SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Komünizm

Konu: Yozlaşma, Çürüme, Lümpenlik ya da "Sıradan Faşizm"

Sayfa: [ 1 ]

10.07.2007 16:21:55
Zamanında sol hareketin kalesi olan emekçi mahallelerine Ülkü Ocakları, kumarhanelerle, fuhuş ve uyuşturucu ile birlikte girdi. Solun güç kaybettiği bir toplumda ekonomik sıkıntı ve diğer çelişkilerin gerçek bir taraflaşmaya sebep olamaması, özellikle emekçi kökenli gençleri faşizme ve lümpenleşmeye itti. Faşizm ekonomik sıkıntılardan boğulmuş, umutsuz kalmış bir gençliği kendi güç ve düşmanlık ideolojisi ile lümpenleştirerek örgütledi.
Akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese,
akıl neye yarar?
...

Akıllı insan olacağınıza,

öyle bir yere götürün ki dünyayı,

akılsızlık zararlı olsun!

B. Brecht

 

 

Türkiye'de faşizmin gençlik üzerindeki çürütücü ve yozlaştırıcı etkisinden bahsetmeye çalışırken öncelikli olarak faşist ideolojinin dünyada ve Türkiye'de beslendiği damarları tanımlamamız gerekir. Sanırım işe Alman faşizminin iktidara geliş sürecini ele alarak başlayabiliriz. Almanya bütünlüğünü geç sağlayan ve geç kapitalistleşen bir ülke olması dolayısıyla Alman sermayesi emperyalist sömürüden istediği oranda pay alamaması ve bu durumu değiştirmek için giriştiği 1. Dünya Savaşı macerasının hüsranla sonuçlanması Almanya'da faşizmin yükselebileceği zemini yarattı. 1. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Versay anlaşması Almanya'yı ciddi bir borç batağı altına sokuyordu, 1929 buhranıyla da birlikte Almanya'da ekonomik kriz daha da derinleşti. Almanya'da faşizm, Versay anlaşmasına duyduğu tepki dolayısıyla yabancı düşmanı haline gelmiş, işsizlik ve yoksulluk dolayısıyla umudunu kaybetmiş ve bir kurtarıcı bekleyen halkın yarattığı zemin üzerinden, 1. Dünya Savaşı boyunca endüstrisi ciddi zarar görmemiş, üretim potansiyelini ve emperyalist hiyerarşide üst sıralara yükselme hayalini koruyan Alman sermayesinin desteği ile yükselmiştir. Almanya örneğinden yola çıkarak faşizmin evrenselleştirilebilecek birkaç özelliğini ortaya koymak mümkündür. Faşizm belirli bir toplumsal bunalım yaşayan özellikle ekonomik krizlerin kötü etkilerinin yaşandığı ülkelerde zemin bulur ve kendini yabancı düşmanlığı üzerinden ifade eder. Faşizm kitleleri lümpenleştirerek ve bir kin ve nefret siyaseti güderek örgütler. Tabi en önemli özelliği de anti-komünist olmasıdır. NAZI faşizmi işe ülkedeki komünistleri tasfiye ederek başlamıştır ve antikomünist karakteri sayesinde Avrupa kıtasında hakimiyetini genişletirken, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerden ciddi tepkiler almamıştır.

Türkiye örneğinde ise yukarıda bahsedilen evrensel özellikler aynen korunmakla birlikte faşist hareketin örgütlü bir siyasi aktör olarak ortaya çıkışı düzenin daha farklı ihtiyaçlarına denk düşmektedir. Türkiye'de faşist hareket kuruluş sürecinde bir toplumsal dinamikten öte düzenin doğrudan bir ihtiyacına cevap olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye'nin emperyalist hiyerarşide sınıf atlama hayalleri kuran gelişmiş bir kapitalist ülke olmadığı hesaba katıldığında Türkiye'de faşizmin toplumsal tabanı Almanya ya da diğer örneklerdekilere göre daha kısıtlıdır. Faşist hareket dar bir çete örgütlenmesi olarak ortaya çıkmıştı, büyük oranda silahlandırılan ve eğitilen lümpen serseri gruplarından oluşmaktaydı. Türkiye solunun güçlü olduğu 80 öncesi süreçte faşist hareket tek kitle desteğini sonradan icadettiği Türk-İslam sentezi ile kısmen sağlamaktaydı. Ancak solun geri çekilişi faşist hareketin bir paramiliter sokak gücünden bir siyasi harekete dönüşmesinin önünü açtı. İşte bu noktada faşist hareketin lümpenleştirici ve yozlaştırıcı etkisi daha da önem kazandı. Zamanında sol hareketin kalesi olan emekçi mahallelerine Ülkü Ocakları, kumarhanelerle, fuhuş ve uyuşturucu ile birlikte girdi. Solun geri çekildiği ve başka bir gelecek ümidinin zayıfladığı bir ülkede doğal olarak gelecek projeleri değil kaba güç ideolojisi ağır basmaya başladı. Zamanında olduğundan daha güçlü gözükmek için işi yapmadığı eylemlerde bile kendini ihbar etmeye kadar götüren faşist hareket bu sefer güçlü gözükmek için en ilgisiz kişinin bile diline dolanan cephanelikleriyle, kavga çıkarsa çağrılacak ülküdaşlarla, saçı uzun olduğu için dayak yiyen üniversite öğrencileriyle ve mahallelerde kurdukları haraç şebekeleriyle meşhur oldu. 90'larda Kürt hareketinin yükselişe geçmesi, yılda en az birkaç kez gündeme gelen Kıbrıs ve Ermeni sorunu başlıklarıyla yabancı düşmanlığı faşist hareketin güç ideolojisinin tamamlayıcı bir bileşeni oldu.

Solun olmadığı bir toplumda ekonomik sıkıntı ve diğer çelişkilerin gerçek bir taraflaşmaya sebep olamaması özellikle emekçi kökenli gençleri faşizme, lümpenleşmeye, çetelere, yabancı düşmanlığına itmektedir. Bu gençler faşist hareketin içerisinde kimlik arayışlarına yanlış bir cevap bulmaktadırlar. Bugün kendini Ermeni ya da Kürt düşmanı olarak tanımlayan, Polat Alemdar'ı "kahraman" olarak gören, Hrant Dink'in katledilmesinden sonra beyaz bereyle dolaşan gençler bu cevabın ürünüdür. Ancak bu süreç ülkedeki genel toplumsal çürümeden bağımsız düşünülmemektedir. Bugün liselerde uyuşturucu kullanımı yaygın hale gelmişken, şans oyunları adı altında kumar yasallaştırılırken, gençliğin büyük kısmı arkadaşlık sitelerinde saatlerini harcarken, televizyon programlarıyla kolay yoldan zengin olma ideolojisi pompalanırken genç arasında bu yozlaşmadan beslenen bir gruba "aidiyet" duygusunun artmasında şaşılacak bir şey yoktur.

Faşizmin yükseldiği toplumsal koşullar bellidir. Faşizm ekonomik sıkıntılardan boğulmuş, umutsuz kalmış bir gençliği kendi güç ve düşmanlık ideolojisi ile lümpenleştirerek örgütler. Bu anlamda bir tepkiselliğin ve arayışın ürünüdür. Bugün Kurtlar Vadisi'ne ilginin bu kadar yoğun olması ya da Kavgam ve benzeri kitapların bu kadar çok satılması insanların sahte cesaret ve onur örneklerine ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Hırsızlığı tescilli bir genel başkana sahip Genç Parti'nin aldığı oy da toplumun bu sahte kurtarıcı beklentisinin bir sonucudur.

Bu tablodan kendimize bir görev çıkartmamız gerekmektedir. Solun iktidar alternatifi haline gelemediği bir Türkiye çürümeye ve yozlaşmaya mahkumdur. Ekonomik sıkıntılarından ve bu düzenin çelişkilerinden boğulan gençliğin arayışlarına doğru cevapları verebilmek gereklidir. İşte ancak o zaman, bu insanlar Polat Alemdar gibi "kahramanlara" ya da çetecilerin arkalarında oluşturacağı güce ihtiyaç duymaktan vazgeçeceklerdir. Türkiye solunun görevi, yaşanan bu akıl tutulmasını tersine çevirmek ve gençliğin kendi geleceği için mücadeleye katılmasını sağlamaktır.

 


Sayfa: [ 1 ]