cambridge: New York: Cambridge University Press, 1991. -- Foundations of The Metaphysics of Morals, Indianapolis, Bobbs |
||
|
||
IMMANUEL KANT: SİYASİ HAKLARDA TEORİ-PRATİK İLİŞKİSİ ÜZERİNE, 1792 Bir toplumu oluşturmak üzere bir araya gelen büyük bir insan grubu tarafından yapılan bütün sözleşmeler arasında sivil bir anayasa teşkil eden sözleşme ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bu anayasa, icrası göz önüne alındığında, ortak bir çabayla elde edilebilen ve seçilmiş bir amaca yöneltilen diğer bütün anayasalarla ortak bir çok yönü varken oluşturulmasındaki ilkelerde diğerlerinin tamamından temelde farklıdır. Bütün sosyal sözleşmelerde herkesin paylaştığı belli ortak amaçlar için sayısız insandan oluşan bir birlik olduğunu görürüz. Ancak, herkesin paylaştığı ve böylece insanlar (karşılıklı olarak birbirlerini etkilemekten sakınamayan) arasındaki bütün dış ilişkilerdeki mutlak ve birincil vazife olan bir amaç olarak birlik, yalnızca bir medeni devleti yani eyaleti tesis etsin diye toplumda oluşturulabilir. Ve bu tip dış ilişkilerde bir görev olan ve bütün başka dışsal görevlerin en üst formel koşulu olan amaç, herkesi başkalarının saldırılarına karşı koruyan cebri niteliğe sahip genel kanunların himayesinde insanların hakkıdır. Bununla beraber bütün bir dışsal haklar kavramı tamamen insanların karşılıklı dışsal ilişkilerindeki özgürlük kavramından çıkarılmıştır ve insanların doğaları gereği sahip oldukları amaçla (yani mutlu olma amacı) ya da bu amaca ulaşmada kullanılabilecek bilinen araçlarla hiçbir ilişkisi yoktur. Ve böylece ikinci amaç, dışsal hakları düzenleyen kanunların belirleyicisi olarak hiçbir suretle işe karıştırılmamalıdır. Haklar, başkalarının özgürlükleriyle uyum sağlansın diye ayrı ayrı her bireyin özgürlüğüne getirilen kısıtlamalardır (Bu da genel kanunların şartları çerçevesinde mümkün olabilir). Ve genel haklar bu sürekli uyumu mümkün kılan maddi kanunların ayırıcı niteliğidir. Diğer tarafın keyfi iradesi ile özgürlüklere getirilen her kısıtlama baskı olarak adlandırıldığından, sivil anayasa, diğer insanlarla birlikte genel bir birliğin içinde kendi özgürlüğünü elinde tutarken baskıcı kanunlara muhatap olan özgür kişiler arasındaki ilişki olarak anlaşılır. Bu, bütün ampirik sonuçları (hepsi mutluluk genel başlığı altında özetlenebilir) önemsemeksizin saf aklın gereksinimidir. İnsanlar mutluluğun ampirik sonuçları üzerinde ve mutluluk göz önüne alındığında, mutluluğun neyi kapsadığı konusunda farklı görüşlere sahiptirler ve onların istekleri ne ortak bir ilke çerçevesinde ne de herkesin özgürlüğünü uyumlaştıran her hangi bir maddi yasa altında toplanabilir. Tam olarak bir hukuk devleti şeklinde adlandırılabilecek olan sivil devlet aşağıdaki önsel ilkelere dayanır: 1. Bir insan olarak toplumun her üyesinin özgürlüğü, 2. Bir tebaa olarak her bir kişinin başkalarıyla eşitliği, 3. Bir vatandaş olarak devletin her bir üyesinin bağımsızlığı. Bu ilkeler, dışsal insan haklarının saf rasyonel ilkelerine göre bir devletin tek başına oluşturabileceği kanunlar gibi zaten mevcut olan bir devlet tarafından verilmiş kanunlar değildir. Bu nedenle: 1. Bir insan olarak, devletin anayasasının bir ilkesi olarak insanların özgürlüğü aşağıdaki formül ile ifade edilebilir. Hiç kimse kendi mutluluk anlayışına göre beni mutlu olmaya zorlayamaz, pratikte uygulanabilir genel hukuk kuralları içinde, yani kendisinin yararlandığı hakların aynısını başkalarına da tanıyarak, başkalarının özgürlüğü ile uzlaşabilen benzer bir amacı güden diğer kişilerin özgürlüğüne tecavüz etmediği sürece herkes kendisinin uygun bulduğu yol ile mutluluğu arayabilir. Bir devlet, tıpkı bir babanın çocuklarına yaptığı gibi, halkına karşı iyiliksever olma ilkesi üzerine kurulmalıdır. Bu tip bir pederşahi devletin idaresi altında, kendisi için gerçekten neyin zararlı ya da faydalı olduğunu ayırt edemeyen reşit olmayan çocuklar gibi, tebaa da tamamen pasif davranmaya ve kendilerinin nasıl mutlu olacakları ve kendilerinin mutluluğunu istemekte samimi olup olmadığı konularında devlet başkanının yargısına güvenmeye zorlanacaklardır. Bu tip bir devlet akla gelebilecek en büyük despotizm, yani hiçbir hakka sahip olmayan tebaasının bütün özgürlüklerini erteleyen bir anayasadır. İdareciler hayırsever olsalar bile insanların haklarına sahip olabilecekleri akla yatkın tek devlet pederşahi olan değil, vatansever devlettir. Vatansever tutum, devlet başkanı da dahil olmak üzere devletteki herkesin devleti anne rahmi gibi kabul ettiği ya da ülkeyi, kendisinin en önce ileriye atıldığı ve gelecek kuşaklara çok değerli bir rehine olarak bırakmak zorunda olan pederşahi bir yer olarak düşündüğü bir devlettir. Herkes kendisini çoğunluğun iradesine dayanan kanunlar ile haklarını korumaya yetkili olarak kabul eder; ancak, bu hakları kendisinin mutlak iradesi doğrultusunda kişisel kullanıma bırakmaz. Bu özgürlük hakkı, bu hakları kullanma kapasitesine sahip oldukları sürece, bir insan olarak devletin her üyesine aittir. 2. Bir tebaa olarak insanların eşitliği şu şekilde formüle edilebilir: Devletin her üyesi, devlet başkanı ile olan ilişkileri hariç, başkaları ile olan ilişkilerinde zor kullanma hakkına sahiptir. Tek başına devletin bir üyesi değildir, ama onun yaratıcısı ve koruyucusudur ve her hangi bir cebri yasanın öznesi olmaksızın başkaları üzerinde zor kullanma hakkına sahiptir. Ancak, kanunlara tabi olan herkes devlete tabidir ve böylece devletteki diğer bütün üyelerle birlikte zor kullanma hakkına da tabidir. Bunun tek istisnası, onun vasıtasıyla başkaları üzerinde meşru güç kullanımının gerçekleştirilebileceği bir tek kişidir (kelimenin hem fiziki hem de ahlaki anlamıyla), yani devlet başkanıdır. Walter Laqueur and Barry Rubin (Eds.), The Human Rights Reader, New York: Penguin Books, 1989.s.82-84. |
||
|
||
| Kant felsefenin bilimini yapmaya soyunmuştu.Belki alıngandı ,horlanmayacak bir felsefenin yapılması gerektiğini düşündü denebilir,insan bu her şeyi der ama ama Arı Usun Eleştirisi örneğin felsefi bir elle tutulur-gözle görülür iskelettir.Bu iskeleti etle ve kanla örtme çabası sürdürülmeye çalışılmış sonra birden her şey flulaşmış sanki. | ||
|
||
| Arı usun eleştirisinde bilgi felsefesine yeni bir kapı açmayı başarmıştır aslında kant. Metafizik düşünceyi çürütme yönünde önemli bir buluş onunkisi. Deneyimlerin bilgiye katkısını, ve anlama yetisinin kendi yeteneğinin sınırlarını çizmeye çalışmıştır. Başlı başına doğruları içermediğini kabul etmek gerekir ama yinede sorduğu sorularla bile sınırları zorlar kant... | ||
|
||
| Bilgi öğretisi, etik ve estetik, din felsefesi, antropoloji ve daha birçok alanda Kant’ın modern felsefeye olan katkısı arasında en büyük etkiyi belki de bilgi öğretisi yapmıştır. Yeniçağ bilimsel düşüncesinin ortaya çıkmasından itibaren, metafiziğin bilgi alanındaki başarısı sorgulanır olmuştur. Kant, metafizik varlık öğretisinin (“ontoloji”) yerine “transandantal felsefe”yi koyar. Bu ibarede, “transandenz” (aşkınlık) ile karıştırılması kolay bir sözcük vardır. Ama “transandantal” sadece şu anlama gelir: Deneyimi mümkün kılan koşullarla ilgili olan. Bunu keşfetmek için insan, deneyimin arka planına bakmalı, onu oluşturan ve nesnel geçerlik iddiasında bulunan koşulları gözlemlemeli. Gerçek bilginin kaynaklarıyla ilgili tartışmada Kant, İngiliz deneycilerinin (Locke, Hume) kavrayışı ile akılcılar (Spinoza, Leibniz) arasında bir orta yol geliştirir: Nesnel deneyim görüyü kullanır, ama eğer bu görü anlayış gücünün verdiği kavramlarla belirlenmiş değilse, buradan nesnel yasalar çıkmaz. Kant böylelikle nesnel bilginin geçerlik sınırlarını tanımlamış ve metafiziğin büyük bölümünü, mümkün deneyimin dışında bırakmıştır. “Akıl” Kant’ın merkezî kavramıdır. Üç ana yeti de akıl’dan çıkar: 1) Nesnel deneyim yargıları olarak Anlayış Gücü, 2) ahlaki yargılar olarak Pratik Akıl ve 3) ereksel ve estetik yargılar olarak Salt Yargı Gücü. Bütün bu yargılara geçerlilik alanını göstermek, ama böylelikle de belirgin sınırlarla birbirlerinden ayırmak, yani kısaca, aklın “eleştiri”si, Kant’ın büyük girişimidir. Kant’ın bugün de eskimemiş olan kavrayışı şudur: Düşüncenin hangi koşullar altında geçerli bilgiye götürdüğünü, nerede yalnızca saçmalık ve hayal ürettiğini açıkça ortaya koyabilmek için, düşüncenin kendisi sürekli olarak eleştirel gözle irdelenmelidir. Kant’ın felsefi eleştirisi; Wittgenstein, Adorno veya Popper’in ideoloji eleştirisi için olduğu kadar, Habermas veya John Rawls’ın pozitif projeleri için de belirleyici olmuştur. |
||
|
||
| Kesinlikle doğru; kantın yanlış anlamaya en açık fikirlerinden biride onun deneyimi yadsıdığı olmuştur. Halbuki kant sadece bilginin veritabanını ve yöntemini araştırdı... | ||
|
||
| İnsan aklının keskin hatlarıyla kavranan bir evreni görmek ve akıldaki sisli kısımların şuura olan baskısını yıkmak için olağanüstü bir gayret göstermiş bir insanın gene de kralcı olması tuhaf bir çelişki.-değerli efendim hitabıyla başlayan mektup- Kant deneyimi yoketmekten çok deneyimin anlamsal etkisini insan bilincinde yoğunlaştırmaya çalıştı ,söylemindeki yanlış anlamayı ortaya çıkaran temeli yok edebilmek içinde özel ,denklemsel bir dili kullandı.Ancak hem bir nevi ilkti,hem de insandı ,elbetteki kurduğu sistemin çatlakları vardı ve dileyen kendi içeriği için oradan sızmayı -biraz ustalık istiyor gene de bu-başardı. Metafizik de Kant'a çok şey borçlu olabilirdi,olgucular metafiziğe metafizikçiler olguculara dair fantezilerine bu denli hırla sarılmasaydı en azından birbirlerinden kopup ,özgürleşebileceklerdi belki. Şu da gerçek ki Kant'ın bir çok söylemini sadeleştirerek zaten düşünülmüş ancak netleştirilememiş bir takım felsefi bulgulara çevirmek mümkün. Bu kısmen küçümseme eğilimi yaratsa da Kant'a karşı insan o netlik için asırlarını harcadığını hatırlamalı. |
||
|
||
| İmana Yer bulmak için aklı devreden çıkardım.. Akılsız akılsız gezen bir filizof işte... Allah akıl dağıtırken nerdeydi hep merak ederim...Allahın kullalarına verdiği aklı neden göz ardı ediyorki.. Çok sıkılgan bir arkadaş ki bana ne bana ne oynamuyom işte.. falan filan diyoo.. :welcome: |
||
|
||
ETİĞİN TEMELLERİ Belirlenimciliğin insanlar için de geçerli olduğuna gerçekten inanan biri, bu sonuçlara mahkumdur. Ancak, görüldüğü kadarıyla bu tür insanlar yoktur. Böyle bir şeyin olanaksızlığı bizim için bir olgudur. Alçakların ve suçluların, hatta psıkopatların, hatta belirlenimci olduklarına inanan kişilerin bile kötü muameleye maruz kaldıklarında incindikleri ve itiraz ettikleri, kim olursa olsun yapılmaması gerektiğini düşündükleri görülmektedir. Dolayısıyla, görüldüğü kadarıyla (en azından zaman zaman) özgür seçim diye bir şeyin var olduğuna inanmadan edemeyiz. Fakat, buna inanmak, maddi nesnelerin bazı hareketlerinin tamamen bilimin yasaları tarafından belirlenmediğine inanmadan da edemeyeceğimiz anlamına gelir. Bu hareketlerden bazılarına, kendi irademizin özgür eylemleri karar vermektedir ( bu bağlamda “özgür”, kişinin dışında belirlenmemiş, bilimsel yasalarca yönetilmeyen anlamına gelir). Böylece diyor ki Kant –ister itiraf edelim ister etmeyelim –var olanın yalnızca deneysel dünyadan ibaret olmadığına inanırız. Bedenimizin hareketlerini etkileyen kararların alındığı ve aynı zamanda yapılan seçimlerde, alınan kararlarda övgü ve yergi sözcüklerinin geçerli olacağı deneysel olmayan bir dünyanın varlığına inanırız. Kant’ın bütün felsefesi, bunun nasıl olanaklı olduğunu –bilimsel açıklamaya uyan bir dünyada ahlakın ve özgür iradenin nasıl var olabildiğini –anlama çabası olarak görülebilir. Kant, ancak bir şeyi yapmanın lehte ve aleyhte nedenlerini anlama yetisine sahip bir yaratığın ahlaka uygun ya da ahlak dışı davranabileceğine, o nedenle ahlakın yalnızca akılcı yaratıklar için olası olduğuna inanıyordu. Zehirli bir yılan ahlak dışı davranmakla suçlanamaz. Fakat, bu tür nedenlerin geçerliliği, sadece bireysel bir beğeni konusu değildir. Belli bir nedenin iyi bir neden olduğu konusunda farklı yargılarda bulunabiliriz; fakat bu konuda fikir yürütüyor ve birbirimizi ikna etmeye çalışıyor olmamız, gerçekten iyi bir neden gösterildiğinde bunun rıza yaratacağına inandığımızı ortaya koymaktadır. Geçerli bir neden, ister kabul et ister kabul etme gibi bir şey değildir; evrensel olarak geçerlidir. Bir şeyin, aynı koşullarda, benim için doğru başka biri için yanlış olabileceğini savunmak olanaksızdır: Benim için doğruysa, aynı durumdaki bir başkası için de doğru olması gerekir. Bu, tıpkı deneysel dünyanın evrensel geçerliliğe sahip bilimsel yasalarca yönetilmesi gibi, ahlaki dünyanın da evrensel geçerliliği olan ahlaki yasalarca yönetilmesi anlamına gelir. Yine bu, bilimin olduğu gibi ahlakın da akıla dayandığı anlamını taşır. Bu düşünceler, Kant’ı ahlakın temel kuralı olarak ünlü Kategorik İmperatif’ini formüle etmeye götürdü: “Aynı zamanda evrensel olmasını isteyeceğin ilkelere göre davran”. Bryan Magee -Felsefenin Öyküsü alıntı |
||
|
||
ARI USUN ELEŞTİRİSİ Kant bilgikuramına ilişkin görüşlerinin temellerini Arı Usun Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft, 1781) adlı yapıtında ortaya koyar. Olgunluk döneminin en önemli yapıtı sayılan bu kitapta Kant, işe genel olarak metafıziğin olanaklılığını ya da olanaksızlığını göstermek ve olanaklıysa metafıziğin sınırlarını ve kapsamını belirlemek üzere usu eleştiriden geçirerek başlar. Ona göre, asıl sorun, deneyimden bağımsız olarak usun ve anlama yetisinin neyi ne kadar bilebileceğidir. Bu canalıcı sorunu çözmek ise insanın anlama yetisinin deneyimlere katkıda bulunurken kullandığı temel ilkeleri keşfetmekle ve insan usunun bu ilkeleri deneyim sınırlarının ötesine geçmeye zorladığında baş gösteren metafızik yanılsamaların maskesini düşürmekle olanaklıdır. Bilginin kaynağını ve oluş umunu çözümlemek amacıyla Kant , Arı Usun Eleştirisi’ nin ilk bölümünde "sentetik apriori" niteliğini taşıyan bilgiler olduğunu göstermeye girişir. Deneyimden gelen bilgilerin özelliklerini taşıması yönünden "sentetik", ancak deneyimi aşan bir kesinlik taşıması nedeniyle de "apriori" olacak bu türden bilgiler adeta deneycilerin kuşkuculuğuyla usçuların içi boş kesinliğini birleştiren bir çimento görevi görecektir. Kitabın "Aşkınsal Estetik" başlığını adlı bölümünde, Kant kendi arı uzam ve zaman görülerimizde temellenmiş iç ve dış deneyimlerin uzamsal ve zamansal biçimlerinin (formlarının) "sentetik apriori" bilgisini taşıdığımızı göstermeyi amaçlar. Kant'a göre, uzamın ve zamanın bu apriori bilgisi için "Nesnelere baktığımızda yalnızca uzamlılık ve zamanlılık biçimlerini görürüz; kendi başlarına nesnelerin özelliklerini göremeyiz" diyen aşkınsal idealizm zorunlu koşuldur. Arı Usun Eleştirisi'nin "Aşkınsal Analitik'' başlığını taşıyan bölümünde ise Kant çığır bir görüş ortaya atar. Deneyimin olanaklılığının zorunlu koşulları olan algı biçimlerinin (formlarının) yanı sıra düşüncenin en temel ulamlarının da kendi başlarına insanın ürünü olduğunu savunur. Aynı yapıtın "Aşkınsal Diyalektik" adli bölümünde ise Kant geleneksel metafıziklerin, anlama yetisinin ulamlarını görü biçimlerimizin (Formlarımızın) ötesinde kalan nesneler hakkında bilgi edinmek üzere kullanılmasından kaynaklanan yanılsamalar olduğunu savunur. Ancak, tüm bunlara dayanarak Kant ' ın Arı Usun Eleştirisi 'ni bütün bütün olumsuz değerlendirmelerle bitirdiğini düşünmek yerinde bir saptama olmaz. Kant, usun kuramsal kullanımının metafizik kavrayışlar yaratmaktan uzak olsa bile deneysel araştırmaların yürütülmesi sırasında, hem doğa yasalarının yalınlığıyla hem de doğal biçimlerin çeşitliliğiyle karşımıza çıkan "düzenleyici" ilkeler sağladığını belirtir. Kitabın son bölümlerinden "Arı Usun Kanonu" ndaysa pratik usun, erdem ile mutluluğun birleşmesiyle, özgürlük ile doğanın kavuşmasıyla en yüce iyilik idealini sunduğunu savlar. Felsefe Sözlüğü alıntı |
||
|
||
GÜZEL VE YÜCE “ Kutsal ormandaki koca meşeler ve gölgeli yalnızlık yücedir; çiçek tarlaları, alçak çalılar ve budanmış ağaçlar güzeldir.” Gece yüce, gündüz güzeldir. Yüce olan ulu ve basittir (Mısır piramitleri gibi); güzel olan küçük ve zariftir (kadın gibi). Zeka ve cesaret yücedir; yetenek ve kurnazlık güzeldir. Yardımseverlik ve terbiye de güzeldir. “Kara saç ve kara gözlerin yücelikle ilişkisi daha fazladır; mavi gözle ve soluk ten daha çok güzelliğe yakındır.” Güzellik amacı olmayan bir amaçtır. Yücelik sonsuzluk duygusu yaratır. Hayır, bunları yazan romantik bir şair değil. Küçük, keyifli Güzel Ve Yüce Üstüne Gözlemler kitabında bunları yazan Kant, Yargı Gücünün Eleştirisi adlı yapıtında geliştireceği estetik ilkelerini ilk bu kitapçığında ortaya koymuştu. Yine de, Somerset Maugham’ın nadir ve nefis felsefe denemelerinden birinde belirttiği gibi, Kant estetik algıdan yoksun görünüyor. Salon ve galerilerde her türlü resme ve sanat eserine karşı hepten ilgisiz kalırdı. Kant için güzel şeylerin verdiği haz bu şeylere duyulan ilgiden bağımsızdır, haz yalnızca duyuların hoş bulduğudur. Bir Yunan tapınağına hayran olmak ona göre güzel bir şeyi düşünmek olabilir; lezzetli bir şekere duyulan hayranlık da yalnızca hoş olmasındandır. Biçimsel sanatlarla ilgili olarak( ona göre müzik ve aşçılık “aşağılık sanat”lardır, çünkü yalnızca bazı duyuları kullanırlar). Kant şöyle der: “Resme ilgi duyabilirdim çünkü resim idealar alanına çok daha fazla girebilir”. Ona göre güzellik nesnede değil, nesnenin bize verdiği özel haz duygusundadır. “ Kendi aklımızın yüceliğini bize hissettiren şeylere yüce diyoruz” der. Başka deyişle Kant’a göre güzel olan her şey idea, akıl yürütme dünyasındadır, doğa ve duyu dünyasında değil. Ona göre güzellik, insan aklının içeriden ya da dışarıdan aldığı etkilere verdiği tepkisidir; bu da insanın ruhsal yapısını güçlendiren bir nitelik taşır. Arzunun yokluğu gerçek estetik hoşlanmanın özü olabilir. Güzel insana kendi üstündeki efendiliğini, güçlerini serbestçe kullanabilmeyi, yüce varlığın ruhsal olarak kendini özgürleştirme duygusunu geri verir. Kant “ doğa sanat gibi göründüğünde, sanat da doğa gibi göründüğünde güzeldir” diye yazıyordu. Felix Marti İbanez – Felsefe Öyküleri alıntı |
||
|
||
ZAMAN VE MEKAN(UZAM) Mekan(uzam) , dışsal nesnelerin bize görünmelerinin koşuludur. Bu masa mekanda varolmadıkça , biz bu masanın varolduğunu kavrayamayız. Öte yandan masa olmadan mekanı, ya da herhangi bir nesne olmadan boş mekanı kolayca hayal edebiliriz. İmgelemimizde , mekandaki bütün nesneleri yok edip , geri kalan tamamen boş mekanı düşünebiliriz. Âma bu süreci tersine çeviremeyiz. İmgelemde mekânı yok edip nesneleri muhafaza edemeyiz. Demek ki mekânın tanınması nesnelerin tanınmasının öncel(önsel) koşuludur. Âma nesnelerin tanınması; deney dediğimiz şeyin kendisidir. Demek ki mekânın tanınması bütün deneylere önceldir; çünkü bütün deneylerin koşuludur ve her koşul kendisine bağımlı olana öncel olmalıdır. Demek ki mekânın tanınması bize deneyden, dışarıdan gelmez ve mekân edilgin olarak duyularımız yoluyla aldığımız bize dışsal bir şey değildir. Dışımızda varolan şeylerin biçimi değildir; kendi algılama yetimizin biçimidir. Kendi zihnimizin yaratısıdır. ~eyler mekânı zihnimize kabul ettirmez, biz mekânı şeylere kabul ettiririz. .Mekân bizim dışımızda varolmaz. O, bizim şeyleri algılama yolumuzdur. Kant, zaman konusunda da aynı şeyi kanıtlamak için , benzer bir kanıtlama yöntemi kullanır. Bu doğruysa, zaman ve mekânla ilgili önermelerin zorunluk ve evrenselliğini anlayabiliriz ve bunu başka hiçbir şekilde anlayamayız, Çünkü zaman ve mekân bizim algılama yetimizin öznel biçimleriyse, demek ki zaman ve mekânın yasaları -geometri ve matematik önermeleri bu çeşitten yasalardır- bizim kendi zihinlerimizin yasalarıdır ve bizim algılama yetimizin yasası, algıladığımız her şey için zorunlu ve evrensel olarak doğrudur. Renkli gözlük takınca her şeyi renkli görürüz. Aynı şekilde, zaman ve mekân bizim şeyleri algılama yolumuz olduğuna göre, bizim algılamamızın yasaları, algıladığımız her şeye kendilerini- empoze ederler. Burada bir uyarıda bulunmak gerekiyor. Kant zaman ve mekân ın tanınmasının tüm, deneylere öncel olduğunu söylerken, şüphesiz, dünyaya zaman ve mekân hakkında hazır 'bilgilerle geldiğimizi anlatmak , istemiyor. Zaman ve mekân bilgisinin çocuklarda ve hayvan yavrularında, gelişmesi sürecini psıkoloğlar uzun uzadıya incelediler. Elbette ki, böyle bilgiler yavaş yavaş, deneylerle elde edilir. Ama bu çeşitten psıkolojik vargılar Kant'ın ,teorisiyle hiçbir şekilde çelişemez - hattâ onunla ilgileri de yoktur. Ne Kant ne de başkası, zaman ve mekân ın tanınmasının deneye zamanca öncel olduğunu düşünmez; sadece mantıki sıralama içinde önceldirler, çünkü deneyin mantıki koşuludurlar. Kant'ın teorisi zaman ve mekân bilgisini, psıkologların anlattığı gibi, yavaş yavaş edindiğimiz halde, böylece bılmeye başladığımız şeyin dışımızda olmadığı, kendi yarattığımız bir şeyi bilmeye başladığımızdır. Yabancı bir şeyin değil, kendi zihinlerimizin içeriğinin bilgisini ediniyoruzdur. Bu ayrımı anlamazsak Kant ve Hegel konusunda çok yanlış şeyler anlayabiliriz. Zaman ve mekân, duyumun zorunluk ve evrenselliğe sahip iki ögesidir. Bunlar duyumun zorunlu biçimleridir. Bu biçimleri dolduran örneğin renk, koku gibi duyu verileri evrensel ya da zorunlu değildir.. Kaynak:Hegel Üzerine-W.T.Stace- V Yayınları alıntı |
||
|
||
NE BİLEBİLİRİZ -2 (KATEGORİLER VE KENDİNDE ŞEY) Kategoriler de zaman ve mekân(uzam) gibi, içeriksiz ve maddesiz katıksız biçimlerdir, bütün deneylere öncel(önsel)dirler ve dış kaynaktan verilmez, zihin tarafından bilgi edinme işlemine katılırlar. Bu , kategoriler ayrıca evrensel ve zorunludur. Bir şey kırmızı olabilir de, olmayabilir de. Ama bu, bir nedenin sonucu o1malıdır. İlinekleri (arazları) olan bir töz olmalıdır. Tek ya, da çok olmalıdır. İçinde beyazlık, ya , da ağırlık olmayan bir evren düşünebiliriz, ama birlik, çokluk, gerçeklik, olumsuzlama, v.b. olmayan bir evren düşünemeyiz. Bu evrensellik ve zorunluk da, zaman ve mekânın evrensellik ve zorunluğu gibi açıklanmalıdır. Kategoriler zihnimizin eseridir. Zihinlerimizin yapısı öyledir ki, şeyler bize bu biçimler yoluyla görünmelidir. Dolayısıyla bu biçimler her şey için geçerlidir ve bizim için evrensel ve zorunludur. Ve nasıl kendinde-şey zaman ve mekânda değilse, bu kategoriler de kendinde-şeye uygulanamaz. Kendinde-şey bir neden ya da bir töz değildir; ne tek, ne çoktur; niceliği, niteliği, ilişkisi de yoktur. Bu kavramlar, kendi içinde olduğu şekilde şey (nesne) için değil, bize görünen şeyler için geçerlidir. Bütün bunları söylemek, söylemektir. Kendinde-şey gegerçekliğin bilinemez olduğunu rçekliktir; zihinlerimizin öznel kavramları dışında gerçekten varolandır. Bizim bildiğimiz şekliyle şey, bir görünüştür. Gerçeklikte olduğu şekliyle şey zaman ve mekanda değildir, ne niceliği, ne niteliği, ne de ilişkisi vardır ve tek kelimeyle, tamamen kavranamazdır. O halde bizim sözde-bilgimiz için ne söylenebilir? Bilgimizin, görünüş sınırlârı içinde, yeterli ve sağlam olduğu söylenebilir. Şüphesiz bizim bildiğimiz şekliyle dünya görünüştür, ama sadece yanılsama değildir, çünkü bu görünüşün biçimleri evrensel ve zorunludur. Yapısı bizimkiler gibi olan bütün zihinler için geçerlidir. Sadece bir bireyin zihninin uyduruk hayalleri değildir; oysa yanılsâma olmak için böyle olması gerekir. Onun için bu görünüş dünyasının bize göre gerçeklik olduğunu söyleyebiliriz. ama gerçekliği kendinde olduğu şekliyle bilmenin bizim için mümkün olduğunu sanıyorsak, kendimizi aldatıyoruz demektir. Dolayısıyla bilgi deney dünyasındâ kalmalıdır . Bunun önüne geçilemez. Dünyanın kendi iç geçekliğine nüfuz edemez. Zihinlerimizin yapısından dolayı o gerçeklik ebediyen bilgimiz dışında kalacaktır. Deney de sadece içsel ve dışsal duygularımızla incelediğimiz evren olduğuna göre , Kant’ın son sözü , sadece olayları , yani bir yanda duyu-dünyası olaylarını , öbür yanda da zihin içsel psişik dünyasının olaylarını bilmemizin mümkün olabileceğidir. Hegel Üzerine- W.T.Stace. alıntı |
||
|
||
| Kant Eleştirileri Immanuel Kant:Akla karşı bir filozofdur. BİR FELSEFE YA DOĞRUDUR YA DA YANLIŞ (SÖZDE MODERN FELSEFELER: YENİ MİSTİZM ) Felsefe tarihi bu iki uçta yeralmış filozofların tartışmalarından ibarettir. Doğru felsefenin en önemli üç filozofu: Aristo (M.Ö. 384-322), St.Thomas Aquinas (1225-1274) ve Ayn Rand'dır (1905-1982). Yanlış felsefenin en önemli filozofları ise: Plato (M.Ö. 428-348), Saint Augustine (354-430) ve Immanuel Kant'dır (1724-1804). Başta, " Hegel'cilik, Nietzche'cilik, Egzistansiyelizm (Varoluşculuk), Mantık Pozitivizmi, Pragmatizm ve Marksizm " olmak üzere, sözde modern felsefelerin hepsi doğrudan veya dolaylı olarak Immanuel Kant'dan kaynaklanmıştır. Bir felsefe -asli hatlarıyla- ya doğrudur (rasyoneldir), ya yanlış (irrasyonel). Felsefe tarihi bu iki uçta yeralmış filozofların tartışmalarından ibarettir. Bu uçlarda yer almış filozofları birer mihver olarak düşünürsek; rasyonel mihverin -yirminci yüzyıl öncesine kadarki- en önemli iki filozofu, Aristo (M.Ö. 384-322) ve St.Thomas Aquinas'tır (1225-1274); irrasyonel mihverin en önemli bazı filozofları ise, Plato (M.Ö. 428-348), Saint Augustine (354-430), Immanuel Kant'tır (1724-1804). Plato ve öğrencisi Aristo'nun felsefeleri arasındaki savaş, mistisizmle akıl arasındaki savaş olarak kabul edilir. Fakat; irrasyonelliğin, kötülük olduğu ölçüde, en irrasyonel filozof -genellikle önerildiği gibi- Plato değil, Kant'tır. Plato, hiç değilse, "iyi bir hayat"ın nasıl olacağı üzerinde kafa yormuş, felsefenin çoğu temel meselesini -bu arada bazı yanlışları da- formüle etmiştir. Kant ise bütün ömrünü, insanın akla olan güvenini yıkmayı amaç edinmiş bir felsefenin inşaına hasretmiştir. Bu kitapta sıkça geçen "Modern Felsefe"nin kurucu atası, Kant'tır. Bugünün felsefesine egemen olan eğilimlerin hemen hepsi -başta Hegel'cilik, Marx'cılı, Nietzche'cilik, Egzistansiyelizm (Varoluşculuk), Mantık Pozitivizmi, Pragmatizm- doğrudan veya dolaylı olarak Kant'tan kaynaklanmıştır ve "Modern Felsefe" olarak anılacaktır. Başta Kant olmak üzere modern filozofların hepsinin, insan zihnine yaptıkları saldırının ağırlık merkezi, metafiziken-verili olan ile insan-yapısı arasındaki farkı bulanıklaştırmak doğrultusunda olmuştur. Bu fark üzerindeki zihin karışıklığı, çok eskilere dayanır (Aristo dahi, Plato'nun etkisini yok edemediği bazı görüşlerinde buna katkıda bulunmuştur); fakat, bugün bu karışıklık, insan bilincini inanılmaz ölçülerde köreltmektedir ve geçmişteki hiç bir mazeret, bu günün insanları için söz konusu değildir. Bu karışıklığı yaratmak için tipik bir yaklaşım, bugünün felsefe kürsülerinde şöyle dile gelir: evrende "gereklilik" diye birşeyin olmadığını isbat etmek için, felsefe profesörü şu örneği verir: nasıl ki, Türkiye altmışyedi vilayete sahip olmak zorunda değildi, altmışbeş veya altmışdokuz da olabilirdi; aynı şekilde, güneş sistemi de dokuz gezegene sahip olmak zorunda değildi, yedi veya onbir de olabilirdi. İnsan zihnini felç etmenin temel tekniği, bir yandan insan-yapısı şeyleri metafiziken-veriliymiş gibi sunmak, öte yandan tabiata (yani, metafiziken-verili olana) insani bir kimlik vermekten ibarettir. Bu tekniğin hilesi, insanın bilgi eksikliğinden başka bir şeye işaret etmeyen "şans" veya "probabilite" gibi kavramlarla yüklü bir bağlam kurarak, tabiata belirsizlik atfetmektir. "İnsan davranışları kestirilemez; dolayısiyle, tabiat kestirilemez" gibi örtülü bir yanılgıdan, "Tabiatın iradesi vardır, insanın yoktur; tabiat özgürdür, insan bilinmez kuvvetlerce yönetilir; tabiat fethedilmez, insan fethedilir" gibi açıkca vahim yanılgılara kısa bir mesafe vardır. Metafiziken-verili olan ile insan-yapısı ayrımının tam bilincinde olmamak, insanların çoğunun içinde bulundukları belirsizlik duygusunun, ümitsizliğin, karamsarlığın, içebakıştaki başarısızlıklarının temel sebeplerinden biridir. İnsan bilinci, en az bilinen ve en çok suistimal edilen; dolayısiyle, üzerindeki kontrolun en sık kaybedildiği hayati organdır. Bir insanın, bilinci üzerindeki kontrolu kaybetmesi, insani tecrübelerin en korkuncudur: kendi etkinliğinden şüphe eden bir bilinç, dayanılmaz bir rahatsızlık duyar. Fakat; çoğu insan, bilincini felç etmek için herşeyi yapar; saçlarına, ayak tırnaklarına, midesine gösterdiği itinayı, bilincine göstermez. Bilir ki, bu şeylerin spesifik kimlikleri ve spesifik ihtiyaçları vardır; saçları muhafaza etmek için taramak, ayak tırnaklarını muhafaza etmek için kesmek, mideyi muhafaza etmek için asit içmekten geri durmak gereklidir. Fakat, sıra insan bilincine gelince... Onlara göre, bilinç, hiçbir şeye ihtiyacı duymaz ve her şeyi mideye indirebilir; psikiyatrist karşısına vardıklarında, hala, hiçbir sebep yokken kronik bir korku ve sıkıntı içinde olduklarını söylemektedirler.... Bu yazının devamını:www objektivist.net adresli siteden inceleyebilirsiniz.. |
||
|
||
| H.Reichenbach'ın Kant eleştirisi (...) Kant günümüz matematiği ile fiziğini görecek kadar yaşasaydı, büyük bir olasılıkla, sentetik a priori felsefesinden vazgeçmede fazla gecikmeyecekti. Öyleyse, onun kitaplarını o dönemin belgeleri, Newton fiziğine beslediği inançtan kaynaklanan kesinlik tutkusunu doyurmaya yönelik birer girişim saymak yerinde olur. Aslında, Kant’ın felsefe sistemi, mutlak uzay, mutlak zaman ve doğanın mutlak belirleyiciliği gibi kavramları içeren bir fizik temeli üzerine oturtulmuş ideolojik nitelikte bir üst-yapı olarak yorumlanmalıdır. Sistemin bu kökeni bize hem başarısını, hem de başarısızlığını anlatmakta, Kant’ın neden pek çok kimse tarafından tüm zamanların en büyük filozofu sayıldığını, ama aynı zamanda, felsefesinin, Einstein ve Bohr fiziğine tanık olmuş biz çağdaşlara neden bir şey söylemediğini açıklamaktadır. (...)Sistemin bu kökeni, ayrıca, Kant’ın sentetik a priori öğretisini temellendirme yolunda başvurduğu mantıktaki zayıf noktayı nasıl gözden kaçırdığını da (ki psıkolojik bir olaydır) gün ışığına çıkarıcı niteliktedir. Filozofu üstü örtük kabul ettiği varsayımına karşı körleştiren şey, ön yargıya dayalı amacıdır. (...)Diyelim ki a priori ilkelere hiçbir deneyimin ters düşmeyeceği doğrudur. Bunun anlamı şudur: Gözlemlerimiz ne olursa olsun bunları daima bu ilkeleri doğrulayacak biçimde yorumlayıp düzenlemek olasıdır. Örneğin, üçgenler üzerindeki ölçmelerin, iç açıların toplamına ilişkin teoremle bağdaşmadığını bir an düşünelim. Böyle bir durumda, aykırılığı gözlemsel yanlışlıklara bağlayarak ölçme sorunlarının teoremi tümüyle doğrulayacak biçimde “düzeltilmesi” yoluna gidilecektir. Ama filozof böyle bir işlemin tüm a priori ilkeler için geçerli olduğunu ispatlayabilirse, o zaman bu ilkelerin boş ve dolayısıyla analitik oldukları gösterilmiş olur. Başka bir deyişle, a priori ilkeler olası deneyimleri hiçbir biçimde sınırlamamakta, bu nedenle fizik dünyanın özelliklerine ilişkin bize bir şey öğretmemektedirler. Gerçekte, Kant teorisinin bu yönde ileri götürülmesi girişimine uzlaşmacılık (conventionalism) adı altında Poincare'’e rastlamaktayız. Kant’ın felsefesini uzlaşmacılık olarak yorumlamak için Kant’ın ilkelerinin olası tüm deneyimler karşısında geçerli kaldığını ispatlamamız gerekir. Ne var ki böyle bir ispat verilemez. Kaldı ki, a priori ilkeler, Kant’ın inandığı gibi sentetik nitelikte iseler, öyle bir ispata olanak bile yoktur. “Sentetik” sözcüğü a priori ilkelere ters düşen deneyimler düşünebileceğimiz anlamına gelir. Düşünebileceğimiz deneyimlerin bir gün gerçekleşmeyeceği de kesinlikle söylenemez. Oysa Kant için böyle bir olasılık yoktur; çünkü, onun gözünde a priori ilkeler deneyimlerimizin zorunlu koşullarıdır; ya da, başka bir deyişle, düzenlenmiş gözlemler olarak deneyimlere bu ilkeler olmaksızın olasılık bile tanınamaz. Ama sormak gerekir: Kant deneyimin daima olası kalacağını nasıl bilmektedir? Kant’ın elinde, kendi a priori ilkeleri çerçevesinde düzenlenemeyecek ve deneyimi (hiç değilse Kant’ın koyduğu anlamda deneyimi) olanaksız kılacak bir gözlemler bütününe erişemeyeceğimize ilişkin bir kanıt yoktur. A priori ilkeler çerçevesinde deneyimin daima olanaklı kalacağı postülatı, Kant sisteminin dayanaksız varsayımı, ya da sistemin dayandığı ispat edilemez öncüldür. Öncülünü açıkça ortaya koymaması da göstermektedir ki, kesinlik arayışı tutkusu, argümanındaki kusuru gözden kaçırmasına yol açmıştır. Aydınlık çağı filozofuna saygısızlık etmek istemiyorum. Ona bu eleştirileri yöneltebiliyorsak, bunu fiziğin bugün eriştiği aşamada Kant bilgi teorisinin çöküşünü görmemize borçluyuz. Günümüz fiziği artık ne Euclid geometrisinin aksiyomlarını, ne de nedensellik ve töz ilkelerini geçerli saymaktadır. Artık matematiğin analitik olduğunu, matematiğin fizik dünyaya tüm uygulamalarının (fiziksel geometri dahil) ise empirik türden bir doğrulamaya konu oluşturduğunu bilmekteyiz. Kısacası “sentetik a priori” diye bir şey yoktur. Ama unutmayalım ki, bilimsel gelişmeler Newton fiziği ile Euclid geometrisini geride bıraktıktan sonra ancak bu yargıya ulaşabilme olanağını bulduk. Bilimsel bir sistemin en parlak döneminde çöküş olasılığını akla getirmek çok zordur; ama sistem bir kez çöktükten sonra herşey kolay görünmeye başlar. Böyle bir deneyimden geçmemiz bizi her sistemin çökebileceği olasılığını düşünmeye hazırlamıştır. Ama cesaretimiz kırılmış değildir. Yeni fizik, Kant ilkelerinin çerçevesi dışında bilgi edinebileceğimizi, insan aklının, içinde deneyimin doldurduğu kategorilerden oluşan katı bir sistem olmadığını gösterdi bize. Artık biliyoruz ki, bilginin ilkeleri içeriği ile birlikte değişmekte ve bu ilkeler ve bu ilkeler Newton mekaniğine göre çok daha karmaşık bir dünyaya uygulanabilir niteliktedir. Umuyoruz ki, ilerde karşılaşacağımız tüm yeni durumlarda, aklımız her türlü gözlem verilerini düzenlemeye elverişli mantıksal yöntemleri oluşturacak yeterli esnekliği gösterecektir. Bu bir umuttur yalnızca; yoksa ispatı elimizde imiş gibi görüntü verdiğimiz bir inanç değildir. Gerçi kesinliği amaçlamaksızın edemeyiz; ama bilgiye yönelik bu geniş anlayışın oluşumu uzun süre almıştır. Kesinlik tutkusunun geçmişin felsefe sistemlerinde tükenmesini beklemek gerekmiştir. Çünkü ancak bundan sonra, evrensel ve değişmez doğruları dışlayan yeni bir bilgi anlayışının doğuşu gerçekleşebilirdi. (Bilimsel Felsefenin Doğuşu, Hans Reichenbach, Remzi Kitabevi yay. , s. 38-41) alıntı |
||