|
||
| Merzifon'dan Bir Caz Programı Hikayesi Oğuz Dinç -izedebiyat- Bu yazıda okuyacaklarınız, küçük bir caz hikayesinin satırlarıdır. Belki de bilinmedik, duyulmadık birçok köşede yaşanan caz hikayelerinden sadece biri. Ama hikayeleri güzel kılan şeyin anlatılmak ve bilinmek olduğunu düşünüyorum. 27 yaşında ama pek de genç hissetmeyen bir cazseverim. Amatörce davul da çalarım. Caz benim için hayatın çok önemli bir anlamı. Sanırım hemen hepiniz için de bu böyle. 97 yazında iş icabı Amasya’nın Merzifon ilçesine yerleştim. Daha önce İzmir’deydim,cazla gönlümce ilgiliydim, müzisyen arkadaşlarım, caz çalan barlar, konserler,her şey çok hoştu. Merzifon’a gitmem gerektiğinde, küçük bir Anadolu ilçesi olduğunu bilmeme rağmen, beklenenin aksine canım hiç sıkılmadı,hiç ah-vah etmedim. Babamın vazifesi sebebiyle çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım küçük yerlerde geçmişti,yani beni nasıl bir hayatın beklediğini de biliyordum. Fark şudur ; büyük şehirlerde yaşananlara katılabilirsiniz,cüzdanınız da biraz sağlamsa,sadece bu bile renkli zamanlar geçirmenize yetecektir. Küçük yerlerde ise, Anadolu’da özellikle, yaşayacaklarınızı kendiniz yaratmanız gerekir büyük ölçüde. Hele caz müziği gibi çok kabul görmeyen ama vazgeçmeniz de mümkün olmayan bir yönünüz varsa. Yoksa saatler biraz yavaş ilerler. Tabii hepsini içeren bir başka faktör ; birlikte olduğunuz insanlar. Onlar iyiyse,her yer iyi olabilir,değilse Paris bile çekilmeyebilir. Şehir beni şaşırtmamıştı,çok küçüktü. Bir ilçeydi zaten. Sineması,tiyatrosu yoktu. Bazen küçük turne grupları gelirdi. 2 yıllık bir yüksekokul, bir hava üssü vardı,bunlar şehri biraz canlandırıyordu. “Çevresi 756 adım” diye bir cevabım vardı soranlara. Cazla ilgili ne yapabilirim diye düşünmeye başlamıştım bir süre sonra. Caz dinleyen olur muydu, olursa nasıl ulaşabilirdim? Yerel dergilere yazı mı, ilan mı hazırlasaydım? Yüksek okuldan çıkar mıydı acaba caz dinleyen? Bir arkadaşımın vasıtasıyla yerel bir radyoyu işleten iki gençle tanışınca,zihnimdeki lamba karikatürlerdeki gibi yanıverdi. Bir caz programı hazırlamak, aklımdakilerin hepsini halledebilirdi. Tabii işin bir de misyon yönü vardı, madem batıda, büyük şehirlerde yaşamış, caz gibi güzel bir sanatı tanıma fırsatı bulmuştum, bundan yoksun bir kentimizde cazı tanıtsam iyi olmaz mıydı? Radyocu gençler Umut ve Yaşar çok samimi , güzel fikirli insanlardı. Merzifon’da zaten iki-üç tane yerel radyo,TRT radyoları, güçlü araba teypleriyle de bir- iki özel kanal çıkıyordu. Yerel radyoların dinlenme oranı oldukça yüksekti yani. Bizimkilerin radyosu ‘Radyo Umut’, özellikle gençler arasında popülerdi,Türk-pop ve halk müziği çalıyorlardı. Bir yıl kadar önce haftada bir saat hard-rock, heavy-metal programı yaptıklarını anlattılar, ikisi de bu tür şeyler seviyorlardı. Program doğal olarak tepki çekmişti. Şehrin bir özelliği, dinleyenlerin radyolarına sahip çıkışlarıydı. Dinlediğiniz kanalda çalınanları beğenmezseniz ne yaparsınız? Bu iş için Japonların icat ettiği düğmelerden vardır,çevirirsiniz, kanal değişir mesela. Orada ise müzik beğenilmezse radyoya telefon açılıp gönül rahatlığıyla gayet yapıcı(!) eleştiriler ifade edilebiliyormuş. Aklıma yatınca fikrimi onlara da açtım. Haftada bir saat canlı caz programı. Amatörce. Mikrofona çok yabancı değildim, kıvıracağıma inanıyordum ve çok istekliydim. Yaşar yeniliğe çok açıktı. O bölgede daha önce hiç caz programı yapılmamıştı, ilginç bir adım olabilirdi. Hem kendisi de caz dinlemiş olacaktı. Pazar akşamları sekiz-dokuz arası, Umut’ un hazırladığı “Umut’ lu dakikalar” isimli halk müziği programının ilk bir saati olarak anlaştık. Hazırlanmaya başladım. Radyonun cihazları bir amfi, mikrofon, bir kaç tane deck ve CD çalardan ibaretti. Yanımda 70-80 kasetlik, 15-20 CD’ lik bir caz cephaneliği vardı, yeteceğini umuyordum. Programın adını, olayı ilginç kılabilmek, en azından swing sözcüğünü vurgulamak için “Mr.Swing’ le Caz” koymaya karar verdim. Umut ve Yaşar program sırasında arayıp da yapıcı (!) eleştirilerde bulunan olursa moralimi bozmamam için uyardılar baştan.”Siz bozulmadıkça ben bozulmam, merak etmeyin” dedim.(Bunu söylerken elimde kasetler, sırtımda pelerin,zırhlı bir at üstündeydim,fonda da şimşekler çakıyordu.) Heyecanlıydım. Radyo Umut, Merzifon, Amasya, Çorum bölgesinde dinlenebiliyordu. Bir çok köy ilk defa caz dinleyecekti. Güzel , mütevazi bir öncü rolü oynayacağımı düşünüyordum. Başladık. Sevgili Umut çok yardımcı oluyordu. Fon müziği olarak yıllar önce caza başladığım albümü; “Digital Duke” seçmiştim. İlk parça Frank Sinatra’ dan ‘New York New York’ olmuştu. Genelde vokalli , yumuşak parçalar çalmıştık, Nat King Cole , Louis Armstrong, Dean Martin, Ella, Salena Jones gibi. Yine Franky’nin ‘Summer Wind’iyle bitirmiştik, hem de hiç yapıcı eleştiri almadan. En az 3 litrelik bir oh çekmiştim, Yaşar ve Umut da gayet memnundu, kesinlikle devam ediyorduk. Aynı memnuniyetle ilk 7-8 program fazla açılmadan swingden,standartlardan, vokal caz dan,eski film müziklerinden gideriz, sonradan daha düzenli olarak dönemleri , sanatçıları tanıtırız diye bir plan yaptım ve başladık. Pazarlarım çok hoş bir renk almıştı artık; şarkıları seçiyor,metinlerimi hazırlıyordum. Amaç insanları caza ısındırmaktı madem, sulandırmadan sıcak olmaya çalışıyordum. İlk iki ay olay tepkisiz devam etti. Üçüncü aydan itibaren swing, big band dönemlerinden başlayarak cazı anlatmaya başladık, ben de bilgilerimi tazeliyor, kitaplarımı,dergilerimi karıştırıyordum, Programları kaydediyorduk, dinleyip sunuş hatalarımı düzeltmeye çalışıyordum. Güzel bir idealizmle devam ediyordum. Hala tepki çekmiyorduk ve bunu bir başarı sayıyordum, zaten caz programı yapıp da korkunç bir dinleyici kitlemiz olacak, tüm kanalları sollayacağız gibi bir iddiamız olacaktı,en azından ‘ küçük bir yer edinebilsek’ diye umuyorduk. Umutlarımız gerçekleşti. Dört veya beşinci ayımızdı galiba, bir iş gezisi sebebiyle programa 1-2 hafta ara vermek zorunda kaldık. Döndüğümde Yaşar ‘neden programı kestiniz?’ diye soranların olduğunu, dinleyenlerden olumlu sözler duymaya başladığını söyledi. Bu satırları , o gün yüzümde hissettiğim tebessümle yazıyorum. Harika bir duyguydu. Zaman içinde olayı geliştirme gereği hissettim. Koleksiyonumu genişletsem fena olmazdı, ayrıca programı duyurabilmeyi istiyordum. Aklıma ilk gelen Jazz dergisi ve Zuhal Focan’a başvurmak oldu. Burada değerli Zuhal ve Önder Focan’ a teşekkür etmek istiyorum ; hiç bir tanışıklığımız olmamasına rağmen, telefonla aradığımda bana o kadar canayakın ve iyi davrandılar ki, uğraşılarıma olan inancım bir kat daha arttı. Jazz dergisinin sonraki sayısının okuyucu bölümünde programdan ve albüm ihtiyacımdan bahseden bir mektubum, radyolar sayfasında “Radyo Umut-Mr.Swing’le Caz ” şeklinde programın duyurusu yer aldı. Bunun arkasından ‘istediklerinizi seçin,çekip yollayalım’ mesajlarıyla albüm listeleri içeren mektuplar, program için radyoyu tebrik eden telefonlar aldık. Bunlar o küçük ilçede bizim için büyük mutluluk kaynağı oluyordu.(Bu arada Jazz dergisi sonradan geldi Merzifon’a, o sırada Samsun’dan Ankara’dan alıyor veya getirtiyorduk.) Programa devam ettik. Pek şehrin yerlileriyle samimi olma fırsatı bulamıyordum, ama artık dinleyicinin fikrini merak etmeye başlamıştım. Programı da renklendirir düşüncesiyle, küçük sorular sormaya karar verdik, arayan ilgilenen olur muydu, bir görmek istiyordum. Kitap hediyeli ilk sorumuzun cevabı Louis Armstrong’du. 1-2 parçasını dinletip ‘kimdir bu sanatçı ‘ şeklinde çoktan seçmeli bir soru hazırlamış, diğer seçeneklere esprili şeyler koymaya çalışmıştık. Soruyu birkaç kez tekrarlayıp merakla bekledik. Aradılar. Yakın,daha küçük bir ilçeden arayan liseli bir çocuk, Louis Armstrong’u bildi,bir kaç gün sonra da hatıra kitabını almaya geldi, ama tanışma fırsatımız olmamıştı. Çok zor olmayan ısıtıcı sorularımıza devam ettik, cevaplar da bazen tek-tük ama yine de gelmeye devam etti. Bir keresinde Frank Sinatra’yı sormuştuk. Telefon çaldı,açtım,karşıdan 0-6 yaş grubu bir ses.”Cevap mı vereceksin?’ dedim,’hıı, evet’ diye başladı mini-cazcı. Arkadan gülüşmeler, aile sesleri geliyordu. Sevinçle ”Harley Davidson!” dedi çocuk. Aynı anda hem şaşırayım, hem güleyim derken az daha sandalyeden düşüyordum. Bölgede küçük de olsa bir dinleyici grubumuz oluşmuştu. Yerel firmalardan, esnaftan radyo reklamlarının fonuna caz konmasını isteyenler olduğunu duyuyordum. Programda caz dönemlerini genel olarak olarak tanıtmıştık, haftalara göre önemli sanatçıları, tarzları dinletiyorduk. Jazz dergisinden aktiviteleri takip edip ‘kaçırdığımız konserler’ nüktesi ile aktarıyorduk. Özel olaylara yer veriyorduk,Michel Petrucciani vefat ettiği hafta ona özel bir program yapmıştık mesela. Şimdi kayıtlara şöyle bir baktığımda; Louis Armstrong, Nat King Cole,Astrud Gilberto ,Stan Getz özel, Big-Band’ler , blues, pop-caz gibi temalar hazırladığımızı, 2-3 haftayı üst üste Türk cazcılarına ayırdığımızı, Sevinç Tevs’i, Önder Focan’ı , Aydın Esen’i, Kerem Görsev’i, Özdemir Erdoğan’ın 1970’lerde yaptıği caz çalışmalarını sunduğumuzu görüyorum. ‘Mr. Swing’le Caz’ programını on ay sürdürdük. Her şey güzel gidiyordu ama işim gereği İstanbul’a yerleşmem gerekiyordu, Merzifon’dan ayrılacaktım. Umut ve Yaşar’ la beraber üzülüyorduk, Umut sevgilisine armağan etmek için cazın ne kadar romantik yönleri olduğunu görmüş, ben de bir çok halk müziği sanatçısını ve tarzını tanımıştım. O yörede ilk defa canlı bir caz programı yapmıştık. Hiç tepki almadık diyemeyeceğim, 2-3 kere programın ne zaman biteceğini soran olmuştu ama üzücü bir şey yaşamamıştık. Jübile akşamı Umut’ la beraber çok hüzünlüydük. Müzik çok güzel bir bağ ile yakınlaştırıyor insanları, dinleyenlere veda ederken, birbirimize de veda ediyor olmak içimizi çok burkuyordu. ’Merhaba dostlar,98 ve 104’ten yayın yapmakta olan ,dostluğun sesi Radyo Umuttasınız,ben Mr.Swing, sevgili Umut’la beraber mikrofonlarımızın başındayız’ sözleri ve ilk programın kayıtlarındaki ilk şarkı olan ‘New York New York ‘ ile başlayıp, yine onunla bitirdik. Merzifon’daki ilk caz programının küçük hikayesi de böylece sona ermiş oldu. İstanbul’un arkasına pek bakmadan ilerleyen bir lokomotif olduğunu düşünüyorum. İnsanlara hangi şehirlere gittikleri sorulduğunda verilen ’Ankara’nın doğusuna geçmedim’ diye bir cevap vardır. Eğer bu ülkenin sanatında, aydınlığında bir gelişme yaratacaksak , ‘Ankara’nın batısında’ yaşanan güzellikleri, ilerlemeleri ‘Ankara’nın doğusuna da’ taşımalıyız diye düşünüyorum. Bizler caz noktasından yola çıkmış olsak da, bunun birçok sorunu çözeceğine inanıyorum. Bugün, İstanbul’da, evimde bu yazıyı yazarken Merzifon’daki yıllarımı dostluk ve müzik dolu günler olarak özlemle anıyorum. Caz adına ise, daha nice şehirlerimizde, daha nice güzel caz öykülerinin yaşanmasını, bizden sonraki nesillerin bu güzelliğe bizden daha kolay , daha doyasıya ulaşmasını can-ı gönülden diliyorum. |
||