|
||
| Sol siyasetin güçlü olduğu dönemlerde gençlik denilince akla memleketine ve halkına sahip çıkan, geleceğin emanet edildiği ‘aydınlık yüzlü çocuklar' gelirdi. Türkiye siyasetinin sistematik olarak sağcılaştırıldığı son yirmi otuz yılın ülke gençliğine maliyeti, lümpenlik-gericilik-piyasacılık üçgenine sıkıştırılmak oldu. Liberalizmin ve gericiliğin kıskacında ‘Ben, sadece yurt sorunlarıyla ilgilendim; petrollerimizi Amerika sömürmesin istedim. Madenlerimiz sömürülmesin, montaj sanayiinden kurtulalım, ülkemizde ağır sanayi kurulsun, bağımsız ve onurlu bir ülke olarak insanca yaşayalım, her şey yurdun ve halkın çıkarlarına göre düzenlensin istedim. O kadar.' Harun Karadeniz Bir taraftan üniversitelerdeki AR-GE faaliyetlerinin amacı piyasaya proje üretirken, holding sahibi iş adamlara okullara gelip seminerler verirken, akademisyenler kendi fabrikalarında çalışması için öğrenci kapatmaya çalışırken, aynı anda tarikat bağlantılı evlere yerleştirilen öğrenci sayıları da arttı. Gericileştirilen üniversiteler Evrim Teorisini reddeden doktorlar yetiştirdi. Gençlik eş zamanlı olarak liberalizmin ve gericiliğin karanlığına itildi. 1960'lı ve1970'li yıllarda memleket meseleleriyle ilgilenen öğrenci gençliği ve doğrudan aklımıza geldiğiyle Denizler, Mahirler, Ulaşlar bu ülkede yetişmedi mi? Türkiye artık bağımsız bir ülke olmadığına göre, gençliğin müdahalesiz ve kaygısız tavrı nasıl anlaşılır? Kuşkusuz öğrenci gençliğini anlamaya dair getireceğimiz tasnifler toplumun genelindeki siyasi parametrelerden bağımsız değildir. Toplumdaki sınıf hareketliliği öğrenciler için de belirleyicidir. Akıllara kazınan 68 hareketi ile bugünkü öğrenci gençliğini ayıran en büyük tarih, 1980 darbesi olarak alınabilir. Darbeye ve hezimetlerine yaslanmak, anlamayı kolaylaştıracak bir yönelim olabilir -ki yok sayılmayacak kadar solun önünü tıkamış bir nedendir- ama asıl yönelimin toplumun genelinde etkin olan siyasi ideolojiyi anlamak doğrultusunda olması gerekir. 1980 sonrası, tüm toplumsal katmanları kapsayarak bunlar içerisindeki ideolojik, kültürel, siyasi unsurların yeni bir rotaya sokulması süreci oldu. Başlı başınca adı da liberalizm oldu. Türkiye'deki taşıyıcılığını Turgut Özal'ın yaptığı bu değişimin amacı, liberalizmin ideolojik olarak yerleşiklik kazanmasıdır. Dolayısıyla düzenin en önemli ideolojik üretim kurumlarından biri olan üniversiteler, bu süreçten en çok etkilenen oldu. Solun üniversitelerde varolabilmesinin önünü kesmek için atılan somut adımlar 1982 yılında YÖK'ün kurulmasıyla başlatılabilir. Toplumu besleyebilecek ya da toplumdan beslenebilecek kaynakları kurutmak için baskıyı artıran YÖK aynı zamanda gerici kadrolarını eğitim kurumlarına yerleştirdi. Alternatif bir düşünce örgütlenmesine katlanamaz haldeyken yeni üniversiteler açtı ki doğrudan liberalizmin üretimini sağlayabilsin. Buralara yerleştirilen gerici kadrolar bilime saldırarak eğitimi gerçeklikten koparmaya çalıştılar ve Amerikan eğitim modelini benimseyerek bilgi üretimini terk ettiler. İşçi sınıfı özelleştirmelere sesini çıkartmadığından üniversiteler sermaye ile işbirliği halindeydi ve tam tersinden de doğruydu. Çünkü bu hareketsizlik halinde insanlar yaşamlarına sınıf mücadelesi ile değil, darbenin yarattığı korkular ya da ideolojik savaşta burjuva siyasetinin açık ara galibiyetiyle liberalizmin toplumu kapsayan görüngüleriyle tutunuyorlardı. Görüngüler insanların hayatlarındaki boşluğu doldurmuştu ve sola yer yoktu. Dinci gericilik, burjuva gericiliğinin en çok güvendiği görüngülerden oldu. Üniversitelere de türban eylemleriyle yansıdı. Gericileştirilen üniversiteler Evrim Teorisini reddeden doktorlar yetiştirdi. Her ne kadar üniversitelerde birçok sol yapı dinci gericilik- aydınlanmacılık başlığında akıl tutulması yaşasa da tek tutarlı hareket buradan sıyrılan üniversiteli solcu kimlikti. Liberalizm dur durak bilmeden artarak ilerler ve doğası gereği gericiliğin de artması beklenir. Üniversitelerde de böyle olmaktadır. Bir taraftan üniversitelerdeki AR-GE faaliyetlerinin amacı piyasaya proje üretirken, teknokentler kurulurken, holding sahibi iş adamlara okullara gelip seminerler verirken, akademisyenler kendi fabrikalarında çalışması için öğrenci kapatmaya çalışırken aynı anda tarikat bağlantılı evlere yerleştirilen öğrenci sayıları da artıyor. İkisi de aynı şiddette artıyor. Belki tamamen bunların sonucu değil ama bir sonuç olarak toplum içerisinde üniversiteler tekrardan tarif ediliyor. Üniversite gençliği 1960-1970'lerdeki gibi aydınlanmacı ve öncü misyonunu kaybediyor ve bilinçli bir şekilde toplumdan ve toplumun algılarından koparılıyor. Şehir dışına taşınan üniversite kampusleri bunun küçük bir örneği olabilir. 1968 hareketi, öğrenci hareketinin gündemini, memleket meselesi ile beraber ele alırken, bu siyasi kavrayışın pratiğinde toplumda bir çarpan etkisi vardı. Üniversitelerin ülke siyasetinden oldukça etkilendiği açık. Üniversitelere dönük müdahalenin de yine ülke siyasetinden geçeceği açıktır. |
||