SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Sanat Felsefesi

Konu: Sanat Elestirmeni

Sayfa: [ 1 ]

nisan 30.06.2007 12:04:03
Sanat elestirmeni kimdir,nasil olmalidir ?

Halktan kopuklar midir yoksa tam tersi mi?

Bugunku sanat elestirmenlerini nasil buluyorsunuz? Olumlu/olumsuz...

Sino AtriaL 06.05.2008 18:02:56
nisan konuyu renklendirmek istedim,müsadenle ..


                    ------------------------------------------------*****-------------------------------------------------
“Eleştirinin işlevi yapıtın ne anlama geldiğini göstermek değil, nasıl o şey olduğunu , hatta onun o şey olduğunu , göstermek olmalıdır”; 1 Susan Sontag böyle söylüyor. Peki, sanat eleştirisi bir işlevsellik kazanmak adına mı yola çıkar? Yoksa sanat eleştirisi, hayata karşı genel bir tutumun özellikli ve öznel bir odaklaşması mıdır? Ya da sanat eleştirisini, bilimselliğe köprülenen bir disiplin olarak mı görmeliyiz?

Sontag'ın tümcesinde belki, bir sanat yapıtını kendi içinde, kendi ögeleriyle değerlendirme anlayışına dayanan “Yeni Eleştiri Akımı”nın izini görmek olanaklı ama, yapıtın nasıl o şey olduğu sözcükleri de bir yapıtın zamansal ve mekânsal damarlarına göndermede bulunmaktadır. Sanırım Habermas'ın bir tümcesi, konuya bakışımızı biraz daha rahatlatacaktır: “En meşru anlamıyla eleştiri, bir sıralama düzeni kuran, şeyleri tartan ve güçleri ölçen bir değer yargısıdır.Ve tüm yorumlama değerlendirmedir”. 2 Bu tümcenin bizde bıraktıkları, hiyerarşik ulamlayışlar ve bunları etkileyen güç ilişkileri ile, bu uzamda biçimlenen değer yargıları üzerinden beğeniye ve estetik kategorilere uzanıştır.Ki,bunlar bize eleştirel tutum ve estetik algılamadaki ideolojik arka-planları; dahası, tarihsel ve güncel, ya da zamansal ve mekânsal tüm veriler arasındaki diyalektik etkileşimleri düşündürtür. Yanısıra, “Sanat eleştirisi nedir?”, “Eleştiri neden yapılır?”, gibi sorulara, “Neye göre, hangi ölçülere göre eleştiri?” sorusu da ekleniverir. Ama, yanıt bekleyen pek çok soru daha bulunmaktadır. Sözgelimi yapıt-estetik bağlamında, eleştiri-estetik ilişkileri nasıl belirir? Beğeni, estetik ve anlam arasındaki ilişkiler nelerdir ve bu ilişkiler nasıl kurulurlar? Bir yapıtın eleştirisi, o yapıtın okur ya da izleyicide yeniden kurulması anlamını taşır mı? Bir sanat yapıtı, varolanlara karşı kendinde bir eleştiri ise, bu aynı zamanda kendisine yönelen eleştirileri reddetmeyi de barındırır mı? Genelde modernizmin, özelde marksizmin sanat eleştirisine bakışları nerelerde buluşur, nerelerde ayrılır?,vb. Çoğaltılabilir bu tür soruların yanında, güncel anlamda yakıcılık taşıyan sorular da var kuşkusuz. Günümüzde sanatın kültür, reklam ve eğlence endüstrilerinin malzemesi haline getirilişinden, sanat eleştirisi nasıl etkilenmektedir? Ve, günümüz Türkiye'sinde neden dehşete düşüp, “eleştirmen aranıyor” duyurularında bulunuyoruz?
Konuya yaklaşım biçimimi biraz açmak için anımsattığım bu sorular çerçevesinde bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyorum.
Eleştirinin işi, sanat yapıtının bizim ile kendisi arasında bıraktığı mesafeyi kapatmak değildir. Sanat eleştirisi o mesafeyi bizim nasıl kapatabileceğimizi sezinletebilmeli ve değişik görme, algılama yolları için farklı farklı açılar kurarak işaretlemelerde bulunabilmeli, donatı malzemesi sunabilmelidir. Bu tutum, yapıtın taşıdığı gizeme, bir eserin ancak okuruyla/izleriyle paylaşabileceği mahremine saygısızlık etmeden; aynı zamanda, yapıtın taşıyabileceği çoğul anlamlandırma olanaklarını tahrip etmeden ve eleştirmenin kendi anlamlandırma çerçevesine indirgemeden o yapıtın, alımlayıcısının imgeleminde yeniden üretilebilmesinin yolunu açık tutacaktır. Ancak, bu tutumun sağlanabilmesinde önemli güçlükler vardır:
-Açıkça söylemeliyim ki, eleştirmenlik çok büyük bir donanım gerektirmektedir. Bir eleştirmen, her şeyden önce çok farklı alanlarda, çok kapsamlı bilgiyi, pek çok yoğun süreç içinde didişerek, boğuşarak ve her yeni bilgiyi başkaca yeni bilgilerle ve kendi eski bilgileriyle çarpıştırarak, dönüştürerek içselleştirmiş bulunmalı ve bu tutumunu bıkmadan sürdürmekte olmalıdır;
-İkinci güçlük, ideolojinin bariyerlerinde ve içinde devinilen genel paradigmadadır. Diğer insanlar gibi bir eleştirmenin de hayatı okuyuşu; nesne, olgu ve ilişkilere dair yorum ve edimsel tutumları biçimlenirken, kendi ideolojik prizması da öncü ve artçı birer alt-proses olarak bu biçimlenişe katılır.Bunun yarattığı risk, bir yapıta dair eleştirinin, ancak eleştirmenin taşıdığı ideolojik dünya görüşünün kurduğu bariyerler arasından geçerek belirmesidir.Bu riskin anlamını görmeyi deneyebiliriz; bir yapıt, nesnel gerçeklerle çelişkili ilişkiler bütünüdür. Sanatçının nesnel gerçekleri parçalayarak genel ve evrensel olanı öznelin içinden yeniden kurabilmesi, bu ilişkiler ağı içinden, bu gerilimli alandan geçilerek sağlanır. Yapıtın öz-biçim diyalektiği bu süreçte kurulur ve estetiği, bu süreçte belirir. Eleştirinin ideolojiye yaslanması ise yapıtın nesnelerle olan öznel ilişkilerinin, eleştirmenin kendi içinde uyumlu bir bütünlük olarak taşıdığı ideolojik örüntüsü ile ilişkiler alanına taşınması demektir. Bu da yorumsal eleştirilerin, ideolojinin diline tercüme edilerek yapılabilmesidir. Bir sanat yapıtının kendi kurmacasında taşıdığı biriciklik ise, eleştirmenin ideolojik sabitelerinin direnci yüzünden sıradanlaştırılma ve genelin üzerine onun bir tekrarı olarak eklenme tehdidine maruz kalır. 3 Diğer taraftan bir sanat yapının eleştirisine, sanatçının, eleştirmenin ve okurun içinde yeraldıkları genel paradigmaya eleştirel aralık konulmaksızın girişilmesi, o paradigmanın ve yaslandırıldığı düzenin örtük de olsa, teyit edilmesi demektir. Geçerlilikleri belirleyen paradigma, kitlelere dayatılmış bulunan ve onların çıkarlarıyla çelişen verilerin hayatın akışı içinde normalleştirilmesini, doğalmış gibi kanıksatılmasını ve sıradanlaştırılmasını sağlar. Paradigma ile eleştirel bir mesafenin bulunmayışı meydanı, imal edilmiş arzuların, o arzuları yanıtlamak üzere ortalığa sürülmüş haz paketlerinin ve toplumsal beğeni mühendisliği ile, sistemin kendi çıkarlarına göre kurulmuş değerler matrisi üzerinden akacak anlamlandırma faaliyetlerinin olumlanmasına bırakır. Bu aynı zamanda, düzenin sunduğu estetik kategori ne ise, yapıtın da o estetik kategori içinden okunacağının itirafıdır.
Şunlar sorulabilir : “Bir sanatçı ve bir yapıtın okuyucusu/izleyicisi kendi ideolojileri içinden akarken, sanat eleştirmeni neden kendi ideolojisini terkederek eleştiride bulunsun ki?” Ya da, “Bir insan, hayata bakışındaki ideolojisini bir lahzada nasıl değiştirebilir ki?”. Benim, bu tür sorular karşısında açıklamam şudur: Eleştirmen, az önce altını çizdiğim üzere yalnızca kapsamlı bir donanım ile yetinemez. Aynı zamanda genel geçerlilikleri ve ilişkilenim biçimlerini belirleyen paradigma ile;sanatçının ideolojik olanla ayrışıp-buluşmaları ile; okuyucu ve izleyicinin taşıdığı ideolojik, olası ön-kabullerle, ama en çok kendi ideolojisi ile de yüzleşmeyi, hesaplaşmayı;yapıtta ele aldığı herhangi bir noktaya düşen kendi ideolojisinin gölgesini bile eleştirebilmeyi başarabilmelidir. Yani, yapıtın dışında bunlarla da sorgulayıcı, eleştirel bir mesafe içinde bulunmayı göze alabilmelidir.Aksi taktirde eleştirmen, sanatın ideolojik yanılsamaları sarsan ve onlardan kurtulmamızı kolaylaştıran yanının önünü kesmiş ve kendi varlık nedeninin payandalarından birisini de kendi altından çekmiş olur. Terry Eagleton'un, Althusser ve Macherey'e ilişkin değerlendirmeleri içinde yeralan şu tümce, söylemek istediğimi biraz daha netleştirebilir: “Bilimsel bir eleştiri edebiyat yapıtını, parçası olduğu, ancak sanat yoluyla dönüştürdüğü ideolojik yapıya dayandırarak açıklamaya çalışacaktır: yapıtı ideolojiye hem bağlayan hem de ondan uzak tutan ilkeyi arayıp bulacaktır”. 4,5 Eleştirmen, bir yapıtı,kendi estetik kavrayışına göre eleştirdiğinde bile o yapıtın ait bulunduğu estetik kategori ile alış-verişini gösterebilmeli ve o estetik kategori içinde konumlandırabilmelidir.Ancak bu çaba içindedir ki, yaygın biçimde “tarafsızlık” zırhı kuşanmış pek çok sanatçının yapıtlarına gömülü bulunan ve okurun zihninde ideolojik bir kulis kurarak okuru verili düzene yeniden bağlayan ideolojik damarları gösterebilir. Bu tutum aynı zamanda, sanatçı için özeleştiri yollarının açılmasını sağlayabilir;sanatçıya görme ve üretme açılarından hem estetik, hem de konumlanış anlamında ilham verebilir.

-Üçüncü güçlük, eleştirmenin kendisini sanat eleştirisi platformunda konumlandırış biçimi ile ilgilidir. Özellikle, eleştirmenin kendisini belirli bir eleştiri okulunun ya da eleştiri kuramının içinde sınırlaması, bu güçlüğü yaratabilir. Eleştiri, genelleştirilirken kategorize edilmiş ve dolayısıyla sınırlandırılmış bir alanla, sınırsızca çeşitlenebilen öznellikler arasında salınmaya bırakıldığında zorlanır ve eksiklenir. Çünkü önceden belirlenmiş bakış biçimleri, eleştiri normları, irdeleme teknikleri, hayatın tarihsel ve toplumsal anlamda taşıdığı veri zenginliğini kucaklayamaz. Öznellikleri ve biriciklikleri elinden kaçırır.Belirli bir eleştiri okulunda konumlanarak belirlenmiş koridorlar içinden eleştiriyi geliştirmek, bununla yetinmek, eleştirisi yapılan yapıtı yaşamdan kopartıp, kendi üzerine kapatmakla sonuçlanabilir. Ya da, kuramdan çok bir yöntem ve çözümleme teknikleri olarak görmeye yatkın bulunduğum 6 yapısalcılığa dayalı ekolleşmeler içinde dilsel bir arkeolojik kazıya girişebilir, “yapı” yı söküp-yeniden kurabiliriz. Gelin-görün ki, yazınsal dile atfedilecek anlamlar, anlamlandırma matrislerinin zamansal ve mekânsal olarak sürekli biçimde farklılaşarak kurulabilmeleri nedeniyle üretildikleri anın anlamıyla çakışamazlar. O an 'ın anlamı, yapısalcı eleştirinin ona atfettiği ve bunu da kanıtlamaya koyulduğu anlama karşı direnir, kendisini ele vermez genellikle.Diğer yandan yazılı dilin, hattâ sözel dilin üretildiği anda taşıyabildiği anlamlar da, yaşamda sahibolduğumuz mimik, gestus, kültürel ikonografi, renk ve giysi temsiliyetleri, semboller, vb. gibi anlam uyaranlarının taşıdıkları anlamlandırma bütününün ancak belirli bir bölümünü oluştururlar. 7 Sonuçta eleştiri yerine araştırma öne çıkar ve yorumlama, yerini eleştirmenin kendi hipotezlerini kanıtlama uğraşına dönüşebilir. 8 Psikanalizle, ruhbilimiyle kendisini kuşatan bir eleştiri de, kendi öngörüleri ve varsayımları üzerinden, yapıtın asla taşımadığı kökler keşfeder ve eleştirisinin fantazileri arasında kendisini, yapıtı yeniden yazıyorken yakalayabilir. Sanat eleştirisini, sanat sosyolojisi içinden görmek de, eleştiriyi kendi formatına taşıyarak yayar, ama aynı zamanda indirger; sanat eleştirisi, sanat sosyolojisinden her zaman daha geniş ve zenginleştiricidir.
Kısa yoldan söylemek gerekirse, eleştirinin bir okulun, bir kuramın formatı içinde konumlandırılışı, aynı devenin farklı farklı tanımlamalarına yolaçabilir. “(...) Kafka'nın yapıtları en azından üç yorumcu ordusu tarafından kitle talanına uğramıştır. Kafka'da toplumsal alegori bulanlar, yapıtlarında çağdaş bürokrasinin yarattığı sıkıntıların ve çılgınlıkların örneklerini, bunların sonucunda doğan buyurgan devleti görürler. Ruh-çözümleme alegorisi bulanlarsa Kafka'nın, babasına karşı duyduğu umarsız korkunun, hadım edilme endişelerinin, iktidarsızlık duygusunun, düşlere sığınmasının örneklerini görürler. Kafka'nın yapıtlarını dinsel alegori olarak görenler de Şato 'daki K.'yı cennete girmeye çalışan biri, Duruşma 'daki Joseph K.'yıysa Tanrı'nın amansız, gizemli adaletiyle yargılanan biri olarak kabul ederler...”. 9 Kuşkusuz, Kafka'ya dair başka değerlendirmeler de vardır. Ama bu tür eleştirel yaklaşımların hiç birisi tek başına, bir Kafka yapıtının biricikliğini yakalayamaz. Bakışını yapıta geçiremeyen, onda içselleşemeyen eleştirmen, yapıtı kendi eleştiri perspektifine taşımaya ve kendi eleştiri tutumunu, yapıtın üzerinden doğrulamaya girişir. “Sanatta keyfi olanın ve gerekçelendirilemez olanın rolü, hiçbir zaman yeterince kabul edilmemiştir. Aristoteles'in Poetika 'sıyla eleştiri girişiminin başlamasından buyana, eleştirmenler sanatta gerekli olanı vurgulama yanılgısına düşmüşlerdir”. 10
Bu noktada, Mehmet Ergüven'in aydınlatıcı olacağını düşündüğüm bir tümcesine yer vereceğim : “Kuram, esneklik adına ödün verdiği sürece asli niteliğinden uzaklaştığı için sonuna kadar direnir, oysa has sanat yapıtı her zaman istisnai olup, kuramın öngördüğü ölçütlere ters düştüğü ölçüde sahici olmaya hak kazanmıştır”. 11 Kısaca, sanat eleştirisini bir bilim dalı olarak görmek ısrarını sağlıklı, verimli bir eleştirinin önündeki güçlük, ya da risklerden birisi olarak gördüğümü belirtebilirim.Bilim kavramlaştırmalara, sanat ise imgelere yaslanır. Bilim, kabullerden yola çıkarak bunları kanıtlamaya gereksinir; sanat eseri ise zihinlerde belirmeye ve her farklı imgelemde, farklı farklı serüvenlere..Bilim ölçü sistematikleri kurucusu, sanat yapıtı ise ölçüt yıkıcısıdır. Bana göre sanat eleştirisi bir bilim dalı değil, bilimsel alan ile sanatsal alan arasında ve sanat adına, yani sanatın toplumsallığı adına yapılan bir salınım, bir eylemliliktir. Selahattin Hilav “Evrensel değerler taşıyan eserler vermek isteyen kimse, içinde bulunduğumuz köhne düşünsel belirlenimleri aşarak, insan bilincinin ve duyarlığının ucunda yer almak ve oradan başlamak zorundadır. Edebiyatın bilgiye indirgenemeyen bir nitelik taşıdığını ama yine de bilginin tikel bir biçimi olduğunu unutmamak gerekir.”,diyor. 12 Eleştirmen, bir akademisyen de olabilir. Ama sanat eleştirmenliği tutumunda, bir bilim insanı olarak değil, sanatsal yaratı sürecinin başlangıcından, yapıtın toplumsaldaki dolanımı boyunca sanat alanının bir parçası olarak konumlanmalıdır. Ama eleştirmen, aynı zamanda bilim insanı olsun ya da olmasın, donanımını yalnızca sanatın kendisinden değil, büyük çapta, sosyal bilimlerden, felsefeden, hattâ fiziğin pek çok alt dalı gibi, diğer bilim alanlarından da derlemeli ve beslemelidir. Eleştiri kuram ve okulları konusunda da böyledir; bütün disiplinlerin ve tüm teorilerin birbirlerinden öğrenecekleri birşeyler vardır. Demem o ki, eleştirmen belirli bir konumlanışta kendisini sabitleyerek değil, her seferinde farklı farklı perspektiflerin zik-zaklarından geçen, devingen bir konumlanış içinde bulunabilmeli ve kendisini bir sanatçı kadar özgürleştirmeyi deneyebilmelidir. Yoksa, “Ama iyi sanatın yaptığı işlerden biri de şu değil mi: Kendisini sorgulayan farklı eleştiri anlayışlarını kendi içinde boğmak, sırf kendi fazlalığıyla bütün bu soruları askıya almak” 13 , tümcesi karşısında yenik düşmek, kaçınılmazlaşır.

Sino AtriaL 06.05.2008 18:03:31
-Dördüncü güçlük, eleştirel bir tutumun, yöneldiği eleştiri nesnesi tarafından içine alınması ve işlevsel olarak tersine çevrilmesi riskinden doğan güçlüktür.
Bir toplumda başat hale gelen bir kültür, ekonomik-finansal güçlere yaslı bulundukça, tüm toplumun üzerinde kültürel hegemonyasını da kurmaya yönelir. 14 Hegemonik kültür belirli bir süreçte, toplumdaki değer ulamlarını çözüp, kendi değerler matrisi içinde yeniden kurar. Değer değişimleri, beğeni formlarındaki değişmelerle içiçe gelişir. Bu aynı zamanda anlamlandırma faaliyetlerimizi, referanslarımızı da değiştirdiğinden, derinden etkiler. Sonuçta, hegemonik bir estetik bağlam da oluşur. Bu estetik bağlam, sınıfların ve sosyal katmanların izini taşıyan estetik kategorileri de yedekler, kendi potasında deforme eder ve onları, uzattığı giysileri kuşanmaya zorlar. 15 “Öteki” nin, “ben”im bakışımı biçimlendirişi örneğindeki gibi, eleştirinin bakışı da, eleştiren dizgenin referansları kullanıla kullanıla, eleştiri nesnesi tarafından biçimlenmeye başlayabilir. 16 “En azından, eleştiri her zaman için bir sistemin eleştirisi olması bakımından, eleştirisi içinde sistematik hale gelme ve böylece tam eleştirmekte olduğu şey tarafından ‘ele geçirilme' (...) ya da ona yakalanma riski taşır.” 17 Şöyle de söyleyebiliriz; eleştirilen “sistem” den kastedilen toplumsal, kurumsal, “kuramsal”, ya da her ne olursa olsun, o sistem kendisine karşı eleştirel tutumunu dik tutan sanatçıyı da, eleştirmeni de evcilleştirme yollarını yaratır. Evcilleştiremediklerini ise tecrit eder ve görünmezleştirir.


Sayfa: [ 1 ]