|
||
| Frédéric François Chopin Fryderik Franciszek Chopin (okunuşu: Şopen) (22 Şubat 1810, Zelazowa-Wola, Polonya - 17 Ekim 1849, Paris), Romantik dönemin önde gelen Polonyalı piyanist ve bestecisi. Bazı kaynaklarda doğum günü 1 Mart olarak gösterilir. Günün gündüzle geceye bölünmesi gibi Chopin'in hayatı da ikiye bölünmüştür. Annesi Polonyalı, babası Fransız'dı. Kırk yıla yakın süren ömrünün yarısı Polonya'da ikinci yarısı Fransa'da geçti. Yirmi yaşına kadar canlı hareketli bir çocuktu, Fransa'ya gittikten sonra durgun, küskün ve hastalıklı bir insan oldu. Kişiliği de ikiye bölünmüştü. Bir halk çocuğuydu ama kibar çevrelerde oraya aitmiş gibi davranmak için kendini zorlardı. Duyguluydu, sıkılganlığından dolayı acılarını belli etmemeye çalıştı ve bu nedenle büyük acılar çekti. İç dünyasını sadece piyanosu ve besteleriyle ortaya çıkarıyordu. Bir müzik tarihçisinin dediği gibi o piyanoca konuşuyordu. Duyguları derindi, ateşi yangın değil, bir kor parçasıydı. Bütün sanatını, yaratıcılığını piyanonun üzerinde toplamıştı. Chopin bir hasret bestecisiydi. Memleketindeyken müziğini dünyaya duyuracağı günlerin özlemiyle başka ülkelerin hasretini çekerdi. Bir akşam saatinde memleketinden ayrılmak zorunda kaldı, kısacık yaşamı boyunca memleket hasreti ile yanıp tutuştu. Frederic Chopin, 5 Mart 1791'de doğdu. Orta sınıftan bir ailenin çocuğuydu. Babası Fransızca dersleri vererek geçimini sağlıyordu. İlk piyano derslerini annesinden aldı. Kısa sürede çocuğun ünü çevreye yayıldı ve Polonya'nın Mozart'ı olarak anılmaya başlandı. Lise eğitimiyle birlikte özel dersler alıyor, konservatuvarda eğitimini daha üst noktalara çıkarıyordu. Küçük yaşlarda besteleriyle dikkat çekmiş, nota basımevleri onu "Kuzey Yıldızı" olarak tanıtmaya başlamışlardı. Babası ise onu yüksek müzik eğitimi için Viyana'ya göndermeye karar vermiş para biriktirmeye başlamıştı. 19 yaşında Chopin, Viyana'da ilk konserini verdi. Avrupa onu tanımaya başlamıştı. Ardından Varşova'da verdiği konserlerle ünü iyice yayıldı. Chopin, o güne kadar piyano virtüözlerinin gürültülü, gösterişli çalışlarına karşın farklı bir teknik ve duygu ile özellikle sanatçıların ve kadınların ilgisini çekiyordu. Delikanlı, Varşova'da ilk büyük aşkını da yaşayacak Konstantia'ya tutulacak ancak genç kız onu bırakıp zengin bir adamla evlenecek, Chopin'in yaşadığı bu karşılıksız aşkın ardından hüzün adeta kimliğinin bir parçası olacaktı. 2 Kasım 1830'da Chopin, doğduğu köye vedaya gitti. Köylüler ona gümüş bir kupa içinde bir avuç toprak verdiler ve yurdunu unutmamasını istediler. Bu toprak her zaman Chopin'in yanında kaldı. Genç müzisyen konserler vermek ve Polonya'nın adını duyurmak için kendi ülkesi dışındaydı artık. Kısa süre sonra Polonya işgal edilince arkadaşlarının yanında olmak için ülkesine dönmek istedi ama ailesi dostları onun Polonya'nın bağımsızlık savaşını savaşarak değil, eserleriyle vermesi gerektiğine inanıyorlardı. Genç adam o günlerde günlüğüne şöyle yazıyordu:"Şehirler, kasabalar yanmış, yıkılmış. Dostlarım, Titus, Matuszynski ölmüş olsa gerek.... Hey Ulu Tanrım . Neredesin, öc almayacak mısın? Cinayetlere doymadın mı? Yoksa sende mi Moskofsun?" Chopin'in Avrupa konserlerinde son durağı Paris oldu. Bu büyülü kent, genç besteciyi de etkisi altına almakta gecikmedi. Bundan sonraki yaşamı Paris'te geçecekti. Kısa süre içinde Liszt ve Mendelsshon'la çok iyi dost oldu. Paris onu kucaklamakta gecikmedi. Ondan ders almak, onunla tanışabilmek için herkes birbiriyle yarışıyordu. Kadınların başını döndürüyor, erkekleri kıskandırıyordu. Sürekli ders verdiği için iyi para kazanmasına rağmen elinde pek bir şey kalmıyordu. Çünkü süslü giysiler, faytonlar onun zengin sınıf arasında küçük düşmemesi için kendince gerekli harcamalardı ve parasını sürekli bu anlamsız gösteriş için harcıyordu. Chopin'in Paris'teki aşk hayatı Kontes Delfina Potocka ile başladı. Genç Polonyalı kontes beş çocuk doğurmuş, çocukları ölmüş, kocasından çok çekmişti. Tek başına Paris'te yaşıyordu. Chopin'le aralarında güzel bir beraberlik yaşandı ancak kontes onu incitmeden bu birlikteliği noktalamayı bildi. Chopin'in ünü artık Avrupa'ya yayılmıştı. Notaları tüm Avrupa'da basılıyordu. 1835'te Chopin ailesiyle buluşmak için Karlsbad'a gitti. Dönüşte Polonyalı kontes Teresa Wodzinska'nın davetlisi olarak Dresten'de kaldı. Kontesin 16 yaşındaki kızı Maria'ya aşık olmakta gecikmedi. Aşkına karşılık da bulmuştu. Paris'e gelince bu aşkın da gücüyle daha yoğun çalışmaya başladı ama ciğerlerinden hastaydı, bir ara öldüğüne dair söylentiler bile çıktı. Yaz aylarında Maria'yı babasından istemeye gittiğinde aile hastalığını yüzüne vuracak, ona tedavi olmasını önereceklerdi. Chopin genç kızın öğüt veren sözlerinden rahatsız olmuş kızdan soğumuştu. Dönüşte Leipzig'e uğradı ve Schumann'la görüştü. Chopin onu pek beğenmezdi ama Alman besteci ona hayrandı. Eserlerini dinledikten sonra hayranlığını bir kez daha tekrarladı: "Kuzeydeki baskıcı hükümdar Chopin'in eserlerinin pek basit görünen o mazurkaların kendisi için ne korkunç birer silah olduğunu bilse çalınmasını yasaklar. Chopin'in besteleri çiçekler içine saklı toplar gibidir." Chopin, Paris'e geldiğinde hastalığı yoğun çalışması nedeniyle ağırlaşmaya başladı. Maria'dan gelen mektupların azalması da onu olumsuz etkiliyordu. 1837 yılının kış aylarında Chopin öksürük krizlerine tutuluyor giderek kötüleşiyordu. Düzelmesi umuduyla Londra'ya gitti ancak burada gördüğü yoğun ilgiye karşın şehrin rutubetli havası onu daha kötü hale getirdi. Dönüşünde ise Paris onu coşku ile karşıladı. Genç besteci kalabalıklar önünde konser vermekten kaçınır, küçük topluluklar önünde çalardı. 1838 şubat ayında Kral Louis Philippe ve saray ileri gelenleri önünde Tuileires Sarayında konser vermeyi kabul etmesi Gazette Musicale tarafından şöyle yorumlanmıştı: "Chopin bulunmaz dehasını hep beş, altı kişilik dinleyici grupları saklardı. Bugün kalabalıklara karşı beslediği çekingenliği yenmiş görünüyor. Dileriz ki, bu bir dönüm noktası olsun. Büyük besteci bencillikten kurtulursa, en başta gelen piyanist kim, sorusuna dünya 'Hayır Liszt ya da Thalberg değil, Chopin' diye haykırarak yanıt verecektir."Chopin'in yakın dostlarından Liszt, Kontes d'Agoult ile birlikte yaşıyordu. Kontes besteci sevgilisi için çocuklarını terk edip, kocasından boşanmış, birlikte yaşamaya başlamışlardı. Kontes sevgilisinden dört yaş büyüktü ve gözü yükseklerde olan, fikir ve sanat alanında isim yapmak isteyen bir kadındı. Daniel Sterne adıyla felsefe yazıları yazıyordu. Kontesin en yakın arkadaşlarından biri de onun gibi erkek adıyla yazan, erkek kılığında gezen ünlü romancı George Sand'dı. Liszt, Kontes ve George Sand, Chopin'i de aralarına almak istiyorlardı ama, genç bestecinin aklı hala 16 yaşındaki sevgilisi Maria'daydı. Ayrıca erkeksi George Sand hiç ilgisini çekmemişti. Sand, birkaç kez onu Nohat'daki çiftliğine çağırdı ama besteci bunları geri çevirdi. Ta ki, Maria'dan kesin olarak ayrıldığı gün geçirdiği krize kadar. Odasında bitkin yatarken içeriye George Sand girdi. ![]() "1836'dan başlayarak frédéric chopin'in hayatında belirleyici bir kişilik olan george sand, asıl adıyla aurore dupin, 1804'te paris'te doğdu. polonya kralı ii. augost'un gayrimeşru oğlunun torunu olduğundan kısmen polonyalı sayılır. 16 yaşına kadar manastırda kalan ve aslen rahibe olmak isteyen dupin, ölmek üzere olan ninesini görmeye nohant'a gittiğinde tanıştığı casimir dudevant ile 1822'de evlendi. maurice adında bir oğlu ve solange adında bir kızı oldu. 8 yıl süren evlilikten sonra çocuklarıyla birlikte paris'e yerleşti. kocası aleyhine açtığı boşanma davası yıllar sürdü ve ancak 1836'da resmen boşandı. Paris'te edebiyat ve sanat çevresine balıklama dalan dupin, jules sandeau ile birlikte ve jules sand imzasıyla "rose et blanche" adlı bir roman yazdı. daha sonra tek başına yazdığı "indiana" adlı romanı 1832'de george sand adıyla yayınladı. şair de musset ile bir süre italya'yı dolaşan sand, fransa'ya dönüşte nohant'taki şatoda yine onunla bir süre birlikte yaşadı." Chopin yataktan kalkamıyordu, aşk mektuplarını ona gösterdi ve bir anne gibi ondan destek istedi. Sonra dalıp gitti, uyandığında yanında yine George Sand vardı. Aralarında her ikisinin de alışık olmadığı ulvi bir sevginin ışıkları doğmaya başlamıştı. George Sand, çocukları, Lizst, Kontes, Chopin Nohat'taki cennet gibi çiftlik evinde bir araya gelmişlerdi. İlk günler çok iyi geçti. Gündüz ormanda geziler yapılıyor, sohbetler ediliyor, iki müzisyen odalarına çekilip yeni besteler üzerinde çalışıyorlar, akşam yemeğinden sonra ise Liszt ve Chopin piyano başında en yeni eserlerini birbirlerine dinletiyorlardı. Temiz hava ve huzurlu bir ortam hasta Chopin'e iyi gelmişti. Ancak kısa bir süre sonra Liszt'in sevgilisi Kontes d'Agoult'un George Sand'ı kıskanması ve Chopin'le aralarını açmak için yaptığı çeşitli dedikodular bestecinin canını sıktı. Paris'e döndü. Ancak artık George Sand'ın anaç sevgisine ve kendisine sunduğu aile ortamına alışmıştı. Kış aylarında Sand ve ailesiyle birlikte Güney'in sıcak Majorca adalarına gittiler. Amaç Chopi'in sağlıydı. Düşüncede hoş olan bu seyahat, o kış yağmurlu ve soğuk geçen Majorca'da Chopin'in iyice hastalanmasına neden oldu. George Sand, iki çocuğu ve Chopin'le zor bir kışı atlatabilmek için hayli çaba sarfetti ama, Chopin Palma'da sığındıkları manastırda hayaller görmeye ve ölümün kendisine iyice yaklaştığına inanmaya başladı. Bu zor günlerin tek karlı yanı ise acı çeken bestecinin en güzel aserlerini ünlü prelüdlerini bu ortamda bestelemesiydi. Chopin'in bundan sonraki yaşamı giderek hastalığın ilerlediği ve kan kusmaya başladığı ancak en güzel eserlerini yazdığı günler oldu. Majorca dönüşü George Sand'la kimi zaman Paris'te, kimi zaman onun çiftliğinde bir araya geldiler. 1947 yaz aylarında ise basit bir tartışma ile ayrıldılar. Ayrılık Chopin'i yıkmıştı ancak yaşam tersine çalışıyordu. Bundan sonraki yıllar içinde Chopin'in yıldızı parlarken, George Sand'ın sanat kariyeri gerilemeye başladı. Chopin, yalnızlığını unutmak için sürekli çalışıyor, konserler veriyor başarısı gün geçtikçe daha büyüyor, ünü daha da yaygınlaşıyor ama sağlığı giderek bozuluyordu. 12 Şubat 1848 akşamı Pleyel Konser Salonu'nda sanat yaşamının en büyük konserlerinden birini verdi. Paris onu son kez alkışlıyordu. 21 Nisan 1848'de konserler vermek için Londra'ya gitti. George Sand'dan ayrıldığı Paris onun için karanlık bir kent olmuştu artık. Londra'da Kraliçe Victoria'nın önünde çaldı. İngiltere onu bağrına basmıştı, yaşaması için şatolar tahsis edilmişti ancak Chopin burada kendini yabancı hissediyor ve beste yapamıyor, "Aklıma tek bir melodi bile gelmiyor" diyordu. Ne olursa olsun Paris'e dönmeye kararlıydı. Paris'i tepeden gören ve Nohant'a benzeyen bir eve taşındı. Zaman zaman hastalığına rağmen Paris'te toplantılara katılıyordu. Evinde ise sürekli çaldığı eser, Majorca'daki en verimli günlerinde yazdığı ve halen bir bölümü Cenaze Marşı olarak bilinen Opust 35 Sonat'tı. Dinleyen herkes bunun bir veda eseri olduğunu biliyordu. Chopin, ne zaman dinletilerinde bu eseri çalsa, ne kadar alkışlanırsa alkışlansın piyanonun kapağını kapar ve sahneyi terkederdi. Eugène Delacroix'ın fırçasından Frédéric-François Chopin. (solda, yanda) Chopin'in son günlerini Franz liszt şöyle anlatıyor: "Öleceğini biliyordu. Ancak bir teslimiyet içinde değildi. Öksürük nöbetleri geçtiği zaman yapmak istediklerinden, planlarından söz ediyordu. Daima aklı başında konuşuyordu. Yalnız bir ara Bellini'nin yanına gömülmek istediğini söyledi. Onu görmeye gelenler ölümün geldiğini yüzünden anlıyorlar ama yüzüne yerleşen o apayrı güzelliğin ona daha da yüce bir hava kattığına inanıyorlardı." Cenaze töreninde Mozart'ın Requem'inin çalınmasını, bitmemiş eserlerinin hepsinin imha edilmesini ve yayımlanmamasını, yakılıp ortadan kaldırılmasını istedi. Ancak bu sözü yerine getirilmedi. Bitmemiş eserleri arasında bugün hayranlıkla dinlenen pek çok çalışması bulunmaktadır. Lizst, Chopin'in son dakikalarını şöyle anlatıyor: "16-17 Ekim gecesi yarı uyku, yarı uyanıklık halinde sabaha kadar kıvrandı. Saat 2'ye doğru can çekişmeye başladı. Alnından oluk gibi terler geliyordu. Bir ara kendine gelir gibi oldu ve yanında kimin olduğunu sordu. Kendisine destek olan Gutmann'ın elini öptü ve son nefesini verdi. Kapının önü insan doluydu. Sabaha kadar hıçkırarak başında beklediler. Çiçeği çok sevdiği biliniyordu, ertesi gün o kadar çok çiçek geldi ki, odanın her yanı rengarenk olmuştu. Çiçekli bir bahçede yatıyordu sanki... Yüzüne gençlik, saflık ve güzellik gelmişti. " Cenaze töreninde isteği üzerine Mozart'ın Requem'i çalındı. Öldükten sonra kalbinin çıkarılarak Polonya'ya gönderilmesini vasiyet etmişti. Vasiyeti yerine getirildi. İkinci Dünya Savaşı'nda kalbin bulunduğu müze bombalanınca, isteği tam anlamıyla gerçekleşti. Büyük bestecinin kalbi kül olup, memleketinin toprağına karıştı. |
||
|
||
George Sand (Aurore Dupin - Baronne Dudevant) Sosyalist, Feminist, Edebiyatçı 19. yüzyıl edebiyatının evriminde yer edebilmiş ender kadınlardan biriydi Georges Sand. Hayatı, döneminde yaşayan alt sınıftan kadınlar kadar zor geçmedi belki; ama o da kurulu düzenin gadrine uğrayanlardandı. Sand, kitapları bir parlamento tarafından özel kararnameyle yasaklatılan ilk kadın olma onurunu hala taşımaktadır. “Hayatımızın tek sayfasını bile yırtamayız; ama bütün kitabı ateşe atabiliriz” (Mauprat’tan, [1837]) Georges Sand soylu bir baba ve soylu olmayan bir annenin kızı olarak 1804’te Paris’te dünyaya geldi. Çocukluğu büyükannesinin Nohant’taki malikanesinde geçti; eğitiminin bir bölümünü de orada aldı; daha sonra 1817-1820 arasında Paris’te Couvent des Anglaises okuluna devam etti. 1821’de babaannesi Nohant’ı ona bırakarak öldü. 1822’de kendisinden bir erkek bir kız çocuk sahibi olacağı baron Casimir Dudevant’la evlendi. Mutsuz bir evliliği oldu ve 1831’de Paris’e döndü. Aynı yıl Le Figaro’da ilk yazıları yayımlandı. Revue des Deux Mondes, Revue Indépendante ve bir süre yayım kadrosunda bulunduğu La République dergileri de yazılarını düzenli olarak yayımlayan dergiler oldular. Bu yıllarda sanat ve siyaset çevresinden erkeklerle gönül ilişkileri oldu. Aşıklarından Jules Sandeau ile birlikte birkaç hafta içinde tamamladığı Rose et Blanche adlı romanda Georges Sand adını ilk kez kullandı. Yalnız kendi imzasını taşıyan ilk romanı Indiana (1832) ile büyük bir üne kavuştu. Bu kitabı Valentine (1832) ve Lélia (1833) izledi. Alfred Musset’nin Indiana’yı okuduktan sonra kendisine yazdığı tutkulu mektup, iki yazar arasında başlayan tutkulu ilişkinin ilk adımı oldu. 1837’de, besteci Frédéric Chopin’le sinemacıların daha sonradan çok ilgisini çekecek olan ilişkisi başladı. Ünlü bestecinin önceleri Georges Sand’dan pek hoşlanmamış olması ilginçtir; hatta ailesine “onda beni tiksindiren bir şey var” dediği rivayet edilir. İkilinin ilişkisi 1847’de Sand’ın Chopin’in yazarın kızkardeşi Solange’a aşık olduğundan kuşkulanması üzerine sona ermiştir. Sand’ın ilk dönem çalışmaları yazarla aynı çevrelerde etkinlik gösteren başka yazarların etkisini taşır. 1830’larda Fransa’da yaşayan bir grup sanatçı, Comte de Saint Simon’un kitaplarında dile getirdiği sanayileşmenin toplum hayatında yarattığı yıkıcı etkilere karşı önlemler alma ve toplumun yeniden örgütlenmesi önerilerini benimsemişti. Bu sanatçılar arasında, sıkı bir dostluk kurmuş bulunan Georges Sand ve Franz Liszt de bulunuyordu. Bu grubu yönlendirenler arasında ısrarla bir işçi devrimini savunan Michel de Bourges ve mülkiyet karşıtı, kadın-erkek eşitliğine vurdu yapan düşünceleriyle tanınan Pierre Leroux bulunuyordu. Georges Sand, 1840’lardan başlayarak sosyalist bir çizgiye kaydı ve ideolojisi yazdıklarında kendisini belli etmeye başladı; aynı zamanda taşrada geçirdiği çocukluğundan taşıdığı anılar ve gözlemlerle köylü hayatını anlatırken yazar bir anlamda kendi özgün sesini de yakaladı. Aynı dönemde burjuva ahlakına ve devrimci hareketlere eşit derecede nefret duyan Flaubert’le yazışmaları, farklı duruşlarına rağmen dost kalan bu yazarların düşüncelerini sergilemesi bakımından ilginçtir. İhanete uğrayan 1848 Devrimi’nde işçi sınıfının kesin olarak yenilgiye uğramış olması Sand’ı büyük bir düşkırıklığına uğrattı. Yazar, önce bir yas duygusu içinde Nohant’taki malikanesine döndü; daha sonra 1864-1867 yılları arsında Versailles yakınlarındaki Palaiseau’de yaşadı. Yazarın ilerleyen yılları gezilerle ve yazarak geçti. “Çalışma insanoğlunun cezası değildir. Onun ödülü ve gücü, görkemi ve zevkidir.” Yazarlık hayatı boyunca, çoğu zaman anlamsızca horgörülmüş de olsa romanın kendi döneminde geçirdiği dönüşümde önemli bir rol oynadı. Kitapları popülerlik kazanmasına rağmen büyük tartışmalara yol açtı; öyle ki Fransız Parlamentosu Sand’ın kitaplarının kamu kütüphanelerine giremeyeceğine dair bir kararname bile çıkardı. Sand’ın romanlarında en sık sorunsallaştırdığı cinsel kimlikler ve cinsiyetler için öngörülen, yazgı niteliğine varan önyargılar oldu. Birçok ünlü kişiyle yaşadığı ilişkiler nedeniyle muhafazakar çevreler onu nemfomanlıkla suçladılar; lezbiyenlik suçlamaları da başından eksik olmadı. Consuelo’da müzikal yetenek sahibi kadın kahraman Madam de Staël’in Corinne’inde sunulan trajik yazgıya kafa tutar gibidir. Sand, her zaman erkeği kadından, gerçeği yapıntıdan, kamusal olanı özel olandan ayıran sınırları alt üst etmek eğiliminde olmuştu. “Birbirlerini seven insanlar arasında aşk genellikle bir mutluluk idealidir.” Germain adlı karakterin zengin bir kadın ya da yoksul bir kız olmak arasında yaptığı seçimin anlatıldığı Lanetli Göl (1846), Sand’ın en tanınan romanları arasındadır. Beğeni kazanan diğer yapıtları arasında François Le Champi (1849), La Petite Fadette (1849), Les Maitres Sonneurs (1853) yer alır. Lucreiza Floriani’de Sand, Chopin’le ilişkisini anlatır; besteci burada Prens Karol de Roswald adlı karakterle temsil edilir. 1842 tarihli Horace’ta ise yazar kendisini romantik akımın ideallerine kaptırmış genç kuşağın öyküsünü anlatır. Sand roman dışında, anı, öykü ve masal türlerinden ürünler de verdi. 8 Haziran 1876’da ölen Sand’ın edebi ünü ölümünden sonra giderek azaldı ve 20. yüzyıl ortalarına dek yazar hakkında pek az yayın hazırlandı. Sand, döneminde kendisine çok yüklenen eleştirmenlere, dünyanın bir gün onu anlayacağını söyleyerek yanıt vermişti: “Ancak o gün gelmese de pek fark etmez. Başka kadınların yolunu açmış olacağım.” İlk 15 En Dinlenesi Parça 1 Minute Waltz 2 Nocturne for Violin and Piano 3 Nocturne in G minor 4 Etude op10 #1 (Chopin) 5 Funeral March 6 Piano Nocturne in Ebm 7 Nocturne for Piano No 9 8 Nocturne in C-Sharp minor 9 Butterfly Etude 10 Nocturne in E minor, Op. 72, No. 1 11 Ballade No. 1 in G minor, Op. 23 12 Nocturne 13 Romantic Piano 14 Etude in F Minor, Posthumous (Chopin) 15 Mazurka in A minor, Op. 17, No. 4 Music Chopin Polonaise Ab.. [quick=100,50]http://www.artvista.net/Mp3's/Chopin%20Polonaise%20Ab%20Robert%20Finley%20Op%2053.MP3[/quick] Chopin Ballad Ab Gary D Lloyd b short [quick=100,50]http://www.artvista.net/Mp3's/Chopin%20Ballad%20Ab%20Gary%20D%20Lloyd%20b.MP3[/quick] Waltz [quick=100,50]http://www.pv.infn.it/~nicrosi/personal/TMP/musica_files/Chopin/waltz_69_1.mp3[/quick] Alıntı Video Chopin Minute Waltz played by Tzvi Erez Nocturne Violin and Piano Chopin - Mhan D´Mhirez Nocturne in G minor 'To My Immortal Beloved' Berezovsky Chopin Etude Op10/1 + Godowsky version Chopin Piano sonata Funeral March, Op.35, no.2 by Maksim |
||
|
||
| Dostum çok güzel olmuş ve sanki bnm chopin listemi alıp yerleştirmişsin buraya waltz in c sharp minor hariç Kimse chopin kadar hüzünlü çalamaz, yani henüz tanışmadım varsa bile ![]() Çok özenlisin bu arada, tebrik etmem lazım.. |
||
|
||
Kimse chopin kadar hüzünlü çalamaz, yani henüz tanışmadım varsa bile ![]() Çok özenlisin bu arada, tebrik etmem lazım.. imza : asya
|
||
|
||
| Chopin’i Yorumlarken Müzik’te romantik çağ ve yorumları, belki tarih olarak çok eski değil ama çeşitli nedenlerden ötürü bu dönemle aramıza bir uzaklık girmiştir aslında. Sonuç olarak, Chopin, Liszt, Schumann ve Wagner gibi birbirinden çok farklı olan bestecileri bugün Romantik Besteciler başlığı altında topluyoruz. Böyle bir bağlamda Chopin ve Liszt’in adlarının benzer stillere sahip besteciler olarak anılması çok şaşırtıcı değil. Oysa müzik dünyaları birbirinden Chopin ve Liszt kadar farklı iki besteci bulabilmek neredeyse çok zordur, denebilir. Chopin’in piyano konsepti insan sesi modeline dayanır. Liszt’in ise gözlerini modern piyano kamaştırmıştır. Piyanoda bir orkestranın ses zenginliğini yaratmaya çalışır, orkestraya adeta meydan okumak istiyor gibidir piyanoyla. Herhalde hiç bir piyanist yoktur ki Chopin’in kendi müziğini nasıl çaldığını duymayı istememiş olsun. Neyse ki günümüzde Chopin’in piyanoya gerçekte nasıl yaklaştığıyla ilgili - dolaylı da olsa - ipuçları sağlayan bazı kayıtlara erişmek mümkün. Bu kayıtlar arasında, Chopin’in öğrencisi Mikuli ile çalışmış olan Raoul von Koczalski’nin plakları büyük önem taşıyor. Ayrıca Chopin’den dersler almış Descombes’un bir öğrencisi olan Cortot’un kayıtları da öğretici nitelikte. Bunların yanı sıra Chopin’le doğrudan bir bağlantıları olmasa dsa Friedman de Pachmann ve Paderewski de, Chopin’de bariz olduğu söylenebilecek spontanlık, polifoni ve ritmik zenginliğe olan yaklaşımlarıyla, bestecinin estetik dünyasına yakın piyanistler. Bu sanatçıların 20. yüzyılın erken dönemlerinden kalmış (dinleme kalitesi çok da yüksek olmayan) plaklarındaki performanslarında önemli ortak noktalar var: çok iyi bir legato, yuvarlaklığını hiç bir zaman kaybetmeyen bir piyano sesi, şiddet yerine yoğunluk, tam bir rubatolu çalış, önemi iyi kavranmış iç sesler ve sonuç olarak müthiş bir polifoni duygusu. Romantik piyano virtüözitesinde yaygın olan fikrin tam tersine; Chopin’in müziğe yaklaşımında basitlik ve doğallık örnek teşkil etmeli. Chopin’in çağdaşları ve öğrencilerinin kendisi hakkında söyledikleri arasında da ilginç şeylere rastlamak mümkün. Bel Canto sanatından esinlenen mükemmel bir legato, büyülülük ve (forte pasajlarda bile kaybolmayan) saflıktan oluşan bir ses ve bu ses dünyasındaki ince varyasyonların ürünü olan ton renklerindeki inanılmaz zenginlik. Chopin’in o dönem piyanolarında saldırgan bir şekilde tınlamasının imkansız olduğunu unutmamak gerek. Berlioz bu konuda şöyle yazıyor, “Chopin’i tamamen anlayabilmek için bir salonda, piyanosunun yanında dinlemek lazım, bir tiyatroda değil.” Chopin’deki rubato duygusu bir başka bestecininkiyle karşılaştırma götürmez. Temps de robe (çalınan zaman) bu büyük ustanın elleri altında gerçek anlamına kavuşmuştur. Mikuli Chopin’in anladığı şekliyle rubatonun net bir tarifini veriyor. Chopin’in tempoyu tutmaktaki inadını ve metronomunun her zaman piyanosunun üzerinde durduğunu hatırlattıktan sonra şöyle devam ediyor Mikuli:”Rubatosunda bile, eşlik eden el zaman vuruşlarını aksatmadan çalarken, melodiyi çalan el tüm metrik sınırlamalardan bağımsız bir şekilde gerçek müzikal ifadeyi taşır, hararetle konuşan bir konuşmacının ateşini ya da sabırsızlığını yansıtırdı.” Belli bir klasiklik anlayışı ve ılımlılık Chopin’in dünyasının temelini oluşturur. Bu nedenle bestecinin müziğini günümüzün geniş olanaklara sahip modern piyanosunda ya da dev konser salonlarında seslendirmenin çeşitli tehlikeleri vardır. Belli bir ses sınırının ötesine geçmemek ve insan sesininin olanaklarını da ölçüt olarak almak akılda tutulması gerekenler arasında. Bu nedenle ses kalitesinden ödün vermeden sonoriteyi biraz düşürmek iyi olacaktır. Chopin’i icra ederken geçmişin özgün yorumlarını taklit etmek ya da yeniden kurgulamak da doğru olmayacaktır. Kayda alınmış tüm malzemeyi, yazılmış her şeyi göz önüne alarak (şanslıyız ki çok şey var) müzikal metinlerin derinliğine nüfuz etmeye çalışmalı ve Chopin’in sanatını daha iyi anlamak için yaptığımız, belki de sonu hiç gelmeyecek araştırmamızı bu şekilde ilerletmeliyiz. Idil Biret |
||