|
||
| Sosyo-Kültürel Antropoloji, Kültür Araştırmaları, ve Türkiye Kültürlerinde Göç Emine Onaran İncirlioğlu Başlığımızı biraz daha belirli bir hale getirmek gerekirse, şu sorularla ilgileneceğim: “Türkiye Kültürlerinde Göç” konusu, hem sosyo-kültürel antropolojiyi hem kültürel araştırmaları içeren bir birikimle nasıl incelenebilir? Ne gibi alt başlıklar ele alınabilir? Nasıl yaklaşımlar kullanılabilir? Burada ele aldığım konu, üç çalışma alanının çakıştığı yerde oluşuyor. Bu konulardan birincisi genel olarak antropoloji ve özel olarak sosyo-kültürel antropoloji, ikincisi, kültürel çalışmalar veya bizim kültür araştırmaları dediğimiz çok disiplini uğraş, üçüncüsü de Türkiye kültürlerinde göç incelemeleri. Yani baştan söylemek isterim ki, bu sunuştan amacım göç konusunun içeriği ile ilgili olmaktan çok, göç konusunu yalnızca bir örnek olarak alıp, bir yaklaşım, bir konum belirlemek. Bu üç konunun bir arada ele alınması birkaç sorunu da beraberinde getiriyor. İlk sorun literatürle ilgili: birbirinden ayrı çizgilerde gelişen bu üç konunun birbirinden bağımsız literatürleri var, o yüzden de aynı kişinin bu üç cins birikime birden sahip olması zor. Antropoloji, göç araştırmaları konusunda bir hayli deneyimli bir disiplin, ancak konu seçimi, yaklaşım, eğilim, kullanılan yöntem ve kavramlar, her zaman kültür araştırmalarıyla bağdaşmayabilir. Hele, biyolojik, fiziksel, demografik antropoloji ve antropolojik arkeoloji kapsamına giren çeşitli göç çalışmaları, örneğin göç sonucu ortaya çıkan genetik değişikliklerin, nüfüsların karışımı sonucu ortaya çıkan farklı genetik epidemiyolojinin, evrim sürecindeki ilk insanların Afrika’dan dışarıya çıktığı ilk göçlerin konu edildiği çalışmalar, kültür araştırmalarıyla, ancak çok büyük zorlamalar sonucu bağdaştırılabilir. Kültür araştırmaları, literatür bakımından belki antropolojiden daha da karışık, çünkü pek çok disiplinden gelen çeşitli kuramsal ve felsefi temellere dayanıyor (örneğin bkz. Morrow 1991). İkinci sorun “kültür” kavramından kaynaklanıyor. Adı üstünde “kültürel araştırmalar”da “sosyo-kültürel antropololoji” de zaten kültürü konu edinmiş çalışma alanları. Yalnız “kültür” kavramının tanımı hiç de öyle sorunsuz değil. Bir zamanlar, 1950lerin başında, Kroeber ve Kluckhohn adlı iki Amerikalı antropolog, kültür teriminin çeşitli anlamlarını içeren bir derleme yayınlamışlar. Derlemede “kültür”ün 175 farklı tanımına yer veriyorlar. Belki Türkçede de, günlük yaşamımızda da bu zenginlikte kullanmıyoruz “kültür” sözcüğünü ama, her zaman aynı anlamda kullanmadığımızı da, herkesin kültür tanımının aynı olmadığını da biliyoruz. Elbette burda kültürden kasıt yüksek kültür (yani opera, klasik müzik, edebiyat, plastik sanatlar) değil, tüm insanlarda olan, yaşama ait özellikler. Ama bu özelliklerin tanımı da çetrefilli. Ayrıca kültür kuramına katkıları çok farklı olan kültür araştırmalarını ve antropolojiyi bağdaştırarark bir araya getirmek pek de öyle kolay değil (bakınız örneğin Eipper 1998, Handler 1998, Visweswaran 1998). Sanki konu dağılımında bir anlaşma yapmışlar gibi ellerinden geldiğince birbirlerinin kara sularına girmiyorlar. Kültürel araştırmalar inatla antropolojinin postmodern toplumlarda yaptığı araştırmaları gözardı ediyor, antropolojiyi sanki “ilkel toplum araştırmaları” yerine koyuyor, antropoloji de kültürel araştırmaların saldırılarına karşı kendi disiplin sınırlarını cansiperane koruyor (Peace 1998). Belki “kültür” kavramı antropolojide ve kültürel çalışmalarda, hatta çeşitli antropologlar arasında bile farklı biçimlerde anlaşılmaya devam edecek – bu da azımsanacak bir sorun değil. Üçüncü sorun özellikle “Türkiye kültürleri” ile ilgili – hele konu göç olunca: bir kere Türkiye kültürleri, Türkiye sınırları içinde olsun olmasın, Türkiye ile ilgili bütün kültürleri ve her tür göçü kapsıyor. Yani, Asena’nın peşine takılan Türklerin Orta Asya’dan dünyanın dört bir yanına göçleri de bu konunun içinde (hani şu Tarih Atlaslarımızda bilek kalınlığında oklarla gösterilen göçler), Anadolu’ya ve Trakya’ya kadar gelen Türklerin göçleri boyunca karşılaştıkları, buralarda daha önceden yerleşmiş buldukları yerli halklar da, “bir memleketten bir memlekete göç” anlamındaki Arapça “hecre” kökünden gelen hicret kavramının bütün çağrışımları da. 1960lardan bu yana önce Avrupa’ya, sonra Arap yarımadasına, daha sonra da Rusya’ya ve Balkan ülkelerine iktisadi nedenlerle Türkiye’den yapılan göçler de, göçenlerin kendisi de, orada karşılaştıları “ev sahipleri” de; Türkiye’ye yerleştirilen Afgan göçmenleri de, Bulgaristan’dan gelen “soydaşlarımız” da bu konunun içinde. Bu kadar çok kültürün ve bağlamın işin içine girmesi ile akademik masumiyet sınırlarında tutması çok zor olan bu konu, son derece duyarlı, siyasal bir konum kazanıyor. Önemli olduğunu ve sürekli bilincinde olmamız gerektiğini düşündüğüm bu sorunları sıraladıktan sonra, şimdi sadede gelmek istiyorum: “Türkiye Kültürlerinde Göç” konusu, hem sosyal antropolojiyi hem kültürel araştırmaları içeren bir birikimle nasıl incelenebilir? Ne gibi alt başlıklar ele alınabilir? Nasıl yaklaşımlar kullanılabilir? Yöntem: Etnografya, Sözel tarih, Metin çözümlemesi Göç konusu özelinde, üç yöntem ve tekniğe değinmek istiyorum. Etnografik alan araştırması ve katılımcı gözlemi. Etnografik alan araştırması, insanların yaşamlarına katılarak gözlem yapmak, yaşayarak öğrenmek denince akla sosyo-kültürel antropoloji gelir. Öyle ki, etnografya ile antropoloji neredeyse eş anlamlı terimler gibi kullanılır. Kültür araştırmacıları da, bir dönem metin çözümlemeleriyle yoğun olarak uğraştıktan sonra, özellikle popüler kültür araştırmalarında yöntem olarak etnografyayı benimsemiştir. Özet olarak, etnografya hem antropolojinin hem de kültürel çalışmaların en önemli yöntemsel dayanağı haline gelmiştir. Son yıllarda kültür araştırmalarından şu veya bu şekilde etkilenen antropologlar ile etnografyayı yöntem olarak kullanan öteki araştırmacılar bu ortaklık konusunu sıkça ele aldı (örneğin Mintz 2000, Murphy 1999, McEachern 1998, Eipper 1998, Handler 1993). Özellikle göç konusunda, birden çok alanda araştırma yapma zorunluluğu olduğu için, etnografya konusunda bir yöntem sıkıntısı var. Bu, geleneksel olarak antropolojide kullanılan, sınırları belli bir yerleşimde uzunca bir süre, bazan yıllarca kalarak katılımcı gözlemi yapmak yerine, gezip dolaşmayı, göçenlere katılıp, göçmenlerle başlayıp onlarla sürdürmeyi, hem başladıkları hem yeni yerleştikleri mekanları tanımayı, oralarda yaşamayı gerektiriyor. Diyelim Kayseri’nin bir köyünde yaşayan erkekler 1970’lerden sonra Suudi Arabistan’a, 1990’lardan itibaren de Rusya’ya inşaat işçisi olarak gidiyor. Bu iş göçünün kültürünü araştırmak için birden fazla alanda araştırma yapmak, bu geçici göçte rol alan çeşitli aktörlerin bakış açısından olaya yaklaşmak, yani yalnızca işçilerin değil, inşaat şirketlerinin, ev sahibi ülkelerde ilişkiye girilen kimselerin, ve geride köyde bırakılan ailelerin koşullarını ve deneyinmlerini de işin içine katmak, süreci daha iyi anlamamıza yarar. Kısacası, etnografyayı tek bir alana daraltmak (bu Kayseri köyüyle sınırlı tutmak) yerine, ilgili alanlara genişletmekte yarar var. Sözel tarih. Geleneksel antropoloji okur-yazar toplumları konu edinmemiş olduğu için, sözel tarihe geniş ölçüde yer vermiştir. Antropolg (ideal koşullarda) uzun süre birlikte yaşadığı, güvene dayanan bir ilişkiye girdiği insanların yaşadıklarını, hikaye ettiklerini yazıp yayınlayarak geniş bir kitleye duyurabilecek konumdadır. Artık okur-yazar toplumlarda araştırma yapan antropologların sözel tarihle işleri bitmiş değildir; sözel tarih çözümlemelerine belki eskisinden daha çok gereksinimimiz var. Çünkü artık elimizin altında, sözel tarihle karşılaştırılabilecek, büyük bir bölümü “resmi tarih” olan bir de yazılı tarih bulunuyor. Göçten bir örnek verecek olursak, toprağını, ikiyüz baş hayvanını Tunceli’nin bir dağ köyünde bırakıp Antalya’nın bir gecekondu mahallesine göçen on küsur çocuklu bir ailenin hikayesi, resmi tarihe zaman zaman ek, zaman zaman da seçenek olabilir. Metin çözümlemesi. Son olarak da, kültürel araştırmaların çalışma biçimi (modus operandi) sayılan metin çözümlemesinin daha sık kullanılan bir yöntem olarak antropolojiye girmesini öneriyorum. Etnografya, çok değerli ve güçlü bir yöntem olmakla birlikte, tek başına yeterli değil. Etnografya fetişizmi yapmanın da alemi yok. Nasıl kültür araştırmaları, önceleri metin çözümlemelerine verdiği ağırlığı etnografya ile dengelemeye başladıysa, antropolojinin de etnografyaya verdiği ağırlığı metin çözümlemeleriyle dengelemesi gerektiğini düşünüyorum. Bir bakıma, okur-yazar toplumları konu edinmemiş olduğu için antropologlar, çoğunlukla yazılı metinlerle de ilgilenmemiştir. Ancak değişen çerçevesi içinde, antropolojide metin ve içerik çözümlemesine, bu arada “satır aralarını okumaya” da, önemli bir yer olduğunu düşünüyorum. Göç konusu özelinde, hem göçenlerin, hem de göç politikalarını biçimlendirenlerin yazılı veya sözlü metinlerini çözümlemek, göç olgusunu farklı açılardan anlamamıza ve anlamlandırmamıza yardım edecektir. Bu üç yöntem, kültürel araştırmalarla antropolojinin birlikte göçe bakışı ile herhangi bir göç incelemesi arasındaki farkı bize verebilir. Öyle ya, göç sistemlerinin araştırılması, antropoloji yanı sıra, coğrafyadan siyaset bilime, ekonomiden sosyolojiye, pek çok disiplini ilgilendiriyor, bu arada, müthiş üretken demografya incelemelerini, nüfus etüdlerini kapsıyor. Her yıl uluslararsası göçle ilgili pek çok yayın yapılıyor. İnsanların neden göçtüğü, hatta dünya nüfusunun yüzde 98’inin neden göçmeyip de yerinde oturduğu incelenmeye çalışılıyor (Hammar et al. 1997). Bu çok-disiplinli çalışmalarda çeşitli yöntemler kullanılıyor. Sınıflandırmalar, karşılaştırmalar yapılıyor, bir yerden bir yere göçen insan hacmi hesaplanıyor, doğurganlık, ölüm oranları, belirli hedeflere yapılan dış-göçler, nüfus istatistikleriyle ve çok-bölgeli nüfus projeksiyon modellemeleriyle saptanıyor. Ancak, sayısal değerler üretmek, kültürel antropoloji araştırmaları bakımından kendi içinde bir amaç sayılamaz. Bu nicel bilgi üreten yöntemler, sahici insanlar, sahici olaylar, sahici hayatlarla ilişkilendirildiği sürece, anlamlandırmaları hesaba kattığı ölçüde, kültürel antropolojik araştırmalar çerçevesinde değer ifade edebilir. Karşılaştırmalı, sözümona bilimsel araştırmalar yapmadan önce, etnografik betimlemelere, içerik çözümlemelerine önem verirsek, özgül anlamları, anlamlandırmaları tanır, öğrenirsek, kültürlerarası araştırma yapacağız diye elmalarla armutları birbirine karıştırmamış oluruz. Konular, Temalar, Yaklaşımlar: Kültür araştırmaları ile antropolojinin birikimlerini bir araya getirerek göç ana başlığı altında pek çok konu incelenebilir. Bu konular arasında yurt içinde ve dışındaki çeşitli göçler sayılabilir. Bir yandan göçlerin bir araya getirdiği yerel kültürler, öte yandan da küreselleşme üzerinde durulabilir. Yalnızca göçle ilgili davranışlar değil, sayılabilen, gözle görülebilen niceliksel bilgiler değil, aynı zamanda göç konusundaki düşünceler, hayaller, efsaneler, göç konusuna yüklenen anlamlar, ve göçün kültürel mantığı da ele alınabilir. Aklıma gelen çeşitli göçlere ilişkin dizgesiz düşünceleri örnek olarak şöylece bir sıralıyorum: neler araştırılabilir? köyden kente göçme ve bu göçün iki ucu: bir uçta köy, topraksızlık, yetersiz kırsal üretim, kırsal yapı, göçe zorlanmak, göçe gücü yetmek veya yetememek, öbür uçta kent, kentlileşme, gecekondulaşma, ziraat dışı mesleklere girme, toplumsal değişim, sınıfsal değişim; tarım işçilerinin yaz mevsimini ırgatlık yaparak geçirecekleri mevsimlik göçten tutun da, ömürlerinin çalışbildikleri yılları boyunca Avrupa’da yaşayan fabrika işçilerinin göçüne kadar çeşitli iş (emek) göçleri; beyin göçü denilen yüksek öğrenim görmüş insanların ulus-aşırı göçü ve başka ülkelerde yerleşmesi; gönüllü göçme, özgür iradesiye göçe karar verme veya çeşitli nedenlerle, örneğin iç savaş, doğal afet veya siyasal sığınma talebi nedenleriyle, göçe zorlanma, veya sürgüne yollanma; herhangi bir göçe, kimin “gönüllü”, kimin “zorunlu” sıfatını uygun gördüğü; göçe ilişkin efsaneler, “otantik” denilen başlangıç öyküleri, o öykülerdeki sembolizm ve ideoloji, göçe ilişkin halk felsefeleri, “nerden geldik, nereye gidiyoruz” sorusuna verilen yanıtar; göç politikası, uluslararası ve küresel siyasetler: göçün, yeniden yerleşmenin denetlenmesi, sınırlandırılması, sığınma hakkının, sığınma taleplerinin değerendirilmesi – burda özellikle batı Avrupa ve ABD’nden söz ediyorum, ama İran’dan Türkiye’ye resmen iltica edilememesi de bu konunun içinde; yine göç politikasının bir uzantısı olarak “ev sahibi” toplumların göçmenlere nasıl davrandığı, yani çok-kültürlülük denilen olayla nasıl yüzleştikleri; göçmenlerin yaşadığı deneyimler; temel gereksinimlerin karşılanması, konut, iş bulma, seçenekler konusunda bilgilenme, göçmenlerin, yerli halkla koşullarını nasıl karşılaştırdıkları; ayrımcılığın nasıl duyumsandığı; (“Ev sahiplerinin” politikaları çeşitli biçimler alabilir: kendilerine benzeterek, içlerinde eritip yok ederek “eşitleme” yoluna gidebilirler (yani asimilasyon); yalnızca belirli iş sektörlerine alıp, onun dışında kalan alanlardan, konut bölgelerinden, hatta kamu alanlarından bile dıştalama yoluna gidebilirler; iki taraflı değişimler gerektiren, yani hem ev sahiplerinin hem göçmenlerin karşılıklı uyumuyla gerçekleşen daha eşitlikçi bir bütünleşme politikası güdebilirler; veya bütünleşmeye benzeyen ama aynı zamanda farklı kimlikleri de tanıyan bir çok-kültürlülük politikasını benimseyebilirler.) göçlerle birlikte yalnızca insanların akışı değil, ortaya çıkan öteki devinimler; bilginin, simgelerin, her çeşit malın, sermayenin, ulus içinde veya uluslararası mekanlarda, küresel olarak yer değiştirmesi, yayılması, kültür değişimi; toplumsal cinsiyet ile çeşitli göçlerin ilişkilendirilmesi, göçte cinsiyet ayrımcılığı, kimin gitiği, kimin kaldığı; özellikle cinsiyetin belirlediği göçler, örneğin Nataşaların göçü, cinsel kültür vs. dönüş göçü; mevsim sonunda olsun, çalışma yaşamının sonunda olsun geri dönüşün hem davranış olarak betimenmesi hem anlamlandırılması; yaşlılıkta göç, emeklilik sonrası yeniden yerleşme; emekli olan insanların, diyelim iklimin daha elverişli, günlük yaşamın daha kolay ve keyifli olduğu yerlere göçmeleri, veya akrabalalık ilişkilerini değerlendirmeleri; yeni yaşamlar kurmak için yeni mekanlara göçmek; toplumun çeşitli kesimerinde göçe yüklenen anlamlar, medyanın göçe bakışı, hangi açılardan göçe yaklaştığı, hangi konuların altını çizdiği, göçleri haber etme ve yorumlama biçimleri; ulus-aşırı olsun olmasın, göç sonucu oluşan kültürel çeşitlilik, çok-kültürlü bir arada varoluş, farklılıkların (hoşgörüye gerek kalmadan) kabuledilmesi, farklı kimliklerin birarada nasıl varolduğu, etnik kimliklerin ifade edilmesinin yarattığı çelişkiler, kimlik değiştirmek, eski kimiklere sarılmak, eski kimlikleri yeniden tanımlamak, çifte bilinçlerle, çifte kimliklerle, çoğul benliklerle yaşamak. . . Bu örneklerin hepsi kültür araştırmaları adı altında incelenebilir, ve örnekler de çoğaltılabilir. Ama sırf kültür çok çeşitli biçimlerde tanımlanabildiği için, göçle ilgili akla gelebilecek her örnek kültürel araştırma konusu olabilirmiş gibi bir yanılgı yaratmak da istemiyorum. Kültür araştırmaları ile antropolojinin bir araya gelmesindeki benim gördüğüm zenginlik, konuların ne olduğundan çok, yaklaşım biçiminin nasıl olduğuna bağlı. Sözünü ettiğim yaklaşım biçiminin özelliklerini madde madde sıralamak istiyorum. Bu maddelerin hepsi birbiriyle ilişkili olduğu için, sıralamadaki öncelikleri önem derecelerini göstermiyor. Eleştirel olmak. Eleştirellik, aynı anda hem baktığımız konuyu hem de kendimizi sorgulamayı gerektiriyor. Yani bir yandan, eleştirel okur-yazarlık, eleştirel gözlem yapacağız, her okuduğumuza, her gördüğümüze olduğu gibi inanmayacağız, satır aralarını okuycağız, elimizdeki içeriğin arkasında neler yattığını anlamaya çalışacağız, öte yandan da kendi konumumuzu, kendi değerlerimizi, yaklaşımlarımızı sürekli gözden geçireceğiz, kendimizden hiçbir zaman tam emin olmayacağız. Bundan kasıt olumsuzluk değil, yargılamak değil, tam tersine yapıcı, kabul edici, hatta Türkiye’deki akademik çevrelerde pek alıştığımız kutuplaşmaları ortadan kaldırmaya da yönelik, bir tavır içinde olmak. Yani eleştirel olmak, yalnızca kendimize ve elimizdeki konunun içeriğine eleştirel yaklaşmakla bitmiyor, aynı zamanda tartışma zeminini, formatını, çerçevesini de eleştirebilmeyi, hazır bulduğumuz antagonizmi olduğu gibi benimsememeyi gerektiriyor. Geçenlerde “polemik” sözcüğünün “polemos”tan, yani “ötekiyle savaşmak”tan geldiğini öğrendim (Erdoğan 2000). Bu içine düştüğümüz antagonizme katılmazsak, polemiğe girmezsek yani “ötekiyle savaşmazsak”, belki farklı söylemler üretebilir, eleştirilerimizi yapıcı eylemlere dönüştürebiliriz. “Öteki”ni konu etmek. Yalnızca çoğunluğun eğilimlerini, alışılagelmişi, hazır kalıpları değil, aynı zamanda aykırıyı, akıntıya karşı olanı, “anomalileri” konu edinmek. Yani, artık dilimize pelesenk olmuş “çok kültürlülük” ve “çok seslilik” gibi kavramları, sahiden ciddiye almak. Azınlıkta kalanları da görmek ve göstermek, sessize kulak ve ses vermek. (Burda azınlıktan kastım hem sayısal azınlık hem iktidara uzaklıktan dolayı sesini duyuramayanlar grubu.) Antropololojide yaygın olarak görülen eğilim, bir çoğunluk kültürü arayışı, paylaşılan, ortak bir kültür, “asgari müşterekler” keşfetme çabası olmuştur. Bilmem hangi toplumun kültürünu araştırmak derken çoğu zaman kastedilen, tekrar edilen, benzer, alışılmış davranışları, adetleri, gelenekleri görenekleri ortaya çıkartmak olmuştur. Kimi (özellikle bir sıfatla betimlenen, “Marksist antropolojı,” “feminist antropoloji” gibi) antropolojik araştırmalar bu genel geçer benzerlikleri araştırmanın dışına çıkmışsa da, esas kültür araştırmaları bu benzerlikleri, ortaklıkları parçalayıp, alışılmışın dışında kalan, özellikle alışılagelmişe kafa tutan, egemen olana direnen, karşı koyan örnekleri dikkate almıştır. Yani, kültür araştırmaları ile el ele olan bir antropoloji çalışmasının, egemen kültürel ve siyasal yapıların dışında kalan, hatta karşısında yer alan kültürlere eğilmesi beklenir. Bu iktidar meselesini de çözümlemeye katmak anlamına geliyor. İktidar meselesinden kasıt, yalnızca siyasal iktidar değil, aynı zamanda kişisel ilişkiler de dahil bütün ilişkilerinde varolan, güç, erke ilişkileri, yarışmalar, savaşımlar. Dile özellikle önem vermek. Kültürle dili birbirinden ayırmak söz konusu bile olamaz. Türkçe konuşmayan, anlamayan birinin Türk kültürleri araştırmasına soyunması abesle iştigal olur. Geçenlerde bir yazısında Ayşe Kadıoğlu, çok farklı bir bağlamda, “sosyal bilimcilere esas durum hakkında bilgi verebilecek ipuçları dil sürçmelerinde gizli” diyordu. Neyin, nasıl söylendiği, neyin hiç söylenmediği, hangi sözcüklerin, hangi örneklerin seçildiği, ses tonu, duraklamalar, espiriler, dil oyunları, alınganlıklar, ciddiye almalar, hiç işitmemeler. . . Ayrıntı deyip geçmeyin; kültürün ipuçları o ayrıntıların sağladığı açılımlardan çıkıyor, kültürün kavramları dilde ifadesini buluyor. (“Sürgün” demeden, “gurbet”, “yaban eller” demeden, “sıla hasreti”, “vatan hasreti” demeden, “insanın memleketi doğduğu yer değil, doyduğu yerdir” demeden, göçün Türk kültüründe nasıl anlamlandırıldığını göremeyiz de, gösteremeyiz de.) Karmaşıklığı görmek, göstermek. Çok disiplinli bir çalışma alanı olan kültürel araştırmalarda, pek çok etmeni hesaba katmak, bir araya getirip çözüleyebilmek, çeşitli disiplinlerin sağlayacağı zengin bakış açılarını değerlendirmek olanağı var. Tek bir disiplinde kuramsal açıklık, sarihlik sağlamak için birkaç ana kavrama inmek marifet sayılabilir, ama bence kültür araştırmalarında ne kadar çok kavram irdelenirse, ne kadar çok ayrıntıya girilirse, ne kadar çok bakış açısından konulara bakılabilirse, olayların karmaşıklığı ne kadar derinlemesine algılanabilir ve sunulabilirse, o kadar başarılı bir çözümleme ortaya çıkabilir. Karmaşıklığı görmek ve göstermek derken, biraz da, kültürü kendi içinde bir bütünmüş gibi değil de, içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal bağlamda ele almak gerektiğini vurgulamak istiyorum. Kuram-uygulama bütünlüğü. Son olarak değinmek istediğim nokta, kuramla uygulamayı birbirinden ayırmamak, kuramsal ve uygulamalı yaklaşımları kutuplaştırmak yerine, bir madalyonun iki yüzü olduklarını hep hatırlamak ve hayata geçirmek. Kültürel çalışmaların en önemli özelliklerinden biri aydınların görevini akademik çalışmayla sınırlı görmemek, siyasal eleştiriyi ve aktif siyasal katılımı kültür araştırmalarının bir parçası olarak görmek. Yani “kültür” denince, hem araştırılacak bir konu var elimizde, hem de bil-fiil katılacağımız bir arena. Yani araştırmacılar, araştırdıkları konunun dışında değil, hele hele üstünde hiç değil. Sonuç olarak: Sözü bağlamak için, Türkiye Kültür Araştırmaları ile Antropoloji arasındaki köprülerin kabaca ne işe yarayacağını vurgulamak istiyorum. Kimi antropologların yaptığı gibi kültür araştırmalarına saldırmadan, “biz kültürü de etnografyayı da siz daha doğmadan keşfetmiştik,” demeden, kimi kültür araştırmacılarının antropologları gözardı etmesine de kırılmadan, özelde antropologlar, genelde toplum bilimciler olarak ne dersler alabiliriz? Antropolojinin kültürel araştırmalardan alacağı en önemli ders, siyasal gündemi ciddiye almak, sırtını apolitik bir akademiye yaslamak yerine, araştırılan konuların siyasal bağlamını, sonuçlarını, çerçevesini göz önünde tutmaktır. Bu söylediğim, araştırma sonuçlarımızı siyasal amaçlarımıza göre biçimlendirmek anlamına gelmiyor. Yalnızca, siyasal koşulların ve sonuçların farkında olmak, safdillik yapmamak, araştırma konularımızı ve odak noktalarımızı bilinçli seçmek anlamına geliyor. Dar çerçevelerden uzaklaşıp, çok disiplinli ve disiplinler arası yaklaşımlar benimsersek, meslek şovenizmi yapmaz, ekonomik nedenlerde belki de kaçınılmaz olarak ortaya çıkan meslek sınırlarını kıskançlıkla savunma alışkanlığından vazgeçersek, özellikle antropoloji ile kültür araştırmaları arasında süregelen küslük ve ihmali bir yana bırakırsak, konulara çok boyutlu yaklaşabiliriz diye düşünüyorum. |
||
|
||
| Göcle geldik afrikadan buralara.Göcle gidecegiz kozalagin kanadina.Sanirim hepimiz göcmeniz! | ||
|
||
| Göçün kötü yanı gidiyor olmak değil; gitmeye zorlanmaktır... | ||
|
||
| Zorunlu göç... elbette zordur. Ancak adı gibidir : Zorunlu. | ||
|
||
| Zorunlu göçün amacı toplu kimlik katliamıdır,insanı yaban diyarlara hazırlıksız ve geçmişi yıkarak savurmaya direnmenin güçlüğü iyi bilir.Kimlikler böyle yakılır ve halklar böyle eritilir bir de. | ||
|
||
| Örneğin Kırım Türkleri... 28 Ağustos 1941: Volga boyunda yaşayan Alman asıllı Sovyet vatandaşlarının topluca sürgün edilmesi. Ekim 1941: İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman ordularının Kırım'a girişi. Bütün Kırım'ın işgali Temmuz 1942'de tamamlanmıştır. Kasım 1941: Kırım'da Müslüman Komiteleri'nin kurulması. 27 Kasım 1941: Edige Kırımal ile Müstecip Ülküsal'ın Kırım Türkleri adına faaliyetlerde bulunmak üzere Almanya'ya gitmeleri. 11 Ocak 1942: Müslüman Komiteleri tarafından Azat Kırım gazetesinin yayınlanması. 28 Ekim 1943: Kalmık Türklerinin topyekun sürgün edilmesi. 2 Kasım 1943: Karaçay Türklerinin topyekun sürgün edilmesi. 23 Şubat 1944: Çeçen İnguşların topyekun sürgün edilmesi. 10 Nisan 1944: Kırım'ın yeniden Sovyet hakimiyetine geçişi. 20 Nisan 1944: Kırım'da Alman işgali sırasında meydana gelen olayları tetkik etmek üzere Olağanüstü Devlet Komisyonu'nun kurulması. 11 Mayıs 1944: Kırım Türklerinin topyekun sürgün edilmesini onaylayan Stalin imzalı Devlet Güvenlik Komitesi kararnamesinin yayınlanması. 18 Mayıs 1944: Kırım Türklerinin vatanlarından topyekun sürgün edilmesi. 29 Mayıs 1944: Sürgün Kırım Türklerinin Özbekistan'a geliş tarihi. 20 Temmuz 1944: Kırım'dan sürgün edilmesi unutulan Arabat Köyü'ndeki bütün Kırım Türklerinin eski bir geminin içine doldurulup, denizin en derin yerine gelindiğinde ambar kapaklarının açılıp geminin batırılarak Kırım Türklerinin katliama uğratılması. 30 Temmuz 1944: Kırım ÖSSC'nin lağvedilerek Rusya Federasyonu SSC'ne bağlı bir bölge statüsüne getirilmesi. 12 Ağustos 1944: Devlet Güvenlik Komitesi tarafından, Kırım'dan sürgün edilenlerin yerine Rusya ve Ukrayna'dan kolhoz işçilerinin getirilerek yerleştirilmesinin kabul edilmesi. 14 Kasım 1944: Ahıska Türklerinin topyekun sürgün edilmesi. 14 Aralık 1944: Kırım'daki Türkçe yer adlarının Rusça isimlerle değiştirilmesi. 26 Kasım 1948: Sürgün edilen Kırım Türklerinin vatanlarından ebedî olarak çıkarıldıkları ve onların bir daha vatanlarına geri dönme hakkı olmadığını belirten kararnamenin çıkması. 4 Mart 1953: Sovyet Devlet Başkanı Stalin'in ölümü. 21 Haziran 1953: Stalin'in sağ kolu, İçişleri eski Halk Komiseri Leonid Beriya'nın tevkif edilmesi. 23 Aralık 1953: Beriya'nın idam edilerek öldürülmesi. 19 Şubat 1954: Ukrayna'nın Rusya ile birleşmesinin 300. yıldönümü münasebetiyle Devlet Başkanı Hruşçev tarafından Kırım'ın Ukrayna'ya hediye (!) edilmesi. 28 Nisan 1956: Kırım Türkleri üzerinden sürgün kısıtlamaları kaldırıldı. Ancak onlara vatanlarına dönüşlerine ile sürgün sırasında müsadere edilen mal varlıklarının iadesine izin verilmedi. 1 Mayıs 1957: Sürgünden sonra Kırım Türkçesi ile yayınlanan ilk gazete olan Lenin Bayrağı'nın çıkarılması. 11 Ekim 1961: Vatana dönüş için mücadele eden Kırım Türk Milli Hareketi mensuplarına yönelik ilk yargılamaların yapılması. Bu yargılamalar neticesinde Enfer Seferov ve Şevket Abdurrahmanov mahkum olmuşlardır. Şubat 1962: Kırım Türk Gençlik Birliği kurma teşebbüsleri. 12 Mayıs 1962: Mustafa Kırımoğlu'nun ilk mahkumiyeti. Ağustos 1965: Kırım Türklerinin vatanları Kırım'ı turist (!) olarak ziyaret etmelerine izin verilmesi. 5 Eylül 1967: Kırım Türklerinin diğer Sovyet vatandaşları ile eşit haklara sahip olduğunu, ülkenin diledikleri yerinde yaşama hakları bulunduğunu belirten Af Kararnamesi'nin yayınlanması. Yalnız kararnamenin "diledikleri yerde yerleşme hakkına sahipler" hükmü pratikte uygulanmamış ve onların Kırım'da yaşmalarına yine izin verilmemiştir. 21 Nisan 1968: Kırım Türklerinin ilk büyük protesto gösteri: Çirçik Mitingi. 20 Mayıs 1969: Kurucuları arasında Mustafa Kırımoğlu'nun da bulunduğu Sovyetler Birliği'nde İnsan Haklarını Savunma Teşebbüs Grubu'nun teşkili. 12 Ocak 1970: Mustafa Kırımoğlu ve Kırım Türklerinin dostu, insan hakları savunucusu şair İlya Gabay'ın yargılanarak mahkum olmaları. 5 Şubat 1976: TRT tarafından Mustafa Kırımoğlu'nun mahkumiyeti sırasında 303 gün süren açlık grevinde öldüğü yönünde haber yayınlanması. 23 Haziran 1978: Kırım Türklerinin "Ebedî Meşalesi" olan Musa Mahmut'un vatanına dönüp yerleşmesi üzerine Kırım'daki Sovyet yönetiminin kendisini ve ailesini Kırım'dan zorla çıkarmak istemesi üzerine kendini yakması ve bunun sonucu olarak 28 Haziran'da hayatını kaybetmesi. 15 Ağustos 1978: Kırım'daki Sovyet polisine dilediğini Kırım'dan çıkarma yetkisi veren Yeni Pasaport Kanunu'nun kabulü. 14 Kasım 1986: Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti'nin, sürgüne ve çeşitli baskılara maruz kalan bütün toplulukların haklarını kısıtlayan bütün hükümlerin ortadan kaldırılarak, bu halklara haklarının ve itibarlarının iade edildiğini ve bütün bunların devlet garantisi altına alındığını açıklayan deklarasyonunun yayınlanması. 23 Temmuz 1987: Moskova Gösterileri üzerine Sovyet Devleti tarafından Kırım Türklerinin meselelerinin çözülmesi için bir komisyonun kurulması. 21-29 Temmuz 1987: Kırım Türklerinin Mustafa Kırımoğlu önderliğinde Moskova'da yaptığı gösteriler. 23 Nisan - 2 Mayıs 1989: Taşkent'in Yangiyul ilçesinde yapılan Kırım Türk Milli Hareketi Teşkilatı toplantısı sonunda Mustafa Kırımoğlu'nun başkanlığa seçilmesi. 10-12 Haziran 1989: Kırım Türk Milli Hareketi Teşkilatı'nın Mustafa Kırımoğlu başkanlığında Kırım'daki ilk toplantısını yapması. 29 Ocak 1990: Kırım Türklerinin sorunlarının çözülmesi amacıyla yeni bir Devlet Komisyonu'nun kurulması. 12 Şubat 1991: Kırım ÖSSC'nin Ukrayna'ya bağlı olarak yeniden kurulması. 26 -30 Haziran 1991 : II.Kırım Tatar Milli Kurultayı Vatan Kırım’da Akmescit’te toplandı. Kurultay’da Kırım Tatarlarını temsile yetkili en üst organ olarak 33 kişilik Kırım Tatar Milli Meclisi seçildi ve başkanlığa Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu getirildi. 24 Temmuz 1991: SSCB Bakanlar Kurulu'nun "Kırım Türklerinin Kırım'a düzenli bir şekilde dönmeleri ve orada kendileri için gerekli şartların oluşturulmasının devlet garantisi altına alınması" hakkında kararname kabul etmesi. 13 Kasım 1991: Ukrayna Vatandaşlık Kanunu'nun Kabulü. 1 Aralık 1991: Ukrayna Bağımsızlık Deklarasyonu'nun oylanarak kabul edilmesi. 27 Mart 1994 : Kırım’da yapılan seçimler sonrasında Kırım Tatar Milli Kurultayı’nın belirlediği, 14 Kırım Tatar Milletvekili sürgünden sonra ilk defa Kırım Parlamentosuna girdi. |
||
|
||
| günümüzde hala daha doğuda insanları zorunlu göce itiyorlar köyleri yakarak pkklı damgas vurarak ve devlet aklınca metropol kültürü yaratmaya çalışıyor insanların kimliklerini yitirmesi ve varoşlarda yaşamaya mecbur edilmesi ve gençliğin uyuşturucu pazarlamacılığından tutun kapkaç olaylarına kadar hepsinin altında tek bir gercek yatar zorunlu göç olayları bugün illegal ne kadar iş varsa zorunlu göç yoluyla metropollere gelen insanlar tarafındna yapılmaktadır şimdide farklı bir politika izlenip göçe zorlanan bölgelerde geri döndürme hareketi başlatmışlardır o hali kaldırarak bölgesel göçleri durdurmayı planlamaktadır hem göç ettir yeni bir düzene adapte ettir sonra kalk o düzeni boz ve tekrar geri döndür bu ne kadar mantıklıdır sorarım sizlere | ||
|
||
| Paşalar güzel paralarını küçük yatırımlarla boşa harcamak istemedi; istediki emek istediğinde bulabileceği şekilde elinin altında olsun; insanlar aç kalsın ki işgücü o kadar ucuz olabilsin... Sonrada yaşadıkları ahenkli kente çok geldi bu insanların aldığı nefes, başedemediler. Geldiğiniz yere gidin dediler ve bunun için herzamanki maşaları olan devleti kullandılar. Peki neden gitsinler ordada burdada aç olacaklarsa? | ||
|
||
| Coğrafya dediğin taştır,dağdır,topraktır ,ottur...Ve üstündeki insandır.Toprak üzerinde yaşayan insan rahatsa ,özgürse anlamlıdır.Kendi başına bir takım mineraller ve fosil artıklarından ibarettir. Sınırlar kağıt üzerinde çizilir.Hepsi sunidir ve insanın insanlığına karşı,insan kibri ve hükmetme arzusununsa lehinedir.Ama kan gerçektir.Ve ölüm gerçekten öldürür.Kağıt üzerine yüzbinlerce rakamdan biri olarak geçseniz de.Kendinden başkasının ölümüne hangi insanın paşa gönlü izin çıkarabilir.. Hayır,defalarca ve defalarca yeniden çizilecek o sınırlar.Ve oraya bir buraya insan kendini savruluyor bulup tutunamadan kendine kaybolacak gene. Zorunlu göç ,insanı topraktan ayıklanması gereken verimsiz ot olarak görmektir.İnsanı görmemektir. |
||
|
||
Alıntı Zorunlu göç ,insanı topraktan ayıklanması gereken verimsiz ot olarak görmektir.İnsanı görmemektir. |
||
|
||
| göçden nefret ediyorum, hayatım ordan buraya taşınmakla geçti... çok sıkıcı ve büyük kayıplar içeriyor... gittiğin yerde yeni arkadaşlar edinmek bir dert, yeni kız bulmak bir dert... eskileri bırakmak onlardan ayrılmak bir dert.. |
||