SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Kitap

Konu: Bilge Karasu

Sayfa: [ 1 ]

08.11.2004 09:59:00
İnsanlar Kitabı / Bilge Karasu


Gide Döne, çok girip çıktık bu ulu kapıdan... Öyle demiştik bir zamanlar. Ulu kapının taşları çözülmeğe başlar gibiydi, bu kapıdan bir daha geçmemeği de geçirmişiz usumuzdan o sıra. Taşları başımıza düşer diye değil, uzun sürebilecek bir can çekişmenin vereceği acıdan kaçmak istediğimiz için...    Ölümün yaklaştığını seziyorduk.

Oysa, sevdiklerimizin can çekişmesini sonuna dek
yaşamamız, onlarla birlikte ölmeği yaşamamız gerektiğini sonraları öğrenecek, iyice anlayacaktık.

Belki de, ‘bir daha yaklaştığını’ demek gerekirdi. Bin yılların içinde bu kapının ölümü birkaç kez başlamıştır çünkü. Ne var ki eski durumlar, geçmişteki haller, bir kocaman yokluktur, dünyanın her kezinde kendiyle başladığını duyan- duymamazlık edemez ki zaten! Her yeni kuşak için. Tarihi kendimizle başlatmamız yetmez; herkesin dünyayı yanımız sıra tanımasını, öğrenmesini de bekleriz, onsekiz yaşlarımızda.
Ama gene her kuşak için ölümün ulakları yalnız bir kez gelir.
Kişi o ulakların varlığını sezdiğinde kendi eşsiz,
benzeri olmayacak acısını duyup gidecektir kendi ulaklarıyla buluşacağı yere.
Yaşamayı öğrenmenin pek büyük bir bölüğü, ölümü öğrenmektir aynı zamanda.
Ama bunun farkına varmak da uzun süreler geçmesini gerektirir: Başka şeylerin, yaşamla sıkı sıkıya ilişkili şeylerin süreleridir bunlar. Art arda yaşamış sevilerin, sevgilerin süreleri; çırpınıp çırpınıp ulaştığımız başarıların, utkuların süreleri; gerçekleştirmeye çabaladığımız düşlerin süreleri...
Hepimize bir kurtuluş, bir özgürlük, gerçekleşecek bir düş gibi görünmüş yazlıklar, yaz ayları, dinlenceler,
izinler (adı üstünde) zamanla bir törene dönüşür,
önce sıkıcı, sonra yorucu, sonra...

Her tümce yaşamla biter...
 

08.11.2004 10:01:07
Gece / Bilge Karasu


Gece nerede, hangi anda başlar? Buna hangimiz karar verebildi? Gecenin geleceği, geldiği, indiği, sardığı, gömdüğü, hep birer benzetim olarak söylenebilir; gecenin üzerimize kapanmakta olduğunu, bizi ezeceğini hepimiz gördük. Hangimiz, kaçınılmaz olduğu bilinen şeyler karşısında bile, kendini biraz daha aldatmaktan, bu kaçınılmazdan kaçılabileceği , belki de bu korkulanın başa hiç gelmeyeceği umuduna- bütün boşluğunu bilerek-kapılmak çocukluğunu göstermekten utanç duydu?
Hiçbirimiz, dense yeridir sanırım. Gecenin çoktan bastırdığını bildiğim halde daha yeni yeni akşam oluyormuş gibi yazı yazmaklığım, kolaylıkla, yapıntının özel özgürlüğünden dem vurarak açıklanabilir; öykücü, öyküsüne istediği yerden başlayabilir demek, güç olmasa gerek. Ama bu başlangıcı seçerken kendimi hala bir takım umutlara, boş avuntulara salmış olmuyor muyum?

Gece, yazdığım gibi, ağır ağır yayıldı ovaya, sonra tepeleri de boğdu.
Yeraltı saraylarından söz ederken, bir takım büyük yapıların bodrum katlarında, beden eğitimi yapıldığı, çeşitli oyunlar oynandığı anlatılan salonları düşünüyordum. Bir masal havası içerisinde anlattıklarım karşısında kendime de, okurlarıma da -kimlerse bunlar... Bu yazdıklarımı birileri okuyacakmış gibi davranıyor muyum gerçekten? Yoksa...- anlatılana inanmamak hakkını tanımış, bu hakkı tanımak için uğraşmış olmuyor muydum?

En azından, okurlarım olabileceğine inanmak istiyordum. Oysa şu anda biliyorum ki, benim dışımda bu yazdıklarımı okuyacak, okuyabilecek tek kişi var. Bu kişi defterimi yok etmeyebilir de. Karar vermek bana düşüyor. Şu birkaç defterimi yırtıp yakmak, külünü yemek mi, bitirip her şeyi ona da okuttuktan sonra yok etmek mi, yoksa, ona bırakmak mı gerekir?

 

asaf 14.04.2007 21:27:10
projelerim arasında kendisinin tüm kitaplarını okumak var. epigraflardan -ki her zaman doğru bir ölçü değildir elbet- edindiğim fikirler de beni hızla itmektedir bu yola Smiley

denge 14.04.2007 23:12:06
 Bilge Karasu (1930 - 1995)





Öykücü, romancı ve denemeci Bilge Karasu 1930'da İstanbul'da dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde öğrenim gördü. Ankara radyosu dış yayınlar servisinde çalıştı. 1963 yılında, Rockfeller bursuyla gittiği Avrupa'dan dönerek çevirmenliğe başladı. Ölümüne kadar Hacettepe Üniversitesi'nde araştırma görevlisi olarak çalıştı.

1950 kuşağı öykücüleri arasında, bireyin sorunlarına ağırlık veren, onun günlük hayatındaki açmazlarını derinlemesine işleyen bir yazar olarak öne çıktı. Sevgi, dostluk, yalnızlık, tutku, inanç/inançsızlık, korku ve ölüm gibi kavram ve temalardan hareketle çağrışımlara yaslanan, eğretileme ve simgelerden bolca yararlanan bir dil aracılığıyla kendine özgü bir dil geliştirdi. Gerek sözdiziminde denediği yeni olanaklar, gerekse dilin yapısı yönündeki araştırma ve önerileriyle anlatımın sınırlarını zorladı. "Metin" olarak adlandırdığı kimi ürünlerinde resim ve müziğin açılımlarını düzyazıya taşıdı. Edebiyatla felsefenin belirli bir denge içinde rahatlıkla kaynaştığı kitaplarında Türk edebiyatının özgün örneklerini verdiği kabul edildi.

İlk öyküleri "Seçilmiş Hikayeler" dergisinde 1950'de yayınlayan Karasu, öykülerinden derlediği ilk kitabını da 1963'de yayınladı. Lawrence'den çevirdiği "Ölen Adam"la kazandığı TDK çeviri ödülü de aynı tarihe rastlar. 14 Temmuz 1995'de pankreas kanseri tedavisi sürerken Hacettepe Üniversitesi'nde yaşama veda etti. Vasiyeti üzerine bütün yapıtlarını yayımlayan Metis yayınları tarafından kitaplarının gelirinden elde edilen parayla adına Edebiyat Bursu veriliyor.


Ödülleri:

1963 Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü D. H. Lawrence'den çevirdiği Ölen Adam'la
1970 Sait Faik Hikaye Armağanı Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ile
1991 Pegasus Ödülü Gece ile
1994 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü Ne Kitapsız Ne Kedisiz ile.


Sayfa: [ 1 ]